Hazreti Hüseyin (Radıyallahü anh) Efendimizin Şehadeti

 • Ümmü Seleme “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gece benim evimde idi. Dışarı çıkdı ve uzunca bir müddet sonra geri geldi. Mubârek saçları dağılmış ve tozlara bulanmışdı. Mubârek elinde bir şey tutuyordu. Yâ Resûlullah! Bu ne hâldir ki, sizi böyle görüyorum, dedim. Bu gece beni, Irakda Hüseynin ve evlâdlarından bir gurubun şehîd edileceği Kerbelâ denilen bir yere götürdüler. Onların kanını topladım, elimde tutduğum odur, buyurdu. Mubârek elindekini bana verdi ve bunu sakla, buyurdu. Onu aldım, kırmızı renkli bir toprak idi. Bir şişeye doldurup, ağzını sıkıca kapatdım. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Irak seferine çıkınca, her gün o şişeyi çıkarır, bakardım ve ağlardım. Muharrem ayının onuncu günü sabâhleyin bakdım, şişedeki toprak tâze kan olmuşdu. Hazret-i Hüseyni şehîd etdiklerini anladım ve çok ağladım.Fekat düşmânlar karışıklık çıkarmasınlar diye kendimi zabtetdim. Şehâdet haberi geldi. O gün şehîd edilmiş. Hicretin altmışbirinci senesi Muharrem ayının onunda, “aşûre” günü, Cumartesi günü idi. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” elliyedi sene beş ay yaşadı.


ŞEVÂHİD-ÜN NÜBÜVVE, Sayfa 331

Emîr-ül mü’minîn hazret-i Osman'ın “radıyallahü anh” şehîd edilişi

 • Emîr-ül mü’minîn hazret-i Osmân “radıyallahü anh” şehîd edildiği günün gecesinde, rü’yâsında Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördü. “Ey Osmân, yârın bizim yanımızda iftâr edersin” buyurdu. Sabâhleyin kölelerini isyâncılara karşı durmakdan men’ etdi. Çünki, şehîdlik se’âdetine kavuşmak istiyordu. Abdüllah bin Riyâh ve Ebû Katâde “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatmışlardır: Biz hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” evi kuşatıldığı sırada yanında idik. Kavga şiddetlenince, hazret-i Osmânın köleleri kılıçlarını ellerine aldılar. Hazret-i Osmân onlara, kim kılıcını kınına sokarsa, o azâd olsun, dedi. Biz dışarı çıkdık. Giderken Hasen bin Alî “radıyallahü anh” ile karşılaşdık. Onunla birlikde hazret-i Osmânın yanına geri döndük. Hazret-i Hasen, ey mü’minlerin emîri. Senin emrin olmadan ben müslimânlara kılıç çekmem. Sen hak üzere halîfesin. Emr et, bu belâyı senin üzerinden def’ edeyim, dedi. Hazret-i Osmân, hazret-i Hasene: Ey kardeşimin oğlu, evine git, otur. Allahü teâlânın emri ne ise o olacakdır. Ben kan dökmek istemiyorum. Bu gece rü’yâmda Resûlullahı gördüm. “Harb edersen nusret bulursun. Eğer harb etmezsen şehîd olup, yârın gece yanımda iftâr edersin” buyurdu. Ben Resûlullah ile iftâr etmek istiyorum, dedi.


(Fasl-ül-Hitâb) kitâbının sâhibi şöyle yazmışdır: Bu durum hullet makâmında derdlere ve belâlara teslîm olmak alâmetidir. Nitekim, Halîlullah İbrâhîm aleyhisselâmı mancınığa koyup, ateşe atdıkları sırada, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, bir arzûn var mıdır, diye sorduğunda, var ama, sana değil [(Hasbiyallah ve ni’mel vekîl) ya’nî, bana Allahım yetişir. O iyi vekîl, yardımcıdır], buyurmuşdur. 


• Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” şehîd edildiği gün, Cühcân bin Sa’îd Gıfârî, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” yâdigâr kalan bir asâyı, hazret-i Osmânın elinden kapıp, dizine koyarak kırmak istedi. Görenler, yapma diye bağrışdılar. O kimsenin dizinde eklem kısmında bir hastalık meydâna geldi. Bir sene geçmeden o hastalıkdan öldü.


• Güvenilir kimselerden biri şöyle anlatmışdır: Bir gün Kâ’beyi tavâf ediyordum. Kör bir kimse de tavâf yapıyordu ve yâ Rabbî beni afv et, ama afv etmeyeceğinden şübhem yokdur, diyordu. Ben, Sübhânallah! Bu makâmda böyle sözler söylüyorsun, dedim. Bunun üzerine o kör kimse şöyle anlatdı: Hazret-i Osmânın evinin kuşatıldığı gün, bir arkadaşımla yemîn etdik ki, eğer hazret-i Osmân şehîd edilirse, yüzüne çıplak olarak bir tokat vuralım, dedik. Şehîd edildi ve ben arkadaşımla hazret-i Osmânın evine girdik.Başı hanımının dizi üzerinde idi. Arkadaşım hanımına onun yüzünü aç, dedi. Hanımı maksadınız nedir, diye sordu. Yüzüne tokat vurmak için and içdim, dedi. Hazret-i Osmânın hanımı, Onun, Resûlullah ile “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbet etdiğini ve iki kızını nikâhladığını bilmiyormusun dedi ve dahâ birçok fazîletlerini saydı. Arkadaşım utanıp geri çekildi. Ben o sözlere aldırış etmedim. Yaklaşıp yüzüne bir tokat vurdum. Hanımı bana Allahü teâlâ senin günâhlarını afv etmesin, ellerin kurusun ve gözlerin kör olsun, dedi. Henüz evin kapısından çıkmadan ellerim kurudu ve gözlerim kör oldu. Günâhlarımın afv edilmeyeceğinden de şübhem yokdur!


• Hazret-i Osmân-ı zinnûreyn “radıyallahü anh” şehîd edilince, cinnîler, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mescidinin damında üç gün ağlaşdılar. Onun için mersiyeler söylediler.


• Adî bin Hâtem “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Hazret-i Osmân bin Affânın “radıyallahü anh” şehîd edildiği gün, bir kimsenin şöyle dediğini işitdim: İbni Affânı ferâhlık, râhatlık, se’âdet ve Cennetdeki sayısız ni’metlerle ve Rabbinin rızâsıyla müjdeleyiniz, diyordu. Etrâfımıza bakdık, kimseyi göremedik.


• Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü anh” şehîd edilince, mu’ârızların kargaşasından, üç gün defn edilemedi. Gâibden şöyle bir ses işitildi: Onu defn ediniz, nemâzını kılmayınız, magfirete kavuşdu ve nemâzı kılındı.


• Hazret-i Osmânı “radıyallahü anh” defn etmek için üç gün sonra Bakî’ kabristânına götürdüler. Arkalarında bir karartı gördüler ve korkdular. Karartı yaklaşınca, cenâzeyi bırakıp dağıldılar. O sırada karartıdan şöyle bir ses geldi. Korkmayınız, biz sizinle defnde bulunmak için geldik, dedi. Defnde bulunanlardan ba’zısı yemîn ederek onların melekler olduğunu söylemişlerdir.


• Bir hac kâfilesi, hac mevsiminde, hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” kabrini ziyârete gitdiler. İçlerinden biri, hakîr görüp ziyâret etmedi.Kâfile selâmetle gidip dönerken, bir yırtıcı hayvân, kâfilenin içine girip, o kimseyi parçaladı ve etinden yemedi. Kâfilede bulunanlar, o kimsenin hazret-i Osmâna “radıyallahü anh” hürmetsizlik etdiği için, bu hâle düşdüğünü anladılar.

• Bir gün Ebû Zer Gıfârînin “radıyallahü anh” yanında hazret-i Osmândan “radıyallahü anh” bahs ediliyordu. Ben onun hakkında hayrdan başka birşey söylemem dedi ve şöyle anlatdı: Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” evinden çıkdı ve yürümeğe başladı. Ben de Resûlullahın arkasından gitdim. Bir yere varıp oturdu. Huzûruna yaklaşıp, selâm verdim ve karşısına oturdum. Ey Ebâ Zer, niçin geldin, buyurdu. Allahü teâlâ ve Resûlu dahâ iyi bilir, dedim. O sırada hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” geldi ve Resûlullahın sağ tarafına oturdu. Ona da niçin geldin, buyurdu. Allah ve Resûlü dahâ iyi bilir, dedi. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü anh” geldi. Ebû Bekrin “radıyallahü anh” sağ tarafına oturdu. Resûlullah ona da niçin geldin, diye sordu. O da, Allah ve Resûlü dahâ iyi bilir, dedi. Dahâ sonra hazret-i Osmân “radıyallahü anh” geldi. Hazret-i Ömerin sağ tarafına oturdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yerden yedi veyâ dokuz dâne çakıl taşı aldı. Mubârek avucunda tutdu. Taşlar mubârek avucunda tesbîh etmeğe başladı. Seslerini bal arısının âvâzı gibi işitiyordum. Taşları yere koydu, sesleri kesildi. Sonra hazret-i Ebû Bekrin eline verdi. Taşlar onun avucunda da tesbîh etdiler. O da yere koydu. Taşların sesi kesildi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” taşları alıp, hazret-i Ömerin eline verdi. Taşlar onun elinde de tesbîh etdiler. O da yere bırakdı ve taşların tesbîh sesi kesildi. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” taşları alıp, hazret-i Osmânın eline verdi. Taşlar onun elinde de tesbîh etdiler. Yere koyunca tesbîh sesleri kesildi.


• Ensârdan “radıyallahü anhüm” bir kişi Müseyleme-tül Kezzâbın öldürüldüğü gün şehîd olmuşdu. Öldürülenler arasında onu arıyorlardı. Ölülerden birisinden şöyle bir ses geldi. Muhammed “aleyhisselâm” Allahın Resûlüdür. Ebû Bekr sıddîkdır, Ömer-ül Fârûk şehîddir, Osmân Zinnûreyn yumuşak kalbli ve merhametlidir.


ŞEVÂHİD-ÜN NÜBÜVVE   sayfa 300

MÜRŞİDİ KÂMİLİN VASIFLARI

 Şimdi ey aziz kardeş: Kişiye elbette şeyh-i kâmil edinmek gerek olduğunu ve şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olacağını bilip öğrendikten sonra, şunu da bilmen ve itikat etmen gerekir ki, olur olmaz herkese şeyh diye bağlanmak da câiz değildir. Hakka tâlip olan kişilere, kimleri şeyh edineceklerini bilmeleri gerekir ki, yolda kalmasınlar ve maksut olan menzillerine varabilsinler.  Onun için, şimdi de sana kimlerin tâlipleri sülük ettirebileceklerini ve şeyhlik mertebelerini bir bir bildireyim de sen de bir kargaya uyup onu şahin sanmayasın ve yolunu şaşırarak çöplüğe varmayasın.  

Bu fakir müellif der ki: 

On yedi şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, içlerinde yalnız dördü şeyh-i kâmil idi, şeyhliğe elhak lâyıktı, safi meşrepti. Diğerlerinden, kimisinin meşrebi bulanıktı, kimisi mübtedi idi. Tâlibi alıp götüremez, yolda bırakırlardı. Daha sonra bir başkasına gittim. Fakat, o da alıp götüremez, bırakırdı. Böyle böyle birçoklarına hizmet ettim. En sonunda, Sultan Şeyh Abdülkadiri Geylâni kaddesallahu sırrahül-azizin oğlunun, oğlunun, oğlunun, oğlu Şeyh Hüseyin ki, Şeyh Ahmed bin Hüsamüddin bin Şeyh Muhammed bin Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’dir, ona yetiştim ve onun katında sülûkü tamamlayarak maksuda eriştim.  

Nitekim, Şeyh Bayezid-i Besetamî rahmetullahi aleyh buyurur ki: “Ben de, doksan dokuz şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, Cafer-i Sadık hazretlerine yetişmeseydim, sonunda imânsız giderdim.”

  Şimdi aziz: Bu yolda, yalan yere oturup, şeyhlik dâvası ediciler, adam aldatıcılar, şeytanlar çok olur. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Resûl-ü zişân efendimiz bir çizgi çekti ve (Bu, Hak yoludur!) buyurdu. Sonra, o çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çekti ve (Bunlar da şeytan yollandır.) buyurdu. Evet, bunların her birinin başında birer şeytan oturur, talipleri yollarından saptırmak ve alıp cehenneme götürmek için çalışır.  Şimdi, bu şeyhlik dedikleri dâva ile, şöhret ile olmaz. Hele, çok muhip edinip, kalabalık ve hengâme ile hiç olmaz. Nuh Peygamber aleyhisselâm, ŞEYH-î-ENBİYÂ iken dokuzyüzelli yıl halkı davet etti, ancak doksan kişi toplayabildi. Yoksa, müritlerin çokluğuna ve kalabalığa itibar olmaz. Zira, şeyhlerin bir terbiyeleri vardır ve o terbiyeye varamayan kişiler şeyhlik edemezler. 

Şeyhlikte MERTEBE-I-RECÛLÎYYET, yani tamam erlik mertebesi şarttır. Yarım erlik mertebesinde kalanlar, tamam erlik mertebesine erişemeyenler şeyhlik edemezler. Çünkü, tâlibin akidesini bozarlar.  Erlik mertebesi nedir? Tamam er kime denir? Sana, şimdi onları da deyi vereyim: Bir kimse, İki cihanı ayağı altına alsa, kendisinin geçen haline ve gelecek sırlarına vâkıf olsa, kendi bâtın sırlarına da vâkıf bulunsa, Hak teâlânın harikulade şeylerini ve birçok gözle görülmeyen sırları bilse, bütün mahlûkatın zahirine, bâtınına, sırrına ve alâniyyetine de vâkıf olsa, o henüz kâmil bir veli değildir. Tam erlik mertebesine de yetişmemiştir, irşadı dürüst değildir.  

Mürşidi kâmil odur ki, bunların da ötesinde olmalı, Allahu Teâlâ’nın zâtına ve sıfatına ait ilme vâkıf bulunmalıdır. Mürşidi kamilin sahip olduğu bu ilim gizlidir ve hiç sonu yoktur. Zahiri ilimler, onun yanında okyanusta bir damla gibidir. Ne acep bir dalgıçtır kî, daldığı deryalarda; Her katre bir derya olur, her derya binbir umman, Şu hâlde, tâlip olup şeyh edinmek isteyenler, öyle şeyhleri seçmelidirler ki, onlar birçok defalar mürşitleri ile gitmiş gelmiş ve birçoklarını da iletmiş ola.  

