Duâlarının neticesi yanlız bu olursa yetmez mi?

 _İbrâhim-i Edhem’den (kuddise sirruh), sordular ki;_


_Allahu teâlâ:_ *“Ey kullarım, benden isteyiniz, kabûl ederim, veririm”* _buyuruyor. Halbuki, istiyoruz, vermiyor._


_*Cevâb buyurdu ki;_*


* Allahu teâlâyı çağırırsınız, ona itâat etmezsiniz. 

* Peygamberi (sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) tanırsınız, ona uymazsınız. 

* Kur’ân-ı kerîmi okursunuz, gösterdiği yolda gitmezsiniz. *Cenâb-ı Hakkın ni’metlerinden faydalanırsınız, ona şükretmezsiniz. 

* Cennetin ibâdet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta bulunmazsınız. 

* Cehennemi âsîler için yarattığını bilirsiniz, ondan sakınmazsınız.

* Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını, görür, ibret almazsınız. 

* Ayıbınıza bakmayıp, başkalarının ayıblarını araştırırsınız. 


*_Böyle olan kimseler, üzerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına, gökten ateş yağmadığına şükretsin! Daha ne isterler. Duâlarının neticesi yanlız bu olursa, yetmez mi?

Hüseyin Hilmi Işık Efendi'nin kayınpederi Yusuf Ziya Akışık beye yazdığı bir mektûb

 6 Zilhicce 1365 Perşembe [31.10.1946]

Aleyküm selam sevgili beybabacığım

Bugün Perşembe olub kimyahanede şu mektubu yazıyorum. Birkaç gündür hep evde idim. Yarın da evde olacağım. Şehzadeye [mahdumları Abdülhakim beye] bakacağım.[Zevcem] Siret sultan, komşu kadın ile çarşıya çıkacaklar. Lehülhamd her üçümüz de iyiyiz. Şehzadenin öksürüğü kalmadı. İlaca yine devam ediyoruz. Sultan da iyidir. Evin temizliğini tamamladı. İşleri yoluna koydu. Şimdi rahat rahat günlük işlerle meşgul oluyor. Bendeniz de kâh evde, kâh kimyahanede enfâs-ı ma'dûdeyi ikmal etmekde [sayılı nefesleri tamamlamaya] devam üzre olub, halimize şükrler ve sizlere dualar ederiz. Yeni hatm-i şeriflere başladık. Her gece müyesser olduğu kadar okuyoruz.

Bu sene mübarek kurban bayramını İlk olarak sizlerden ayrı geçireceğiz. Her sene sizin ve mübarek hanımannemin [kayınvalidemin] muhterem ellerinizi öperek muâyede [bayramlaşma] nasib oluyordu. Bu sene uzakdan selamlarımızı ve tebriklerimizi takdim ediyoruz. Siret sultan da çok müteessirdir. Lakin Cenâb-ı Hak cümlemize ömürler ve sıhhat ve afiyet ihsan etsin de, sayılı günler çabuk geçer. Konya, Erzurum gibi İstanbul'dan çok uzak yerlerde olmak, mektûb ve havadis dahi günlerce sürme düşünülürse halimize şükr ederek, beterlerini düşünmek Cenâb-ı Hakkın lutfu ve hikmetlerini rıza ile karşılamak, üzülmemek lazım geliyor. Din ve sıhhat yolunda oldukça hiçbir şeye üzülmemek lazımdır, diyorum. Fakat hepimiz insanlık ve za'f-ı beşerî saikasıyla [insani zayıflık sebebiyle] hakikatini bildiğimiz halde bu ufak ve muvakkat hasretlere üzülmemek elden gelmiyor. Rabbimiz kerim olduğundan bizim bu teessürlerimizi kendisine itiraz kabul etmeyib acz-i beşerimize haml ederek [insani acizliğimize yükleyerek] afv buyursun.

İnşallah iki bayramları elemsiz, kedersiz olarak bir arada geçirmek nasib olur. Siret ile beraber bu mübarek bayram-ı şerifi tebrik ederek siz sevgili pederimin ve muhterem hanımannemin hakkında mübarek olmasını acizane dualar eder ve bu mübarek günlerde bizlere bilhassa hayırlı dualar etmenizi istirham ederiz.Şehzade, yeni türkü ve çağrımlarla bizi eğlendirmektedir. Sizler de, bizim bu aciz yazılarımızı okuyarak, sıhhat ve selamet haberlerimizi görerek neş'eli ve sürurlu günler geçiriniz. Her üçümüz tekrar tekrar mübarek ellerinizden öperek hayırlı dualarınızı istirham ederiz, çok sevgili beybabacığımız.

Oğlunuz Hüseyn Hilmi Işık

Yahya bin Muaz Hazretlerinin bir münacatı

 Yahya bin Muaz Hazretleri, bir münacatında (Allahü tealaya yalvarıp dua ederken) şöyle buyurdu: "İlahi! Geceler ancak sana yalvarmak ile, gündüzler senin taatin ile dünya senin zikrin ile ahiret senin affın ile Cennet cemalini görmekle güzel olur."

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâm, Resûlullah Efendimizi çok seviyorlardı. İçlerinden diyorlardı ki: 


*Onun Cennetdeki derecesi çok yüksek olur, bizimkiyse aşağıda kalır. Bu yüzden Cennetde Resûlullahı göremeyiz*.


Böyle diyorlardı ve bunu düşünüp, çok üzülüyorlardı. Hattâ aralarında bu *Mevzû* yu konuşup dertleşirlerdi. 


Ne zaman ki Efendimiz bir *Müjde* verdi onlara. O zaman sevinçlerinden hepsi bayram etdiler. Neydi o müjde? *Bu yolda ehil, nâ ehil, berâberdir!* 


Ne demek bu? Yâni dünyâda birbirini sevenler, âhirette, *Cennetde* de ayrılmıyacaklar. Bu *Ehil* dir, şu *Ehil* değildir, diye ayırım yok. Yeter ki *Sevsin*, sevenlerin hepsi, berâberdir. 


Öyleyse biz de, *Allah Dostları* nı seversek, âhiretde onlarla berâber oluruz efendim. *Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî* hazretleri öyle buyuruyor.

● ● ● 

*Mehmed Ma’sum* hazretleri, bir gün talebeleriyle bir yerde oturmuş konuşuyorlar. Mevzû *Yaş* dan açılınca, talebelerine sıra ile; 


*Sen kaç yaşındasın?* diye sormaya başlıyor. Orada, *Sâdullah* adındaki bir talebesi, bir yerde *Vâli* imiş ve hocası Mehmed Ma’sum hazretlerini çok seviyormuş. 


Mübârek, ona da soruyor ki: *Sâdullah, sen kaç yaşındasın?* Sâdullah da cevâben; *Üç yaşındayım efendim*, diyor. 


O böyle deyince herkes şaşırıyor tabii. Anlıyamıyorlar. *Üç yaşında adam olur mu?* diyorlar. Sâdullah, onların hayret etdiklerini görünce, hocasına dönüyor.


Ve diyor ki: Efendim, bendeniz *Zât-ı âlînizi* tanıyalı *Üç sene* oldu. Ondan evvel *Hayvan* gibiydim. Ondan evvelki ömrümü, *Ömür* den saymıyorum. 


Böyle diyor. İşte o *Büyük* leri tanımak, görmese bile kitaplarını okuyarak o zâtı *Sevmek*, çok büyük *Ni’met* dir. Böyle şanslı ve tâlihli kullar, *Evliyâ* olurlar. 

 ● ● ● 

Kalp, Beytullahdır. Allahü teâlâ; *Ben yerlere göklere sığmam, ama mü’min kulumun da kalbinden çıkmam!* buyuruyor. 


Onun için kalp, Beytullahdır. Ne demek Beytullah? Yâni *Allahın evi*. Mâdem ki; *Kalpden hiç çıkmam* diyor, o hâlde kalp, *Allahın Evi* dir. 


Onun için Beytullahı, yâni hiç kimsenin *Kalbini* kırmıyacağız kardeşim. Hattâ *Kâfir* in kalbini bile kırmak *Câiz* değil. Meselâ kâfire; *Sen kâfirsin!* demiyeceğiz. 


Kalp kırmak yok. Kızdığı zaman, gücü kuvveti olduğu hâlde, hiç karşılık vermiyen, intikam almıyan kimse, kıyâmetde istediği *Cennet köşkü* ne gidecek. 

 

Ama bu, kolay değil. Herkes yapamaz bunu. Velhâsıl kızdığı zaman kalp kırmıyan kimse, *Ehl-i Cennet* dir. Yâni âhirette *Cennete* gidecek kardeşim.

İbrahim Aleyhisselam'ın duası

İbrahim aleyhisselam;

*“Elhamdü lillahi kable külli ehad, vel hamdü lillahi bade külli ehad, el hamdü lillahi ala külli hâl”*
diye dua edince, Hak teâlà;

_*“Ya Cebrail,dostuma selam söyle! O üç kelamı üç defa söyledi, ben azimüşan da, ona kırk defa kabul olunmuş nafile HAC  sevabını verdim. Bu duayı okuyan her Müslümana da, aynı sevabı ihsan ederim”*_ buyurdu. (Miftah-ül cennet)

*Elhamdü lillahi kable külli ehad; *
“Her şeyden önce Allahü teâlâya hamd ederim.”

*El hamdü lillahi bade külli ehad;*
“Her şeyden sonra Allahü teâlâya hamd ederim.”

*El hamdü lillahi ala külli hâl;*
“Her halükârda Allahü teâlâya hamd ederim.”

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir toplulukda, Cenâb-ı Hakkın *Sevdiği* biri varsa, onun hürmetine diğerleri de, onunla berâber *Cennete* girecek. Ne büyük *Ni’met* efendim. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât’ın birçok yerinde; *Allahü teâlânın, bir kuluna ihsân edeceği en büyük ni’met, ona, sevdiği bir kulunu tanıtmasıdır!* buyuruyor. 


Bu dünyâda, kim *Kimi* severse, âhiretde de *Onun* yanında olacak. Ne güzel işte. Eshâb-ı kirâm, bu *Müjde* ye o kadar sevinmişler ki, hiç birşeye, bu kadar sevinmemişler. 


Dînimizi öğreneceğiz kardeşim. İslâmiyetin en büyük düşmanı *Cehâlet* dir. Efendimiz aleyhisselâm ne buyuruyor? *Beşikden mezara kadar ilim öğreniniz!* diyor. İlim öğrenmek farzdır. 


Farzları öğrenmek *Farz*, vâcibleri öğrenmek *Vâcib*, sünnetleri öğrenmek *Sünnet*, harâmları öğrenmek de *Farz* dır. Öğreneceğiz ki, sakınacağız. 


*Taleb-ül ilmi farîzatün alâ külli müslimin ve müslimetin*. Ne demek bu? Yâni müslümânların, erkek olsun, kadın olsun, ilim öğrenmesi *Farz* dır, diyor Peygamber Efendimiz. 


Ben yedi yaşından beri *Kitap* okuyorum, hâlâ da okuyorum. Kitap okumadan duramıyorum, gece gündüz okuyorum. Bizim kitaplarımız çok *Kıymetli*. Niçin çok kıymetli? 


Çünkü içinde, bana âit hiçbir *Yazı* yok da onun için. Hepsi, büyük âlimlerin sözleri. *Pırlanta* nın yanında, *Cam parçası* nın kıymeti olur mu? 


Abdülhakîm Efendi hazretleri, bize hangi *Kitâbı* tavsiye etdi ise, medh etdi ise, o kitâbı aldım, o kitapdan *Tercüme* etdim kardeşim. 


Beni Ankara’ya *Tâyin* etmişlerdi. Efendi hazretleri bana mektup gönderirdi. Bir mektûbunda; *Azîz Hilmi* diye başlıyor mektûba. Azîz ne demek? *Sevimli* demek. 


İçinde diyor ki: *Bir zaman gelecek, din bilgileri Hilmi’den sorulacak*. Evde saklıyorum o mektûbu. Şimdi hakîkaten bütün dünyâ bize soruyor kardeşim. 


Ben, öğrendiğim herşeyi *Abdülhakîm Efendi* hazretlerinden öğrendim. Maddî mânevî, elime geçen herşey, Onun *Bereketi* yle olmuşdur. Senelerce bana *Arabca* öğretdi kardeşim.

Herkes Kur’ân-ı kerimi anlayabilir mi?

Ehl-i sünnet olmayan, Arabiyi çok iyi bilse de, Kur’ân-ı kerimi doğru anlayamaz.

Sual: Herkesin Kur’ânı anlayabileceği söyleniyor. Gerçekten Kur’ân-ı kerimi herkes anlayabilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Hâce Muhammed Pârisâ hazretleri, Tuhfet-üs-sâlikîn kitabında, İmam-ı Gazâlî hazretlerinden alarak buyuruyor ki:

“Üç kimse, Kur’ân-ı kerimin manasını anlayamaz: Birincisi, Arabiyi iyi bilmeyen ve tefsir okumamış olan cahil. İkincisi, büyük bir günaha devam eden fasık. Üçüncüsü, itikat bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabul etmeyen bidat sahibi.”

Ehl-i sünnet itikadından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için bidat sahibi olan Kur’ân-ı kerimin manasını anlayamaz. Çünkü bidatin zulmeti kalbi karartır. Görülüyor ki, Ehl-i sünnet mezhebinde olmayan, Arabiyi çok iyi bilse de, Kur’ân-ı kerimi doğru anlayamaz. Yanlış anladıklarını yazarak, herkesi felakete sürükler.

Sual: Bir sıkıntı, ihtiyaç olduğu zaman, başlanmış oruç bozulabilir mi?

Cevap: İhtiyaç, sıkıntı olunca, orucu bozmak caiz olur. Bahr-ür-râıkda deniyor ki:

“Bir ibadete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır. Farz olan orucu bozmak için sekiz özür vardır: Hastalık, sefere çıkmak, ikrah yani zalimin zorlaması, kadının hamile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyarlık.”

Sual: Erkeklerin, kadınlar gibi her renkte elbise giymelerinin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Erkeklerin de her renk elbise giymeleri caiz ise de, kırmızı, sarı elbise giymeleri tenzihen mekruh denildi. Başlık ve takkenin kırmızı ve sarı renklerde dahi mekruh olmadığı söz birliği ile bildirildi. Resulullah efendimizin ayakkabısının siyah olduğu, Şir'at-ül-islâm şerhinde yazılıdır.

Sual: Namaz kılarken ceketi, gömleği giymeden omuza alarak bu şekilde namaz kılmanın mahzuru olur mu?

Cevap: Elbiseyi giymeyip, omuzlarına alarak namaz kılmak mekruhtur.

Sual: İmamlık yapmayı ve din bilgisi öğretmeyi, ücret karşılığında yapmanın dinimizce mahzuru var mıdır?

Cevap: Ezan okumak, imamlık yapmak, Kur’ân-ı kerim ve mevlid okumak, din bilgisi öğretmek için ücret almak caiz değil ise de, imamlık, müezzinlik ve ilim öğretmek için ücret almaya izin verilmiştir.

