İki şeyi Allahu teala Bir kuluna vermişse ona her şeyi vermiştir başka bir şey istemesin, birisi ehl-i sünnet vel cemaat itikadı ikincisi dinini öğrendiği zata muhabbet, teslimiyet, itaat
(Hüseyin Bin Said hazretleri)
İki şeyi Allahu teala Bir kuluna vermişse ona her şeyi vermiştir başka bir şey istemesin, birisi ehl-i sünnet vel cemaat itikadı ikincisi dinini öğrendiği zata muhabbet, teslimiyet, itaat
(Hüseyin Bin Said hazretleri)
***Kur'ân-ı kerîm büyük bir ilimdir. Ancak onu, o ilmin mütehassısları anlar. Her Arapça bilenin Kur'ân-ı kerîmi anlaması mümkün değildir..Kur'ân-ı kerîm, uçsuz bucaksız büyük bir okyanus gibidir. İnsanlar da o deryanın ortasında bulunan bir gemideki yolcular gibidir. Yolcuların, (Kaptanda insan, biz de insanız, şu gemiyi istenilen sahile çıkarabiliriz) demeleri elbette çok abestir. Tecrübeli kaptan bile, elinde pusulası ve diğer lüzumlu aletleri olmasa, istenilen rotayı takip ederek arzu edilen limana gidemez. İşte insanlar, gemideki yolcular gibidir. Bir kaptan olmadıkça istenilen limana gidemezler. Kaptan, İmâm-ı A'zam hazretleri gibi İslâm âlimleridir. Yolcuların kaptana tâbi olmaları gibi, insanlar İmâm-ı A'zam “rahmetullahi aleyh” hazretleri gibi bir İslâm âlimine tâbi olmadıkça Kur'ân-ı kerîme göre amel etmiş sayılamaz.
(Mevdûât-ül-ulûm c.l, s.455; Hadîka c.2, s.339)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Bid’at fırkalarını, yetmişiki fırkada olanları sevmiyeceğiz kardeşim. Ama sevmemek demek, doğüşmek, kavga çıkarmak demek değildir.
Döğüşmek şöyle dursun, münâkaşa etmek bile yok. Çünkü dostla münâkaşa, dostluğu azaltır, düşmanla münâkaşa, düşmanlığı artdırır.
Allahü teâlâ hepimize seâdet-i dâreyn ihsân eylesin kardeşim. *(Vücûdumun her zerresi gelse de dile, şükrünün binde birini yapamam bile)* buyuruyor İmâm-ı Rabbânî hazretleri.
Temel olmazsa, binâ ne kadar yüksek olsa da, hepsi birden yıkılır. Temel, *(Îmân)* dır, yâni ehl-i sünnet îtikâdıdır. Velhâsıl îmân çok mühimdir. Etrâf düşman doludur.
Ehl-i sünnet îtikâdı, balta girmemiş ormanların en ücrâ köşesindeki *(âb-ı hayât)* gibidir. O sudan bir damla içenler, sonsuz Cennete gider.
İşte bu büyüklerin sohbetleri, kitapları ve kendileri, âb-ı hayâtdır kardeşim. Onu içenler, o gıdâyla büyüyenler, sonsuz olarak, cenâb-ı Hakkın râzı olduğu yerde buluşacaklardır.
Bütün sohbetlerin özeti, bütün vaazların özeti, bütün nasîhatlerin özeti, bir *(Allah adamı)* na kavuşmakdır. Dünyâda en zor iş, budur. Ona kim kavuşursa, o her şeye kavuşmuş olur.
*(Akıllı)* kime denir? Akıllı demek, menfaatini koruyan, kollıyan insan demekdir. Kendini ateşde yanmakdan koruyamayan bir kimse, nasıl akıllı olabilir?
Bir kimse çok zekî olabilir, çok müthiş inşaatlar yapabilir, müthiş yatırımlar yapabilir. Ama eğer Allaha, Peygambere ve âhiret gününe îmân etmiyorsa, ona akıllı denmez.
Allahü teâlâ bizi, akıllılar zümresinden yaratdı. Çünkü O seçmeseydi, O ayırmasaydı, biz tanıyamazdık. Bu hizmetleri yapanlar, Peygamberlik vazîfesine tâlip olmuşlardır.