Mürşid-i kâmil denilebilecek ve halkı irşâd edecek zevat, her şeyden önce kendinden mecâzi olan vücudundan tamamı ile yok olup fâni olmuş ve hakikî vücut ile mevcut olmuş, tâliplik ve müritlik makamlarından geçmiş, matluptuk ve murattık makamına erişmiş bulunmalıdırlar ki, şeyh olmaya lâyık olsunlar.  Şeyh edinilecek kişilerin, bir tarafları hakka ve bir tarafları da halka olmak üzere iki tarafı bulunmaları, haktan alıp halka vermeleri, yani hem cihet-i tecerrüdü ve hem de cihet-i tâalluku bulunmalıdır. 

Şeyh edinilecek kişilerin, hakiki bir gönülleri olmalı, yani kalpleri kalb-i hakikî bulunmalıdır. Kalb-i hakikî ona derler ki, onun gönlü yerden ve gökten ulu olmalı, o gönül arştan ve kürsiden geniş olmalı ve bu genişliği nihayetsiz bulunmalıdır. Zira, sonsuz olmadan sonsuza erişilmez. Nihayetsiz, yine nihayetsize görünür.  Hak teâlâ, bize o gönüllerin azametini haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Yerlere sığmadım, göklere sığmadım, arşa ve kürsîye de sığmadım. Mümin kullarımın kalplerine sığdım.”  

Mürşit olacak zevatın gönülleri işte böyle olmalı, Hak Teâlâ’dan gayrı her şeyden arınmış bulunmalı, böylesine nihayetsizliğe erişmiş olmalıdır. Şeyh edinilecek kişinin zahirlerini de Hak teâlâ haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Böyle olan kişilerin işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ben olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar.”  Bu mertebelere erişemeyenler, mürşit olmaya lâyık değillerdir.  

Şeyh edinilecek kimseler, âlim olmalı ve cahil olmamalı, yani emri ve nehyi bilmeli, dişi ile erkeği ayırt etmelidir. Bu kadarcık ilmi bulunmazsa, sebeb-i necat olamaz. Zira, bu dediğimiz vasıflar kendisinde bulunmaz. 

İlimsiz sülûk edenlerin çoğu dalâlete düşmüşler ve kendilerini kurtaramamışlardır. 

Onun için, her şeyden evvel biraz ilim öğrenmek lâzımdır. Zira, Allahu teâlâ, Nahl sûre-i celilesinin 43. âyet-i kerimesinde: (Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.) buyurmuştur. 

Kaldı ki, Allah için ilim okumak ve okutmak, hak tarikine sülûk etmenin aynıdır. 

Çok cahil kalmaktan korkmalıdır. 

Özellikle, sofi olmağa heves edenler, mutlaka ilim tahsil etmelidirler.  

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:  

“Bu âlemin yıkılmasına ve dinin harap olmasına, üç taife sebep olacaktır:  

1) Cahil sofiler,  

2) Fâsık âlimler,  

3) Zalim beyler.” 

Cahil sofiler, dinin gereklerini bilmezler, hem kendi dinlerini hem de başkalarının dinlerini bozarlar. Bu gibilere asla uymamalıdır. Şeyh edinilecek kimselerin âlim olması lâzımdır, demiştik. 

Âlimler de iki nevidir:  

I) Zâhir âlimleri ki, okumakla, yazmakla, çalışmakla ilim tahsil etmişlerdir.  

II) Bâtın âlimleri ki, kalplerini ve nefislerini tezkiye suretiyle ilim kendilerine keşf olunmuştur.  

Mürşit olacak zat, bu iki ilimden de yani zâhir veya bâtın ilimlerinden de mahrum olup, kara cahil olursa, şeyhliğe asla yaramaz. Aleyhissalâtü vesselam efendimizin: (Cahil sofiler) buyurdukları, işte bunlardır. Şeyh olacak kişiler, meczubu ebter de olmamalıdırlar. Meczubu ebter odur ki, ilâhi cezbe ile beşerî alemden kopmuş cezbe halindedir. Tekrar beşerî aleme döndürülürse şeyhlik yapabilir. 

(Sâlik, meczup olabilir.) Fakat, meczup sâlik ilâhi cezbelerle, beşeriyet âleminden gitmiş, Hak teâlânın kullarını irşât ederek kemale erdirmek için, noksanlık yurdu olan dünyayı tercih etmiştir. Yine beşerî âleme gönderilmiş, bir mürşid-i kâmilin icazeti ile bu dahi irşât tahtına oturmuştur. 

Nitekim, Şeyh Attar rahmetullahi aleyh, buna münasip bir beyitle demiştir ki; 

“Kemal için noksan evin eylemiştir ihtiyar,  

İnsanları kurtarmaya memurdur ol bahtiyar.”  

Şeyh edinilecek kişiler, hal nurunun sarhoşluğundan kurtulmuş ve Hâk nuruna ulaşmış olmalıdırlar. Hal nurunun sarhoşluğunu, hak nuru giderir. Hal ehli olan kişiler, tasarruf ehli olamazlar. Oysa, mürşit olacak zevatın tasarruf ehlinden olmaları lâzımdır ki hem müritlerinin hallerini hem de kendi halini döndürebilsinler. Hal ehli kişiler ırmak gibi kararsız olurlar. Çoğu zaman bulanıklıkları gitmez. Şeyh olacaklar ise, deniz gibi olmalıdırlar. Onları hiçbir şey bulandıramamalı ve değiştirememelidir. Ol kişiye ki hal gelince, başka bir türlü davranırsa o mürşitliğe yaramaz. 

Şeyh Bayezid-i Bestamî rahmetullahi aleyh, onun için 

“Bulanmamak için deniz gibi ol der.”  

Şeyh ve mürşit olanlar, hali ve vakti kendilerine uydurur. 

Kendisi, hale ve vakte, zamana tâbi olmaz.  

Nitekim, bizim şeyhimiz ol Gavs-ür-Rabbani ve Kutb-us-Samedani Sultan Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu, zamanı ve mekânı kendisine tâbi eder, döndürürdü. Müritlerinin hallerini, zamanlarını ve mekânlarını da döndürür, kendilerine tâbi ederdi. Zamanı kendisine tâbi etmesi, meselâ on yılda, yirmi yılda hâsıl olacak şeyleri bir saatte eder ve müritlerine de ettirirdi. Mekânı kendisine tâbi etmesi de bir veya iki yıllık yola bir adımla veya bir hareketle gider, gelirdi. Zamanı kendisine tâbi kılarak, müritlerine tasarruf ederek, müritlerine ve başkalarına döndürüvermesinden birkaçını söyleyivereyim ki, kalanı da bundan anlaşılsın. Sen de Velilerden âdete muhalif halleri duyarak inkâra yeltenme! 

Şunu iyi bil ki, mürşid-i kâmil olanlar diledikleri zaman böyle şeyler yaparlar ve akıllar hayran kalır.

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hazretleri)

Adalet ve İhsan

 ***Hüseyin Bin Said hazretleri Buyurdular ki: Ba’zı insanlara bir meselede ne kadar delil getirilirse, vesika gösterilirse, iki kere ikinin dört ettiği gibi kat’i olarak isbat edilse bile onlar yine inanmaz. Fakat bin kişi de bir kişi, hatta milyonda bir kişi inanacak olsa, hakkı bildirmek lâzımdır. Bizim ihmâlliğimiz yüzünden bir kişi, hidâyete kavuşmazsa, yahut bizim hatâlarımız yüzünden bir kişi, hidâyetten dalâlete düşerse bunların vebalinin altından kalkmak kolay olmaz...Sibirya’daki insanın hayat şartları ile, Amerika’da yaşayan insanların hayat şartları aynı değildir. Allahü teâlâ, her memlekette yetişen kulları için, adâleti fazlasıyle yapmıştır. Ya’ni Akıl ve baliğ olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehenneme sokmayacaktır. Akıl ve baliğ olduktan sonra İslâmiyeti duymayan kâfırlere de azap yapmıyacaktır. Bunlar, İslâm dinini, Cenneti, Cehennemi duydukları halde, merak edip öğrenmez ise, inad edip inanmazsa, o zaman azap görecektir.Amerika’daki bir papazın oğlu müslüman olabildiği halde, Türkiye’deki bir hocanın oğlu müslümanlığı bırakabilir. Ya’ni Akıl ve baliğ olanlar, ana babanın,muhitin te’siri altında muhakkak kalır diye bir şey yoktur. Eğer muhakkak kalsaydı, İslâm memleketlerinde Islâm terbiyesi altında yetişen müslüman çocukları, yabancıların yalanlarına, iftiralarına inanmaz, dinsiz. olmazdı. Bu çocuklar Akıl ve baliğ olduktan sonra, hattâ kırkından sonra, hattâ hoca olduktan sonra müslümanlığı yıkmağa çalışmazlardı. Meselâ Cemaleddin Efgani ile tilmizi M. Abduh, mason olmuşlar. İslâmiyeti içinden yıkmak için yıllarca .çalışmışlardır.

Bu acı misaller, ana baba terbiyesinin te’sirinin devamlı olmadığını göstermektedir. Ana babanın te’siri varsa da kat’i ve devamlı değildir. Ana baba ve muhitin te’siri devamlı da olabilir. Bir çocuğun müslüman evlâdı olması, müslüman terbiyesi ile yetişmesi Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Gayri müslim memleketlerindeki çocuklara bu ihsanı yapmıyor. Fakat kimseye ihsanı yapmağa mecbur değildir. İhsan yapmamak zulüm, haksızlık olmaz. Meselâ, bir bakkaldan bir kilo pirinç alsak, tam bir kilo tartması adâlettir. Noksan tartarsa haksızlık etmiş olur. Biraz fazla verirse ihsân olur. Bu ihsânı istemek kimsenin hakkı değildir. İşte Allahü teâlânın bir kimseyi İslâm memleketinde bulundurması, İslâm terbiyesi ile yetiştirmesi büyük ihsândır. İhsân ettiği kimseler, bu ihsânı teperek İslâm ni’metinden mahrum ölürlerse, cezaları, azapları kat kat olacaktır.

 (Mektûbât-ı Rabbâni c.1, M.259; Din Tahripçileri; Nuhbet-ül-leâlî s.116; Nebrâs)

Şalvar giymek

 ***Şalvar giymek (gözlük kullanmak) gibi bid’attır. Fakat ibâdette değil, âdette bid’at olduğu için günah olmaz. Yani âdet olan yerde şalvar giymekte mahsur yoktur. Âdet olmayan yerlerde giymemelidir. 

(Hadîka c.1, s.143;berîka c.1, s.133)

Her işleri sünnete uygundu

İslam büyükleri, her işlerinde Resulullah efendimizi ve Eshabını örnek aldılar. Ehli sünnet yolu denilen bu yoldan ayrılmada hiç taviz vermediler. Çünkü

bu yoldan ayrılmanın bid’at olduğunu, bid’atın da ne kadar tehlikili bir yol

olduğunu biliyorlardı. Bid’atın tehlikesini Resulullah efendimiz şöyle haber

vermişti.

 “Sünnetler bid’at telâkki edilmedikçe kıyamet kopmıyacaktır.

Zamanla bid’atlara öyle yayılacak ki, bir bid’at terkedildiği vakit, insanlar:

Sünnet terkedildi, diyecekler.”

Bid’atler öyle yayılacak ki, nesilden nesile intikal edecek birkaç nesil

devam edecek, böylece bid’atlarla amel etmek birkaç nesil uzayınca, insanlar

bid’atları, Peygamber efendimiz’in sünnetlerinden zannedecekler.

Bunun için İslam büyükleri Resulullahın sünnetine sarılmayı ve

bid’atlardan kaçınmayı önemle tavsiye ve teşvik etmişlerdir. Bu konu üzerinde

hassasiyetle durmuşlardır.

Bunun örnekleri çoktur. Hazreti Ömer, bazen bir şey yapmayı düşündüğü

zaman birisinin: “Yâ Emir’el-Mü’minin, Resûlüllah böyle bir şey yapmış

veya yapılmasını emretmiş değildir.” demesi üzerine, hemen o şeyi

yapmaktan vazgeçerdi.

Bir gün, herkesin giymeyi adet edindiği elbiselerin boyanırken necis madde

kullanıldığı şüphesi üzerine, bu elbiselerin giyilmesini yasak etmek istedi. Birisi

ona dedi ki: “Ya Ömer, Resûlullah bizzat kendileri ve O’nun sağlığında başkaları

bu elbiseden giymişlerdir.”

Bunun üzerine Hazreti Ömer, kararından vazgeçip Allaha tevbe ve

istiğfarda bulundu. Kendi kendine şöyle söyleniyordu: “Eğer, bu elbiseyi

giymemek, hakikaten takvadan sayılsaydı, herhalde Resûlüllah Efendimiz onu

giymezdi..”

Zeynel-Abidîn hazretleri, bir gün oğluna diyor ki: “Oğlum bana bir elbise

yaptır. Onu helada giyip, namaz kılacağım vakit çıkaracağım. Görüyorum ki

pislik üzerine konan sinekler, sonra gelip elbisem üzerine konuyor.” Oğlu dedi

ki: “Babacığım, Hazreti Peygamberin namaz için ayrı, halâya gitmek için ayrı

elbisesi yoktu. Sırf halâda giyilmek üzere kendisi bir elbise yaptırmış veya

başkalarına emretmiş değildir.” Bunun üzerine İmam, bu fikrinden vazgeçmiştir.

Hevâ ağacının yedi dalı vardır

Şemseddîn Marmaravî hazretleri bir sohbetlerinde talebelerine; "İyi dinleyiniz!" dedikten sonra şu nasihatte bulundu:

"İnsanın kalbinde bir hevâ ağacı bitmiştir ki yedi dalı vardır. Her dal bir tarafa yönelir. Birincisi göze, ikincisi dile, üçüncüsü kalbe, dördüncüsü nefse, beşincisi ebnâ-i cinse (diğer insanlara), altıncısı dünyâya, yedincisi âhiretedir. Her dalın bir çeşit meyvesi vardır. Göze yönelen dalın meyvesi harama bakmaktır. Dile yöneleninki, başkasının ayıp ve kötülüklerini söylemek, gıybet etmektir. Kalbe yöneleninki, başkalarına kin ve düşmanlık etmektir. Nefse yöneleninki, şüpheli şeyler ile, haram ve mekruhları işlemektir. İnsanlara yöneleninki, onlardan üstün olmak, onları hor ve hakîr tutmak, aşağı görmektir. Dünyâya yöneleninki, uzun emel sâhibi olmak, aş, iş, mal ve makam hırsı ile dolu olmaktır. Âhirete yönelen dal ise, üzüntü ve pişmanlıktır. İnsanda hevânın, arzu ve isteklerin kökü bâkidir, kalıcıdır. Elbette devamlı tâze dallar verir. Ancak Allahü teâlânın emirleri yerine getirilir, yasaklarından sakınılırsa hevâ ağacı kalpten sökülüp atılır. Kötü huyları, ahlâkları gidip, güzel huylar ile süslenir. Bu ise bir rehberin yol göstermesi ile mümkün olur."