Sual: Namazda kıraat olarak Kur’ânın tercümesi okunabilir mi?

Cevap: Kıraatte, Kur’ân-ı kerimin tercümesini okumak caiz değildir.

Enver abi benim mutlak vekilimdir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Enver âbi* benim mutlak *Vekîlim* dir. O bir şey söyleyince, onu *Ben* söylemiş olurum. Ben öldükden sonra da vekîlimdir. Benim vekîlim bir tâne, o da belli, *Enver âbi*. 


Bir işi *Vekîl* yapınca, o işi *Asıl* yapdı denir. Allahü teâlâ, Enver âbiyi bize yardımcı yaratdı. Sizi de hepinizi, Enver âbi ye yardımcı yaratdı. 


Bülbülsüz kafes nasıl olur? Enver âbisiz *Gazete*, bülbülsüz *Kafese* benzer. 


İnşallah bugün *Bülbül* gelir Amerika’dan. Sıhhatle, selâmetle gelir de, kafesimiz şenlenir. Gazete şenlenir inşâallah. Allahü teâlâ buyuruyor ki: 


*Ben affedeceğim, fakat afv olmayı istiyen afv olur, mağfiret istiyen mağfiret olur. Siz istiğfâr okuyun ki, ben de sizi afv edeyim!* diyor. 


Onun için Allahü teâlâdan *Ümit* kesmek olmaz. Hattâ O’nun mağfiretinden ümit kesmek, *Küfr* olur mâzallah. 


Ne büyük *Ni’met* yâ Rabbî! Elhamdülillah. İslâm âlimlerinin kitapları dünyâya yayılıyor. Arkadaşlar gitmişler Beşiktaş’da bir *Kur’ân kursu* na. 


Kursta, *Bin talebe* varmış. Herbirine kitaplarımızdan birer tâne vermişler. Kitaplarımız *Bin eve* giriyor, ne büyük *Ticâret*, ne büyük *Kazanç*. 


Allahü teâlâ bu hizmetleri kime nasîb etdiyse, gece gündüz *Şükr* etsin kardeşim. Bu kitapları basdıranlar, yükliyenler, yayanlar, götürenler, hepsi *Sevap* kazanıyorlar. 


Şoförleri dahî bu *Hizmet* lere, bu *Sevap* lara dâhil. Ne büyük hizmet yâ Rabbî! 


Hele bu *Fitne* zamânında, bu hizmetleri yapmak, cenâb-ı Hakkın çok büyük bir *Lutf-ü ihsânı* kardeşim. Çok seviniyoruz, çook. 


Öyle ki, *Sevincim* den dünyâyı unutdum. Hiç, dünyâ varmış, yokmuş, hâtırıma gelmedi, o kadar çok *Sevindim*, elhamdülillah. 

● ● ● 

Hastalıklar, Cenâb-ı Hakkın mü’minlere lutfüdür. Âhiretde; *Âh keşke biraz daha hastalık çekseydim de, daha çok ni’mete kavuşsaydım!* diyecekler. 


Cenâb-ı Hak’dan gelen her şey, bize *Şer* gibi gelse de, aslında *Hayr* dır. Yeter ki, biz sebebiyet vermiyelim. 


Kur’ân-ı kerîmde; *Ve mâ zalemehümullah!* buyuruluyor. Yâni Allahü teâlâ kullarına *Zulm* etmez. *Kötülük* yapmaz, *Zarar* vermez. 


*Ve lâkin kânû enfüsehüm yazlimûn!* Ve lâkin onlar, benim emir ve yasaklarıma uymadıkları için, kendi kendilerine *Zulm* ediyorlar.

Noktacı Kasım Efendi

 Allahü teâlâ, her şeyi düzenli olarak yarattı.Allahü teâlâ, din ve dünya ihtiyaçlarına kavuşmak için, duâ etmeyi sebep yaptı. 

 Noktacı Kasım Efendi evliyanın büyüklerindendir. Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerinin torunlarındandır. Antakya’da doğdu. Halep’te ilim tahsil ettikten sonra Bursa’da İnegöl'e giderek İzzeddin Ali Karamani sohbetlerinde kemale erdi ve hilâfet alarak taliplerini yetiştirdi. 941 (m. 1534)’de İnegöl'de vefat etti. “Cevahirü'l-Ahbar” ismindeki eserinde şöyle anlatmaktadır:

Allahü teâlâ, her şeyi nizâmlı, düzenli olarak yarattı. Kur'ân-ı kerimde, her şeyin nizâmlı, hesaplı olduğunu bildirdi. Bu nizâmın devamı için, her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Maddeleri, birbirlerinin yaratılmasına sebep yaptığı gibi, insanın irâdesini ve kuvvetini de sebep kılmıştır. Bâzan, (hârikulâde) olarak, yâni bu âdetinin hilâfına, sebepsiz de yaratmaktadır. Peygamberlerin duâsı ile sebepsiz yaratmasına, (mucize) denir. Şeriate uyarak, kalblerini ve nefislerini temizleyen evliyânın duâsı ile sebepsiz yaratmasına, (kerâmet) denir. Şeytan bunları aldatamaz. Açlık çekerek, sıkıntılar içinde yaşayarak, nefislerini ezip, onu kalbi aldatamaz bir hâle getiren fâsıkların ve kâfirlerin istediklerini, sebepsiz yaratmasına (istidrâc) ve (sihir) denir. Sebepsiz iş yapan, kaybolan şeylerin yerlerini ve gelecekte olacak şeyleri haber veren ve cinlerle konuşan bir kimse, şeriate uyuyor ise, bunun velî olduğu anlaşılır. Uymuyorsa, kâfir olduğu, nefsini tasfiye etmiş, cilâlamış olduğu anlaşılır. Bunun kalbi mahlûkların sevgisinden temizlenmemiş, nefsi de Allahü teâlâya düşmanlıktan vazgeçmemiştir. Şeytan da, yanlarından ayrılmaz.

Bir şeye kavuşmak isteyen bir Müslüman, Allahü teâlânın âdetine uyar. Bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapar. Meselâ, para kazanmak isteyen, sanat, ticâret yapar. Aç olan, yemek yer. Hasta olan, tabîbe koşar, ilâç alır. Hasta, câhil kimseden ilâç alırsa, şifâ bulmaz, ölür.

Allahü teâlâ, din ve dünya ihtiyaçlarına kavuşmak için, duâ etmeyi de sebep yaptı. Fakat duânın kabûl olması için, Müslüman olmak, Ehl-i sünnet olmak, sâlih olmak, yâni Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, çalışmak, bunun için de, haram yoldan, kul hakkından geçinmemek ve yalnız Allahü teâlâya yalvarmak lâzımdır. Böyle olmayan kimse, böyle olan kimseden, yâni, evliyâdan, kendisine duâ etmesini ister. Evliyâ, öldükten sonra da, işitir. Kabrine gelip, dileyenlere duâ eder.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Annenin babanın, üzerimizde hakkı çokdur. Onları seveceğiz, ama *Aşk* derecesinde değil. Onlara olan sevgi de, *Allah sevgisi* nden dolayıdır. O emretdiği için seviyoruz.  


Müşrikler, *Bilâl-i Habeşî* radıyallahü anh hazretlerini, *Kızgın kuma* yatırıp, üzerine koca bir *Taş* koydular. Bu eziyete, Allahü teâlâya olan *Sevgisi* sâyesinde sabredebildi. 


Peygamberimiz aleyhisselâm; *Büyüklerine hürmeti olmıyan, küçüklerine şefkati olmıyan, bizden değildir!* buyuruyor. 


Ayrıca; *Bu yolda, ehil ve nâehil, berâberdir*, buyuruluyor. Yâni birbirini sevenler, Cennetde de berâber olup ayrılmıyacaklar. 


Yâni, bu *Ehil* dir, şu ehil *Değil* dir, diye bir ayırım yok, yeter ki Allahı ve Peygamberi *Sevsin*. Sevenlerin hepsi berâber olacak, ayrılmıyacakdır. 

● ● ● 

Peygamber Efendimiz; *İki kelime vardır ki, söylemesi çok kolay, ama terîzîde çok ağırdır* buyuruyor. Efendi hazretleri bunu bana okutdu, tekrar etdirdi, ezberletti.


Ve, Ölünceye kadar bunu unutmazsın, dedi. Nedir o iki kelime? *Sübhânallahi ve bi hamdihî sübhânallahil azîm!* Hadîs-i şerîfdir bu. 


Bu iki kelime, kıyâmetde *Mîzâna*, yâni *Terâzî* ye konacak. Öbür kefedeki günâhların toplamından daha *Ağır* gelecek ve bütün günâhları temizliyecek. 


Onun için kitapda diyor ki: *Her namazdan sonra bunu on kerre okumalı*. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin Mekâtib-i şerîf kitâbı var, fârisî, orda yazılı bu. 


Berîka kitâbının en son sahîfesinde de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: 


*Namazlardan sonra 11 kerre ihlâs-ı şerîf okuyan, Cennetin sekiz kapısından istediğinden Cennete girer*. Müsâid olduğu zaman okumalı kardeşim. 


*Mehmed Mâsum* hazretleri de, Mektûbât’ında bunu bildiriyor ve diyor ki: *Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Her namazdan sonra üç istiğfâr okuyun!* 


Bunu okumak lâzım. Geriye 67 kalıyor. Bunu da, duâdan sonra okuruz, diyor. Bunlar, bizler için büyük *Kazanç*. Bunu 70 kerre okumak, günâhlara *Keffâret* dir. 


Büyüklerimiz çok merhametli olduğu için, kazanalım diye bunları tavsiye ediyorlar bize. *İnde zikrissâlihîn tenzîlürrahme!* Ne demek bu?


Yâni evliyânın *İsmi* anıldığı yere *Rahmet* yağar. Bütün arkadaşlar müsâit zamanlarda toplanıp, *Kitap* okusunlar. Kitap okumak çok mühim, hattâ *Şart* dır kardeşim.

Sünnet-i Gayri Müekkede nedir?

(Kuvvetli olmayan sünnet) Peygamber efendimizin, ibâdet maksadı ile arasıra yapıp, arasıra terk ettikleri işler ve ibâdetler. Buna, müstehâb da denir.

İkindi ve yatsı namazlarının ilk dört rek'atlik sünnetleri, sünnet-i gayr-i müekkededir. (İbn-i Âbidîn)

Allahü teâlânın isminden sonra, tazîm, saygı gösteren bir kelime de söylemeli

*Allahü teâlânın isminden sonra, tazîm, saygı gösteren bir kelime de söylemeli*


Allahü teâlânın ismini söyleyince, işitince, yazınca, *(Sübhânallah),*

*(Tebârekallah),* *(Celle-celâlüh),*

*(Azze-ismüh),*

*(Cellet kudretüh)* veyâ 

*(Teâlâ)* gibi saygı sözlerinden birini söylemek, yazmak *birincisinde vâcib*, tekrârında ise *müstehaptır.*


*Resûlullahın ismini işitince salavât söylemek de böyledir.*


(Bezzâziyye)de ve (Hindiyye)nin beşinci cüzünde diyor ki, (Allahü teâlânın ismini işitince ve söyleyince, “celle celâlüh” veyâ “teâlâ” yâhud “tebâreke”, “sübhânallah” diyerek saygı göstermek vâciptir. Tekrâr edince de, yalnız söylemeyip, teâlâ da demek müstehabdır. Yanî, Allahü teâlânın isminden sonra, tazîm, saygı gösteren bir kelime de söylemelidir. 


*Bunun gibi, yalnız (Kur’ân) dememeli, dâimâ (Kur’ân-ı kerîm) demelidir.*


Görülüyor ki, (Allah buyurdu ki...) veyâ (Allah teâlâ buyurdu ki...) demek ve yazmak yanlışdır. *(Allahü teâlâ buyurdu ki...)* demek lâzımdır. 


*İslâmiyetde kavmiyet, ırkcılık yoktur. Her milletin, her dil sâhiblerinin böyle arabî söylemeleri lâzımdır. Tercümesini söylüyorum diyerek saygısızlık yapmamalıdır.*


İbni Âbidîn beşinci cildin sonunda ve (Birgivî)nin Kâdî zâde şerhinde diyor ki, *(Eshâb-ı kirâmın ismine (radıyallahü anh), başka âlimlere (rahmetullahi aleyh) demek ve yazmak müstehaptır).*


Tam İlmihal Saadet-i Ebediyye/434

Zât-ı ilâhînin sevgisi insanı kaplamalıdır

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki;

Evet, âhıreti istemek iyidir, sevâbdır. Fekat, ebrâr için [ya'nî nefslerinin sevgisinden kurtulmamış olup, nefslerini azâbdan korumak ve ni'metlere kavuşdurmak için, ibâdet edene] sevâbdır. Mukarrebler âhıreti istemeği de günâh bilir. Zât-ı ilâhîden başka bir şey istemez. Mukarrebler derecesine yükselmek için, (Fenâ) hâsıl olmak lâzımdır ve Zât-ı ilâhînin sevgisi insanı kaplamalıdır. Bu sevgiye kavuşan, elemlerden, sıkıntılardan da lezzet alır. Ni'metler ve musîbetler, müsâvî olur. Azâblar da, ni'metler gibi tatlı olur. [Allahü teâlânın her işinden, Onun işi olduğu için râzıdırlar. Fekat, günâhlardan, kulun kesbi olmak bakımından râzı değildirler.] Cenneti, Allahü teâlânın râzı olduğu yer olduğundan ve Cenneti istiyenleri sevdiği için, isterler. Cehennemden sakınmaları da, Allahü teâlânın gazab etdiği yer olduğu içindir. Yoksa, Cenneti istemeleri, nefslerine tatlı geldiği için değildir. Cehennemden kaçınmaları, orada azâb ve sıkıntı olduğu için değildir. Çünki, bu büyükler, sevgilinin yapdığı her şeyi güzel görür. Bunları kendilerinin matlûbu, maksadı bilirler. Sevgilinin her işi, sevgili olur. İşte, tâm ihlâs budur.


NOT;

Fena hasıl olmak ne demektir?

Önce fena fil arkadaş. Sonra fena fişşeyh. Sonra fena firresul, sonra fena fillah.

Fena fil arkadaş; (Ben yokum arkadaşım var) bilincine ermek. Sırasıyla diğerleri gelir. Bunların olabilmesi, bir mürşid-i kamil zatın sohbetinden veya kitaplarını okumaktan gelen feyiz iledir.

(Hüseyin Hilmi Işık)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bursa’da iken, bir gün sokakda, *Tesettür* lü bir hanım ile, *Mini etek* li kızını, kolkola gördük. Kıyâmette, mini etekli kız, tesettürlü olan o annesine veyâ nenesine diyecek ki:


Siz dünyâda *Kapalı* geziyordunuz, neden beni de kendiniz gibi *Örtme* diniz? Şimdi beni *Ateşe* atıyorlar! diyecek. 