Bu çok kıymetli vezîfenin birçok düşmanları olur. Bir ni’met ne kadar kıymetli ise, onun düşmanı da o kadar çok ve kavî olur.
En büyük düşman da, insanın kendisidir. O da, insanın *(Nefs)* idir. Nefs de insanın içindedir. Önüne birçok engeller çıkarır, mâni olmak ister.
*4 Nisan 2026 Ankara Kitap Fuarı’nda* kitaplarımızı dağıtırken standımızın önünden geçen bir ablayla unutulmayacak bir sohbet nasip oldu.
Önce kendisine bir *namaz kitabı* takdim ettim. Kitabı eline aldı, dikkatlice baktı, sayfalarını merakla inceledi.
Onun bu ilgisini görünce bu defa kendisine *“İngiliz Casusunun İtirafları”* kitabını hediye etmek istedim.
Bu kitap özellikle dikkatini çekti. Lawrence hakkında oldukça bilgiliydi. Sohbet kısa sürede sıradan bir kitap tanıtımının ötesine geçti; daha derin, daha düşündürücü bir hâl aldı.
Biraz konuştuktan sonra standımızdaki diğer eserlerden de bahsettim. İlgisi daha da artınca bu kez kendisine *Tam İlmihal* kitabını tanıttım. O sırada fuarda birlikte olduğumuz, standın arka tarafında kitaplarımıza ayraç koymakta olan İsmail Koş abi de bizi dinliyordu.
Sohbete o da dâhil oldu.
Derken abla, bizi hayrete düşüren bazı şeyler anlatmaya başladı. Bu fuarda bazı insanlara baktığında onları çok farklı suretlerde gördüğünü; bazısını *domuz*, bazısını *eşek ve at*, bazısını *şeytan* ve bazısını da muhtelif hayvan suretlerinde gördüğünü anlattı. Hatta bir kişiyi *yılan* gibi gördüğünü, o kişinin de sonradan gerçekten dolandırıcı çıktığını söyledi.
Sonra bize dönerek, standımıza ve kitaplarımıza baktı. Sanki gördüğü manzarayı bize de göstermek ister gibi şu sözleri söyledi:
*“Sizde böyle bir hâl hissetmedim. Standınıza muazzam bir nur iniyor. Bu inen nuru görüyor musunuz? Buradan parlak bir ışık yağıyor. Parlak bir ışık şeklinde tüm fuara yayılıyor. Bunu görüyor musunuz?”* dedi.
O an, fuarın kalabalığı içinde sanki zaman biraz durdu.
Biz sadece kitap dağıttığımızı zannediyorduk; meğer Rabbimiz, o kitapların vesilesiyle gönüllere başka kapılar açıyormuş.
Sohbetin sonunda *Tam İlmihal* kitabını satın aldı. Teşekkür ederek yanımızdan ayrıldı.
Ama söylediği o söz, standın üzerinde asılı kalan bir hatıra gibi gönlümüzde kaldı:
*“Standınıza muazzam bir nur iniyor.”*
Büyüklerimizin buyurduğu gibi *“Kitapların dağıtıldığı yere yağar rahmeti ilahi…”*
Mert Biçer / 4 Nisan 2026 Cumartesi, 23.Ankara Kitap Fuarı.
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Tövbe etmek, Allahü teâlâya söz vermekdir. Yâni; *(Ben yapdığıma pişmân oldum yâ Rabbî, bir daha yapmıyacağım)* demekdir.
Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın? Allahü teâlâya götüren kapıdan geçsin. O kapı neresidir? O kapı, büyüklerin kapısıdır.
*(Evliyâ-yı kirâm)* ın kapısıdır, Evliyâ-yı kirâmın huzûrudur, sohbetidir. Bu evin kapısının ne kıymeti var? Burada kastedilen, sohbet kapısıdir. O sohbet kapısından gir.
Yâni, sohbete gir, sohbetinde bulun o büyüklerin. İşte Allahü teâlâya kavuşduran yol, Allahü teâlâya kavuşduran kapı, bu kapıdır. Allahü teâlânın sevdiklerinin sohbetidir.