İyi bir arkadaşın nasıl olacağını anlatırken buyurdu ki:

"Herkes ile arkadaş olma! Konuştuğun kimselerin akıl ve anlayışlarına uygun konuş. Tekebbür etme, kibirlenme! Sırrını kimseye söyleme! Herkesin sözüne aldanma! İnsanların sözlerine değil, işlerine bak! Kendi kendisine faydası olmayan kimseden çok sakınmalıdır. Nerede kaldı ki, onun başkasına faydası olsun. Kötü bir kimse ile arkadaş olan iyi bir kimse, eğer onu kendisine çevirip iyi yapabilirse ne âlâ, eğer bunu yapamaz, kendisi de ona benzer ve onun gibi olursa, o zaman çok fenâdır."

Arefe gecesini nasıl değerlendirmeli?

 Hüseyn Hilmi kuddise sirruhû hazretlerinden:

AREFE GECESİ: Arefe günü ile Kurban bayramının birinci günü arasındaki gecedir. Zil-hicce ayının dokuzuncu ve onuncu günleri arasındaki gecedir. arefe günü bin İhlâs okumanın çok sevâb olduğu, 357.ci sahîfede yazılıdır.

Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, muhtelif kitâblarda yazılıdır:

1 — Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan düâ, tevbe, red olmaz. Fıtr bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şa’bânın onbeşinci [Berât] gecesi ve arefe gecesi, [Kadr gecesi, birçok hadîs-i şerîflerde bildirildiği için burada da bildirilmeğe lüzûm görülmemişdir].

2 — Allahü teâlâ, ibâdetler içinde, Zil-hiccenin ilk on gününde yapılanları dahâ çok sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik oruc [nâfile oruc] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan nemâz, Kadr gecesinde kılınan nemâz gibidir. Bu günlerde çok tesbîh, tehlîl ve tekbîr ediniz!

3 — Bir müslimân, Terviye günü oruc tutarsa ve günâh söylemezse, Allahü teâlâ, onu elbette Cennete sokar.

4 — Arefe gününe hurmet ediniz! Çünki arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür.

5 — Arefe gecesi ibâdet edenler, Cehennemden âzâd olur.

6 — Arefe günü oruc tutanların, iki senelik günâhları afv olur. Biri, geçmiş senenin, diğeri, gelecek senenin günâhıdır. [arefe, Zil-hiccenin dokuzuncu günüdür. Başka günlere arefe denmez!].

7 — Arefe günü bin İhlâs okuyanın bütün günâhları afv olur ve her düâsı kabûl olur. Hepsini Besmele ile okumalıdır.

[Bu yazı, “lâtif benzeri bulunmıyan, belki de ileride bir benzeri yazılamayacak olan” kitab TAM İLMİHÂL SE’ÂDET-i EBEDİYYE nin  353-356-357 sâhifelerindedir.]

Yemeğin sonuna kadar hiç acıya tesâdüf etmedim

 Yüzbaşı idim. Sabah kahvaltılarını saat dokuzda işyerinde yapardım. Bir hizmetkâr hanım vardı, o hazırlardı. Bir gün saat tam dokuzda bir telefon geldi. Hizmetkâr hanım beni çağırdı. Telefonda Abdülhakîm Efendi hazretlerinin sesi… “Sâat tam on ikide Aksaray’da şuraya gel!” buyurdular. Ben Efendi hazretlerinin sesini işitince iştah falan kalmadı. Artık hesâb etdim, oraya şu kadar zemânda giderim, dedim. On dakîka evvel çıkdım. Vaktinde vardım. Bir de bakdım ki, Abdülhakîm Efendi hazretleri orada. Sen kimi geçiyorsun, dedim kendi kendime. Ellerini omuzuma koyarak, “Bugün masraflar benden.” buyurdular. Hiç böyle söylemek âdetleri değildi. Bir kebâbcıya girdik. Efendi hazretleri sâhibini tanıyordu. Efendi hazretleri bir buçuk acılı, bir buçuk da acısız kebâb söylediler. Benim acılı yemediğimi biliyorlardı. Kebâblar geldi. Garson hangisinin acılı hangisinin acısız olduğunu söylemeden Efendi hazretleri birisini alıp kendi önüne koydu, diğerini de benim önüme koydu. Ben tabî’i kahvaltı da yapmadığım için yemeğin üçde ikisini yemişim. Bakdım Efendi hazretleri dahâ üçde birini ancak yemiş. O sırada Abdülhakîm Efendi hazretleri benim önümdeki tabağı aldı, kendi önündeki tabağı benim önüme koydu. Eyvâh, ben şimdi nasıl yiyeceğim, dedim. Bir lokma aldım, ağzımın içinde gezdireyim de acısı ağzımın içinde kalsın bari, dedim. Bir bakdım ki, acıdan eser yok. Yemeğin sonuna kadar hiç acıya tesâdüf etmedim.

(Hüseyin Hilmi Işık Efendi 'rahmetullahi aleyh")

İki şeyi Allahu teala Bir kuluna vermişse ona her şeyi vermiştir başka bir şey istemesin

 İki şeyi Allahu teala Bir kuluna vermişse ona her şeyi vermiştir başka bir şey istemesin, birisi ehl-i sünnet vel cemaat itikadı ikincisi dinini öğrendiği zata muhabbet, teslimiyet, itaat 

(Hüseyin Bin Said hazretleri)

Kur'ân-ı kerîm büyük bir ilimdir

 ***Kur'ân-ı kerîm büyük bir ilimdir. Ancak onu, o ilmin mütehassısları anlar. Her Arapça bilenin Kur'ân-ı kerîmi anlaması mümkün değildir..Kur'ân-ı kerîm, uçsuz bucaksız büyük bir okyanus gibidir. İnsanlar da o deryanın ortasında bulunan bir gemideki yolcular gibidir. Yolcuların, (Kaptanda insan, biz de insanız, şu gemiyi istenilen sahile çıkarabiliriz) demeleri elbette çok abestir. Tecrübeli kaptan bile, elinde pusulası ve diğer lüzumlu aletleri olmasa, istenilen rotayı takip ederek arzu edilen limana gidemez. İşte insanlar, gemideki yolcular gibidir. Bir kaptan olmadıkça istenilen limana gidemezler. Kaptan, İmâm-ı A'zam hazretleri gibi İslâm âlimleridir. Yolcuların kaptana tâbi olmaları gibi, insanlar İmâm-ı A'zam “rahmetullahi aleyh” hazretleri gibi bir İslâm âlimine tâbi olmadıkça Kur'ân-ı kerîme göre amel etmiş sayılamaz. 

(Mevdûât-ül-ulûm c.l, s.455; Hadîka c.2, s.339)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bid’at fırkalarını, yetmişiki fırkada olanları sevmiyeceğiz kardeşim. Ama sevmemek demek, doğüşmek, kavga çıkarmak demek değildir. 


Döğüşmek şöyle dursun, münâkaşa etmek bile yok. Çünkü dostla münâkaşa, dostluğu azaltır, düşmanla münâkaşa, düşmanlığı artdırır. 


Allahü teâlâ hepimize seâdet-i dâreyn ihsân eylesin kardeşim. *(Vücûdumun her zerresi gelse de dile, şükrünün binde birini yapamam bile)* buyuruyor İmâm-ı Rabbânî hazretleri. 


Temel olmazsa, binâ ne kadar yüksek olsa da, hepsi birden yıkılır. Temel, *(Îmân)* dır, yâni ehl-i sünnet îtikâdıdır. Velhâsıl îmân çok mühimdir. Etrâf düşman doludur. 


Ehl-i sünnet îtikâdı, balta girmemiş ormanların en ücrâ köşesindeki *(âb-ı hayât)* gibidir. O sudan bir damla içenler, sonsuz Cennete gider. 


İşte bu büyüklerin sohbetleri, kitapları ve kendileri, âb-ı hayâtdır kardeşim. Onu içenler, o gıdâyla büyüyenler, sonsuz olarak, cenâb-ı Hakkın râzı olduğu yerde buluşacaklardır. 


Bütün sohbetlerin özeti, bütün vaazların özeti, bütün nasîhatlerin özeti, bir *(Allah adamı)* na kavuşmakdır. Dünyâda en zor iş, budur. Ona kim kavuşursa, o her şeye kavuşmuş olur. 


*(Akıllı)* kime denir? Akıllı demek, menfaatini koruyan, kollıyan insan demekdir. Kendini ateşde yanmakdan koruyamayan bir kimse, nasıl akıllı olabilir?


Bir kimse çok zekî olabilir, çok müthiş inşaatlar yapabilir, müthiş yatırımlar yapabilir. Ama eğer Allaha, Peygambere ve âhiret gününe îmân etmiyorsa, ona akıllı denmez. 


Allahü teâlâ bizi, akıllılar zümresinden yaratdı. Çünkü O seçmeseydi, O ayırmasaydı, biz tanıyamazdık. Bu hizmetleri yapanlar, Peygamberlik vazîfesine tâlip olmuşlardır. 


Bu çok kıymetli vezîfenin birçok düşmanları olur. Bir ni’met ne kadar kıymetli ise, onun düşmanı da o kadar çok ve kavî olur. 


En büyük düşman da, insanın kendisidir. O da, insanın *(Nefs)* idir. Nefs de insanın içindedir. Önüne birçok engeller çıkarır, mâni olmak ister.

*BU STANDA İNEN NURU GÖRÜYOR MUSUNUZ?*

*4 Nisan 2026 Ankara Kitap Fuarı’nda* kitaplarımızı dağıtırken standımızın önünden geçen bir ablayla unutulmayacak bir sohbet nasip oldu.

Önce kendisine bir *namaz kitabı* takdim ettim. Kitabı eline aldı, dikkatlice baktı, sayfalarını merakla inceledi. 


Onun bu ilgisini görünce bu defa kendisine *“İngiliz Casusunun İtirafları”* kitabını hediye etmek istedim.


Bu kitap özellikle dikkatini çekti. Lawrence hakkında oldukça bilgiliydi. Sohbet kısa sürede sıradan bir kitap tanıtımının ötesine geçti; daha derin, daha düşündürücü bir hâl aldı.


Biraz konuştuktan sonra standımızdaki diğer eserlerden de bahsettim. İlgisi daha da artınca bu kez kendisine *Tam İlmihal* kitabını tanıttım. O sırada fuarda birlikte olduğumuz, standın arka tarafında kitaplarımıza ayraç koymakta olan İsmail Koş abi de bizi dinliyordu. 


Sohbete o da dâhil oldu.

Derken abla, bizi hayrete düşüren bazı şeyler anlatmaya başladı. Bu fuarda bazı insanlara baktığında onları çok farklı suretlerde gördüğünü; bazısını *domuz*, bazısını *eşek ve at*, bazısını *şeytan* ve bazısını da muhtelif hayvan suretlerinde gördüğünü anlattı. Hatta bir kişiyi *yılan* gibi gördüğünü, o kişinin de sonradan gerçekten dolandırıcı çıktığını söyledi.


Sonra bize dönerek, standımıza ve kitaplarımıza baktı. Sanki gördüğü manzarayı bize de göstermek ister gibi şu sözleri söyledi:


*“Sizde böyle bir hâl hissetmedim. Standınıza muazzam bir nur iniyor. Bu inen nuru görüyor musunuz? Buradan parlak bir ışık yağıyor. Parlak bir ışık şeklinde tüm fuara yayılıyor. Bunu görüyor musunuz?”* dedi.


O an, fuarın kalabalığı içinde sanki zaman biraz durdu.

Biz sadece kitap dağıttığımızı zannediyorduk; meğer Rabbimiz, o kitapların vesilesiyle gönüllere başka kapılar açıyormuş.

Sohbetin sonunda *Tam İlmihal* kitabını satın aldı. Teşekkür ederek yanımızdan ayrıldı.


Ama söylediği o söz, standın üzerinde asılı kalan bir hatıra gibi gönlümüzde kaldı:

*“Standınıza muazzam bir nur iniyor.”*


Büyüklerimizin buyurduğu gibi *“Kitapların dağıtıldığı yere yağar rahmeti ilahi…”*


Mert Biçer / 4 Nisan 2026 Cumartesi, 23.Ankara Kitap Fuarı.

Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Tövbe etmek, Allahü teâlâya söz vermekdir. Yâni; *(Ben yapdığıma pişmân oldum yâ Rabbî, bir daha yapmıyacağım)* demekdir. 


Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın? Allahü teâlâya götüren kapıdan geçsin. O kapı neresidir? O kapı, büyüklerin kapısıdır.


*(Evliyâ-yı kirâm)* ın kapısıdır, Evliyâ-yı kirâmın huzûrudur, sohbetidir. Bu evin kapısının ne kıymeti var? Burada kastedilen, sohbet kapısıdir. O sohbet kapısından gir. 


Yâni, sohbete gir, sohbetinde bulun o büyüklerin. İşte Allahü teâlâya kavuşduran yol, Allahü teâlâya kavuşduran kapı, bu kapıdır. Allahü teâlânın sevdiklerinin sohbetidir. 


*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, o kemâlâta nasıl kavuşdular? Resûlullahın sohbeti ile. Evliyâ-yı kirâm da, Resûlullah Efendimizin vârisleridir. Onlar, *(Vereset-ül Enbiyâ)* dır. 


Muhammed aleyhisselâma tâbi olmadan seâdete kavuşmaya imkân yokdur. Ona tâbi olmıyan, dünyâda sefâlet çeker, sürünür. Âhiretde de Cehenneme gider ve yanar. 


Resûlullah Efendimize tâbi olmak için, en evvelâ *(Îmân)* etmek, âmentüye inanmak lâzım. Bizim kitaplarımızda bunlar yazılı. Okuyacağız, öğreneceğiz. 


Ondan sonra da öğrendiğimiz farzları, vâcibleri, sünnetleri yapacağız kardeşim. Harâmlardan sakınacağız, bunlar çok mühim. Bir kimse günâh işliyorsa, hiç kıymeti yok 


Eskiden, babamın evinde iken biz akşamları çay içmeyi bilmezdik. Sâdece kahvaltıda çay içerdik. Çay içmeyi dahî Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden öğrendik. 


Abdülhakim Efendi hazretlerinden duymadığımız hiçbir şeyi söylemiyoruz kardeşim. Efendi hazretleri tek şeker ile açık çay içerlerdi. Ziyâ bey üç şeker, Hâlid bey, koyu ve tek şeker. 