Sonra da diyecek ki: Hadi bakalım, dünyâda iken açık gezmeme *Mâni* olmadınız, şimdi siz de benimle berâber *Cehenneme* gireceksiniz! 


Böyle diyecek. Ve efendim dünyâda nasıl ki, *Kızı* veyâ *Torunu* ile böyle geziyorsa, aynı şekilde onlarla berâber, *Cehenneme* girecekler.

● ● ● 

Elhamdülillah, biz çok *Tâlihli* yiz, bütün dünyâyı sevindiriyoruz kardeşim. En büyük ibâdet nedir? *Mü’minleri sevindirmek!* İşte biz bunu yapıyoruz. 


Bu hizmetler sebebiyle öyle çok *Sevap* kazanıyoruz ki, âhiretde anlıyacağız bunun *Kıymeti* ni. Allahın kullarını sevindiriyoruz. 


Hem *Sevindirmek* sevâbı alıyoruz, hem de *Öğretmek* sevâbı. Yâni *Emr-i mâruf* sevâbı kazanıyoruz. Ne büyük ni’met. İnşallah o sevaplar bizleri âhirette korur kardeşim. 


*Allahümmağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü’minîne vel mü’minât*. 


Peygamber Efendimiz böyle duâ buyuruyor. Her gün *Yirmibeş* kere bunu okumalı. Her kim bunu okursa, ona her bir mü’min adedince *Sevap* yazılır ve kıyâmet günü, o mü’minler; 


Yâ Rabbî! Bu kulun, dünyâda iken bize istiğfâr ederdi, duâ ederdi. Biz de bugün ona duâ ediyoruz. Sen bizim duâmızı kabul et, bu kulunu affet! derler. 


Bütün mü’minler için istiğfâr edeceğiz kardeşim. Ama önce kendimize duâ edeceğiz. *Allahümmağfir!* yâ Rabbî affet. *Lî,* beni. Yâ Rabbî beni affet, diyeceğiz. 


Sonra da ana babamıza duâ edeceğiz. *Ve li-vâlideyye* yâ Rabbî, anamı ve babamı da affet diyeceğiz. Onlar için de *İstiğfar* edeceğiz. 


Üçüncü olarak da bütün mü’minlere duâ edeceğiz. *Ve lil mü’minîne* yâ Rabbî, bütün mü’min olan erkekleri, *Vel mü’minât* ve bütün mü’min olan kadınları da affet yâ Rabbî.


Velhâsıl, bütün mü’min erkeklere ve bütün mü’min kadınlara böyle duâ edeceğiz, Bu, çok güzel bir *İstiğfâr Duâsı* dır kardeşim.

ÎMÂN

“İnsânın vücûdu iki nesneden mürekkebdir (oluşmuştur). Biri rûh,  ve biri ceseddir.  (Pes; o halde) tasdîk; sıfat-ı rûh ve ikrâr-ı bi’l-lisân; sıfat-ı ceseddir. Binâen alâ bu emr-i zâhirî ve (emr-i) bâtınî riayet için kalb ve rûha tasdîk, kâlıb ve cesede ikrâr vaz’ olundu (konuldu, bildirildi).  Tâ ki, gizli ve âşikâre îmân buluna (biline).”

(Şerhu şi’âbu’l-îmân, sf. 3)

VÂSITA

“Vesâdet-i enbiyâ (peygamberlerin vasıta olması) lazımdır. Ki, onların tavassutuyla (vasıta olmaklığı ile) ahkâm-i şerâyi’ (Şeri’atin hükümleri) ma’lûm ola (bilinsin). Ve Hakk’a her vecihle tekarrüb (yaklaşmak, kavuşmak) hâsıl ola (ele geçsin, mümkün olsun). 

Zîra, mücerred akl-i kâsir (tek başına kusurlu akıl) her nesneyi (her şeyi) idrâkde (anlamada) kifâyet etmez (yeterli değildir).  Bu sebebten, bi’set-i enbiyâ (peygamberlerin gönderilmesi) rahmet-i hasse (husûsî rahmet) ve muktezâ-i hikmetdir (hikmet icabıdır). Ve onlardan tahkîk-i nübüvvet (peygamberliğini hakk olduğunun anlaşılması) için mu’cizât (mucizeler) sâdır olmuşdur (görülmüştür).

(Şerhu Şiâbu’l-îmân, sf 20)

SÜMÜN nedir? ne demektir?

Sekizde bir. Ferâiz ilminde yâni İslâm mîras hukûkunda sekizde bir hisse (pay).

Ölüden kalan mîrasın sümün hissesini alacak olan yalnız bir kimsedir. O da Zevce (hanımı) olup, çocuğu veya oğlunun çocuğu bulunduğu zaman sümün hisse alır. (M. Mevkûfâtî)

AMEL VE ÎMÂN

 

Şerhu Şi’âbu’l-îmân isimli eserin 3. sahifesinde yazar ki;

“Bir kimse, bir hükmün vücûbunu (farziyyetini) bilse, velâkin (ancak) amel etmese, kâfir olmaz. Ve illâ (aksi halde) mü’minlerden âsî (günahkâr) olanların cümlesi ekfâr (kâfir) olunmak lazım gelir (kafir olduğu iddia edilir), bu ma’naya gelir. Ba’zı ehâdis-i sahîhede (sahîh hadislerde) dahi vardır (ki) 

يخرج من النار من كان فى قلبه مثقال زرة من الايمن

Ya’ni, bu hadîsde îmân husûsunda kalbin hâli i’tibâr olundu (kalbe bakıldı). Ki, mücerred tasdîkdir. Onun için, Cehennem’de muhalled olmadı (ebedi kalmadı).”

...

Allahu teâlâ cümlemize îmanlı ölmeyi nasib buyursun. Âmin.

Cennet dili

Sual: (Arap harfleri de, Kiril, Latin ve Çin harfleri gibi, insanlar tarafından meydana getirilmiştir. Arapça da, Rusça, İngilizce ve Çince gibi bir ırkın dilidir, kutsallıkla ilgisi yoktur. Onun için namazda herkes Kur’an mealini kendi diliyle okumalı) deniyor. Bu yanlış değil mi?

CEVAP

Elbette yanlıştır. Arapların, Farsların ve daha önce bin yıl kadar Osmanlıların kullandığı harfler, Arap harfleri değil, İslam harfleridir. Arapça Cennet lisanıdır. Cennette kullanılan yazı da Arapların kullandığı İslam harfleridir. Arab, sözlükte, güzel demektir. Arabî [Arapça], güzel dil demektir. Arap ırkıyla alakası yoktur.


Her lisan, insanlar tarafından meydana getirildi. Arapça ise, insanlar yaratılmadan önce de vardı. İlk insan olan Âdem aleyhisselam Cennetin her yerinde (Lâ ilâhe illallah) yazılı olduğunu gördü. Yani, insanlar yokken de bu harfler, bu lisan vardı. (Mir’at-ı Medine, Ruh-ül beyan tefsiri)


Âdem aleyhisselam, Cennetin her yerinde ve Arş üzerinde İslam harfleriyle yazılı (La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) yazısını gördü. O harfler, insan yapısı değildir. Dünya ve Âdem aleyhisselam yokken, o harfler vardı. (S. Ebediyye)


Ruh-ul-beyan tefsirinde, Maide sûresinin 18. âyetinin tefsirinde, Hazret-i Ömer’in haber verdiği şu hadis-i şerif bildiriliyor:

(Âdem aleyhisselam, “Ya Rabbi! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni affet!” diye dua edince, Allahü teâlâ “Onu daha yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. “Ya Rabbi! Arşta, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah yazısını görünce, anladım” dedi) [Bu hadis-i şerif, imam-ı Beyhekî’nin Delail kitabında ve yine hadis âlimlerinden Hâkim-i Nişapurî’nin Müstedrek kitabında yazılıdır.]


İbni Hacer-i Mekkî hazretleri buyuruyor ki:

Mushaf'ı Arapçadan başka harfle yazmak ve başka dile tercüme edip, Kur'an-ı kerim yerine bunu okumak haramdır. Arapçadan başka harfle yazmak ve böyle yazılmış Mushaf’ı okumak haramdır. Kur'an-ı kerimi başka dile tercüme edip, Kur'an-ı kerim yerine bunu okumak ve Mushaf'ı Arabî harflerle, okunduğu gibi yazmak suretiyle değiştirmek bile sözbirliğiyle haramdır. Kur'an-ı kerimi böyle yazarken ve başka dile tercüme ederken, Allah kelamının icazı [mucize özelliği] bozulmakta, nazm-i ilahi değişmektedir. Bunun gibi sebeplerle de, Kur'an tercümesi namazda okunamaz. (Fetava-i fıkhiyye)


Namazda her şey Arapça okunsa sadece iftitah tekbiri (Allahü ekber) yerine bunun herhangi bir dildeki tercümesi söylense namaz yine sahih olmaz. (Redd-ül-muhtar)


Selamdan önce okunan duaları bile Arapça okumak şarttır. Arapçadan başka herhangi bir dille namaz kılmanın sahih olmadığını bütün âlimler ittifakla bildirmişlerdir. (Hindiyye)


Diyanet’in hazırladığı Kur'an mealinin önsözünde diyor ki:

(Kur'an-ı kerim, yalnız Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur'anın yalnız mânasını ifade eden sözleri, Kur'an hükmünde tutmak, namazda okumak caiz olmaz. Hiçbir tercüme, aslının yerini tutamaz.)


Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 4.12.1997 gün ve 103 sayılı kararı da özetle şöyledir:

(Kur’andan kolayınıza geleni okuyun!) mealindeki âyetinde olduğu gibi, Resulullah da namaz kılmayı tarif ederken, (Kur’andan hafızandakilerden kolayına geleni oku!) buyurmuştur. Bu itibarla namazda Kur’an okumak; Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit bir farzdır. Kur’an, sadece mâna olarak değil, Resulullah'ın kalbine elfazı [sözleri] ile indirilmiştir. Bu elfazdan başka lafızlarla ifade edilen mâna Kur’an değildir. Çünkü indirildiği elfazın dışında, hattâ Arapça bile olsa, başka sözlerle ifade edilen mâna, Kur’an değildir. Kur’an kavramında sadece mâna değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Bunun için tercümesine Kur’an denilmez ve Kur’an hükmünde olmaz.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, yirmi iki yaşında *Mürşid-i kâmil* olmuş. Hızır aleyhisselâmdan ders almış. Nerede almış? *Havuz* da, *Su* içinde. 


Yüzmek, *Sünnet* dir. Büyükler yüzerdi efendim. Altınkuma, Efendi Hazretleri ile giderdik. Orada birlikde denize girerdik. 


Hazret-i *Hasan* ve Hazret-i *Hüseyin* de radıyallahü anhümâ havuzda yüzerlerdi. 


Hazret-i Ömer zamânında, *Îrânı* fetheden İslâm Ordusu, *Dicle* nehrini yüzerek geçdiler. Hattâ yüzme bilmeyen bir asker suda boğuldu. 

● ● ● 

Allahın kullarına, bütün dünyâya, dînini öğretmek için, Allahü teâlâ bizi *Vâsıta* kılmış. Hepimizi yâni. Kimimiz *Paket* yapıyoruz, kimimiz yazıyoruz. 


Kimimiz matbâya götürüyoruz, kimimiz de postâneye götürüyoruz. Yâni hepimiz *Hizmet* ediyoruz. Ne büyük *Ni’met*. Eshâb-ı kirâmın vazîfesidir bu. 


Eshâb-ı kirâm niçin çok *Yüksek* dir ? Niçin çok *Şerefli* dir? Çünkü hep İslâm yolunda, islâmı yaymak için çalışdılar, uğraşdılar, hattâ *Can* larını fedâ etdiler.


Tâ Mekke’den, Medîne’den kalkdılar, İstanbul’a kadar geldiler. Niçin? *Allahın Dînini* O’nun kullarına *Yaymak* için. Biz de öyle yapıyoruz elhamdülillah. 


Allahü teâlânın dînini yaymak için uğraşıyoruz kardeşim. Allah da bize *Yardım* ediyor. Meselâ hizmet için *Para* lâzım. Bu para nereden geliyor? 


*Allahü teâlâ* gönderiyor. O bize göndermezse, biz bu hizmetleri yapamayız ki. Yâni biz hizmet ediyoruz diye, *Mağrûr* olmıyalım, gururlanmıyalım. Neden? 


Çünkü bu şerefli hizmeti bize, Allahü teâlâ *Nasîb* ediyor. Bu, Rabbimizin büyük *İhsânı* bize. Hem *Nasîb* ediyor, hem de *Yardım* ediyor, para gönderiyor. 


Allah yardım etmese yapamayız ki. Elhamdülillah, ne büyük *Ni’met* dir bu. Bütün dünyâ, bizim kitapları *Yaymak* için çalışıyorlar. 


*Allahü teâlâ* bunu yapıyor, bize yapdırıyor elhamdülillah. *Bid’at ehli* hakkında, 10-15 tâne hadîs-i şerîf var. Bir tânesi şöyle: 


*Bid’at ehlinin yüzüne gülmek, onlarla sohbet etmek, en büyük günâhdır*. Bu hadîs-i şerîf yazılı bizim kitapda. Ben, bir ilâve yapdım buna. 


Çok güzel oldu. Şimdi bu *İlâve* yi gönderiyoruz. Bütün Asya halkı okuyor bunları. Tabii *Fârisî* olduğu için, Afrika’ya bunları gönderemiyoruz. 


Afrika’dan bir *Mektep* resmi gelmiş. Bakdım da, ne kadar fakîr çocuklar, hocaları da öyle. Görseniz, mektep *Ahır* gibi. Biz, o yerleri ahır bile yapmayız. Orada yatıyorlar, kalkıyorlar, okuyorlar.

Zülkarneyn Aleyhisselam

Peygamber veyâ velî. Kur’ân-ı kerîmde kıssası, doğuya ve batıya seferleri zikr edilmiştir. Asıl ismi İskender’dir. Doğuya ve batıya gittiği için İskender-i Zülkarneyn diye anılmıştır. Nûh aleyhisselamın oğlu Yâfes’in soyundandır. Peygamber olup olmadığı açıkça bildirilmedi. Yemen’de yaşamış olan Münzir İskender ile Aristo’nun talebesi olan Makedonyalı İskender’den daha önce yaşadı.


Sâlih bir zât olan Zülkarneyn aleyhisselamı Allahü teâlâ yeryüzündeki insanlara emir ve yasaklarını tebliğ ile vazîfelendirdi. Zülkarneyn aleyhisselam Allahü teâlâya niyazda bulunup; kendisine kuvvet vermesini, insanlar arasında hangi ilim ve adâletle hükmetmesi gerektiğinin bildirilmesini istedi.