*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, o kemâlâta nasıl kavuşdular? Resûlullahın sohbeti ile. Evliyâ-yı kirâm da, Resûlullah Efendimizin vârisleridir. Onlar, *(Vereset-ül Enbiyâ)* dır.
Muhammed aleyhisselâma tâbi olmadan seâdete kavuşmaya imkân yokdur. Ona tâbi olmıyan, dünyâda sefâlet çeker, sürünür. Âhiretde de Cehenneme gider ve yanar.
Resûlullah Efendimize tâbi olmak için, en evvelâ *(Îmân)* etmek, âmentüye inanmak lâzım. Bizim kitaplarımızda bunlar yazılı. Okuyacağız, öğreneceğiz.
Ondan sonra da öğrendiğimiz farzları, vâcibleri, sünnetleri yapacağız kardeşim. Harâmlardan sakınacağız, bunlar çok mühim. Bir kimse günâh işliyorsa, hiç kıymeti yok
Eskiden, babamın evinde iken biz akşamları çay içmeyi bilmezdik. Sâdece kahvaltıda çay içerdik. Çay içmeyi dahî Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden öğrendik.
Abdülhakim Efendi hazretlerinden duymadığımız hiçbir şeyi söylemiyoruz kardeşim. Efendi hazretleri tek şeker ile açık çay içerlerdi. Ziyâ bey üç şeker, Hâlid bey, koyu ve tek şeker.
Allahü teâlâ mü’mini, namaz kılmak için yaratdı kardeşim. Namaz kılana, *(mü’min)* denir. Kılmıyan, şüphelidir. Dîn-i islâm, namâzın içinde mündemicdir.
Namaz, çok şereflidir, çok kıymetlidir. Niçin? İçinde *(Kur’ân-ı kerîm)* olduğu için, Kur’ân-ı kerîm okunduğu için.
Çünkü Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâdan sonra, makâmı, mevkîi, derecesi en yüksek olandır. Peygamberlerden de yüksekdir.
Bizim Peygamberimizden de yüksekdir. Allah kelâmıdır çünkü. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: *(Bu Kur’ânı, ben dağa indirseydim, dağ su gibi erir ve akardı.)*
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
*(Mahşer)* meydanı, Ortadoğu’da olacak, mahşerin merkezi orası. O zaman dünyâ dümdüz olacak ve Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar her insan, o meydanda toplanacak.
Yer, beton olacak, tek bir ağaç olmıyacak. Güneş, bir mızrak boyu alçalacak. İnsanlar sıkış sıkış olacak. Zamânı ise, *(elli bin)* âhiret senesi olacak.
Âhiretin bir günü, dünyânın *(bin)* senesi gibi olacak. Ama bu kadar uzun müddet, ehl-i sünnet bir müslümân için, iki rekât namaz kılacak kadar kısa olacak kardeşim.
Hele *(mücâhid)* ler, yâni dünyâda iken İslâmın yayılması için çalışanlar, bu süreyi Cennetde geçirecekler. Onlar için hiç sıkıntı yok.
Bu, zor değil ki, bunu Allahü teâlâ yaratıyor. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, Onun gücünün yetmediği bir şey yokdur kardeşim.
En büyük günâh, kalb kırmakdır. Kâfire dahî güzellikle emr-i mâruf yapacağız. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin vasiyetnâmesinin en son iki kelimesi şu idi: *(Kimseyi incitmeyin!)*
Dolayısıyla, müslüman olmak, çok güzel bir şeydir. Hakîkî mü’min olmak, kendisinin bir *(Hiç)* olduğuna inanmak ve bütün varlığıyla hizmet etmekdir.
Kendinin *(hiç)* olduğunu anlıyan bir mü’min, *(kâmil)* bir mü’mindir.
Ankara’da Bağlum’da bulunuyorduk. Zelzeleden sonra gitmişdik. Arkadaşlar bizi görmeye gelmişler. Kitap okuduk, sohbet etdik, büyüklerden bahsetdik.
Büyüklerin *(ismi)* nerede anılırsa, ruhları orada hâzır olur efendim. Bakın gelir demiyorum, çünkü zâten oradadır, ismi söylenince irtibât başlar.