Allahü teâlâ mü’mini, namaz kılmak için yaratdı kardeşim. Namaz kılana, *(mü’min)* denir. Kılmıyan, şüphelidir. Dîn-i islâm, namâzın içinde mündemicdir. 


Namaz, çok şereflidir, çok kıymetlidir. Niçin? İçinde *(Kur’ân-ı kerîm)* olduğu için, Kur’ân-ı kerîm okunduğu için. 


Çünkü Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâdan sonra, makâmı, mevkîi, derecesi en yüksek olandır. Peygamberlerden de yüksekdir. 


Bizim Peygamberimizden de yüksekdir. Allah kelâmıdır çünkü. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: *(Bu Kur’ânı, ben dağa indirseydim, dağ su gibi erir ve akardı.)*

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Mahşer)* meydanı, Ortadoğu’da olacak, mahşerin merkezi orası. O zaman dünyâ dümdüz olacak ve Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar her insan, o meydanda toplanacak. 


Yer, beton olacak, tek bir ağaç olmıyacak. Güneş, bir mızrak boyu alçalacak. İnsanlar sıkış sıkış olacak. Zamânı ise, *(elli bin)* âhiret senesi olacak. 


Âhiretin bir günü, dünyânın *(bin)* senesi gibi olacak. Ama bu kadar uzun müddet, ehl-i sünnet bir müslümân için, iki rekât namaz kılacak kadar kısa olacak kardeşim. 


Hele *(mücâhid)* ler, yâni dünyâda iken İslâmın yayılması için çalışanlar, bu süreyi Cennetde geçirecekler. Onlar için hiç sıkıntı yok. 


Bu, zor değil ki, bunu Allahü teâlâ yaratıyor. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, Onun gücünün yetmediği bir şey yokdur kardeşim. 


En büyük günâh, kalb kırmakdır. Kâfire dahî güzellikle emr-i mâruf yapacağız. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin vasiyetnâmesinin en son iki kelimesi şu idi: *(Kimseyi incitmeyin!)* 


Dolayısıyla, müslüman olmak, çok güzel bir şeydir. Hakîkî mü’min olmak, kendisinin bir *(Hiç)* olduğuna inanmak ve bütün varlığıyla hizmet etmekdir. 


Kendinin *(hiç)* olduğunu anlıyan bir mü’min, *(kâmil)* bir mü’mindir. 


Ankara’da Bağlum’da bulunuyorduk. Zelzeleden sonra gitmişdik. Arkadaşlar bizi görmeye gelmişler. Kitap okuduk, sohbet etdik, büyüklerden bahsetdik. 


Büyüklerin *(ismi)* nerede anılırsa, ruhları orada hâzır olur efendim. Bakın gelir demiyorum, çünkü zâten oradadır, ismi söylenince irtibât başlar. 


Çünkü rûh zamansızdır, ruh’da zaman yok. Yeter ki o büyüklerin ismi anılsın, hattâ onları düşününce bile, o anda *(irtibât)* kurulur ve istifâde başlar. 


Ne gibi? Radyo dalgaları her yerde var. Radyonun düğmesini çevirdiğin anda irtibât kuruluyor ve yayın başlıyor, onun gibi.   


*(Îmân)* ın bir kişide varlığı veyâ yokluğu nasıl anlaşılır? Bunun birkaç yolu vardır. Bir insanda îmânın asıl varlığı veyâ yokluğu, hubb-u fillah ve buğd-u fillaha bağlıdır. 


Eğer bir insan, Allahın düşmanlarıyla *(dost)* olur, onlarla samîmî görüşür, Allahın dostlarına ise soğuk olur, onlardan uzak olursa, bu adam ne işe yarar ki?

Allahın dînini yaymak nasıl olur?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Allahın dînini yaymak nasıl olur? Bir kelime dahî olsa, öğretmek, bu seâdeti kazandırır insanlara. Hazret-i Alî ne buyuruyor? 


*(Bir kimse, Allahın dîninden bana bir kelime, yâni bir mesele öğretirse, ben onun kölesi olurum)* diyor. 


Îmân, çok kolay kolay korunacak, çok kolay kolay devâm edecek bir unsur değildir. Çok dikkatli olmak lâzım, çünkü hırsızları büyük. 


*Hubb-u fillah* ve *buğd-u fillah*, Allah için olacakdır. Enver âbideki ihlâs, bütün arkadaşlara aks etmiş. 


Çünkü: *(İnsanların dîni, reîslerinin, başkanlarının dîni gibi olur)* buyuruluyor. Onun için arkadaşların ihlâsı, Enver âbi’den geliyor. 


Bugün gazetede resmini görünce sevindik, neş’emiz yerine geldi. Namâzımız bile daha neş’eli oldu. 


Elhamdülillah, Allahü teâlâ bizi *îmânlı* yaratdı kardeşim. Herşeyi Allahü teâlâ bir sebeple yaratır. Îmânın da çeşidli sebepleri var, ilk sebebi, *ana-baba*. Ana-baba ocağı yâni. 


İlk îmânımızı, anamızdan, babamızdan öğrendik. Ana-baba hakkı çokdur bizim dînimizde. Çok büyükdür ana-baba hakkı. İlk mürşidimiz, onlardır. 


Kalbimize *îmânı* ilk aşılıyan, *Besmeleyi* bize ilk aşılıyan, anamız, babamızdır. Onun için İslâm düşmanları şimdi âile yuvasını yıkıyorlar. (Âile yuvasının yıkılması lâzım) diyorlar.


(İslâmı kökünden kazımak için, âile yuvasını yıkmak lâzım) diyorlar. Hazret-i Alî ne buyuruyor? *(Men allemenî harfen, sayyerenî abden)* buyuruyor. Ne demek bu?


*(Men alleme)*, bir kimse öğretdi, *(nî)*, bana. *(Men allemenî)* bir kimse bana öğretdi. *(Harfen)*, bir harf, yâni bir kelime, dinden bir mesele. Bir kimse bana, islâmiyetten bir mesele öğretirse.


*(Sayyere)*, yapdı, *(sayyerenî)* beni yapdı, *(abden)*, kendine köle. Yâni, *(Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum)*. Hazret-i Alî söylüyor bunu. 


Ecdâdımız, analarımız, babalarımız, dedelerimiz, bize bir kelime değil, kaç kelime öğretdiler. İlk mürşidimiz, ilk hocamız kimdir? Analarımız ve babalarımızdır. 


Bize ninni söylerken, *Allah* kelimesini ilk defâ annemizden işitdik. Babalarımız, dedelerimiz, bize masal anlatır, menkîbe söylerlerdi. Sevgili Peygamberimiz’den anlatırlardı.

Cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyen adam

 Ebû Hureyre radıyallahu anh aktarıyor:

“Resulullah’ın sallahallahu aleyhi ve sellem etrafında oturmuştuk.

Bize Cennet’ten bahsediyordu.Bir ara buyurdular ki: “Bir adam cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyecek.Rabbi ona diyecek ki: "Sen arzuladığın hâl üzerine değil misin?"O da şöyle diyecek:"Evet. Fakat ben ziraatı seviyorum."diyecek.Ona izin verilecek,hemen tohum ekecek bir anda ekin verecek,büyüyecek, harmanı yapılıp,dağlar gibi mahsul yığılacak…Allah Teâla ona:

“Ey Âdemoğlu!Senin gözün doymaz ama al bakalım bunu buyuracak."

Ebû Hureyre diyor ki,biraz sessizlik oldu, herkes sevindi,ama sonra ademoğlu’nun kanaatsizliği üzerinde tefekkür oluştu.Tam esnada bir bedevi dedi ki:

“Ya Resulullah!O cennette ziraat isteyen kişi ya Kureyş’tendir,yada Ensar’dandır. Çünkü onlar çiftçidir. Biz değiliz, ben olsam Cennet’te yan gelip yatmayı isterim, ne işim var, ziraatla uğraşmaya!” dedi.

Ebû Hureyre diyor ki:“Bu sözler,  Resulullah’ın öyle bir hoşuna gitti ki,azı dişleri görünene kadar güldü, o güldü, biz de güldük!”

(Buhari, Tevhid, 38)

Mesnevi mi yoksa Mektûbât mı daha üstün?

Birgün dergâhın kapısında ehibbâdan Tâhir efendiyle Seyyid Cemâl efendi, "Mesnevi mi, yoksa Mektûbât mı daha üstün" diye münazara ediyorlarmış. Abdülhakîm Arvasî hazretleri çıkıp bunlarla mülaki olunca, Mektûbâtın daha üstün bir kitâb olduğunu söyledikden sonra, "İmâm Rabbânî hazretlerinin oğullarının dahâ onaltı onyedi yaşlarında kavuşduğu dereceye, vaslı üryanî makâmıma, Mevlânâ hazretleri vefâtına yakın ancak kavuşmuşdur. İşte bu yol böyle kavuşdurucudur..

(Hatıralar)

Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?

Hilmi ışık hocamız Mahmûd hocanın kendilerine emr-i ma'ruf yapmaya geldiğini anlatdılar. "Sakal bırakaceysun, hanımına çarşaf giydireceysun" demiş. Hocamız kırmamış. "Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?" diyerek, Mektûbâtdan 313. Mektûbu okumuşlar. Burada bir kişiye din ve dünyâ işlerinde parmakla gösterilmenin musîbet olarak kâfi geleceğini bildiren hadîs-i şerîf yazılıp îzâh ediliyordu. Buna rağmen Mahmûd efendi ikna olmamış. Hocamız, "Mahmûd efendi Ahıskalı Alî Haydâr efendinin talebesiyim diyor. Halbuki ben, o zâtın talebesiyim desem yeri var, çünki sohbetinde bulundum", buyurdular.

(Hatıralar)

Bundan daha büyük keramet olur mu ?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendim, bir gün evde, yukarıki odada oturuyordum. Kapının zili çaldı. Enver bey inip açdı, sonra gelip; *(Efendim arkadaşlar kitap satışından gelmişler, satış raporunu getirmişler)* dedi. 


*(Açın, okuyun)* dedim. Okudu, çok sevindim efendim. Çok kitap satmışlar, dağıtmışlar. Çok *(Memnun)* oldum, çok *(Duâ)* etdim.


Hattâ pencereyi açıp, o arabaya bakdım. Arkadaşı da gördüm. Enver beye; *(Gidin, çok sevindiğimi ve duâ etdiğimi o arkadaşa söyleyin)* dedim. 


Ve ayrıca; *(Arabayı sürerken dikkat etsin. Melekler kanatlarını, o arabanın altına döşüyorlar)* diye söyleyin dedim. 

● ● ●

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri; *(Biz Mektûbâtı teberrüken, yâni bereketlenmek için okuruz, kitâbın heryerini anlıyamayız)*, buyururdu. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine *(Sevgi)* ve *(Muhabbet)* le bakdıkları anda, o talebenin kalbi *(Zikr’e)* başlarmış. 


Bir kişi o kadar *(Zengin)* olsa ki, bütün dünyânın herşeyi onun olsa, malının hepsini *(Sadaka)* olarak dağıtsa, bundan aldığı *(Sevap)*, unutulmuş bir *(Sünneti)* meydana çıkarmanın sevâbına yetişemez. 


Hele *(Farz)* sevâbıyla hiç kıyaslanamaz. İşte bizim *(Kitap)* larımızın yayılmasıyla, *(Farz)* lar yayılıyor kardeşim.


Bizim, *(Başarı)* dan kastımız, âhiretdeki başarıdır kardeşim. Yoksa dünyâyı *(Îmâr)* eden, dünyâyı *(Ma’mûr)* eden kişiye, başarılı denmez. Başarı, *(Kalıcı)* olandır. 


Kalıcı olan da *(Âhiret)* dir, dünyâ değil. Hepimiz bir işlerle uğraşıyoruz. Bunun sonunda bir muhâsebe var, bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmada *(Kazanmak)* da var, *(Kaybetmek)* de. 


Velhâsıl âhiretde kendisini Cehennemden kurtaran kişi, *(Başarılı)* dır. Kendisini *(Yanmak)* dan kurtaramıyana hiç başarılı denir mi? 


Kardeşim görüyorsunuz, benim ömrüm *(Kitap)* okumakla geçdi. Çok kitap okudum, hâlâ da okuyorum. Ama ben, yeni bir *(Şey)* öğrenmek için okumuyorum ki. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden herşeyi öğrendim zâten. Ben, Efendi’den duyduklarımın, mûteber kitaplardan, *(Mehaz)* ını, *(Kaynağı)* nı, *(Vesîka)* sını, *(Senedi)* ni arayıp bulmak için okuyorum. 


Benim ömrüm, aramakla geçdi. Ve böylece bir netîceye vardım efendim. Bir şey öğrendim. O da şu: *(Rastgele çok kitap okuyan, sapıtır, yoldan çıkar.)* 


Ancak, bir *(Mürşid-i kâmil)* görmüşse, ondan, hakkı bâtıldan ayırmayı öğrenmişse, onun kitap okuması, zarar vermez. Çünkü bir *(Mürşidi)* var. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin şu kerâmeti varmış, bu kerâmeti varmış, benimle hiç *(Alâka)* sı yok kardeşim. Neden? Çünkü ben *(Yanlış)* yolda idim, ben *(Küfr)* de idim.


Beni *(Küfr)* den kurtardılar, *(Müslümân)* olmama sebep oldular, bundan daha büyük *(Kerâmet)* olur mu? Yâni ben *(Ateş)* de idim, beni yanmakdan kurtardılar.

Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır

 Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî Hazretleri (kuddise sirruh) bir gün şöyle buyurmuş: Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır: 

1- Erkeğin namâzı,

 2- Kadının örtüsü

Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha" annemizin Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında okuduğu mersiye

Subbet aleyye, mesâibü lev ennehâ.

Subbet alel eyyâmi sırne leyâlehâ.


(Üzerime yağan musibetler bellidir herkesce, Eğer gündüzlere yağsalardı, hepsi olurdu gece.)


Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha", Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında buyurmuşlardır.

[Mektûbât Tercemesi: 1/195]

Sûr üfürüldükten sonra neler olur ?

 Allahü teâlâ murâd buyurduğu vakit sûr üfürüldükten sonra, kıyâmet günü dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeye başlar. Denizlerin ba’zısı ba’zısına taşar. Güneşin nûru tamamen kaybolarak simsiyah olur. Dağlar toz hâline gelir. Âlemin ba’zısı ba’zısına dâhil olur.

 Yıldızlar, dizili inci gibi parçalanırlar. Gökler gül yağı gibi erir. Ve değirmen döner gibi şiddetli bir şekilde hareket ederler. Hak teâlâ, göklerin parça parça olmasını emreder. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte, diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmiş olur.Cenâb-ı Hakkı tevhid eden bütün melekler ölür. Yerde taş taş üstünde ve göklerde hiç canlı kalmaz.Zîrâ cenâb-ı Hak, hûrî ve gılmânın dahi Cennetlerinde rûhlarını kabz buyurmuştur. 