Allahü teâlâ şöyle buyurdu: “Sana verdiğim vazîfeyi yapabilmen için kuvvet ihsân ederim. Göğsünü açarım. Herşeye gücün yetecek hâle gelirsin. Anlayışını açar, konuşmanı genişletirim, kulağını açarım, tâ uzaktakileri işitirsin. Basîretini genişletirim, çok uzakları görür, her şeye nüfûz edersin. Her şeyi sağlam yaparsın. İstediğin herşeyi ihsân ederim. Sana heybet veririm hiç kimse sana kötü gözle bakamaz. Ben sana yardım ederim. Hiçbir şey sana zarar vermez. Seni kuvvetlendiririm. Hiçbir şeye yenilmezsin. Kalbine kuvvet veririm hiçbir şeyden korkmazsın. Aydınlık ve karanlığı emrine verir, onları senin askerin yaparım. Aydınlık senin önünde yol gösterir, karanlık arkandan seni muhâfaza eder.”


Allahü teâlâ hazret-i Zülkarneyn’in emrine bulutları ve başka vâsıtaları verdi. Ona ilim ve kudret, insanlar üzerine tasarruf hâkimiyeti verdi. Ayrıca beyaz ve siyah olmak üzere iki sancak ihsân etti. Zifiri karanlık olan gecede beyaz sancağı açınca, ortalık aydınlığa gark olurdu. Gündüz harp ederken düşman askerinin karanlıkta kalmasını arzu ederse siyah sancağını açar, düşman tarafı zifiri karanlık, kendi tarafı aydınlık olur, böylece düşmana kısa zamanda gâlip gelirdi. Her sefere çıkışında önü aydınlık, arkası karanlık olurdu. Çok geçmeden memleketi genişledi. Devleti güçlendi. Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bütün dünyâya yaymağı azmetti.


Teyzesinin oğlu Hızır aleyhisselamı kendisine vezir, ordusuna kumandan tâyin etti. Allahü teâlânın emriyle müminlerden meydana gelen ordusu ile ilk önce batıya yürüdü. Vardığı yerlerde kâfirleri hak dîne dâvet etti. İnsanlara iyilik ve ihsânlarda bulundu. İnanmayanlarla harp etti. Batıda meskûn (yerleşilmiş) yerlerin sonuna vardı. Artık karalar bitmiş denizler başlamıştı. Oraya vardığı sırada orada bir kavim buldu. Bu kavim kâfir olup vahşî hayvan derisinden elbise giyerler, denizin dışarı attığı balık cinsinden şeyleri yiyerek geçinirlerdi. Zülkarneyn aleyhisselam bu kavmi, güzel muâmelede bulunarak hak dîne dâvet etti. Kavimden bir kısmı îmânla şereflendi bir kısmı ise îmân etmekten yüz çevirdi. Zülkarneyn aleyhisselam inanmayanların üzerine yürüdü ve onları karanlıkta bıraktı. Onlar karanlıkta ne yapacaklarını bilemediler. Sonunda pişman olup tövbe ettiler ve Allahü teâlânın varlığına, birliğine inandılar.


Zülkarneyn aleyhisselam müminlerden kurduğu ordusu ile uğradığı her yerdeki bütün insanları hak dîne dâvet etti. Allahü teâlâya îmân ve ibâdete çağırdı. Îmân etmeyenler cezâlarını gördüler. Yaya olarak Mekke-i mükerremeye gitti ve haccetti. İbrahim aleyhisselamla görüşüp hayır duasını aldı. Nasîhatlerine kavuştu. Daha sonra doğuya yöneldi. Güneşin ilk ışıklarının vurduğu en uçtaki kara parçasına vardı. Zülkarneyn aleyhisselam orada, yer altındaki mahzenlerde yaşayan kavmi hak dîne dâvet etti. Daha sonra kuzeye bir sefer yaptı. İki dağ arasına vardı. O iki dağın yakınında oturan kalabalık bir kavimle karşılaştı. O kavmi de hak dîne dâvet etti. Kavmin pâdişâhı Zülkarneyn aleyhisselamı iyilikle karşıladı ve hediyeler takdim etti. Bütün kavmiyle birlikte hak dîni kabul etti. Zülkarneyn aleyhisselamın iltifatlarına kavuştu. Ye’cüc ve Me’cüc adlı kavimlerin zararından şikâyette bulundu. Zülkarneyn aleyhisselam o kavimle birlikte Ye’cüc ve Me’cüc’ün zararından korunmak için sed yaptılar.


Zülkarneyn aleyhisselam bir seferi esnâsında hiçbir dünyâ malı ve serveti olmayan, rızıklarını sebzeden temin eden bir kavme rastladı. Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, her gün mezarını temizler ve ibâdetlerini burada yaparlardı. Zülkarneyn aleyhisselam o kavmin hükümdarıyla da görüştü. Hükümdar kendilerinin dünyâya önem vermediklerini, âhireti hatırlamak için de ibâdetlerini mezarlarda yaptıklarını anlattı.


Zülkarneyn aleyhisselam Allahü teâlânın yardımıyla, doğu, batı ve kuzeydeki bütün ülkeleri feth edip, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yayma vazîfesini tamamladıktan sonra, askerine izin verdi. Kendisi Medîne ile Şam arasında Dûmet’-ül-Cendel denilen yerde insanlardan ayrıldı. Yalnız Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle meşgul oldu.


Vefât etmeden önce yakınlarına “Ben vefat edince usûlüne uygun yıkayıp kefenleyin. Sonra tabuta koyun. Yalnız kollarım dışarda sarkık kalsın. Hazînelerimi de katırlara yükleyin” diye vâsiyette bulundu. Söyledikleri aynen yapıldı. Az bir zaman sonra da vefat etti. Mekke’ye veya Mekke civârındaki Tehâme Dağlarında bir yere defn edildi.


İskender-i Zülkarneyn böyle vâsiyyet etmekle “Arkamdan gelen ordular ile doğu ve batıya hâkim oldum. Hizmetçilerim emrimden çıkmadı. Dünyâyı baştan başa tuttum. Sayısız hazînelerim vardı. Fakat bütün bu dünyâ nîmetleri kalıcı değildir. Gördüğünüz gibi mezâra eller boş gidiliyor. Dünyâ malı dünyâda kalıyor. Sizler âhirette de faydalı olacak işler yapın.” demek istedi.


Zülkarneyn aleyhisselam beyaz-kırmızı benizli, orta boylu idi. Güzel ahlâk sâhibi, Hakka teslimiyeti tam, halkına karşı mütevâzi, alçak gönüllü ve adâlet sâhibi idi. Gazâ ve cihâda çıkmakta, beldeleri tâmirde çok gayretli idi. Dünyâ malına rağbet etmez, elinin emeği, alnının teri ile geçinirdi. Bunun için zenbil örer kendine, çoluk çocuğuna bu paradan harcar, artanını fakirlere sadaka verirdi. Ye’cüc ve Me’cüc kavminin zararlarına mâni olmak için sed yapmıştı.


Seddi rivâyetlere göre Asya’nın doğusundaki mümin Türklerin ricâsı üzerine inşâ etmişti. İki dağ arasına taş ve demirden yapılmış olan bu sed bugünkü Çin Seddinden başkadır.


Kur’ân-ı kerîmin Kehf sûresi 83-98. ayet-i kerimelerinde Zülkarneyn aleyhisselamla ilgili haberler verilmektedir. Peygamber efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem de buyurdu ki:

İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi mâlik oldu. İkisi mümin ikisi kâfir idi. Mümin olan ikisi Zülkarneyn ile Süleyman (aleyhisselam) idi. Kâfir olan ikisi de Nemrûd ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evlâdımdan biri yâni Mehdî mâlik olacaktır.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendi hazretleri, bir gün, *Ben zâyi oldum* buyurdu. Bu cümleyi kullandılar kardeşim. Ben zâyi oldum. Efendi hazretlerinin bu *Sözü*, gayretullaha dokundu. 


Yâni Allahü teâlâ; *Ey kulum, ben seni hiç zâyi eder miyim* buyurdu. Ve işte bütün bu âbiler, bütün bu hizmetler meydana geldi. 


Bütün dünyaya, *Milyon* larca kitâbın dağılması, hep Efendi hazretlerinin; *Ben zâyi oldum* hicrânı ile neş’et etdi kardeşim. 


Bütün bu hizmetler, hep Onun *Bereketi*, hep Onun *Himmeti*. Velhâsıl Allahü teâlâ, Onu zâyi etmedi. 

● ● ● 

Kadınların örtünmesi *Farz* dır. Namazda da, namâzın hâricinde de. Bu vücûd bize emânet. Allahü teâlânın emirleri *Vücûd* ile yapılıyor. 


Bunun için, vücûdumuzu bu niyetle beslemek de *İbâdet* olur. Niyet *İyi* olunca, mü’minin her hareketi *İbâdet* dir. Ne güzel. 


Her hareketimize *Sevap* var. Yeter ki niyetimiz *Hâlis* olsun. 


Niyetin hâlis olması demek, o işin sırf *Allah için* yapılması demekdir. Allah yolunda, hâlis niyetle yapılan *Hizmet* ler zâyi olmaz kardeşim. 


Allahü teâlâ *Zâyi* etmez. Rabbimize nasıl *Şükr* edeceğimizi bilemiyorum. Çok râhatız, çok bahtiyârız. *Ni’met* ler içinde yüzüyoruz. 


Nereden geliyor bu *Ni’met* ler? Hep Efendi hazretlerinden. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden geliyor. 

● ● ● 

*Kur’ân-ı kerîm*, yirmiüç senede, âyet âyet, parça parça, yavaş yavaş geldi. Kur’ân-ı kerîmi toplıyan, hazret-i *Ebû Bekr* ile hazret-i *Ömer* dir radıyallahü anhümâ. 


Bu toplanmış hâldeki Kur’ân-ı kerîmi çoğaltan ve her tarafa yayan ise, hazret-i *Osmân* dır radıyallahü anh. 


Onun için hazret-i Osmâna, *Câmi-i Kur’ân* yâni Kur’ân-ı kerîmi *Toplıyan* denir. Kur’ân-ı kerîmi toplıyandan maksad;


Onu, birçok *Nüsha* olarak, tekrardan aynen yazdırıp, çoğaltıp, bunları çeşitli memleketlere gönderen demekdir ki, hazret-i *Osmân* bunu yapdı işte. Ne büyük *Hizmet*.

GAVS

 Seyyîd-i Büzürk Tâhâ-i Hakkârî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretlerinin büyük halîfelerinden;

 ilim, amel, hârikalar ve tasarruflar sahibi,

Gavs-i Hizânî diye bilinen,

Seyyîd Sıbgatullah-i Arvâsî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretleridir.

Tasarrufu çok kuvvetli olup, çocuklarda, hatta hayvanlarda bile eseri görülürdü. Bir baktığı kimse  kendini gayb ederdi. Sohbetinde bulunanların ve teveccühüne mazhar olanların hepsinin kalbinde muhabbet ateşi yanardı.

Şeriate son derece bağlı olup, sünnet-i seniyyeden hiç ayrılmazdı.

”Evliyâ menkıbeleri muhabbeti arttırır. Eshâb-ı kirâmın hallerini okumak, dinlemek îmânı kuvvetlendirir ve günahları mahv eder”

buyururdu.

(Son Halkalar I, sf 242-243)

...

Yolculukta namaz nasıl kılınır

Sual: Seferi ile misafir aynı manaya mı gelir? Yolculukta namaz nasıl kılınır?

CEVAP

Seferi veya Misafir olmak demek, yolcu olmak demektir. 3 günlük yere gitmek niyeti ile yola çıkan kimse, konakladığı bir yerden üç günlük yola gitmeye niyet ederek, ayrılırsa, gideceği yolun iki tarafındaki evlerin hizasından ayrılınca misafir olur. Büyük şehirlerde kenar evler kalmamıştır. Bu bakımdan şehre yakın mezarlık, fabrika, okul ve kışla geçilince seferilik başlar.


Niyet etmez ise, bütün dünyayı dolaşsa bile, misafir olmaz. Düşmanı arayan askerlerin hâli böyledir. Fakat, geri dönüşte misafir olur. İki günlük uzaklıkta olan bir yere gitmeye niyet eden kimse, yolda iken veya o yere varınca, iki günlük yere daha gitmeye niyet etse, o dört günlük yere giderken misafir olmaz.


Hanefi mezhebinde seferde, 4 rekat olan farz namazları 2 rekat kılmak vaciptir. 4 rekat kılmak mekruhtur, günah olur. Hadis-i şerifte, (Seferde namazı tamam kılan hazarda eksik kılan gibidir) buyuruldu. Üç rekatları aynen kılar. Müekked sünnetler, gayrı müekked sünnet haline gelir.


Maliki’de, meşru seferde 4 rekat farzları 2 kılmak sünnet, Şafii’de, meşru seferde, 2 veya 4 kılmak da caizdir. İki kılmak evladır. Hanbeli’de ise seferde 2 veya 4 kılmak Şafii’deki gibidir. 


Hanefi’deki Müslümanların günah işlememeleri için 4 rekatlık namazlarını seferde 2 rekat olarak kılmaları gerekir. Bunun için sefere ait hükümleri de bilmek gerekir. Bu bilgiler Hanefi’ye göre aşağıya çıkarılmıştır:


İnsanın mukim olduğu, yerleştiği yere Vatan denir. 


3 çeşit vatan vardır: 

a- Vatan-ı asli: İnsanın doğup büyüdüğü, daha sonra evlendiği yerdir. Bundan sonra da hep kalmak niyetiyle yerleştiği yerdir. Burayı da değiştirip temelli kalmak üzere başka yere göçebilir. O zaman göçtüğü yer vatan-ı asli olur.


b- Vatan-ı ikamet: 15 gün veya daha çok kalıp, sonra çıkmaya niyet edilen yerdir.


c- Vatan-ı sükna: İnsanın uğradığı yer olup, 15 günden az kalmak için niyet edilen, yahut bugün yarın çıkarım diyerek uzun müddet oturulan yerdir.


Vatanın değişmesi:

Vatanın değişmesi aşağıda belirtilen örneklerdeki gibi olur:

Bir kimse, evlenip veya temelli kalmak üzere bir yere yerleşmedikçe, doğup büyüdüğü yer vatan-ı asli olmaktan çıkmaz. Evlenirse, eski vatan-ı aslisi bozulur. Evlendiği yer vatan-ı asli olur. Başka bir yerde temelli kalmak üzere yerleşirse, bu sefer evlendiği yer vatan-ı asli olmaktan çıkar. Temelli yerleştiği yerden ayrılıp başka bir yere temelli yerleşirse, önceki yerleştiği yer vatan-ı asli olmaktan çıkar. Yani bir kimse, Haymana’da doğsa, vatan-ı aslisi Haymana olur. Bu kişi, Samsun’da evlense, Haymana vatan-ı asli olmaktan çıkar ve vatan-ı aslisi Samsun olur. Daha sonra Fatih’te temelli yerleşmeye karar verirse, o zaman vatan-ı aslisi Fatih olur. Samsun vatan-ı asli olmaktan çıkar. Vatan-ı aslide bir saat de kalınsa namazlar kısaltılmaz.


Bir kimse, evlenip bir yere yerleştikten sonra, hanımı o şehirde ikamet ettirse, iş icabı kendisi gidip başka bir şehre temelli yerleşse, iki vatan-ı aslisi olur.