Çünkü rûh zamansızdır, ruh’da zaman yok. Yeter ki o büyüklerin ismi anılsın, hattâ onları düşününce bile, o anda *(irtibât)* kurulur ve istifâde başlar.
Ne gibi? Radyo dalgaları her yerde var. Radyonun düğmesini çevirdiğin anda irtibât kuruluyor ve yayın başlıyor, onun gibi.
*(Îmân)* ın bir kişide varlığı veyâ yokluğu nasıl anlaşılır? Bunun birkaç yolu vardır. Bir insanda îmânın asıl varlığı veyâ yokluğu, hubb-u fillah ve buğd-u fillaha bağlıdır.
Eğer bir insan, Allahın düşmanlarıyla *(dost)* olur, onlarla samîmî görüşür, Allahın dostlarına ise soğuk olur, onlardan uzak olursa, bu adam ne işe yarar ki?
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Allahın dînini yaymak nasıl olur? Bir kelime dahî olsa, öğretmek, bu seâdeti kazandırır insanlara. Hazret-i Alî ne buyuruyor?
*(Bir kimse, Allahın dîninden bana bir kelime, yâni bir mesele öğretirse, ben onun kölesi olurum)* diyor.
Îmân, çok kolay kolay korunacak, çok kolay kolay devâm edecek bir unsur değildir. Çok dikkatli olmak lâzım, çünkü hırsızları büyük.
*Hubb-u fillah* ve *buğd-u fillah*, Allah için olacakdır. Enver âbideki ihlâs, bütün arkadaşlara aks etmiş.
Çünkü: *(İnsanların dîni, reîslerinin, başkanlarının dîni gibi olur)* buyuruluyor. Onun için arkadaşların ihlâsı, Enver âbi’den geliyor.
Bugün gazetede resmini görünce sevindik, neş’emiz yerine geldi. Namâzımız bile daha neş’eli oldu.
Elhamdülillah, Allahü teâlâ bizi *îmânlı* yaratdı kardeşim. Herşeyi Allahü teâlâ bir sebeple yaratır. Îmânın da çeşidli sebepleri var, ilk sebebi, *ana-baba*. Ana-baba ocağı yâni.
İlk îmânımızı, anamızdan, babamızdan öğrendik. Ana-baba hakkı çokdur bizim dînimizde. Çok büyükdür ana-baba hakkı. İlk mürşidimiz, onlardır.
Kalbimize *îmânı* ilk aşılıyan, *Besmeleyi* bize ilk aşılıyan, anamız, babamızdır. Onun için İslâm düşmanları şimdi âile yuvasını yıkıyorlar. (Âile yuvasının yıkılması lâzım) diyorlar.
(İslâmı kökünden kazımak için, âile yuvasını yıkmak lâzım) diyorlar. Hazret-i Alî ne buyuruyor? *(Men allemenî harfen, sayyerenî abden)* buyuruyor. Ne demek bu?
*(Men alleme)*, bir kimse öğretdi, *(nî)*, bana. *(Men allemenî)* bir kimse bana öğretdi. *(Harfen)*, bir harf, yâni bir kelime, dinden bir mesele. Bir kimse bana, islâmiyetten bir mesele öğretirse.
*(Sayyere)*, yapdı, *(sayyerenî)* beni yapdı, *(abden)*, kendine köle. Yâni, *(Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum)*. Hazret-i Alî söylüyor bunu.
Ecdâdımız, analarımız, babalarımız, dedelerimiz, bize bir kelime değil, kaç kelime öğretdiler. İlk mürşidimiz, ilk hocamız kimdir? Analarımız ve babalarımızdır.
Bize ninni söylerken, *Allah* kelimesini ilk defâ annemizden işitdik. Babalarımız, dedelerimiz, bize masal anlatır, menkîbe söylerlerdi. Sevgili Peygamberimiz’den anlatırlardı.
Ebû Hureyre radıyallahu anh aktarıyor:
“Resulullah’ın sallahallahu aleyhi ve sellem etrafında oturmuştuk.