Bundan sonra Cenâb-ı Hak, Cehennem çukurlarından olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. İşte bu ateş, içine atılan yün parçasını yaktığı gibi, ondört denizi kurutur, yeryüzünü kapkara eder ve gökleri sarı zeytinyağı yâhud erimiş bakır gibi bir hâle koyar. Sonra ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakit, Allahü teâlâ öyle bir dehşet ile men eder ki, ateş tamamen söner. Ateşten hiç eser kalmaz.

Bundan sonra Allahü teâlâ hazretleri, Arş-ı a’lânın hazînelerinden birini açar. Onda hayat denizi vardır. Bu deniz, yer üzerine şiddet ile yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devam eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arşın kadar yukarı yükselir. O zaman, toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zîrâ hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “İnsan, kuyruk sokumu kemiğinden yaratılmıştır. Sonra yine ondan yaratılacaktır.” 

Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Kişinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan çıkmıştır. Yine ondan iade olunur” buyuruldu. Canlılar ve bütün a’zâları, mezarlarında yeşil ot gibi biter, hep o kemikten ortaya çıkarlar. Ba’zısı ba’zısına girmiş ağ örgüsü gibi dolanmış olur ki, birinin başı diğerinin omuzunda, Öbürünün eli, diğerinin sırtında olarak, insanın çokluğundan böyle karmakarışık olurlar. 

Hak teâlâ, “Hakîkaten biz biliriz ki, arz onlardan birini noksan etmez. Zira bizim indimizde, mahfûz kitab vardır” buyurur.Allahü teâlâ Arş-ı âlânın altında bir latîf rüzgâr emreder. Bu rüzgâr, yeryüzünü baştan başa kaplar. Ve yeryüzü toz gibi ince kum hâline girer.Bundan sonra Allahü teâlâ İsrâfil aleyhisselamı diriltir. 

(Muhammed bin Selâme el-Mısrî (el-Kudâî) hazretleri “rahmetullahi aleyh” ; Dekâik-ül-ahbâr ve hadâik-ül-i’tibar” kitabında)

Bu kitaplar sanki bir mıknatıstır

Mübarek Hocamız, mıknatısı bir yere koyduğunuz vakit saman çöpünü çekmez, buyurdular. Mıknatıs, metal parçalarını, cevheri çeker. Onun için Mübarekler buyurdular ki, bu kitapları bol bol dağıtın, her tarafa verin. Zannetmeyin ki bu kitapları her alan kurtulacak. Bazıları yırtacaklar, bazıları da okuyacaklardır. Bu kitaplar sanki bir mıknatıstır. Cevheri olanlar buna yapışır. Biz kimlerin kurtulacağını bilemeyiz. Bu mıknatıs, kurtulacak olanları seçer. Nitekim Şâh-ı Nakşibend “kuddise sirruh” hazretleri de, (Biz seçildik) buyurmuşlardır. Tabiî öyle, çünkü seçme hakkı onlarındır. Onun için bu büyükler, kalbinde cevheri olanı kendilerine çekerler.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizin Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ

 Ebû Bekr-i Sıddîk, Önceleri Tüccar idi. Sefer ve Ticaret Yapardı. Ekseri Şam’a Giderdi. Seferde iken, Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ Gördü. Gökten Dolunay İnip, Kâbe-i Muazzama’ya Gelmiş ve Sonra Parça Parça Olmuş, Parçalar Mekke’deki Her Evin Üzerine Düşmüş, Sonra da Tekrar Bir Araya Gelip Göğe Yükselmişti Fakât Kendi Evine Düşen Ay Parçası Evinde Kalmış ve Tekrar Göğe Yükselmemişti. Ebû Bekr-i Sıddîk, İki Eliyle Onu Kucaklamış ve Sinesine Basmış, Evin Kapısını Kapayarak da Ay Parçasının Çıkmasına Mani’ Olmuştu.


Sabah Heyecanla Uyanan Ebû Bekr-i Sıddîk, Hemen Oradaki Bir Yahudi Âlimine Gidip, Rüyâsını Anlattı. O da Dedi ki:


▬ “Bu Rüyâ Karışık Rüyâlardan Biridir. Bunun Tâbiri Yapılamaz!”


Ne Var ki Bu Söz, Onu Tatmin Etmemişti. Devamlı Bu Rüyânın Tâbirini Düşünüyordu.


Bir Zaman Sonra Ticaret Maksadıyla Gittiği Yerde, Rahip Bahîra’ya Rüyâsını Anlattı. Rüyâ Bahîra’nın Çok Dikkatini Çekti. Bunun İçin Ebû Bekr-i Sıddîka Sordu:


▬ “Sen Nerelisin?”


▬ “Kureyş’tenim.”


▬ “Tamam, Şimdi Rüyânı Tâbir Edeyim. Mekke’de, Bu Kavimden, Beklenen Âhir Zaman Peygamberi Gelecektir. Yakınlarda Zuhur Edecektir. Onun Hidâyet Nûru Her Yere Yayılacak. Sen, O Hayatta iken Onun Veziri, Vefâtından Sonra da Halîfesi Olacaksın!”


Ebû Bekr-i Sıddîk Ne Yapacağını Şaşırmış Hâldeyken, Rahip Bahîra Sözlerine Şöyle Devam Etti:


▬ “Şimdi Hemen Memleketine Dön! Ona Ulaş! Ona Vahy Gelmeye Başladığında, Git Herkesten Önce Ona Îmân Et!”


Ebû Bekr-i Sıddîk, Bu Tâbiri Kimseye Anlatmadı. Peygamber Efendimiz, Peygamberliğini Tebliğe Başlayınca Sordu:


▬ “Peygamberlerin, Peygamber Olduklarına Dâir Delilleri Vardır. Senin Delilin Nedir?”


Peygamber Efendimiz Buyurdu ki:


▬ “Peygamberliğime Delil O Rüyâdır ki, Bir Yahudi Âliminden Tâbirini İstedin. O Âlim, “Karışık Bir Rüyâdır, İtibâr Edilmez!” Dedi. Sonra Rahip Bahîra, Doğru Tâbir Etti. Yâ Ebâ Bekr, Seni Allah’a ve Rasülune Îmân Etmeye Dâvet Ederim!”


Bunun Üzerine Kelime-i Şehâdet Getirerek Müslüman Oldu.


Hazreti Ebû Bekr, Peygamber Efendimizin Huzurunda Müslüman Olur Olmaz, “Yâ Rasulullah, Müsaade Ederseniz, Arkadaşlarımı da Huzurunuza Getireyim, Onların da Müslüman Olmalarını, Ebedî Saâdete Kavuşmalarını İstiyorum?” Diyerek Arkadaşlarına Koştu.


Arkadaşlarım Dediği, Hazreti Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh Gibi, İleride Eshâb-ı Kirâmın İleri Gelenlerinden ve İsmen Cennetle Müjdelenenlerden Olacak Kimselerdi.


Îmâm-ı Begavî ‘Meâlimü’t Tenzil’ Adlı Tefsîrinde, Lokman Sûresinin, “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Meâlindeki On Beşinci Âyet-i Kerîmenin Tefsîrinde, Âtâ’dan, O da İbni Abbâs Hazretlerinden Nâkletmiştir. Buyurdu ki:


Âyet-i Kerîmedeki Kimseden Murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Müslüman Olduğu Vakit Hemen Arkadaşları Olan, Osman, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Abdurrahman bin Avf ve Ubeyde bin Cerrâh’ın Yanına Vardı. Onlara Durumu Anlatıp, Îmân Etmelerini Söyledi. “Sen Bu Şekilde Tasdik Edip, Îmân Ettin mi?” Diye Sordular. “Evet, O Doğru Sözlüdür, Siz de Îmân Edin!” Dedi. Sonra Hepsini Alıp, Rasülullah’ın Huzuruna Götürdü. Müslüman Oldular. Bunların Müslüman Olmaları Hazreti Ebû Bekr’in İrşâdı ile Oldu. Allahû Teâlâ Onun Methinde Buyurdu; “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Yani, Ebû Bekr’in Yoluna Tâbi Ol, Demektir.


[Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn]

İnsan kendi tevbesinin kabul edilip edilmediğini anlayabilir

 İnsan, kendi tevbesinin, şâyân-ı kabul olup olmadığını ve günahının mağfiret buyurulup buyurulmadığını bilir. Evet dikkat eder, bakar, eğer tevbe ettiği şeyi, günah ve ma'siyeti bir daha işlemiyorsa şüphe etmesin ki tevbesi kabul olmuştur. Şâyet ma'siyeti tekrar işliyorsa tevbesi kabul olmamıştır..


Osman Bedruddîn Erzurumî (kuddise sırruh)

Fıtrat çok mühimdir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Çok şanslıyız kardeşim, çok bahtiyârız. Bu *(Îmân)*, bir mücevherdir. Cenâb-ı Hak, bu *(Mücevheri)* çöplüğe koymaz. 


Arkadaşlarımızın kalpleri müsâit olmasa, Allahü teâlâ o *(Mücevheri)*, o *(Pırlanta)* yı onların kalbine verir mi? Yalnız bunun için, Cenâb-ı Hakka ne kadar *(Şükr)* etsek azdır. 


*(Fıtrat)* çok mühim kardeşim, bâzılarının fıtratı, mutlak *(Küfr)* dür, Allah korusun. Hiç ıslâhı mümkün değil. Bâzılarının da fıtratı *(Küfr)* dür, ama aslı kaybolmamışdır.


Sâdece üstü *(Örtülmüş)* dür, o kadar. Yâni ümit var, her an için, o örtü kalkıp, *(Îmân)* edebilir. Ama birincisinde hiç *(Ümit)* yok, tamâmen kapalı. 


*(Îmân)* etme ihtimâli *(Hiç)* yok, mümkün değil. Onun üstü tam örtülmüş. Böyleleri, Peygamberi dahî görse, yine îmân etmez, ancak *(Küfr)* ü artar. İkincisi ise *(Örtü)* kalkar, *(Müslümân)* olur. 


İşte birincisine misâl, *(Ebû Cehil)*, ikincisine misâl de *(Hazret-i Ömer)*. Hazreti Ömer'in fıtratı müsâitdi, ama üzeri *(Küfr)* ile örtülmüşdü. Fıtratı *(Temiz)* idi.


*(Huy)* bakımından, *(Ahlâk)* bakımından müsâit idi. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm ona *(Duâ)* etdi, duâsı kabûl oldu. Zâten fıtratı *(Temiz)* di ve îmân edip, *(Hazret-i Ömer)* oldu. 


Peygamber Efendimize yahûdîler, *(Zehirli et)* yedirdiler. Hazret-i Ömer'i câmiye giderken, Hazret-i Osmân'ı Kur'ân-ı kerîm okurken, Hazret-i Alî’yi namaz kıldırırken *(Şehîd)* etdiler. 


Hazret-i Hasan'a, *(Elmas)* parçaları içirdiler, midesi bağırsakları parçalandı ve *(Şehîd) oldu*. Hazret-i Hüseyin'in başını kestiler, *(Şehîd)* oldu. 


Bunların hiç biri *(İmdât!)* demedi, yardım istemedi. İsteselerdi, *(İmdât yâ resûlallah!)* deselerdi, Efendimiz aleyhisselâm elbette yetişir ve *(Yardım)* ederdi. 


Ama onlar istemediler. Niçin istemediler? İki sebepden. Birincisi, *(Şehit)* lik sevâbı almak istiyorlardı. Şehitlere vaad edilen *(Ni’met)* lere kavuşmak için *(Yardım)* istemediler. 


İkincisi de, *(Levh-il mahfûz)* u okuyorlardı. Yani şehîd olacaklarını *(Görüyor)* ve *(Okuyor)* lardı, niçin istesinler?

Kendin için ağla

 Azîz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhırete hazırlık için teşvik eden kimselerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhıreti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, i'tikâdını ve kalbini bozarlar, ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istiğfar et. (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhafaza etmesini iste.


Süfyân-ı Sevrî hazretleri "rahmetullahi aleyh" (Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir.)

Bazı unutulmuş sünnetler

 Yatağa abdestli girmek, Biri ölünce veya kötü bir haber duyunca, (İnna lillah ve inna ileyhi raciun) demek, Faydalı işe başlarken, Besmele çekmek, misvak kullanmak, Yemeğe tuz ile başlamak, tuz ile bitirmek, Kesilen tırnaklarla saçları ve çekilen dişleri defnetmek [gömmek],Yemeklerden önce ve sonra elleri yıkamak. Yemekten önce yıkanan elleri kurulamamak, hepsi unutulmuş sünnetlerdendir..(d.islam)

*BİR TOKAT VE BİR İSLÂM AHLÂKI KİTABI*

Efendim ben Türkiye gazetesi Ankara temsilciliğinden emekli Mürsel Özönal. Rahmetli Enver Ören ağabeyimizin "müslümanın emekliliği mezarda başlar" sözü mûcibince durmayıp, kitap ve abone hizmetlerine elimden geldiği kadar iştirâk etmeye çalışıyorum. 

Ankara'da Sami Yaşar ağabeyimizin riyâsetinde hemen hemen her hafta bir ile, ya da çevre ilçelere giderek Hakikat Kitapevi'nin her biri birbirinden güzel ve mühim kitapları ile Anadolu halkının saf temiz insanlarını buluşturuyoruz. Tabii bu arada çok güzel, ibretli hadiselere de şahit oluyoruz. 


Yine bir hafta sonu Yozgat ilimize kitap satışına gitmiştik. O gün çok güzel, bereketli satışlar oldu elhamdülillah. Elimizde kitaplardan bir Tam ilmihal bir de Mektubat-ı şerif kalmıştı. Yanımda Sami İpek abi var. Yozgatlı olduğu için bize mihmandarlık ediyordu. Sami İpek abi dedi ki "abi şurada bir tanıdık var, eskiden bizim büroda gazete dağıtıcısı idi, şimdi bizden ayrıldı bir sigorta şirketinde çalışıyor, ismi Taner. Gel ona gidelim, iyi çocuktur,  bir hal hatır soralım, bu kitapları da ona veririz belki" dedi. Ben de peki dedim ve gittik Taner abinin yanına. 


Taner abi sağ olsun bizi çok sıcak karşıladı. Her halinden müessesemizin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş biri olduğu anlaşılıyordu. Bize çay ikram etti ve bu kitaplarınızı da ben alayım sizi boş çevirmeyeyim dedi. Bizler çay içerken Taner abi, dağıtıcılık yaparken başından geçen ve unutamadığı ibretli bir hadiseyi anlattı:

"Ben aslında satış işini pek beceremem, sadece abonelere gazete dağıtıyorum ama bir gün büro müdürümüz Sami İpek abi bana "Taner, al şu ev aletlerini, yanına da biraz kitaplarımızdan al, git lise caddesine, falanca mevkide duvarın üzerine koy, hiç olmazsa gelen geçen sordunmu anlatırsın. Satılan malların kârının yarısı büroya, yarısı sana!" dedi. 

