Dua etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dua etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnanarak duâ edenler, eli boş dönmezler!

İmâm-ı Muhammed Bâkır hazretleri "Oniki İmâm"ın beşincisidir. Hazret-i Hüseyin'in torunu ve İmâm-ı Zeynelâbidîn hazretlerinin oğlu İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretlerinin babasıdır. 676 (H.57) senesinde Medîne-i münevverede doğdu. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Câbir ve hazret-i Enes bin Mâlik ile görüşüp onlardan ilim öğrenip hadîs-i şerîf rivâyet eden Muhammed Bâkır hazretleri Medîne'nin büyük fıkıh âlimlerinden oldu. İmâmlığı on dokuz sene sürdü. 731 (H.113) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.


Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'i “radıyallahü anhüma” çok severdi. Zamânında bâzı kimselerin bunlara düşmanlıkta bulunduklarını ve bunu da Ehl-i beyte olan sevgilerinden yaptıklarını iddiâ ettiklerini duyunca, çok üzüldü "Ben hazret-i Ebû Bekr'le hazret-i Ömer'e (radıyallahü anhüma) düşmanlık eden kimselerden uzağım. Onlar da benden uzaktır" buyurdu...


Gece geç vakte kadar ibâdet eder, sonra Allahü teâlâya şöyle yalvararak ağlardı:


"Yâ İlâhî! Yâ Rabbî, gece oldu. Gökte yıldızlar var. Herkes uyuyor. Kimsenin sesi çıkmıyor. Yâ Rabbî! Sen dirisin. Her şeyi biliyor, yapılan her şeyi görüyorsun. Uyuman, uyuklaman olamaz. Seni böyle bilmeyen ihsânına kavuşamaz. Sen öyle kuvvet ve kudret sâhibisin ki, hiçbir şey, senin, olmasını dilediğin bir şeyin olmasına mâni olamaz. Senin bâkî ve ebedî oluşunda, gündüzün bitip gecenin başlaması ve gecenin bitip gündüzün başlaması gibi sebeplerle kesiklik, aksaklık olmaz. Rahmetin o kadar çoktur ki, rahmet kapılarını herkese açmışsın. Sana duâ edenlerin, yalvaranların duâlarını kabûl edersin. İhsân ettiğin nîmetlere hamd edenleri çok sever, onlara daha çok nîmetler verirsin. İnanarak ve güvenerek sana duâ edenler, eli boş dönmezler. Sana güvenen, kapına gelen kimseyi döndürmeye kimsenin gücü yetmez.


Ey Rabbim! Ölümü, kabri ve sana hesab vereceğimi düşündükçe, önümde bunlar olduğunu bildikçe nasıl olur da senden sevinç ve neşe isteyebilirim. Amel defterimin, sağımdan mı, solumdan mı verileceğini bilemediğim aklıma geldikçe, nasıl olur da senden dünyâlık bir şey isteyebilirim? Can alıcı meleğin geleceğini ve canımı alacağını bildiğim hâlde dünyâ lezzetlerinden nasıl tat alabilirim?..


Yâ Rabbî! Sana yalvarıyor, senden istiyor, rahmetinden ümid ediyor ve istiyorum ki, ölümümü, hesâbımı kolay ve rahat eyle ve sonra azâbı olmayan rahat bir hayat ihsân eyle. Âmin Yârabbel Âlemin."

Duâsı müstecâb olan kimseler

 Muztarın, ya'nî aç kalmış, denizin ortasında kalmış, hiçbir taraftan muaveneti olmayan, hasta, ilâcdan doktor ve sâireden ümidi kesmiş olan, mazlûm olan, kendisine zulm edilmiş olan, velev kâfir olsun, sâlih kimselerin duası. Sâlih kimse demek, üzerinde Allahu teâlânın ve kullarının hakkı bulunmayan kimse demektir. Müsafirin,oruclunun, bir müslümanın gıyabında [arkasında] dua edenin, tevbekârın, iftâr zamanında dua edenlerin. [Masiyete âid dua makbûl değildir.]