Bize Cennet’ten bahsediyordu.Bir ara buyurdular ki: “Bir adam cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyecek.Rabbi ona diyecek ki: "Sen arzuladığın hâl üzerine değil misin?"O da şöyle diyecek:"Evet. Fakat ben ziraatı seviyorum."diyecek.Ona izin verilecek,hemen tohum ekecek bir anda ekin verecek,büyüyecek, harmanı yapılıp,dağlar gibi mahsul yığılacak…Allah Teâla ona:
“Ey Âdemoğlu!Senin gözün doymaz ama al bakalım bunu buyuracak."
Ebû Hureyre diyor ki,biraz sessizlik oldu, herkes sevindi,ama sonra ademoğlu’nun kanaatsizliği üzerinde tefekkür oluştu.Tam esnada bir bedevi dedi ki:
“Ya Resulullah!O cennette ziraat isteyen kişi ya Kureyş’tendir,yada Ensar’dandır. Çünkü onlar çiftçidir. Biz değiliz, ben olsam Cennet’te yan gelip yatmayı isterim, ne işim var, ziraatla uğraşmaya!” dedi.
Ebû Hureyre diyor ki:“Bu sözler, Resulullah’ın öyle bir hoşuna gitti ki,azı dişleri görünene kadar güldü, o güldü, biz de güldük!”
(Buhari, Tevhid, 38)
Birgün dergâhın kapısında ehibbâdan Tâhir efendiyle Seyyid Cemâl efendi, "Mesnevi mi, yoksa Mektûbât mı daha üstün" diye münazara ediyorlarmış. Abdülhakîm Arvasî hazretleri çıkıp bunlarla mülaki olunca, Mektûbâtın daha üstün bir kitâb olduğunu söyledikden sonra, "İmâm Rabbânî hazretlerinin oğullarının dahâ onaltı onyedi yaşlarında kavuşduğu dereceye, vaslı üryanî makâmıma, Mevlânâ hazretleri vefâtına yakın ancak kavuşmuşdur. İşte bu yol böyle kavuşdurucudur..
(Hatıralar)
Hilmi ışık hocamız Mahmûd hocanın kendilerine emr-i ma'ruf yapmaya geldiğini anlatdılar. "Sakal bırakaceysun, hanımına çarşaf giydireceysun" demiş. Hocamız kırmamış. "Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?" diyerek, Mektûbâtdan 313. Mektûbu okumuşlar. Burada bir kişiye din ve dünyâ işlerinde parmakla gösterilmenin musîbet olarak kâfi geleceğini bildiren hadîs-i şerîf yazılıp îzâh ediliyordu. Buna rağmen Mahmûd efendi ikna olmamış. Hocamız, "Mahmûd efendi Ahıskalı Alî Haydâr efendinin talebesiyim diyor. Halbuki ben, o zâtın talebesiyim desem yeri var, çünki sohbetinde bulundum", buyurdular.
(Hatıralar)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Efendim, bir gün evde, yukarıki odada oturuyordum. Kapının zili çaldı. Enver bey inip açdı, sonra gelip; *(Efendim arkadaşlar kitap satışından gelmişler, satış raporunu getirmişler)* dedi.
*(Açın, okuyun)* dedim. Okudu, çok sevindim efendim. Çok kitap satmışlar, dağıtmışlar. Çok *(Memnun)* oldum, çok *(Duâ)* etdim.
Hattâ pencereyi açıp, o arabaya bakdım. Arkadaşı da gördüm. Enver beye; *(Gidin, çok sevindiğimi ve duâ etdiğimi o arkadaşa söyleyin)* dedim.
Ve ayrıca; *(Arabayı sürerken dikkat etsin. Melekler kanatlarını, o arabanın altına döşüyorlar)* diye söyleyin dedim.
● ● ●
Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri; *(Biz Mektûbâtı teberrüken, yâni bereketlenmek için okuruz, kitâbın heryerini anlıyamayız)*, buyururdu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine *(Sevgi)* ve *(Muhabbet)* le bakdıkları anda, o talebenin kalbi *(Zikr’e)* başlarmış.
Bir kişi o kadar *(Zengin)* olsa ki, bütün dünyânın herşeyi onun olsa, malının hepsini *(Sadaka)* olarak dağıtsa, bundan aldığı *(Sevap)*, unutulmuş bir *(Sünneti)* meydana çıkarmanın sevâbına yetişemez.