Ben de peki abi dedim ve gittim o mevkîye, malları dizdim sıra sıra duvarın üzerine, gelene geçene bakıyorum. Sesim de çıkmıyor, utanıyorum sesimi çıkarmaya. Bir ara yanımdan iki kadın geçti öyle ki, giyim kuşamları çok kötü idi. Dekolte dedikleri cinsten, adeta üzerlerinde elbise yok gibi. Ben gayrı ihtiyârî "yâhu şunlara bak, ne müslümana benziyor ne de hıristiyana, nasıl bir giyinmedir bu, Allah hidayet versin" dedim içimden. Tam o sırada kadının birisi döndü arkaya "ne diyosun lan sen? bize mi söyledin bu lafı?" dedi. Ben dondum kaldım! Meğer içimden söylediğimi zannettiğim sözü, sesli söylemişim ve duymuş kadın! "Abla yok beni yanlış anladınız, siz değildiniz vs." dedimse de, o sırada suratıma çok şiddetli bir tokat yedim! Tabi, ben tokatı yiyince çok ürkek ve mahcup durmuşum! Bunu gören kadın bu defa zannederim acımış olacak ki: sesini biraz yumuşatarak,"ne satıyorsun sen burada" diye sordu. O sırada duvarın üzerinde duran İslam Ahlakı kitabına gözü ilişti. Aldı eline biraz göz gezdirdi ve üzerinde yazan ücreti elime sıkıştırdı ve gitti. 

Aradan yaklaşık on gün geçti ben yine aynı mevkîde satış için beklerken, bir tesettürlü kadın geldi yanıma. Bana dikkatlice bakıp, "tanıdın mı beni?" diye sordu. Ben baktım," tanıyamadım abla" dedim.

Bunun üzerine dedi ki: "hani geçen hafta burada sana tokat atan bir kadın vardı ya? işte o kadın benim" dedi. Sevinç ve hayretimden ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ağzımdan "mâşâAllah" çıkmış. Neyse bu hadiseden yaklaşık altı ay sonra yine aynı yerde satış için beklerken, bu hanımefendi yine geldi yanıma. Bu defa hemen tanıdım. Baktım yanında bir erkek de var. Ona beni göstererek dedi ki; "hayatım bu adam var ya, benim kurtuluşuma sebep oldu." bana dönüp tekrar dedi ki:" abi o gün var ya, biz arkadaşımla sarhoştuk. İçkili bir mekandan geliyorduk. Senden aldığım o kitap benim hayatımı değiştirdi. Günlerce ağlayıp tövbe ettim. Beni kendime getirdi. Her şeyimi sana ve o kitaba borçluyum. Allah senden razı olsun" dedi.


Ya efendim, gördüğümüz gibi Taner kardeşimizin verdiği bir kitap nasıl bir hidayete sebep olmuş. Kim bilir bizlerin de dağıttığımız kitaplardan kaç kişi istifade etti veya ediyor? Kim bilir kimler hidayete erdi. İnşaAllah ahrette karşılığını alacağız. Rabbim bize bu imkanı sağlayan büyüklerimizden razı olsun.

                                                                                                                                                                                               *Mürsel Özönal*

Bana böyle bir kerametin ihsan edilmesinin sebebi Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a çok salâvat getirmektir

 🥀Süleyman el-Cezûlî bir gece yatağına uzanmış yatıyordu;. Gecenin yarısı olunca bir de baktı ki, hanımı yavaşça yanından kalktı. Abdestini aldı, elbisesini giyindi ve sonra da kapıdan çıkıp gitti.


🥀Hanımının bu hâlinden şüphelenen İmam el-Cezûlî hiç belli etmeden gizlice onun arkasından nereye gittiğini takip etmeye başladı. Hanımı evin kapısından dışarı çıkınca orada onu iki tane aslan bekliyor. Biri önünde biri de arkasında olmak üzere aslanlar hanımına refakat ederek, sahile doğru gitmeye başladılar.


🥀Hanımı denizin kenarına gelince, O denizin üzerinden yürüyerek sahile yakın tenha bir adacığa gitti. Orada bir müddet ibadet ettikten sonra su üzerinde yürüyerek tekrar sahile geldi. Deniz kenarında onun gelmesini bekleyen aslanlar, o gelince yine biri önünde biri arkasında eve kadar ona refakat ettiler.


🥀İmam el-Cezûlî üç gece hanımını tekrar takip edip, yine aynı olaylar cereyan edince artık daha fazla dayanamadı ve hanımıyla konuştu. Meseleyi ona açıp, bu kerametin sırrını öğrenmek istedi. Bunun üzerine hanımı tebessüm ederek:


🥀“Efendi! Demek sırrıma vakıf oldunuz. Bana böyle bir kerametin ihsan edilmesinin sebebi Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a çok salâvat getirmektir.”


🥀Süleyman el-Cezûlî Hazretleri günlerden beri kafasını meşgul eden soruya galiba cevap bulabilecekti. Hemen hanımına sordu:


🥀“Ey Hatun! Hangi salâvata devam etmekle bu keramete nail oldun?” Hanımı kocasının bu sorusuna cevap vermek istemedi.


🥀Fakat kocası ısrarla bunu açıklamasını isteyince dedi ki: “Efendi! Bunu söylemeye müsaade yok. Ama madem söylemem için çok ısrar ediyorsun, o hâlde bu gece istihare yapayım, eğer müsaade olursa, o zaman söylerim.” dedi.


🥀O gece istihare yaptı. Ertesi sabah istihare neticesine göre kocasına durumu şöyle anlattı:


“Bu salâvatı şerifeyi açıkça söylememe müsaade edilmedi. Lâkin şuna müsaade var ki, sen bütün salâvatı şerifeleri araştır ve bulduklarını bir  kitapta cem et. Şayet benim okuduğum salâvatı şerife o kitapta mevcut ise söylerim.” dedi.


🥀Bunun üzerine Süleyman el-Cezûlî Hazretleri araştırma yapmaya başladı. Ne kadar salâvatı şerife ile alâkalı eser varsa, gözden geçirdi. İnceledi, tetkiklerde bulundu.


🥀Bu işin ehli olan zatlara danıştı ve sonuç itibariyle bulduğu tüm salâvatı şerifeleri bir araya cem ederek, onu “Delâil-i Hayrât” ismiyle kitaplaştırdı. Bu  kitabı gözden geçirmesi için hanımına sundu. Hanımı bu kitabı baştan sona okuduktan sonra eşine dedi ki:


🥀“Evet, benim okuduğum salâvatı şerifeye bir kaç yerde rastladım. Sen bunu okumaya devam et.” dedi.

...... 

Nasıl ağlamayayım ki

 Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yerde oturuyordu. Yanında da, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali de vardı. Aniden ağlamaya başladı. Hazreti Ebû Bekir ağlamasının sebebini sorunca, Peygamber Efendimiz şu cevabı verdi:

-Nasıl ağlamayayım ki, ümmetimin yolu çok uzundur. Boyunlarında çok ağır günâhlar vardır. Onların günâhları yağmur ve kar tanelerinden, deniz köpüğünden ve ağaçların yapraklarından fazladır.

Hazreti Ebû Bekir;

-Ey Allahın Resûlü! Kalbini ferah tut! Onların günâhlarının yarısını alacağım! dedi.

Resûlullah efendimiz, Hazreti Ömer'e dönerek buyurdu ki:

-Peki sen ümmetimin günâhkârları hakkında ne diyorsun?

-Onların günâhlarının üçte birini yüklenirim ya Resûlallah, dedi.

Peygamberimiz bu sefer Hazreti Osman'a sordu. O da;

-Ben onların günâhlarının dörtte birini yüklenirim, dedi.

Daha sonra Hazreti Ali'ye sordu. O da dedi ki:

-Ben sırat köprüsünün kenarında duracağım. Ümmetin günâhkârlarının ateşe düşmelerini engelleyeceğim.

Bu sefer Hazreti Âişe'ye dönüp şöyle buyurdu:

-Ya Âişe! Peki sen ümmetimin günâhkârları için ne yapacaksın?

-Fâtıma'nın huzurunda bir şey, demem ya Resûlallah.

Hazreti Âişe'nin bu sözü üzerine Hazreti Fâtıma da buyurdu ki:

-Annenin huzurunda, kızın konuşması uygun olmaz.

Hazreti Âişe bu sefer dedi ki:

-Ya Fâtıma! Allaha yemin ederim ki, senden önce bu konuda bir şey söylemeyeceğim.

Bundan sonra Hazreti Fâtıma, Peygamber Efendimize dönerek dedi ki:

-Mîzan'ın kurulacağı yerde duracağım. Ümmetinin günâhları sevaplarından ağır gelirse, oğlum Hasan'ın zehirle kirlenmiş gömleğini onların sevap kefesine koyacağım. Şâyet sevap kefeleri yine de ağır gelmezse, bu sefer oğlum Hüseyin'in kanla kirlenmiş gömleğini ilave edeceğim.

Sonra Peygamber Efendimiz, hazret-i Âişe'ye dönerek buyurdu ki:

-Ey müminlerin annesi! Sen ne yapacaksın?

Hazreti Âişe bir şey söylemeyip odasına girdi. Secdeye kapanıp ağlayarak dedi ki: "Ya İlâhî! Sen, beni müminlerin annesi yaptın. Sen bilirsin ki, bir ana, çocuğunun cehenneme girmesine râzı olamaz. Bunun için onları benimle Cennete gönder! Yoksa beni de onlarla Cehenneme koy!"

O anda Cebrâil aleyhisselâm gelerek Peygamber Efendimize dedi ki:

-Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Âişe-i Sıddıka'ya de ki, O'nu, Cehenneme göndermem benim keremime yakışmaz. Çünkü O, Habîb'imin zevcesidir. Çocukları, annelerinden ayırmak da câiz değildir."

Evet, "Ümmetim, ümmetim" diye gözyaşı döken bir Peygamberin ümmeti olarak ne kadar şükretsek azdır...

Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin duası

Araştırmacı yazar Ömer Faruk İspir bir TV programında şöyle demişti:

Menâkıbnâme kitaplarında Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri buyurmuşlar ki:

"Cenazemize gelenler ve cenaze namazımızı kılanlar bizimdir. Kabrimizi ziyaret edenler, bizimdir. Kabrimize gelip Fâtiha okuyanlar asla fakirlik görmesinler. Fakirlik, elem ve sıkıntı çekmesinler. Îmânlarını kurtarsınlar. Îmânlarını kurtarmadıkça ölmesinler, ateşte yanmasınlar, dünyevî ve uhrevî (dünyada ve âhirette) ateşin azabına uğramasınlar. Yerleri nâr ehlinin yeri olmasın. Ehl-i Cennetin yeri olsun." 

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şu düâyı çok okurdu

 Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şu düâyı çok okurdu: 

*(Allahümme innî es’elüke-ssıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve hüsnel-hulkı verrıdâe bilkaderi birahmetike yâ Erhamerrâhimîn)*. Bunun ma’nâsı, *(Ya Rabbî! Senden, sıhhat ve âfiyet ve emânete hıyânet etmemek ve güzel ahlâk ve kaderden râzı olmak istiyorum. Ey merhamet sâhiblerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver!)* demekdir.

Bunlarla dünya ve ahiretini süsle

 "Bu nasihatimle dünya ve ahiretini süsle!.."

İmam-ı a’zam hazretleri: "Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir."

Ehl-i sünnetin reisi İmam-ı a’zam hazretleri bir talebesine (aslında hepimize)şu "altın nasihatleri" yapmıştır:

Evladım, konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiçbir işinde acele etme, teenni (acele etmeden)ile hareket et. Acele şeytandandır...

Hadis-i şerifte,(Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder)buyuruldu.

Susmayı âdet edin...

Hadis-i şerifte,(Susmak, hikmettir; fakat susan azdır)buyuruldu.

Her ayda birkaç gün oruç tut...

Hadis-i şerifte,(Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur)buyuruldu.

Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan...

Hadis-i şerifte,(Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir)buyuruldu.

Dünya nimetine ve sağlığına güvenme...

Hadis-i şerifte,(İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil)buyuruldu.

Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru...

Hadis-i şerifte,(Bid'atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur'ân-ı kerimi gizlemiş sayılır)buyuruldu.

Sakın ölümü hatırından çıkarma!..

Hadis-i şerifte,(Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır)buyuruldu.

Kur’an-ı kerim okumaya devam et...

Hadis-i şerifte,(Kur'ân okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'ân okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer)buyuruldu.

Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla dost olma [diyaloğa girme]. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Kabirleri ziyaret et...

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme...

Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et...

"Bağdât'ın Zâhidi" Ma'rûf-ı Kerhî

Bu mübarek zat, "Bağdât'ın İmâmı ve Zâhidi" lakabıyla meşhurdur. Fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm âlimidir... İmâm-ı Ali Rızâ'nın hizmetinde bulunmuştur... İranlı Hristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hristiyanlığı öğrenmesi için bir râhibe gönderilir. Biraderi İsâ onun Müslüman oluşunu şöyle anlatır:

"Ben ve kardeşim Ma'rûf okula gidiyorduk. Hristiyan idik. Râhip, çocuklara -Hâşâ- 'Allah üçtür: Baba, Oğul, Ruh'ül kudüs' derdi. Kardeşim Ma'rûf, 'Allah birdir, Allah birdir' diye yüksek sesle bağırırdı. Râhib de onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi... Bu hâl uzun zaman devâm etti. Nihâyet bir gün öyle dövdü ki, her tarafı kan revan içinde kaldı. O da kaçtı ve bir daha geri dönmedi...

Bunun üzerine annem onun için her gün gözyaşı dökerdi:

-Eğer oğlum sağ salim geri dönerse, o hangi dinde ise ben de o dîne gireceğim, derdi..."

"EY RABBİNİ ARAYAN ADAM!.."

Bundan sonrasını, Ma'rûf-ı Kerhî kendisi şöyle anlatır:

-Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe'ye geldim. Bir mescide gittim. Orada nur yüzlü bir zâtın etrâfında insanlar halka olmuş, anlattıklarını can kulağıyla dinliyorlardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu:

-Kim Allahü teâlâdan tamâmen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamâmen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O'na koşarsa, Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O'nun muhabbeti hâsıl olur, O'na gelirler. Dertlere ve belâlara sabreden kimseye de rahmetini ihsân eder...