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Duanın icâbet mekânları

 Mübârek yerlerde. Mekke-i mükerremede, Medîne-i münevverede, meşhur mescidlerde,üç mescidde, Muvâcehe-i seâdette, Zemzem kuyusu başında, Safâ'da, Merve'de, Arafat'ta, Müzdelife'de,Mina'da, taş atılan üç yerde,sâlihlerin kabirleri yanında.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî)

Duanın icâbet [kabul] zamanları

 -Duanın icâbet [kabul] zamanları: İcâbet ne demektir? Cevâb vermek demektir. İcâbet zamanları: Kadir geceleri, Kurban Bayramının Arefesi, Ramazanın ibtidâsından nihâyetine kadar, Cum'a günleri ve geceleri ve husûsiyle ikindiden sonra, Fâtiha-i şerîfenin kırâati akabinde, ya’nî Fatiha her ne zaman okunsa, namazda olsun, namazın hâricinde olsun, gece ortalarında, seher vakitlerinde, fecir açılırken ya'nî güneşin doğmasından seksen,doksan,yüz on dakîka evvel, ezan okunurken, ezanla ikamet arası, Hayyale'lerden sonra, kalbleri kırık olanların, musîbete düçâr olanların, fakîrlerin, muharebenin kızıştığı zaman, farz namazlardan sonra, farz olan namazların secdelerinde, kırâat-i Kur'ân akabînde, velev bir sahîfe olsun, bilhassa hatm-i Kur'ân akabinde,mihrabda İmam Fâtihasından sonra, horoz ötünce, iki müslümanın karşılaşmasında, zikir meclislerinde, meyyitin gözleri kapandığı zaman, yağmurlar yağdığı zaman, Zemzem suyunun içilmesi akabinde, ister kuyu başında, ister başka yerlerde içilsin.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Duâ âdâbı

 - Duanın âdâbı: Haramdan ictinâb etmek, bedeninde, yiyeceğinde, içeceğinde, giyeceğinde, meskeninde harâm olmamak, duada ihlâs, dua esnâsında hâtıra bir şey gelmemek. Zirâ nazar-ı ilâhî kalbedir. Duadan önce sâlih bir iş işlemek, ya'nî bir sadaka vermek veya namaz kılmak, âyet-i kerîme okumak, abdestli bulunmak, kıbleye müteveccih olmak, diz çökmek. Namaz kıblesi Kâbe'dir. Dua kıblesi Arş'dır. Duanın evvelinde Cenâb-ı Hakkı senâ etmek. Senânın en efdali Elhamdülillah'dır. Duadan evvel ve sonra salâvat-i şerîfe getirmek. Elleri açmak. Ellerin ayalarını Arş'a doğru çevirmek. Elleri omuz hizasında tutmak. Esmâ-i Hüsnâdan getirmek. Esmâ-i Hüsnâyı şefî' ittihaz etimek [şefaatçi tutmak]. Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde vârid me'sur dualardan okumak. Me'sûr [eserde gelmiş] dualar daha tesirlidir. Enbiyâ-ı izam (aleyhimüssalâtü vesselâm) ve süleha ile tevessül etmek. Vebtegû ileyhil-vesîlete [Mâide-35]. Ya'nî "Allah'a kavuşmak için vesîle arayın". Günahını itirafla, azm ile cezm ile ve cehd [gayret] ile kalbini hâzır ederek, tahliye-i  kalble, acele etmemek, Allah'a celle celâlühü hüsn-i zan  etmek. Evvel kendine, sonra ebeveynine [ana-babasına] ve akrabalarına dua etmelidir. Yalnız kendi nefsini tahsîs etmemelidir. Güzel ricâda bulunmak, ya'nî faydalı olan şeyi istemek kendine ve müslümanlara nâfi' [faydalı] olan şeyi istemek. Tekrar etmek. Muhâl olan şeyleri istememek. Meselâ, ya Rabbi, babamı dirilt gibi. Beddua etmemek. Her haceti istemeli. Âmin demeli. Duadan sonra yüzünü mesh etmek. Zirâ eller nûr ile doludur. Yüzünü vücûdunu mesh ederse, her tarafa sirâyet eder.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Duâ üç kısımdır

 -Duâ üç kısımdır:

Birincisi, acele duadır. Ya'nî dil ile olup, umûmiyetle hâsıl olmuyor.

İkincisi fiilî duadır. Tarlayı ekip buğday beklemek gibidir ki, yüzde doksanı müstecâbdır. 

Üçüncüsü istidadî duadır. Çocuğun ana rahminde tamamlanıp ruhun gelmesine müsteid olması gibidir ki, hemen hemen kâmilen hâsıl olur.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Duânın Kabul Olmasının Alâmetleri Nelerdir?