Bir köyde, ikamet eden bir kadın, şehirdeki doğum evine giderek çocuğu olsa, çocuğun vatan-ı aslisi annesinin ikamet ettiği köydür. Çünkü orada büyüyecektir. Birkaç gün kaldığı yerde, yani vatan-ı süknada doğmuş sayılmaz. 


Bir kimse 60 km.lik mesafeye gitmek için bir otobüse binse, otobüste uyuyup 150-200 km.lik mesafeye gitse bile yine seferi olmaz. Çünkü buraya gelmeye niyet etmemiştir. Burada iken 60 km. ilerideki şehre bir iş için gitse, yine seferi olmaz. Dönerken ilk çıktığı yere gelmeye niyet ederse, dönüşte seferi olur. Bunun gibi, bir kişi, 60 km. olan Çatalca’ya gitmek üzere Fatih’ten çıksa, otobüste uyuduğu için Edirne’ye gelse, Edirne’ye kendi isteği ile gitmediği, niyetsiz gittiği için, Edirne’de namazlarını mukim olarak yani 4 rekat olarak kılar. Edirne’den tekrar Fatih’e gitmeye niyet ederek yola çıksa, Edirne’den çıkar çıkmaz, namazlarını kısaltır.


Sual: Seferi iken namazda nasıl niyet edilir? 

CEVAP

Rekat sayısını ve seferi olduğunu söylemeye gerek yok. Her zamanki gibi niyet edilir. Mesela (Niyet ettim öğle namazının farzını kılmaya) denir.


Sual: Yolculukta saat mi yoksa mesafe mi esas alınır?

CEVAP

Mesafe esas alınır. (104 km.dir)


Sual: Hanefi mezhebinde olup da, Maliki mezhebini taklit eden birinin seferilik konusunda, mesafe ve ikamet suresi olarak Maliki mezhebini mi esas alması gerekir? 

CEVAP

Mesafe olarak Hanefi, ikamet süresi olarak Maliki mezhebi esas alınır. Çünkü kendi mezhebimizden çıkmadığımız için, taklit ettiğimiz mezhebin farzlarına uyuyor, müfsidlerinden kaçıyoruz.


Sual: Yolculukta namazlar kaç rekat kılınır?

CEVAP

Dört rekatlı farzlar iki rekat olarak kılınır, üç rekatlılar kısaltılmaz, sünnetler vakit müsait değilse hiç kılınmaz, vakit varsa kılmak iyi olur. 


Sual: Vatan-ı ikamet nasıl bozulur?

CEVAP

Vatan-ı ikamet üç şeyle bozulur:

1- Başka bir vatan-ı ikamete gidince, sefer niyeti ile çıkmamış olsa ve aralarındaki uzaklık üç günlük yoldan az olsa bile, önceki vatan-ı ikamet bozulur.


2- Vatan-ı asliye gidince de bozulur. Bir kimse, vatan-ı aslisi olan Nevşehir’den Konya’ya bir ay kalmak niyetiyle gitse, sonra, Karamana gidip evlense ve oraya yerleşse, Karaman vatan-ı asli olur. Konya vatan-ı ikamet, Nevşehir de vatan-ı asli olmaktan çıkar.


3- Sefere niyet ederek çıkmaktır. Yani vatan-ı ikametten 3 günlük yola gitmeye niyet ederek ayrılınca, burası vatan-ı ikamet olmaktan çıkar. Daha az yola niyet ile gidip gelseydi, vatan-ı ikameti bozulmazdı. Vatan-ı ikametten niyetsiz çıkıp, başka yerde 3 günlük yola gitmek için niyet ederse, 3 günlük yola gitmeden önce, vatan-ı ikamete girerse, seferi olması bozulur. Mukim olur. Niyet ettikten başlayarak 3 günlük yol gittikten sonra, buraya girse de artık burada mukim olmaz.


Sual: Evli bir kimse, iki sene sonra ben falanca şehre temelli yerleşeceğim demekle orasını vatan-ı asli edinmiş olur mu?

CEVAP

Hayır olmaz. Bir şehre yerleşilir, temelli kalmaya niyet edilirse o zaman vatan-ı asli edinilmiş olur. Bu arada herhangi bir görevle birkaç aylığına veya birkaç seneliğine başka şehre gidilse de yine orası yani temelli yerleşmeye niyet ettiği şehir vatan-ı asli olur. Bir yerin vatan-ı asli olması için, önce orayı vatan edinip orada ikamet etmek gerekir. Bunun bozulması için de, yeni bir şehre temelli kalmak üzere yerleşmek gerekir.


Sual: Yolculuk rahat olsa da, seferi olan, dört rekat olan farzları iki rekat mı kılması gerekir?

CEVAP

Yolculuk genelde sıkıntılı olduğu için, dinimiz dört rekat olan farzların iki rekat kılınmasını bildirmiştir. Hiçbir sıkıntı olmasa da, iki rekat kılınır. Şimdi yolculuklar rahattır, seferiliğe ihtiyaç yoktur denmez. Tersine, mukim iken, hiç rahat olmasak, çok zor şartlarda bile, dört rekatlık farzları iki rekat olarak kılamayız.


Seferde insan garip olur, yardımcı bulması zor olur. Yollarda, eşkıyaya rastlaması da, mümkündür. Onun için tek başına yolculuk yapmak mekruhtur. Kadınların ise, yanlarında mahrem erkekleri bulunmadan, sefere çıkması caiz değildir. Yol çok emin olsa da, hiç eşkıya tehlikesi bulunmasa da, uçakla kısa zamanda, gitme imkanı olsa da, yine kadınların, mahremsiz, 104 kilometreden uzağa gitmeleri caiz değildir. Şimdi yolculuklar emindir, bir kadın istediği yere gidebilir demek yanlış olur. Dini hükümler zamanla değişmez. Ancak âdete ait olanlar zamanla değişebilir.


Sual: Seferde, yolculukta güçlük olunca, dört rekatlı farzlar iki mi kılınır?

CEVAP

Güçlük olmasa da, çok rahat olsa da, babasının evinden daha uygun olsa da, yine seferde dört rekatlı farzlar iki rekat olarak kılınır. Tersine, kendi evinde çok güçlük olsa da, namazlar kısaltılamaz.


Sual: Ankara’da doğdum, Eskişehir’de nikahım kıyıldı. Bursa’da düğünüm oldu. İstanbul’da ikamet ediyorum. Ancak ileride Bursa’ya gitmeyi düşünüyorum. Benim vatan-i aslim neresidir?

CEVAP

Bir kimsenin vatan-i aslisi doğduğu yerdir. Evlenince, doğduğu yer vatan-i asli olmaktan çıkar. Evlenmekten kasıt da nikah veya düğün olunan yer değil, zifaf olunan yerdir. Zifaf nerede olmuşsa, orası vatan-i asli olur. Eğer İstanbul’a temelli yerleşseydiniz, evlendiğiniz yer de vatan-i asli olmaktan çıkardı. Ancak İstanbul’da temelli kalmayı düşünmediğinize göre vatan-i asliniz evlendiğiniz yani zifaf olan yerdir. 


Sual: Yolda, dağ başında doğmuş, bekâr, âkil baliğ ve hiç bir yere yerleşmemiş kimsenin vatan-ı aslisi olur mu?

CEVAP

Vatan-i aslisiz Müslüman olmaz. Doğduğu yere en yakın olan yerleşim merkezi, vatan-i aslisidir. 


Sual: Vatan-ı ikametim Fatih’tir. Buradan Yenibosna’ya gidip iki gün kalsam, sonra Ankara’ya gitmek niyetiyle, Yenibosna’dan çıkıp yine Fatih’e uğrasam, Fatih’te seferi olur muyum?

CEVAP

Yenibosna’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkınca seferilik başlar. Ancak Fatih’e uğrayınca seferilik bozulur, mukim olur. Fatih’ten çıkınca, tekrar seferilik başlar. Çünkü Fatih’ten ilk defa çıkarken, seferilik mesafesindeki yola gitmeye niyet etmemişti. Fatih’in vatan-ı ikamet olmasının bozulması için, Fatih’ten çıkarken 104 km yola gitmek üzere çıkması gerekirdi. Eğer Fatih’e uğramazsa, mukim olmaz.


Vatan-ı asli

Sual : Hanımı vefat ettikten sonra başka bir hanımla evlenenin, vatan-ı aslisi değişir mi? Yani ilk evlendiği yer vatan-ı aslilikten çıkıp, son evlendiği yer mi vatan-ı aslisi olur?

CEVAP

Evet; ama eğer şimdiki yerde temelli kalmaya niyet etmişse, evlilik temelli kalınan yeri vatan-i aslilikten çıkarmaz. 


Yazlık ev vatan olur mu?

Sual: Yazlığa benzeyen bir yerde evlenip, 6 ay yazlıkta, 6 ay da şehirde oturanın vatan-ı aslisi neresi olur?

CEVAP

Vatan-ı aslisi, yazlık değil şehir olur.

SÜLÛK nedir? ne demektir?

 SÜLÛK nedir? ne demektir?

Tasavvuf yoluna girmek.

Evliyâlık kemâlâtına kavuşmak sülûk, kalbin zikretmesi ve murâkabe (nefsi kontrol) ve râbıta (bir büyüğe kalben bağlanma) ile olur. Ne kadar ilerlerse ilerlesin, İslâmiyet'ten dışarı çıkamaz. İslâmiyet'e uymakta sarsıntı olursa, bütün vilâyet (evliyâlık) dereceleri yıkılır. (İmâm-ı Rabbânî)


Takvâ sâhiblerinin ihlâs ile yaptığı farzlar, kurb yâni Allahü teâlâya yakınlık hâsıl eder. Hâsıl olan bu kurb, nâfilelerle hâsıl olandan elbette daha çoktur. Takvâ ve ihlâs elde etmek için de, tasavvuf ehlinin bildirdikleri vazîfeleri yapmak lâzımdır. Farzların kurb hâsıl etmesi için nâfile vazîfeleri yapmak şarttır. Sülûk vâsıtasıyla, insanda fenâ hâsıl olur, yâni Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbinden silinir. Sonra bekâ denilen hâl hâsıl olarak, Allahü teâlânın sevgisi kalbine yerleşir. Her şeyi Allah için sever. Her işi, Allah için yapar. Böyle insana velî denir. (İmâm-ı Rabbânî)


Cezbe yolunda, Allahü teâlâ çektiği ve tâlibe çok ihsânda bulunduğu için, vesîleye, vâsıtaya lüzum yoktur. Sülûk yolunda ise, tâlib ilerlemeye çalıştığından, vâsıta lâzımdır. Cezbe yolunda vâsıta lâzım değil ise de, cezbenin tamam olması için sülûk lâzımdır. Sülûk; tövbe ve zühd (mubahların çoğunu terk etme, dünyâya rağbet etmeme) ve başka belli şeyleri yapmaya çalışmaktır. Yâni şerîate (İslâmiyet'e) uymaktır. Sülûksüz olan cezbe, tamam olmaz, noksan kalır. (İmâm-ı Rabbânî)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir medreseden gelen mektupda diyor ki: Ben bu medresenin müdürüyüm. Ama lâyık olduğumdan değil. Bu medreseyi *Babam* kurmuş, babamdan sonra müdürlük *Bana* kaldı, diyor. 


Babamın medresesine *Abdülhamîd Hân* kitap gönderirdi. Benim medreseme de Onun çocukları olan *Sizler* gönderiyorsunuz, diyor. Bu genç, yüzde yüz *Ehl-i sünnet*. 


Oralara çok *Kitap* gönderiyoruz kardeşim. *Vehhâbî* ler de ingiliz parasıyla kitap gönderiyorlar. Ama bizim kitapları okuyunca, onların kitaplarını *Yırtıyor* lar veyâ *Yakıyor* lar. 


Vehhâbîler, *Delâil-i Hayrât* kitâbını yakıyor, onlar da vehhâbîlerin gönderdiği *Kitap* ları yakıyorlar. Bizim kitaplar, oralarda *Türkiye* yi temsîl ediyor kardeşim. 

● ● ● 

Namaz demek, *Huzûr-i ilâhî* demektir. Allahü teâlâ, namaz kılana; *İste kulum!* diyor. *İste vereyim!* buyuruyor. *Sâat-i icâbe* dir bu. 


Yâni duâların kabûl olunacağı zamandır. Hele *Cum’a* günü, öyle bir zaman vardır ki, *O zamanda yapılan duâ reddolmaz!* diyor Peygamber Efendimiz. 


Ulemâ da; *Bu zaman, ekseriyâ ikindi namâzı vaktidir*, diyorlar. *Nikâh* cemiyeti de öyle çok kıymetlidir. O cemiyetde yapılan duâlar da red olmaz, kabûl olur. 


Elhamdülillah ki, Allahü teâlâ bize *Ehl-i sünnet* âlimlerinin kitaplarını okumayı nasîb ediyor. Bu kitapları okumıyan, *Câhil* kalır. 


İstediği kadar *Arabî* ve *Fârisî* bilsin, din bilgilerinden *Diploma* sı olsun. Bu ehl-i sünnet kitaplarını okumıyanın, islâmiyetden haberi olmaz. 


Allahü teâlâ bize *İhsân* etdi, elhamdülillah. Bu okuduklarımızın, yazdıklarımızın, işitdiklerimizin hepsi, Efendi hazretlerinin bize *Hediye* sidir, *Sadaka* sıdır. 


Onu görmeseydik, hiçbir şeyden haberimiz olmıyacakdı kardeşim. Bizim *Kitap* ları okuyanlar, kazanıyor. Öyleyse *Hepimiz* kazanıyoruz. 


Ben her gün, bir parça okuyorum. Siz de okuyun kardeşim. Hem bilmediklerinizi *Öğrenir*, hem de ismi geçen büyüklerden *Feyz* alırsınız. 


Bir kalpde, iki şeyden biri muhakkak bulunur. Ya, îmân edilecek şeylere inanır, *Teslîm* olur. Veyâhut inanmaz, onları *İnkâr* eder. 


Îmân etmenin, teslîm olmanın alâmeti, onlardan *Râzı* olması ve *Beğenmesi* dir. İnkâr etmenin alâmeti ise onlardan *Râzı* olmaması ve onları *Beğenmeme* sidir. 


Öyleyse Allahü teâlânın *Emr* etdiği şeyleri beğenip yapacağız. *Yasak* etdiği şeyleri ise beğenmeyip, onlardan kaçınacağız. İşte, *Îmân* ın alâmeti budur kardeşim.

Resûlullah ile müsâfeha!

Âdem-i Bennûrî, Hindistan’ın büyük velîlerinden olup, seyyiddir. Aslen Reveh beldesindendir. Büyük annesi Afganistanlıdır. Bir vesîle ile Serhend’in kasabası olan Bennûr’a gelip yerleşmişlerdi. Doğum târihi bilinmemektedir... KABR-İ NEBEVÎYİ ZİYÂRET...