Bu zât Muhammed ibni Semmâk hazretleriydi. Onun bu sözleri kalbime çok tesir etti. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, Rabbime kavuşmayı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbn-i Semmâk âniden sustu. Sonra insana çok tesir eden bir sesle;

-Bağdâtlı genç nerede? diye sordu. Beni hemen yanına götürdüler. O mübarek başımı okşadı ve;

-Merhabâ ey Rabbini arayan kişi! Merhabâ ey Allah'ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi! dedi...

Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen râhibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine;

-Sen ağlıyor musun? dedi.

-Evet efendim, dedim ve râhibin sözünü hatırladım. Tam bu sırada;

-Râhibin sözünü mü düşündün? diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. "Evet" dedim. Bana;

-İman etmiş, tertemiz bir kul olarak Allahü teâlâya duâ et. Senin duân kabûl olur, buyurdu ve ben de duâ ettim. Daha sonra râhibin Müslüman olup sâlihler arasına karıştığını öğrendim..."

Ma'rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra büyük bir âlim olarak memleketine döndü. Sabırla bekleyen annesi onu bağrına bastıktan sonra;

-Hangi din üzeresin? diye sordu. O da;

-İslâm dîni üzereyim, deyince annesi de Kelime-i şehadet getirerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün âile Müslüman oldu...

Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri, 815 (H.200) senesinde Bağdat'ta vefât etti. Yolu o taraflara düşenlere hatırlatalım ki, kabri başında yapılan duâlar makbul ve müstecabdır...

On cümle!..

Siyer, nahiv ve târih âlimlerinden Muhammed bin Hişâm anlatır:

Ma'rûf-ı Kerhî bana; "Sana; beşi dünya, beşi âhiret için olan on cümle öğreteyim. Böyle dua edenin duası kabul olur" dedi. Ben; "Yazayım mı" dedim. "Hayır. Behr bin Hâris nasıl tekrar ederek bana öğrettiyse, ben de aynı şekilde sana öğretirim" diyerek şu hadis-i şerifi bildirdi:

(Her namazdan sonra, beşi dünya, beşi ahiret için olan şu on cümleyi söyleyenin dualarını Allahü teala kabul eder: 1- Dinim için Allah bana kâfidir. 2- Dünyâm için Allah bana kâfidir. 3- İki cihan sıkıntıları için Allah bana kâfidir. 4- Hasetçiler için Allah bana kâfidir. 5- Bana haksızlık etmek isteyenler için Allah bana kâfidir. 6- Bana kötülük etmek isteyenler için Allah bana kâfidir. 7- Ölüm ânında Allah bana kâfidir. 8- Kabirde Allah bana kâfidir. 9- Mîzânda Allah bana kâfidir. 10- Sıratta Allah bana kâfidir... Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah bana kâfidir. Ona tevekkül eder, Ona yalvarırım)

Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!

 Îtikatta mezhebimizin imamı olan, Ebû Mensûr-i Mâ-Türîdî hazretlerinin, (Zamanımızdaki, tegannî ile okuyan hâfızların, nağmelerini işiterek, Kur'an-ı kerimi ne güzel okudun diyen kimse, kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar, yaptığı ibâdetlerinin sevabı gider) dediğini, kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasr-ı Debbûsî hazretleri buyuruyor ki, kâdı Zahîreddîn-i Hârezmî hazretleri buyurdu ki, (Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden tegannî dinliyen veya başka, herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmıyarak, bunlara, ne güzel dese, o anda îmanı gider. Çünki Allahü teâlânın emrine ehemmiyyet vermemiş olur. İslâmiyyete kıymet vermiyen kimsenin, kâfir olacağını, bütün müctehidler, sözbirliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibâdetleri kabûl olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!). (Mektubat, c.1, m. 266)

Rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem

 Gökten bir katre yağmur inmese yerden dahi bir dal nebât bitmese eğer rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem.


(Seyyid Abdulhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Pek çok sevilen Hilmi

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri bana yazdığı bir mektupda; *(Pek çok sevilen Hilmi)* diye yazmış. Sâdece *(Sevilen)* deseydi *(Kâfi)* idi. Ne büyük müjde efendim.


Bunlar, *(Kalbin)* den gelmese, *(Yazmaz)* efendim. Kalbinden geliyor bunlar Mübâreğin. Bunları *(Niçin)* böyle yazıyorum? Bir maksadım var.


Çünkü büyükler buyuruyor ki: *(İnde zikrissâlihîn tenzîl-ür rahme)* Yâni Allahü teâlânın sevdiği kullarının *(İsmi)* anılınca, oraya *(Rahmet)* yağar.


Abdülhakim Efendi hazretlerinin *(İsmi)* ni, buraya rahmet *(Yağsın)* diye söyledim kardeşim.


Bu büyüklerin oturduğu *(Yer)* ler, kıyâmet gününde *(Şefâat)* eder. Geçdiği *(Sokak)* lar şefâat eder. Molla Nâmık-i Câmî hazretleri böyle diyor.

● ● ●

Peygamber Efendimize; *(Allah nasıldır?)* diye soruyorlar. Efendimiz, nasıl cevap veriyor?


Şöyle gözünü kapat ve *(Allah)* de, hâtırına, hayâline ne gelirse, Allah o *(Değil)* dir diyor.


Yâni, *(Allah, hiçbir şeye benzemez)* buyuruyor. Akıl, ermediği şeyi nasıl anlasın? Küçük bir çocuk, büyük adamların işinden anlar mı? O, ancak *(Oyun)* dan anlar.


Peygamber aleyhisselâma; Allahü teâlâ, *(Şöyle)* değildir, *(Böyle)* değildir, ya *(Nasıl)* dır? diye soruyorlar.


Efendimiz cevâben; *(Küllü mâ hatara bi bâlike. Allahü gayru zâlike)* buyuruyor.


Ne demek bu? Yâni, *(Küllü)*, hepsi; *(Mâ)*, şol şeydir ki; *(Hatara)*, hutûr etdi, yâni geldi.


*(Bi bâlike)*, Arabcada bâl *(Kalp)* demekdir. Yâni Allah de, gözlerini kapat. Hâtırına, hayâline ne geliyorsa.


*(Allahü gayru zâlike)*. Allah, o değildir. Ne güzel cevap yâ Rabbî. Ne hakîmâne bir cevap.

Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır

 Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır. Zekât vermenin farz olması için, zekât malının nisâb miktârı olduktan îtibâren bir hicrî sene sonra da mülkünde bulunması lâzımdır. (Kâşânî hazretleri rahmetullahi aleyh)*Ödünç alma karşılığı olan borçlar ve zekât vermek farz olduğu günden önce ödeme zamânı gelmiş olan müeccel (taksitli) kul borçları nisâb hesâbına katılmaz.Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için saklanan altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisâb hesâbına katılır... 

(İbn-i Âbidîn hazretleri rahmetullahi aleyh)

Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir

 ***Hüseyin bin Said hazretleri Buyurdular ki:

Her kitabı okumak gayet tehlikelidir. Hakiki bir âlimin yazdığı bir kitaptan, fen bilgisi de okusan, feyz alırsın. Lakin habis birinin tefsirini okusan fayda görmek yerine zehirlenirsin. Mühim olan kalbin temizliğidir. Kafayı çok bilgi ile işgal etmek değildir. Bir Allahü teâlâ adamının bir tek kelamı ile bir insan hidayete erer. Lakin bir cahil ve habisin sözü ile felakete düşer. Kalbin nurlanmasının nişanı icraattır. Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir.

İslâmiyet iki kelimeyle özetlenebilir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İslâmiyet, iki kelimeyle özetlenebilir. *(Peki)* ve *(Hayır)*. Ama bunun için de *(İlim)* lâzım. Nerede (peki) diyecek, nerede (hayır) diyecek? 


Bunu iyi bilmek lâzım. Bunu da, herkes bilemez ki. Bunu, ancak *(Allah adamları)* bilir, herkes bilemez, (peki) denecek yerde *(Hayır)* derse, yanar efendim. 


Meselâ *(Hazret-i Ömer)* radıyallahü anh, Peygamber Efendimize (evet) yerine *(Hayır)* deseydi, *(Ebû Cehil)* den daha *(Tehlike)* li olurdu. 


Veyâhut da *(Ebû Cehil)*, (hayır) diyeceğine, *(Peki)* deseydi, *(Hazret-i Ömer)* den daha *(Üstün)* olurdu. Bu iş *(Nasip)* meselesidir kardeşim. 


*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, Resûlullah Efendimizden *(Mûcize)* beklemediler. Hiç böyle şeyler düşünmediler ve konuşmadılar. Çünkü buna *(İhtiyaç)* ları yokdu. 


Onlar, Peygamber aleyhisselâmın mübârek *(Sohbet)* inde bulunmakla *(Şeref)* lendiler. Hiçbir şey, (sohbet) gibi *(Kıymetli)* olamaz. 


O *(Sohbet)* de bulunmakdan daha büyük *(Kerâmet)* yokdur. Bunu, *(Mektûbât)* bildiriyor efendim. Allahü teâlânın *(Sevgili kulu)* olmanın ölçüsü, Onun dînini *(Yaymak)* dır. 


Evliyânın *(Sohbet)* inden istifâde etmenin şartları var kardeşim. Önce, o zâta karşı *(Edeb)* li olacak. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: *(Hiçbir bî-edeb vâsıl-ı ilallah olamamışdır.)* 


Sonra o büyüklerden *(Kerâmet)* beklememelidir. Biz kazandıklarımızı, *(Büyük)* lerimize olan *(Edeb)* imiz sâyesinde kazandık. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri çok *(Sevimli)* idi. 


Çok da *(Heybet)* liydi. Heybetinden yüzüne bakamazdık kardeşim. Bu *(Büyük)* lerin her bir (zerre) si, her bir (hücre) si Allahü teâlâyı *(Zikr)* eder. 


Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: *(Hak gelirse, bâtıl gider)*. Hak gelmesi için (gayret) lâzım, (yorulmak) lâzım, (üzülmek) lâzım, (ağlamak) lâzım. 


Osmânlılar, *(Viyana)* ya kadar gitmeselerdi, dövüşmeselerdi, oralara *(Hak)* gitmezdi. Dolayısıyla oradaki insanlar *(İslâmiyet)* le şereflenemezdi.

Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay

 Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay şöyledir:


Yavuz Sultan Selim Hazretleri, gecelerini genellikle kitap okuyarak geçirmeyi adet edinmişti; pek az uyurdu. Çoğu zaman bana okutur kendisi dinlerdi. Tarihi baştan sona bilirdi. Bir keresinde, bu şekilde bir kaç gece üst üste uykusuz kalmış, sonunda yorgunluktan uyuya kaldım. Padişah da gece biraz uyumuş. Sabah namazını kıldıktan sonra hizmetine koştuğumda, bana:


- Bu gece görünmedin, ne yaptın?

diye sordu.

- Birkaç gece uykusuz kaldığımdan bu gece gaflet galebe edip hizmetinizden mahrum oldum

diyerek özür diledim.

- Pekala! Ne rüya gördün?

dedi.

- Öyle hatırda kalacak rüya görmedim.

diye cevap verdim!

- Bu ne sözdür? Böyle uzun geceleri hem sadece uyku ile geçir, hem de bir rüya görme! Mutlaka görmüşsündür! Söyle! Benden saklama!

diyerek ısrar etti. Ne kadar düşündüysem de hatırlayamadım.

- Nakli mümkün bir şey görmedim.

diye yemin ettim.

Mübarek başlarını hayretle iki tarafa sallayıp düşündü. Ben de "Bu ısrarla sualin sebebi nedir?" diye hayrette kaldım. Biraz sonra beni bir iş için kapı ağasının bulunduğu daireye gönderdi. Gittiğimde Hazinedar Başı Mehmed Ağa, Vekilharç Başı Osman Ağa ve Saray Ağası Hasan Ağa'nın, hepsinin topluca bir arada oturduklarını gördüm. Saray Ağası Hasan Ağa'nın başı önünde ve gam ü kasavet içindeydi. Gerçi salih ve dindar bir kişiydi; ama bu hali, evvelkilerden pek başkaydı. Gözlerinden yaşlar aktığını da görünce, yakınlarından birinin vefat ettiğini zannettim. Kendisine:

- Ağa hazretleri! Kalbiniz kederli, gözünüz yaşlı görünüyor. Hikmeti nedir?

dedim.

- Hayır! Hiçbir şey yok

dedi, sıkıntısını benden gizledi, fakat Hazinedar Başı:

- Ağa kardeşimiz bu gece garip bir rüya görmüş, şu anda onun tesirindedir

diye açıkladı. Ben:

- Allah Teala hayırlar vere! Bana da söyleyin!. Zira Devletli Padişahım; “Sen bu gece mutlaka rüya görmüşsündür! Niçin söylemiyorsun?” diye beni azarladı. Beni sıkıştırması boşuna değildir. Ne gördünse anlat

diyerek Hasan Ağa'ya ısrar etti. Söylemekten sıkılarak dedi ki:

- Benim gibi asî günahkarın, padişah huzurunda söylenmeye layık ne rüyası olabilir ki? Lütfen bana bunu teklif etme!


Biz ısrara devam ettik. Gitgide hayası artıyor ve

Sonunda Hazinedar Başı Mehmed Ağa:

- Niçin söylemiyorsun? Daha önce söylemeğe memur olduğunu kendin açıkladın. Şimdi gizlemek hıyanet olmaz mı?

deyince sırrını açıklamaya mecbur kaldı:


- Bu gece rüyamda, bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı aceleyle vurduklarını duydum. Ne oluyor diye ileri vardım. Baktım ki kapı dışarısı biraz görünecek kadar aralanmış; ama adam sığmaz. Ne var diye baktım. Ellerinde bayraklar vardı ve silahlarını kuşanmışlardı. Harbe hazırdılar. Ellerinde birer sancak olan dört nûranî kişi, kapıya yakın duruyordu. Bana: "Niye geldiğimizi bilir misin?" dedi. Ben de: "Buyurun!" dedim. "Bu gördüğün büyük kalabalık Rasulullah'ın ashabıdır. Bizi o gönderdi. Selim Han'a selam etti Hemen kalkıp gelsin, bugünden sonra Haremeyn (Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere) hizmeti ona verildi" diye ferman buyurdu. Bu gördüğün dört kişi Ebü Bekir Sıddîk, Ömer bin Hattab, Osman Zinnüreyndir. Ben de Ali bin Ebî Talib'im. Git Selim Han'a benim tarafımdan bildir!" dedi ve kayboldu.