Ferâidü’l-fevâîd fî beyâni’l-akâid kitabında duânın kabul alâmetleri bahsinde aşağıdaki şekilde yazar:


Evliyanın büyükleri şöyle buyurdular:

Ne zaman ki dua eden kimse duada iken yahud duadan sonra;

kendi ihtiyarı olmadan huşu gelse,

yahud ağlaya ağlaya düşse,

yahud aksırsa,

veya terlese,

veya üşüse,

veya aksırsa,

veyahud rahat olup yük altından çıkmış gibi hafiflemiş hissetse,

o kimsenin duası kabul olmuş olur.

Böyle bir hal vaki olduğunda Hak tealaya çok şükür eyleyip

الحمدللهالذى بِنِعْمَتِهِ تَتَمٌُ الصَالِحَاتْ

demek gerekir. Zira hadis-i şerifde buyruldu;

“Ne zaman ki bir kimse dua okusa da gönlünde kabul olduğunu hissedip anlasa bu duayı okuya”

Kimlerin duası kabul olur

Ferâidü’l-fevâîd fî beyâni’l-akâid kitabında duâsı kabul olunanlar bahsinde aşağıdaki şekilde yazar:


Adil padişahlar,

Mazlum olan kimseler (facir veya kâfir olsa da),

Salihler,

Müsafirler (Seferde olanlar),

İftar vaktinde oruçlunun duası,

Anasına ve babasına azar ve eziyet eylemeyen kimse,

Babanın oğluna duası (bedduası da),

Henüz tevbe eylemiş yahud henüz müslüman olmuş kimse,

Bir müslümanın diğer bir müslümanın haberi yok iken gıyabında duası,

Bir kimseye ihsanda bulunanın, hususen üstadların (hocalarının) duası ve bedduası,

Hasta olanın.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Sebeb*’e teşebbüs etmek lâzım. *Esbâb*’a yapışmak lâzım. Allahü teâlâ, her *Şeyi* bir sebeple gönderir. Meselâ duâ ediyoruz, *Yâ Rabbî, Sen benim gözüme şifâ ver!* diyoruz. 


Allahü teâlâ *Şifâ*’yı nasıl verir? *Sebeb*’ini gönderir. Onun için sebebe yapışacağız, *Sebeb*’ini arıyacağız. Allahü teâlâ *Elbette* sebebini gönderir. 


Ama *Duâ* edene gönderir. Duâ etmiyen, istediği kadar arasın, *Sebeb*’ini bulamaz. Ama *Duâ* eden, sebebini bulur. Allahü teâlânın *Âdet*’i böyledir. 


Ne diyor Allahü teâlâ? *Cihad için, düşmanlarınızda bulunan silâhların hepsini, hattâ atınızın ipine varıncaya kadar hazırlayın!* buyuruyor.


Meselâ *Bosna*’daki müslümânlar, bu *Emr*’e uymamışlar, *Silâh* hazırlamamışlar. 


Onlar da, *Elli sene*’den beri çalışsalardı, *Düşman*’larında, *Sırp*’larda ne *Silâh* varsa, aynısını onlar da yapsalardı, o *Felâket*’ler başlarına gelmezdi. 


Allahü teâlâ, her *Şey*’i bir sebeple gönderir. Kur’ân-ı kerîm bunu emrediyor. *Düşmanda olanı siz de yapınız!* buyuruyor. 


Demek ki, *Sebeb*’e yapışacağız. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde; *Li külli şey’in sebebâ!* buyuruyor. Yâni, *Ben her şeyi, sebeple yaratıyorum*, buyuruyor. 


Sen sebebe yapışma, sonra da; *Yâ Rabbî sen bana ver!* de. Yâhut namaz kılma, sonra da; *Yâ Rabbî, sen benim günâhlarımı affet!* de. Olur mu öyle şey? 


*Sebeb*’e yapışmayı Cenâb-ı Hak bize *Emr*’ediyor. Sebebe yapışanları Allahü teâlâ sever. *Helekel müsevvifûn!* diyor Peygamber Efendimiz. 


*Sebebe yapışmıyan, yarın yaparım, öbür gün yaparım, Allah kerîmdir diyen, mahv olur!* buyuruyor Peygamberimiz. 


Sen *Ders*’lerine çalışma, sonra de *Sınıf*’ı geçeceğim diye bekle. Olur mu öyle şey? 


Allahü teâlâ; *Sebebe yapışın!* diyor. Allahü teâlâ herkesin *Mükâfât*’ını verir. Ama sebebe yapışanlara *İhsân* eder.