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yüksek huzur ve sohbetlerinde yetişen Âdem-i Bennûrî, çok faydalara, yüksek hâllere, yüce makâm ve mertebelere kavuştu. İcâzet almakla şereflendikten sonra Bennûr’a gitti. 

Vefat edeceği sene, Peygamber efendimizin ve Beytullah’ın aşkıyla yanmakta idi. Harameyn-i şerîfeyne, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye doğru yola çıktı.

Hacdan sonra Medîne-i münevvereye gidince, Kabr-i Nebevî’yi ziyâretinde, Peygamber efendimiz onun selâmını aldı ve pek az kimseye nasîb olan müsâfeha etmek şerefine kavuştu. Ziyâretten sonra, memleketine dönmek üzere ayrılmak istediği zaman, Resûlullah efendimizden saâdet müjdesi aldı. Kendisine hitâben; “Ey oğlum! Sen benim yanımda kal!” buyurdu. Bunun üzerine orada kaldı ve 1644 (H.1054) senesinde; Medîne-i münevverede, çok sevdiği, hiç unutmayıp her an zikrettiği Rabbine, yüksek ceddi olan Resûlullah efendimize ve diğer sevdiklerine kavuştu...

Bu mübarek zat, vefatından evvel yanındaki talebelerine nasihat olarak buyurdu ki:

“Allahü teâlânın evliyâsı, yemek, içmek ve uyku ile, başkasının hakkında konuşmakla, birisine vurmakla bu makâma kavuşmadı. Ancak mücahede ve riyâzet çekmekle kavuştu.”

“İlimden yalnız konuşma ile yetinen ve hakîkati ile sıfatlanmayan helâk olur. İbâdet yaparken, fıkhın gereğini yerine getirmeyen ibâdet yapmış sayılmaz. Fıkıh bilgisi öğrenirken verâ sâhibi olmayan aldanır. Kendisine lazım olan işleri yapansa kurtulur.”


HÂRİKALAR DA GÖSTERSE!..

“Elinden hârikalar zuhûr eden birini görürseniz, hemen o hâline aldanmayın. Hak teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmasını görünceye kadar dikkatli olun.”

“İyi ahlâk; herkese sevdiği şeye göre muâmele etmektir. Konuşurken, otururken hiç kimseye yabancılık çektirmemektir. Mârifet ehli ile otururken, huzûr içinde bulunmaktır. Gâye bu zâtlardan istifâde ise, bundan başka yolu yoktur.”

“Kalbin mânevî hastalıklardan muhâfazası için şunlara dikkat etmek lazımdır: 1. Ahlâkı güzel olanlarla oturmak, 2. Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm etmek, 3. Fazla yemek yememek, 4. Gece namazlarına devâm etmek, 5. Seher vaktinde Allahü teâlâya yalvarmak, istiğfâr etmek (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini istemek).”

NUMÛNE

Hazret-i Şeyh Seyyîd Fehîm-i Arvâsî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretleri için Esseyyîd Abdülhakîm Arvâsî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretlerinin ifadesidir;

“Eshâb-ı kirâmın yeryüzünde numûnesi, gölgesini gören evliyâ olduğunu anlardı.”

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Cenâb-ı Hak bizleri, sevdiği ve beğendiği kullarının yanından ayırmasın kardeşim. Hadîs-i şerîf var, iki kelimecik; *El mer’ü meâ men ehabbe*. 


Yâni Peygamber Efendimiz; *Bir kimse dünyâda kimi severse, âhiretde onun yanında olacak!* buyuruyor. Ne güzel, hadîs-i şerîf bu. *Müjde* bu efendim, müjde.


*Hubbu fillah* ve *Buğdu fillah* çok mühim kardeşim. Eğer bu ikisi yoksa, *Îmân* bile kabûl olmuyor. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma ne buyurdu?


Yerdeki ve gökteki mahlûklarımın ibâdetlerini yapsan, sevdiklerimi sevmedikçe ve düşmanlarıma düşman olmadıkça, hiçbirini kabûl etmem. 


İşte *Hubbu fillah* ve *Buğzu fillah* bu kadar mühim kardeşim 


Her gün, *Bismillâhillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves semî’ül alîm* duâsını okumalı. 


Neden? Çünkü bunu okuyan kimseye *Sihir* te’sîr etmez. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; *Yola çıkarken, Bismillâhillezî duâsını okuyun!* buyuruyor.


Yola çıkarken bunu okuyacağız. Şurada birkaç günlük *Ömür* kalmış. Fırsatı kaçırmamak lâzım. Dünyâ muhabbetini *Kalp* den çıkarmak lâzım. 


Dünyâ sevgisi kalpden çıkdımıydı, yerine Allah sevgisi gelir, yerleşir. Hem *Dünyâyı sev*, hem de, *Ben Allahı seviyorum* de, olmaz öyle şey. 


Kalpden dünyâ muhabbeti çıkmadan Allah sevgisi girmez. Önce *Dünyâ sevgisi* çıkacak. Kalp boşalacak. İşte o zaman *Allah Sevgisi* gelip kalbe girer. 


Nasıl ki, bir şişenin içinde *Hava* varsa, *Su* girmez. *Su* varsa, *Hava* girmez, onun gibi. Yâni (Su) ile (Hava), bir şişede aynı zamanda bulunamaz, imkân yok. 


İşte insanın kalbi de öyle. *Dünyâ Sevgisi* ile *Allah Sevgisi* aynı anda, bir arada olmaz. 


Bir daha bu cemiyeti bulamazsınız kardeşim. Ben yukarı çıkıyorum. *Enver âbi* size birkaç şey söylesin, Onu dinleyin. 


Rabbimize çok şükür kardeşim. Bizi burada, huzûr-i ilâhî de topladı. Ne büyük ni’metdir huzûr-i ilâhîye kavuşmak. İşte *Namaz* demek, *Huzûr-i ilâhî* demekdir.

Mirâca inanmayanlar çeşit çeşittir

Muhammed Rebhâmî hazretleri Rıyâd-un-nâsıhînde buyuruyor ki:


*Mirâca inanmayanlar çeşit çeşittir:*


*Cebriyye* fırkasının 2. kısmı olan *Cehmiyye* ile mutezile fırkasının 12. kısmı olan *Kâbiyye*, *"mirâc yoktur"* dedi. 


*Mutezile* fırkası, *"mirâc rüyâdır"* dedi.

Zamânımızda, mutezile fırkasını taklîd edenler çoğalmaktadır. 


*(Bâhilî)* fırkası ise, *mirâc, Kudüse kadar olmuştur, göklere çıkmamıştır,* dedi.


*Allahü teâlâya cisim diyenlerden (Haşeviyye) ve (Müşebbihe)* fırkaları ise, *mirâc bir gece sürdü. Bu gece, 300 sene uzundu. Bütün insanlar, bu kadar zemân uykuda kaldı* dedi. 


*(İbâhâtî), yanî İsmâilî* fırkasında olanlar, *mirâc, rûha oldu. Beden yerinden ayrılmadı* dedi.


*Ehl-i sünnet âlimleri* buyurdu ki, *mirâc, rûh ve cesed birlikte olarak, Mekke-i mükerremeden Kudüse ve oradan, yedi kat göke ve sonra Sidre denilen yere ve Sidreden (Ka’be kavseyn) makâmına, uyanık olarak, gece, bir ânda götürülmüş ve getirilmiştir. Bunu yapan, Allahü teâlâdır ve ancak O yapabilir, dedi ve çeşitli şekilde ispât etti.*


*Muhammed aleyhisselamın yalnız rûh ile olan başka mi’râcları da vardır.*


Tam İlmihal Saadet-i Ebediyye -420.sahife

Zekeriyya Aleyhisselam

 İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. İsmi Zekeriyya bin Âzan bin Müslim bin Sadun olup, soyu Süleyman aleyhisselama ulaşır. Yahya aleyhisselamın babasıdır. Musa aleyhisselamın getirdiği dînin emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etti. Marangozluk yapar elinin emeğiyle geçinirdi. Kavmi tarafından şehit edildi..


Zekeriyya aleyhisselam zamânında Şam vilâyeti Batlamyüsilerin elindeydi. Onlar Kudüs’te bulunan Beyt-ül-Makdis’e hürmet ederlerdi. Beyt-ül-Makdis mâmur olup gece ve gündüz orada ibâdet edilirdi. Mescidde Harun aleyhisselam neslinden din büyükleri vardı. O zamanlarda İsrailoğulları arasında peygamber yoktu. Bunlar bir peygamber göndermesi için gece gündüz Allahü teâlâya dua ettiler. Allahü teâlâ, Beyt-i Makdis’te Tevrat yazmayı ve kurban kesmeyi idâre eden Zekeriyya aleyhisselamı peygamber olarak vazîfelendirdi. Zekeriyya aleyhisselam insanlara nasîhat ederek doğru yola çağırdı. İsrailoğullarından onun bildirdiklerine inananlar olduğu gibi, inanmayıp karşı çıkanlar daha çok oldu.


Zekeriyya aleyhisselam, İmrân bin Mâsân isminde bir dostunun kızı olan Elîsa ile evlendi. Elîsa ile hazret-i Meryem kardeş olup babaları İmran idi. İmrân önce Elîsa’nın annesi ile sonra bunun başka erkekten olan kızı Hunne ile evlenmişti. Hazret-i Meryem’in annesi olan Hunne; “Cenâb-ı Hak bana bir oğul ihsân ederse Beyt-ül-Makdis’e hizmetçi yapacağım.” diye adakta bulundu. Kızı oldu. Adını Meryem koydu. Hazret-i Meryem doğmadan önce babası İmrân vefat etti. Hunne kızı Meryem’i teslim etmek üzere Beyt-ül-Makdis’e götürdü. Orada bulunan âlimlere niyetini anlatıp nezrinin kabûlünü ricâ etti. Meryem, Beyt-i Makdis’e kabul edildi. Fakat Meryem’in kimin himâyesinde kalacağı husûsunda Beyt-i Makdis hizmetçileri olan âlimler arasında anlaşmazlık oldu. Zekeriyya aleyhisselam; “Çocuğu himâyeme ben alacağım. Akrabâlık yönünden çocuğa en yakın benim.” dedi.


Diğer âlimler de çocuğu himâyelerine almak istediler. Çekilen kur’a netîcesinde hazret-i Meryem’in Zekeriyya aleyhisselamın himâyesinde kalması kararlaştırıldı.


Zekeriyya aleyhisselam hazret-i Meryem’i evine götürdü. Onu hanımı Elîsa büyüttü. Sonra da hazret-i Meryem için Beyt-i Makdis’te yüksek bir oda yaptırdı. Hazret-i Meryem bu odada hem Allahü teâlâya ibâdet etti, hem de Zekeriyya aleyhisselamdan Tevrat okudu. Zekeriyya aleyhisselam ona hergün yiyecek getirir, ibâdetten bir şey öğretirdi. Bir kış günü odasına girdiğinde önünde dünyâ yiyeceklerine benzemeyen türlü türlü nîmetler gördü. Nereden geldiğini sorduğunda; “Allahü teâlâ tarafından geliyor.” diye cevap verdi. Bu yiyecekler Allahü teâlânın kudretinden hazret-i Meryem’e verdiği bir kerâmetti. 


Zekeriyya aleyhisselam 99 veya 120 yaşına geldiği halde neslini devâm ettirecek bir evlâdı yoktu. Hanımı da zâten çocuk doğurmuyordu ve 98 yaşındaydı. Gerek Zekeriyya aleyhisselamın, gerekse hanımının çocuk sâhibi olma yaşları geçmişti. Fakat içine bir evlâd sevgisi düşüp kendisine sâlih bir evlâd ihsân etmesi için Allahü teâlâya dua etti. Allahü teâlâ ona Yahya isminde bir oğlan çocuğu ihsân edeceğini Cebrâil aleyhisselam vâsıtasıyla bildirdi. Birgün Zekeriyya aleyhisselam odasında namaz kılarken beyaz elbiseler içersinde Cebrâil aleyhisselam gelerek Allahü teâlânın kendisine Yahya isminde bir oğul ihsân edeceğini müjdeledi. Ayrıca onun hazret-i Îsâyı tasdik edeceğini, zamânın büyüklerinden ve bütün kötülüklerden uzak, nübüvvetle (peygamberlikle) muttasıf, sâlihler zümresinden bir zât olacağını haber verdi.


Zekeriyya aleyhisselam bu müjdeye sevinip arzusunun çabukluğunu arz ederek: “Yâ Rabbî! Bana vâd ettiğin çocuğun meydana geleceğine delil ve alâmet olmak üzere, bu gönlüme yerleşmesi ve kalbimin bana vâdettiğin şeyde mutmain olması için bir nişan ver. O alâmetle bu nîmeti şükürle karşılayayım.” diye münâcaatta bulundu. Allahü teâlâ Zekeriyya aleyhisselamın duasını kabul ederek; “Senin için alâmet, birbiri ardınca üç gece (ve gündüz) insanlarla konuşmamandır.” Bir hastalık ve sebeb olmaksızın, sen sıhhatli olduğun halde üç gece (ve gündüz) dilini konuşmadan alıkoymandır” buyurdu. Yahya aleyhisselam ana rahmine düşünce Zekeriyya aleyhisselam konuşamaz oldu. Meramını ancak işâretle anlatabiliyordu. O, bu üç gün içinde devamlı ibâdet ve zikirle meşgul oldu. Cenâb-ı Hakka karşı hamd ve şükür vazîfesini yerine getirdi.


Müddet tamam olunca Zekeriyya aleyhisselamın oğlu Yahya aleyhisselam dünyâya geldi. Yahya aleyhisselamın doğumu ile, Zekeriyya aleyhisselam ve âilesi sevince gark oldular. Yahya aleyhisselamdan altı ay sonra İsa aleyhisselam dünyâya geldi. İsrailoğulları İsa aleyhisselam beşikteyken Allahü teâlânın kudretiyle konuşmasına rağmen, onun babasız dünyâya gelmesiyle ilgili olarak Zekeriyya aleyhisselama iftirâ ettiler. Zekeriyya aleyhisselamı şehit etmek üzere aramaya başladılar. Yahudilerin iftirâlarını ve kendisini öldürmek istediklerini haber alan Zekeriyya aleyhisselam “Takat getirilemeyen şeyden uzaklaşmak, peygamberlerin sünnetidir.” kâidesince Yahudilerin bulundukları yerden uzaklaştı. Yahudiler, onu yakalamak için peşine düştüler. Zekeriyya aleyhisselam Beyt-ül-Makdîs yakınlarında ağaçlı bir bahçeye girdi. Bir ağacın yanından geçerken ağaç: “Ey Allah’ın peygamberi! Bana gel” diye seslendi. Ağaç yarıldı ve Zekeriyya aleyhisselam içine girdi. Sonra kapandı ve onu gizledi. İsrailoğulları Zekeriyya aleyhisselamın izini tâkip edip nereye gittiğini anlayamadılar. O sırada mel’ûn İblis (şeytan) gelerek onlara; “Bu ağacı bıçkı ile kesin, burada ise meydana çıkar. Yoksa ne kayb edersiniz.” dedi. Kâfirler o ağacı biçerek Zekeriyya aleyhisselamı şehit ettiler. Zekeriyya aleyhisselamın türbesi Halep’tedir.