Bana dehşet gelip kendimi kaybettim. Sabaha kadar yatıp kalmışım. Hizmetçiler teheccüd zamanı, adetim olduğu halde kalkmamamı hastalığıma hamletmişler. Sabah namazını kaçırmayayım diye gelip beni uyandırmak istediklerinde, terden su içinde yattığımı görmüşler. Değiştirmek için çamaşır getirmişler. Beni ovarak uyandırdılar. Alem bana dar geldi. Aklım başıma gelince aceleyle kalktım. Namazımı kıldım; hatta zor yetiştirdim. Fakat hala benden hayret ve şaşkınlık gitmedi" dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı.


Ben de padişahın emrettiği işi görüp hemen, döndüm.

Padişahın huzuruna çıktığımda o, yine rüyadan söz açıp:

- Böyle uzun gecelerde sabaha kadar uyuyup bir şey görmemen bana acayip geliyor.

dedi. Ben de:

- Padişahım! Eğer rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse Saray Ağası olan Hasan Ağa görmüşlerdir. Şayet emriniz olursa arz edeyim"

dedim.

- Söyle!. Göreyim!

buyurdular.

İşittiklerimi anlatırken mübarek yüzleri kızarmaya başladı ve:

- Biz sana her zaman demez miyiz ki "Bizler bir cihete, vazifeli olmayınca hareket etmemişizdir? Ecdadımız keramet sahibi idi, içlerinde sadece biz (onlara) benzemedik " diyerek tevazu gösterdiler.


Bu rüya olayından sonra sefere çıkan Yavuz Sultan Selim, 1517 yılındaki Mısır Seferi'nden döndükten sonra. Halife III. Mütevekkil Alallah'ın İstanbul'da kendisine bıraktığı halifelik unvanını üzerine almıştır.

El-Alim celle celaluhu

El-Alim celle celaluhu:

Herşeyin zahirine ve batınına külli ve tam bir ihata ile âlim olan;rakik ve celî yani en gizli ve açık şeylerin evvelini, halini, akıbetini ilmiyle ihata eden, bilendir. 

Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz?

 Minah–82: Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz, diye Gavs-i Hizani Seyyid Sıbğatullah Arvasi'ye (kuddise sirruhu) soruldu. Buyurdular: Şiîlik ve ehli bidat olma vasfına buğz edilir. Lâkin zatına edilmez. Münkir seyyide de aynı muamele edilir.

Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken...

 Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken ve genç nesiller çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkanlarından mahrum edilmişken piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk milleti yeni Müslüman olmuş gibi nevzuhur sahte müctehidlerin kitapları genç nesillerin ellerine veriliyor.

Maalesef ülkemizde İbni Teymiye,Muhammed Abdulvahhab gibi sapıkların fikirleri,farmason Cemaleddin  Efgani, Muhammed Abduh'un görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz Müslüman Kardeşler teşkilatına bağlı yazarların kitapları veya İran'dan kaynaklanan Fars emperyalizmine ait eserler din adına okunmaktadır.Öte yandan ecdadımızın meydana getirdiği eserler yalnız Türk dünyasına değil bütün İslam dünyasına İslamiyeti yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır. Ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır. 


Seyyid Ahmet Arvasî

İMAN ÜÇ MERTEBEDİR

 "MÜZEKK-İN NÜFUS’DA İMAN" 

Bilmiş olunuz ki, imân üç mertebedir: Biri avamın imanıdır ve esfele sâfilindir ki, ondan aşağı iman yoktur. Bundan ileri iman da yoktur, zira, bunsuz iman tamam olmaz. Fakat, bundan aşağı iman yoktur denilmesinin sebebi, bundan aşağısı ile cehenneme gidilir mânasınadır. Zira, imanın temeli ve aslıdır. Avamın imanı hakkında Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Avamın imanı TAKRÎRÜN BÎL-LÎSAN VE TASDÎKUN BÎL-CENÂN'dır. Yani, dil ile söylemek ve kalp ile tasdik etmektir.” 


Server-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri: “İman; Allahu teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirileceğine, cennete ve cehenneme, hayır ve şerrin Allahu teâlânın takdiri ile olduğuna dil ile ikrar etmen ve gönül ile inanmandır.” buyurmuşlardır.  İşte, bu mertebe iman avamındır. Bundan aşağı iman yoktur. Bunları inkâr eden, kâfirdir demek olur.  


Bundan yukarı bir mertebe has’lardır ki, ona İMAN-I HAS derler. Hasların imanı da bunları ikrar ve itikat edip avamın imanını bildikten sonra amelde, kavilde ve fiilde ve ibadette: (Allahu teâlâ beni görür.) diye işlerler. Bunlar her ne yaparlar ve her ne işlerlerse, Allahu teâlânın kendilerini gördüğünü bilirler. Buna, havassın imanı denildiği gibi ÎMAN-I-ÎHSAN da denilir. Zira, Hz. Resûl aleyhisselâmdan soruldukta: “En büyük ihsan, Allahu Teâlâ’yı görür gibi ibadet etmendir. Sen, onu görmesen bile, o seni görür.” buyurmuşlardır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz böyle buyurduklarına göre, bu mertebe imana İMAN-I-İHSAN dense olur.  


Bundan da açıkça anlaşılıyor ki, havassın imânı ibadet ve tâ'atte Allahu tealâyı görür gibi olmaktır. Her türlü işlerinde, sözlerinde, zahirde ve bâtında (dışlarında ve içlerinde) böyle düşünür ve hazır görürler. Allahu teâlânın ululuğunu öyle fikrederler ki, gönüllerine Allahu tealâ’dan başka hiçbir şey gelmez. Allahu tealâyı zikretmekten başka, hiçbir şeyle sefaları olmaz. Oturmaları, kalkmaları, yürümeleri edep ve hudû içinde olur. O kadar ki, sağlarından sollarından haberleri bile olmaz. Yanlarında erkek mi, kadın mı, hayırlı mı, şerli mi, kim var bilmezler. Huzurları da amelleri de bu dereceye varır ve imanları o derece yakin olur.  


Fakat, bunlardan yukarı bir mertebe daha vardır ki ona da HASSÜL-HAS derler. Onların imanı, ihlâsı ve ameli o mertebede bulunur ki, gönülleri Allahtan başkasının hayalinden pâk olup arınır, basiret gözleri açılır. Hak teâlâ, onların ruhuna sıfatlardan bir sıfat ile tecelli eder. Onlar da o tecelliyi basiret gözü ile görürler. O tecelliye iman getirirler. Bütün uzuvları ile yani elleri, ayakları, gözleri, kulakları ile, zahir ve bâtın ile hatta saçının ve sakalının her kılı ile Hakka iman ederler. Bu mertebede olan Hassül Has'lar, yukarıda sözü geçen Has'lardan yukarıdadır. 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi hazretleri)

BU EHL-İ SÜNNET VEL CEMÂAT MEZHEBİNE AYKIRIDIR

 Yine Hazret-i İşân (yani İmam-ı Rabbani) "kuddise sirruhulaziz bu kabilden buyurdular ki: Bir defa Şeyh, Delhi'ye gelmişti. Seyyid Celaleddini Buhari'nin oğlu Şeyh Hacı Abdülvehhâb, ilim ve hâl sahibi olup, bir tefsir yazmıştı. Şeyhin huzuruna gönderdi.

 Şeyh, Server-i Kâinâtın "aleyhi ve aleyhimüssalâvat" Ehl-i beytinin tathirine (temizliğine) gelince. Şeyh Abdülvehhabın burada: «Resûlullahın evlâdı son nefesten emindir, akıbetleri yakinen hayırlıdır, yazdığını okuyunca, Şeyh Abdülkuddüs bunun kenarına Bu, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebine aykırıdır yazdı ve kitabı geri gönderdi.

Bu söz üzerine, memleketin âlimleri arasında günlerce müzakereler vaki oldu. Neticede Şeyh Abdülkuddüs'ün sözünde karar kıldılar "kuddise sirruh".

(Berekât  [Zübde-tül Makâmat]

Muhammed Hâşim Kişmî

Sahife no: 104    

Tercüme: Süleyman KUKU)

Oruclu olan kimse hurma ile iftâr etsin!

 İmâm-ı Rabbânî hazretleri (kuddise sirruh) 1.cild 162.mektûbunda buyuruyor ki,

Resûlullah "aleyhisselâm" buyurdu ki, (Oruclu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünkü hurma bereketlidir). O Server, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adalet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünkü bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda herşeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yinince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan herşey, insana da aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruclu kimse, iftâr zamanında, şehvetlerden ve dünyanın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pekçok istifâde eder. Anlattığımız faydaları daha tâm ve daha olgun olur...)

Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler

 ▸ Hasan Basrî Hazretleri nakleder:


▪ Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler. 


▪ Kul gevşeklik gösterip zikri terkedince onun köşk ve sarayını inşâ eden melek de durur. 


▪ Diğer melekler ona:


“Ne oldu, niye durdun ?” diye sorunca o:


▪ Kendisiyle vazîfeli olduğum kul bıkkınlık ve gevşeklik gösterdi !”  der.


▪ Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî (kuddise sirrûhu) şöyle seslenir:


“Allah size rahmet eylesin ey insanlar, meleklere ihtiyaç duydukları malzemeyi bol bol verin, sakın eksik bırakmayın !” 


 (İbn-i Receb, Fethu’l-Bârî, I, 166) 

Bu kitapların tesirli olması Seyyid Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretlerinin İzninden Dolayıdır

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Nefs)* in nihâi gâyesi, o insanı *(Kâfir)* yapmakdır. Bu nefs, insana düşman olduğu gibi, Allaha da düşman. Cenâb-ı Hak, bu nefsi, kendine *(Düşman)* olarak yaratmış. 


Bu nefsi, en ziyâde tahrip eden şey, *(Namaz) dır kardeşim. Onun *(İlâcı)* budur. Bu ilâcı kim kullanırsa, nefsinin şerrinden *(Emîn)* olur. 


İnsan namâza durduğu zamân *(Nefs)* inlermiş. Çünkü *(Namaz)*, mü’minle kâfiri ayıran farklardan biridir. 


Hele *(Cemâat)* ile kılınırsa, o kimsenin müslümân olduğuna *(Hükm)* edilir. Öyleyse namâza çok ehemmiyet verelim kardeşim. 


Çünkü *(Namâz)*, başlıbaşına *(Din)* dir, yâni *(İslâmiyet)* dir. Her tâat, bir ibâdettir, ama namâz, başlı başına İslâmiyetdir. 


O, bir *(Simge)* dir, yâni bir *(Alâmet)* dir. Şu anda üzerimizde *(Rahmet)* bulutu var kardeşim. 


Eğer aramıza *(İkilik)* girmezse, *(Nifak)* girmezse, *(Birlik)* ve berâberlik bozulmazsa, bu *(Hizmet)* ler devâm eder. 


Ama aramıza münâzarat girerse, *(Gıybet)*, *(Dedikodu)* ve *(İftirâ)* girerse, o zaman istikbâlimiz hakkında *(Ye’se)* düşerim, o zaman üzülürüm.


Bu kitapların *(Te’sîr)* li olması, Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretlerinin *(İzni)* nden dolayıdır. Abdülhakim Efendi Hazretlerinin *(Himmet)* inden dolayıdır. Onun *(Sevgi)* sinden dolayıdır. 


Çünkü, bu fakiri sevdiğine dâir bana mektûbu var. *(Pek çok sevilen Hilmi!)* diye başlıyor. Ben ne biliyorsam, hepsini *(Abdülhakim Efendi)* hazretlerinden öğrendim kardeşim.


Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretleri de kendisi için; *(Vallahi bende ne varsa, hepsi üstâdım Seyyid Fehîm Hazretlerine âitdir)* buyururdu.

Kadınların açık gezmeleri harâmdır

 İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (Kimyâ-i se’âdet) kitâbında buyuruyor ki, kadınların açık gezmeleri harâmdır. İnce, dar, süslü, renkli şeylerle örtünerek gezmeleri de harâmdır. Böyle gezenler, Allahü teâlâya âsî oldukları, günâha girdikleri gibi, bunların başında bulunan, baba, zevc, birâder ve amcadan hangisi, böyle gezmeğe rızâ verir ise, bu da, ısyân ve günâhda ortak olur).

Kıyamet gününde kulların senin azabından ne ile kurtulur?

*İmam-ı Azam “rahmetullahi teâlâ aleyh hazretlerinden rivayetle;* 

“Yüce Rabbimi rüyamda doksan dokuz kere gördüm. —Kendi kendime “Eger Rabbimi yüzüncü defa görürsem, kıyamet gününde mahluklar ne ile azabından kurtulacak?”_ diye kendisine soracağım dedim, arkasından, Hak Sübhanehü ve teâlâyı gördüm ve;

 “Ey Rabbim! Senin koruman güçlüdür, övgün yücedir ve isimlerin mukaddestir. Kıyamet gününde kulların senin azabından ne ile kurtulur?” dedim; 

Hak Sübhanehu ve teâlâ şu cevabı verdi:


“Her kim sabah, akşam namazından sonra “Sübhanel ebediyyil ebed…” duasını okursa azabımdan kurtulur”, buyuruldu.


Sübhanel ebediyyil ebed.

Sübhanel Vahidil Ahad.

Sübhanel ferdis samed.

Sübhane rafiıssemai bigayri amed.

Sübhane men besatal arda ala main cemed.

Sübhane men halakal halka ve ahsahüm aded.

Sübhane men kasemel erzaka ve lem yense ahad.

Sübhanellezi lemyettehız sahibeten ve la veled.

Sübhanellezi lem yelid ve lem yuled.

Ve lem yekun lehu küfüven Ahad.

Sübhane men yerani.

ve yesmeu kelami.

ve yarifu mekani ve yerzükuni.

ve la yensani.

Sübhane Rabbike Rabbil izzeti amma yasifun.

Ve selamün alel mürselin.

Velhamdülillahi Rabbil alemin.


Manası: 

Ebed ve ebedî olan Allah‘ı tesbih ederim.

Bir ve tek olan Allah’ı tesbih ederim.

Tek ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu

Semayı direksiz yükselten Allah’ı tesbih ederim.

Yeryüzünü donmuş su üzerine yayan Allah’ı tesbih ederim.

Mahlukatı yaratan ve onları çeşitlendiren Allah’ı tesbih ederim.

Rızkı taksim eden, hiçbir canlıyı unutmayan Allah’ı tesbih ederim.

Eş ve çocuk edinmeyen Allah’ı tesbih ederim.

Doğurmamış, doğrulmamış ve hiçbir şey de kendisine denk olmayan Allah’ı tesbih ederim.

Beni gören, yerimi bilen, beni rızıklandıran ve beni unutmayan Allah’ı tesbih ederim.

Erişilemez (Aziz) olan Rabb, vasıflandırıldığı şeylerden yücedir..

Ve selam bütün Resullerin (Aleyhumusselam) üzerine olsun..

Ve Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Allah’ı tesbih ederim.