Mucizeleri:

1. Kalemleri, kendi kendine Tevrat’ı yazardı. Zekeriyya aleyhisselam Beyt-i Makdis’te maiyyetinde yetmiş kişi olduğu halde Tevrat yazarlardı. Yahudilerin biri gelip; “Hak peygamber olsaydın, elinde Tevrat yazmağa muhtaç olmazdın; sen de elinle yazıyorsun, emrindekilerle aranızda hiçbir fark görmüyorum.” diye konuştu. Hazret-i Zekeriyya bu söze çok üzüldü ve meraklandı. Cebrâil aleyhisselam gelip: “Ey Zekeriyya, buradan kalkınız! Kaleminize emr ediniz, kendi kendine yazsın!” dedi. Zekeriyya kalkıp, emr edince, kalem istenen şeyi yazmaya başladı. O saatte kalem on iki sûre yazdı. Bu mucize ile birçok kimse îmân etti.


2. Zekeriyya aleyhisselam hazret-i Meryem’i terbiyesi altına aldığı vakti, yazılması lâzım gelen kefâletnâmeyi, kalemsiz, hokkasız yazmışlardır.


3. Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği gibi, Zekeriyya aleyhisselam ve Beyt-i Mukaddes hademe ve kayyimlerinden yirmi dokuz kişi arasında hazret-i Meryem’in kefâleti hakkında meydana çıkan ihtilaf üzerine herkes kendi kalemini Ürdün suyuna atmışlarken, yalnız Zekeriyya aleyhisselamın kalemi suyun üzerinde dikilmiş kalmıştır.


4. Ağaçlar, Zekeriyya aleyhisselamla konuşurlardı. Yahudilerden bir tâife kendisini şehit etmek üzere araştırırlarken, kendileri de onlardan kaçtığı vakit, bir ağaç; “Ey Allah’ın peygamberi, gel bende gizlen seni ben muhâfaza ederim” diye dile gelmişti.


5. Zekeriyya aleyhisselam su üzerinde yürür ve mübârek ayakları ıslanmazdı. Kendisi için suda yürümekle, karada yürümek arasında fark yoktu.


6. Zekeriyya aleyhisselamdan mucize istendiği vakitte, yakınlarındaki ağaçlara mübârek eliyle işâret etmiş, hemen ağaçlar, köklerinden kopup, önlerine gelip kalmışlardır.


Kur’ân-ı kerîmin Âl-i İmrân, Meryem, Enbiyâ ve En’am sûrelerinde Zekeriyya aleyhisselamla ilgili haberler verilmektedir.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Seyyidler kıymetlidir kardeşim. Onlara ufacık bir *Hizmet*, kabir azâbından kurtarır insanı. Hattâ *Kâfir* olsa bile. Onun için seyyidleri seveceğiz.


Onlara hürmet edeceğiz, hizmet edeceğiz. *Ama efendim namaz kılmıyor*, derseniz, olsun. Onlara cenâb-ı Hak dünyâda iken mutlaka *Rüşd-i hidâyet* ihsân eder. 


Eğer hidâyet nasîb etmemişse, günâh işliyorsa, son nefesde *Tövbe* nasîb eder. Son nefesde *Hidâyet* verir. Çünkü onlar çok kıymetli ve bahtiyârdırlar. 


Çünkü onların vücûdunda Resûlullah Efendimizin *Zerre* si var. Onun için onları *Sevelim*, ellerini *Öpelim* kardeşim.

● ● ● 

Cum’a günü içinde, *Sâat-i icâbet* vardır ki, o zamanda yapılan *Duâ*, muhakkak kabûl olur, *Red* olmaz. Peygamber Efendimiz, hadîs-i şerîfde bildiriyor bunu. 


Bu sâat, her Cum’a günü değişir. Ne zaman olduğu belli değil. Ekserî âlimler, *İkindiden sonradır* diyorlar. İşte o âlimlerden biri, diğerlerine; 


*Eğer duâların kabûl olunduğu bu vakit mâlum olsa, bilinse, Allahü teâlâdan ne istersiniz?* diye soruyor. 


Âlimlerden beş altı kişi böyle oturmuşlar. *Ubeydullah-ı Ahrâr* hazretleri de oradaymış. Her âlim bir şey söylüyor. Sıra Ona gelince; 


Ben Rabbimden *Sohbet-i sâlihîn* isterim. Yâni Allahü teâlânın sevdiği kullarıyla konuşmak, onlarla *Sohbet* etmek isterim, demiş. 


Allahü teâlânın sevdikleri kimlerdir? Onlar, Peygamber aleyhisselâmın *Vekîl* leridir, *Vâris* leridir. 


Nitekim *El ulemâü vereset-ül enbiyâ* buyurulmuş. Ne demek bu? Yâni âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Birbirimizi seveceğiz. Birbirimizin kalbini *Kırmak* dan titreyeceğiz. Zâten mü’minin kalbini kırmak, mü’mini incitmek *Harâm* dır. 


Hele, böyle mübârek kardeşlerimizi *İncitmek*, onları *Üzmek*, hele hele darılmak ve münâkaşa etmek, çok tehlikeli kardeşim. Allah muhâfaza etsin. 


Bâzen işitiyorum; falanca kardeşimizle filanca kardeşimiz birbirleriyle münâkaşa etmiş, kalpleri kırılmış. *Eyvaah!* diyorum, *Ye’se* düşüyorum, ümitsizliğe kapılıyorum. 


Çok üzülüyorum, *El hazer! El hazer! El hazer!* Sakınalım, birbirimizi incitmekden pek sakınalım! Evet, Peygamberlerden başka, hepimizin *Kusûru* var.


Hepimizin *Günâhı* var. Bir toplulukda günâhı *Az* olan da var, *Çok* olan da var. Bana sorarsanız, günâhı en çok olan hangimiz biliyor musunuz? *Benim, Beeen!* 

● ● ● 

*Seyyid* lerden biri, bir köye gitmiş. Bir zâtın evini arıyormuş. Kime sorayım derken, karşıdan biri gelmiş, ona sormuş: *Falancanın evi nerdedir?* demiş. 


Meğerse o sorduğu kişi de *Yahûdî* imiş. Yahûdî, eliyle işâret etmiş. *İşte şu karşıdaki ev!* demiş, eliyle göstermiş. Böylece seyyidin işi hâllolmuş.


Hem de hiç yorulmadan. *Cenâb-ı Hak* dan meleklere bir *Nidâ* geliyor, buyuruyor ki: 


Ey meleklerim! Bunun sağ koluna *Azap* yapmayın. Çünkü bu kolu, benim sevgili Peygamberimin evlâdlarından birine *Hizmet* etdi, ona bilmediği *Evi* gösterdi. 


Bir *Seyyide* o kadarcık hizmet etdiği için, kıyâmete kadar yahûdînin sağ koluna *Azap* yok. Seyyidler öyle *Kıymetli* dir. Onlara ufacık bir hizmet, kabir azâbından kurtarır insanı. 


Efendi hazretleri Ankara’ya, bize mektup yazardı. Bir mektûbunda; *Pek sevgili Hilmi! Bir gün gelecek, islâm bilgileri Hilmi’den sorulacak!* diyor. 


Ben bunları okuyunca, Efendi hazretleri öylesine yazıyor zannederdim. Meğer *Hakîkat* miş Efendi’nin bu yazıları. Onun yanından hiç ayrılmazdım efendim.

Münâkaşa etme !

 Esseyyîd Abdülhakîm Arvâsî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretleri buyurdular ki;

“Münâkaşa bâtın nûrunu söndürür. Sofiyye tâifesi asla ve kat’a münâkaşa etmezler.”

Seyyid Ahmed Mekki Üçışık Efendi'nin Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinden aldığı icazetname

Seyyid Ahmed Mekki Ücışık Efendi'nin babası Seyyid Abdülhakim Arvasi (Kuddise sirruh) hazretlerinden aldığı icazetnamenin ilk ve son sayfası.

Ahmed Mekki efendi hazretlerinin icazetnamesinin son sayfasındaki Hicri tarihin altında  Latin harfleri ile yazanlar şöyledir:


Üstadı muhterem Abdülhakim efendi hazretleri tarihi mezkurda[=belitilen tarihte] mahdumu alileri fadılı Mekki Efendiye tarihi mezkurda icazet varlığını tasdik ederiz.


2 Muharrem 347,  

9 temmuz 928


Fatih muciz dersiamlarından Hafız  Mustafa Saffet


Fatih dersiamlarından Muhammet Recep


Aslına uygun olduğu tasdik olunur.

Haddini aşma

"Haddini aşan şey zıddına döner..!"
(Seyyid Abdülhakim Arvasi)kuddise sirruh

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Bid’at* fırkalarına *Kâfir* demiyeceğiz. Fakat bid’at ehli kimselerin islâma zararı, kâfirlerden daha çokdur. 


Kitaplı *Kâfir* lerle konuşmak, arkadaşlık etmek ve kızlarını almak *Câiz* olduğu hâlde, *Bid’at* sâhipleriyle bunlar *Câiz* değildir. 


Çünkü onlarla konuşmağa sebep olur. Bid’at fırkalarına kâfir diyen âlimler oldu. Fakat hiçbir *Müctehid* kâfir demedi. Biri deseydi, ona uyulurdu. 


Şimdi herkes, sarığı, sakalı, cübbesi olanı *Âlim* zannediyor. İşte böyle *Zâhire* aldananlara, biz hiç karışmayız, ne yazarlarsa yazsınlar, ne derlerse desinler. 


Rabbimize şükürler olsun ki, bizlere doğru yolu gösterdi. *Elhamdülillâhi alâ dîn-il İslâm*. Peygamber aleyhisselâmın duâsı bu. 


*Elhamdülillâhi*; Rabbimize şükürler olsun ki: *Alâ dîn-il İslâm*; Bize İslâm dînini nasîb etdi. Bu, ne büyük ni’met. 


*Ve alâ tevfîk-ıl îmân*. Allahü teâlâ bize doğru olan îmânı nasîb etdi. *Ve alâ hidâyetirrahmân*; bize hidâyet nasîb etdi. 


Yoksa, biz de başkaları gibi, öyle kelleye kulağa baksaydık, kim bilir *Kimler* in peşine takılacak, *Felâkete* sürüklenecekdik. Amân yâ Rabbî, dünyâ karmakarışık. 


*Norveç*’den gelen bir mektûbun içinde, matbaada basılmış yazılar var. Bir mecmûada *İbn-i Teymiyye* yi, birinde de *Seyyid Kutbu* methediyor, hem de sahîfelerle. 


*Habeşistân* dan bir *Âlim* de bunlara cevap veriyor, *Ehl-i sünneti* müdâfaa ediyor. Şimdi Norveçdeki mi haklı, yoksa Habeşistândaki mi haklı? 


*Habeşistânda* ki haklı tabii. Yâni *Ehl-i sünnet* haklı. Şimdi biz Norveçe birkaç tâne *Kitap* gönderdik. Bütün kitaplarımız her tarafa yayılıyor elhamdülillah. 


İşte dünyâ böyle kardeşim. *Hak* ile *Bâtıl* dâima mücâdele ediyor. Fakat Kur’ân-ı kerîmde cenâb-ı Hak; *Hak kazanır, gâlib gelir, bâtıl kaçar!* buyuruyor

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Birgün *Hayri Paşa* nın kabrini ziyârete gitdim. Selâm verip, *Fâtiha* okudum. Başındaki kitâbedeki yazı da *Benim yazım* dır. Hayri Paşa, emekli tümgeneral idi. 


Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Personel Dâire Başkanı idi. Bütün personel *Ta’yîn* leri, bunun elindeydi. Ben kendisini görmemiştim, tanımıyordum.


Birgün Efendi hazretleri bana; *Hilmi, Ankara’ya gitmeden önce bana uğra!* buyurdu. Gideceğim gün Efendi hazretlerine uğradım. Bana, ağzı açık bir *Zarf* verdiler. 


Zarfın ağzının *Açık* olmasından anladım ki, okumama izin veriyorlar ve verilen vazîfe *Benim* le alâkalı. Zarfı açdım. Mektûbda; *Hayri, Hilmi ne derse yap!* yazıyordu. 


Kara Kuvvetlerine gitdim. Kapıda nöbetçi subayı bir üsteğmen vardı. *Ben Hayri Paşayı görmeye geldim*, dedim. Üsteğmen, Paşanın yâveri olan binbaşıya arzetdi. 


Binbaşı bana; *Hayrola, bir arzûnuz mu var?* diye sordu. Ben de; *Paşama bir zarf getirdim*, dedim. Zarfı alıp içeri girdi. 


Binbaşı içeri girdikden biraz sonra, *Kapılar* heyecanlı heyecanlı açıldı. *Paşa* önde, *Maiyyeti* arkasında, dışarıya çıkdılar. 


Beni görünce; *Hilmi sen misin?* dedi. Evet dememe fırsat kalmadan, elimden tutup, beni makâmına götürdü. 


Oradakiler hep şaşırdılar. İçeride bir *Yarbay* vardı. O da ayağa kalkdı. Bana, *Hürmet* li bir şekilde bakdı. Ne diyeceğini merak ediyordum. 


Nihâyet saygı ile; *Siz öyle bir yerden yazı getirdiniz ki, arzû ve isteklerinizin yerine gelmemesi mümkün değil*, dedi. 


Bu sözünden anladım ki, o *Yarbay* da Efendi hazretlerini tanıyor ve seviyor. *Hayri Paşa*, Efendi hazretlerini işte böyle çok severdi. *İlmihâl* de, onun münâcâtını yazdık.

İnsanoğlunun iki zaafı vardır

İnsanoğlunun iki önemli zaafı vardır.

Sevdiğinde kusur, sevmediğinde meziyet görmez!

İmam-ı Gazalî (rahmetullahi aleyh)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bizim kitaplarla yapılan bu hizmetlerden hâsıl olan *Sevâba* bütün arkadaşlar *Ortak* dır. Rabbimiz çok merhametli kardeşim. 


Afvı, merhameti *Sonsuz*. Sonu yok. *Dert* de Allahdan, *Şifâ* da Allahdan gelir. Terâvih namâzında okuyoruz ya dört rekât arasında; 


*Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Bi adedi külli dâin ve devâin*, okuyoruz. 


*Bi adedi külli dâin*, yâni bütün hastalıklar adedince. *Ve devâin* ve bütün devâlar, şifâlar adedince selâm olsun. 


Hem hastalıklar, hem de şifâlar adedince Peygamber Efendimize *Selâm* olsun, diyoruz.


*İstiğfâr* okuyunca da, *Şifâ* hâsıl olur. Dertlerin, elemlerin gitmesine sebep olur. Sağlam insanları da dertlerden, elemlerden *Muhâfaza* eder. 


Hepimiz istiğfâr okuyacağız kardeşim. İstiğfâr, *Kötülük* lerden, *İftirâ* dan, *Fitne* den, *Fesat* dan ve her türlü *Şer* den Allahın izniyle korur.


Muhâfaza eder ve bunlara mübtelâ olanları da halâs eder. Okuduğumuz istiğfârın içinde ne var? *Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez zâlimîn!* 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir mektupda buyuruyor ki: Yeryüzündeki sözlerin, lâfların en kıymetlisi budur. En fazîletli zikr, *Lâ ilâhe illâllah* demekdir. İşte istiğfârın içinde bu var. 


*Efdâl-i zikr* budur. Ne demek *Efdâl?* Allahü teâlânın çok sevdiği demek. Sevâbı çok olan şeye *Efdâl* denir. Çok kolay, ama bilmek lâzım. Okumak, öğrenmek lâzım. 


Peygamber Efendimiz ne buyuruyor: *İnnellâhe lâ yenzuru ilâ süveriküm ve siyâbiküm velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve niyyâtiküm*.  


Ne demek bu? *İnnellâhe lâ yenzuru ilâ süveriküm ve siyâbiküm* Yâni Allahü teâlâ, sizin şeklinize, elbisenize, sakalınıza, sarığınıza, cübbenize bakmaz. 


*Ve lâkin*, ve lâkin neye bakar? *Yenzuru ilâ kulûbiküm ve niyyâtiküm*. Kalplerinize ve niyetlerinize bakar. Efendimiz aleyhisselâm böyle buyuruyor.

Yalan söylemek

Yalan söylemek büyük günahtır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.) [Nahl 105]


Yalan, günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalbleri karartan bütün kötülüklerin başıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:


(Yalan, nifak kapılarından biridir.) [İbni Adiy]


(Mümin, her hataya düşebilir, ama hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.) [Bezzar]


(Doğru olun, doğruluk iyiliğe, iyilik ise, Cennete çeker. Yalandan sakının, yalan fücura, fücur ise Cehenneme götürür.) [Buhari]


(Sözle çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitne gibidir. Yalan söylemek, iftira etmek ile çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitneden de kötüdür.) [İbni Mace]


(Pazarcıların çoğu facirdir! Çok yemin ederek günaha girerler ve yalan söyleyerek alışveriş yaparlar.) [Hakim]


(Aldatan Cehennemdedir.) [Taberani]


(Yalan yere yemin büyük günahtır.) [Buharî]


(Danışana, yalan söyleyen kimse, ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]


(En büyük günah, yalan yere yemin etmektir.) [Buharî]


Peygamber efendimiz, yalan söyleyenin ağzının bir taraftan kulağına kadar demir çengelle yırtılacağını, diğer tarafa geçildiğinde, önceki yırtılan tarafın iyi olacağını, sonra iyi olan tarafın tekrar yırtılarak bu şekilde Kıyamete kadar, kabrinde azabın devam edeceğini bildirmiştir. (Buharî)

MEKTÛBÂT-I ŞERİFİN GÜCÜ (imamı Rabbani hazretleri)

Emekli albay,

Fahreddin Tacar abi anlatıyor;

1960 yılında Erzurum Kandilli de 2000 rakımlı Haydariye geçidinde vazife yapıyordum. Burada Latîf isminde bir astsubay vardı. Makinistti. Yakışıklı idi.

Herkes Latîf ağabey derdi. 350 astsubay vardı. Bunların gazinosunun başında hep bu idi. Geceleri kadın falan getiriyordu. Mesai bitmeden az evvel masayı kurarlardı. Subaylarla beraber içerlerdi. Sabah gelirdim ki, binbaşı Sıdkı ve üsteğmen Mehmed de berâber hâlâ içiyorlar.

Ben onu görünce yolumu değiştiriyordum. Bu ise bütün nöbetlerini benimle yazdırıyordu. Zeki Celep geldi. Iğdır'a tayin olunmuştu. Cumartesi günü Lala-pâşa câmii’nde oturup sohbet ettik. Sabah namazını kılıp yattık.

Üç tane Se’âdet-i Ebediyye getirmişti. İkisini bana verdi. Bunlardan birisini ben okuyor, diğerini sırayla uygun kimselere ödünç veriyordum.

🌷Latîf bir gün geldi. “Arkadaşlara verdiğin kitaptan bana da versen” dedi.

"Olur olur” dedim. İçimden de “Herkes istifade etse, sen istifade edemezsin” diyordum.

Sonra ısrar etti, verdim. Bir hafta sonra kitabı istedim,

"Komutanım veremem” dedi. Aradan birkaç gün geçti.

Yûsüf astsubay dedi ki, “Latîf hasta, herkes, komutan bile ziyaret etti, bir siz kaldınız, siz de ziyaret etseniz” dedi.

Ben de: “Sen onun nasıl bir insan olduğunu biliyorsun, ona nasıl gidilir?” dedim.

O da: “Latîf namaz kılıyor” dedi.

"Güldürme beni” dedim. Israr etti:

"Bizzat gördüm” dedi.

"O zaman gitmemiz vacip oldu” dedim.

Kapıyı vurdum, açılmadı. İtince açıldı. Baktım namaz kılıyor. Hem de tam tekmil. Bekledim, selâm verdi. Bana sarıldı ve ağlamaya başladı.

İçeri davet etti.

“Sizden aldığım kitap var ya, onu okudukça yazarını, İmâm-ı Rabbânî hazretlerini karşımda görmeye başladım” dedi.

Ben hâlâ inanamıyordum. Erbaa'da iken Kerîm hocada Mektûbât’ın taş basmasını görmüştüm.

Ankara’da cumartesi pazarları uğradığım Hâcıbayram'da, kitapçı Hâcı Muhsin efendiye sordum.

"Bir cezâ hâkiminde var” dedi.

Gittim, pahalı bir fiyata aldım. Kenarında İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin şemâili yazıyordu.

Latife dedim ki,

“Gördüğün zât nasıl biriydi?”

O da tarîf etti, aynen şemâildeki tarîfe uyuyordu.

"Namazı nasıl kılıyorsun?” diye sordum.

"Namaz kılarken İmâm-ı Rabbânî hazretlerini görüyorum, onun gibi kılıyorum, abdesti de onun aldığı gibi alıyorum.

Hatta Erzincan’a rektifiye için giderken yol buz idi. Hissediyordum ki arabayı da O kullanıyordu. Gidip gelirken o yollarda üşüttüm” dedi.

Sonra: “Bu garnizonda kim ne yapıyorsa bana gösteriliyor. Bunu savcılığa haber vereyim mi?” diye sordu.

Ben de, “İmâm-ı Rabbânî hazretlerine sor” dedim.

Sonra da, “Ben bir Ankara kızıyla evlendim. Şimdi aileme namaz kıl diyorum, kılmıyor. Başını ört diyorum, örtmüyor. Boşanmak istiyorum” dedi.

Ben de: “Büyüklerimiz müsaade etmiyor” dedim.

Sonradan bir gün bana geldi: “Bu gece zelzele oldu, biz kendimizi dışarı attık. Dışarısı çok soğuktu.

🌹Fakat dışarıda bir anormallik yoktu. İçeri girip yattık. Yine zelzele oldu. Kapıda Fâtıma validemizi gördüm. Hanımı ikaz etmiş. Hanım örtündü” dedi.

💚Hocamıza geldiğimde eczaneye uğradım ve hâdiseyi arz ettim.  “Bunu arkadaslara anlatın, Mektûbât'ın gücünü görsünler” buyurdular.

YOLDAKİ BİD’ATLER

Hazret-i Şeyh’in (kaddesallahu teâlâ sirreh) mahdûm-ı kerîmi ve halîfe-i şerîflerinden [Allâme] sıfatlı Seyyîd Muhammed Emîn Efendi (Rahmetullahi teâlâ aleyh)   Nakşibendî yoluna dair yazdıkları [İstikâmet] risâlesinde buyuruyorlar ki;

“Yazıklar olsun ki, şu bir nefis cevher (çok kıymetli) olan Nakşibendî âlî tarîkatının bir takım hasılatsız ve sermâyesiz olan mensubları; şeyh yolda yürürken, karşısında defler çalıp, yahud yüksek sesle gazel ve ilâhîler okuyup, bir taraftan şerîatin hilâfına, bir taraftan da gerçekten tarîkata aykırı iş yapıyorlar... 

Sâir tarîklerde böyle meşru olmayan şeyleri işlemede, kendi şeyhlerini öne sürüp [biz onlara uyuyoruz, onları taklîd etmek bize gerektir] gibi sözler söyleyip bir mazeret ileri sürmek oluyorsa da, bu işlerin meşru’ olmamasıyla beraber Nakşîbendî meşâyih-i kirâmı da bu gibi şeyleri şiddetle men’ ve nehy ettikleri halde, böyle zâtların mensûbu olanlar da şu fiillerin işlenmesinde asla özür ve behâne etmede tutunacakları hiçbir delîl ve dal yoktur.”

(Son Halkalar I,  sf.157-158)

SEYYİD AHMET ARVASİ'DEN OKUNMASI GEREKEN BİR MAKALE

Belirtelim ki, İmam-ı Âzamların, İmam-ı Malîklerin, İmam-ı Şafiîlerin, İmam-ı Hanbellerin, İmam-ı Mâtüridilerin, İmam-ı Eş'ârîlerin, İmam-ı Gazalîlerin ve İmam-ı Rabbanîlerin yerine, İbni teymiyyeleri, Şeyh Abdulvahhabları, Cemaleddin-i Efganileri, Muhammed Abduhları, Seyyid Kutupları, Mevdudileri ve Şeriatileri, Ayetullahları...  oturtmaya çalışanlar, asla İslâm'a hizmet etmemektedirler...Bilhassa Türk Gençliğinin  bu konuda çok hassas olması gerekir.


 Bin yıldan beri İslâm ile şereflenen aziz Türk Milleti, her türlü sapık yoldan ve koldan uzak durarak İslâm'ın anacaddesinde yürümüş, ''sünnetten'' ve ''cemaatten'' asla ayrılmamıştır.Karahanlı'nın, Selçuklu'nun ve Osmanlı'nın çizgisi hep bu olmuştur.Bugün de Türkoğlu, bu çizgide yürümek, kendi kafasını ve vicdanını, sapık cereyanlara kapamak zorundadır.

Emperyalizm ''din'', ''mezhep'' ve ''tarikat''  kılığında ülkesine sızmasına izin vermemelidir.


 Türkoğlu unutmamalıdır ki, en az bin yıldan beri müslümandır, Ashab-ı Kiram'dan sonra, İslâm'a en çok hizmet eden kavim olmak şerefini taşımaktadır.Miladi 11.asırda Tuğrul Gazi ile birlikte ''Sultan ül-müslimin'' ünvanını kazanmış ve Yavuz Sultan Selim Han'dan itibaren de tam dörtyüz yıl ''Şanlı Peygamberin Kutlu Vekili'' olmakla bereketlenmiştir.Bütün bunların yanında,

İslâm dünyası'na binlerce ilim adamı, fikir ve sanat adamı hediye etmiş yüce bir milletdir.Dünyanın en büyük kültür ve medeniyetine sahip olan bu millet, aynı zamanda, zengin ve tarihi kitapları ile de göz kamaştırıcıdır.


 Asırlarca dünyaya müslümanlığı öğreten Türk Milleti, yine aynı imkânlara sahiptir.Bazıları, Türk Milletine, yeni ihtida etmiş bir cemiyet gözü ile bakıyor galiba... Ne idüğü belirsiz kimselerin kitaplarını Türk'ün eline tutuşturmak isteyen çevrelere, aziz Türk Gençliği, İslâmın ne olduğunu öğretecektir inşallah. Evet bekliyoruz.

Şeyh Seyyid Taha Nehri Hz. Dergâh-ı Şerifi yıkılmadan önce

 

Hakkari-Nehri'de Şeyh Seyyid Taha Nehri Hz. Dergâh-ı Şerifi yıkılmadan önce. 1926'da devlet top ateşi ile yıktı. Seyyid Taha'nın torunu Seyyid Abdulkâdir'in Diyarbekir'de idâmından sonra Nehri muhasara edilip topçu birliğinin top atışları ile Dergâh yıkılıp harap duruma getirildi.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Müslümânlar *İki* çeşiddir: Birincisi, mallarıyla ve canlarıyla islâmiyetin yayılmasına çalışırlar ki, bunlar *Mücâhid* lerdir. 


İkincisi, *Kâid* lerdir. Yâni evlerinde oturan, namâza câmiye giden, ibâdetini tam yapanlardır. Bunlar da *Kıymetli* dir. Fakat bunlara *Bir* derece, mücâhidlere *Bin* derece vardır.


*Allah rızâsı* için ibâdet etmek lâzım. *İnnemel a'mâlü binniyyât* buyuruyor Peygamber Efendimiz. Yâni, bütün ameller niyet ile *Sahîh* olur. Niyet de, *Kalp* de olur. 


İbâdetlerin Allah rızâsı için olması, yâni *Hâlis* olması lâzım. Hâlis demek, ibâdetin *Allah rızâsı* için olması demekdir. Bir amel, *Allah* rızâsı için oldu mu, *Hâlis* olur. 


İbâdetlerin *Makbûl* olması için, hem *Sahîh* olması, yâni şartlarına uygun olması, hem de *Hâlis* olması, yâni Allah için yapılması lâzım. 


Meselâ namaz kılıyoruz, abdest almak *Sahîh* olacak. Doğru dürüst abdest alanın namâzı da *Sahîh* olur. Abdesti bozuk olanın, namâzı da *Bozuk* olur. 


İbâdetlerin *Farz* larını öğreneceğiz kardeşim. Ve onlara uygun yapacağız. Bir de *İhlâs* var tabii. Niyet ve ihlâs. Yâni Allah için yapacağız, o da *İhlâs* dır işte. 


Demek ki, ibâdeti hem şartlarına uygun yapacağız *Sahîh* olsun diye, hem de Allah için apacağız, *Makbûl* olsun diye. Sahîh olur, ama *Makbûl* olmaz. Neden? 


Çünkü *Niyet* bozuk. Yâni *İhlâs* yok. Bu, çok mühim kardeşim. Seksen senelik bir *Papaz* ın, bir *Kâfir* in, bir *Tövbe* etmesiyle bütün günâhları *Afv* oluyor. 


*Îmâna* gelmesi, bir *Kelime-i tevhîd* söylemesi, bütün günâhlarının yok olmasına sebep oluyor. Allahü teâlânın *Merhameti* nin çokluğu buradan anlaşılıyor işte. 


Seksen sene, kilisede *Papaz* lık yapmış, *Kâfir* lere kâfirliği öğretmiş, islâm düşmanlığını öğretmiş. Çünkü *Papaz*, islâm düşmanı demek. 


Öyle olduğu hâlde, kalbinden bir *Kelime-i tevhîd* söylüyor. Allahü teâlâ, bütün günâhlarını affediyor. *Kelime-i tevhîd* in kıymeti de buradan anlaşılıyor işte.