Hele *(Farz)* sevâbıyla hiç kıyaslanamaz. İşte bizim *(Kitap)* larımızın yayılmasıyla, *(Farz)* lar yayılıyor kardeşim.
Bizim, *(Başarı)* dan kastımız, âhiretdeki başarıdır kardeşim. Yoksa dünyâyı *(Îmâr)* eden, dünyâyı *(Ma’mûr)* eden kişiye, başarılı denmez. Başarı, *(Kalıcı)* olandır.
Kalıcı olan da *(Âhiret)* dir, dünyâ değil. Hepimiz bir işlerle uğraşıyoruz. Bunun sonunda bir muhâsebe var, bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmada *(Kazanmak)* da var, *(Kaybetmek)* de.
Velhâsıl âhiretde kendisini Cehennemden kurtaran kişi, *(Başarılı)* dır. Kendisini *(Yanmak)* dan kurtaramıyana hiç başarılı denir mi?
Kardeşim görüyorsunuz, benim ömrüm *(Kitap)* okumakla geçdi. Çok kitap okudum, hâlâ da okuyorum. Ama ben, yeni bir *(Şey)* öğrenmek için okumuyorum ki.
Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden herşeyi öğrendim zâten. Ben, Efendi’den duyduklarımın, mûteber kitaplardan, *(Mehaz)* ını, *(Kaynağı)* nı, *(Vesîka)* sını, *(Senedi)* ni arayıp bulmak için okuyorum.
Benim ömrüm, aramakla geçdi. Ve böylece bir netîceye vardım efendim. Bir şey öğrendim. O da şu: *(Rastgele çok kitap okuyan, sapıtır, yoldan çıkar.)*
Ancak, bir *(Mürşid-i kâmil)* görmüşse, ondan, hakkı bâtıldan ayırmayı öğrenmişse, onun kitap okuması, zarar vermez. Çünkü bir *(Mürşidi)* var.
Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin şu kerâmeti varmış, bu kerâmeti varmış, benimle hiç *(Alâka)* sı yok kardeşim. Neden? Çünkü ben *(Yanlış)* yolda idim, ben *(Küfr)* de idim.
Beni *(Küfr)* den kurtardılar, *(Müslümân)* olmama sebep oldular, bundan daha büyük *(Kerâmet)* olur mu? Yâni ben *(Ateş)* de idim, beni yanmakdan kurtardılar.
Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî Hazretleri (kuddise sirruh) bir gün şöyle buyurmuş: Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır:
1- Erkeğin namâzı,
2- Kadının örtüsü
Subbet aleyye, mesâibü lev ennehâ.
Subbet alel eyyâmi sırne leyâlehâ.
(Üzerime yağan musibetler bellidir herkesce, Eğer gündüzlere yağsalardı, hepsi olurdu gece.)
Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha", Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında buyurmuşlardır.
[Mektûbât Tercemesi: 1/195]
Allahü teâlâ murâd buyurduğu vakit sûr üfürüldükten sonra, kıyâmet günü dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeye başlar. Denizlerin ba’zısı ba’zısına taşar. Güneşin nûru tamamen kaybolarak simsiyah olur. Dağlar toz hâline gelir. Âlemin ba’zısı ba’zısına dâhil olur.
Yıldızlar, dizili inci gibi parçalanırlar. Gökler gül yağı gibi erir. Ve değirmen döner gibi şiddetli bir şekilde hareket ederler. Hak teâlâ, göklerin parça parça olmasını emreder. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte, diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmiş olur.Cenâb-ı Hakkı tevhid eden bütün melekler ölür. Yerde taş taş üstünde ve göklerde hiç canlı kalmaz.Zîrâ cenâb-ı Hak, hûrî ve gılmânın dahi Cennetlerinde rûhlarını kabz buyurmuştur.
Bundan sonra Cenâb-ı Hak, Cehennem çukurlarından olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. İşte bu ateş, içine atılan yün parçasını yaktığı gibi, ondört denizi kurutur, yeryüzünü kapkara eder ve gökleri sarı zeytinyağı yâhud erimiş bakır gibi bir hâle koyar. Sonra ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakit, Allahü teâlâ öyle bir dehşet ile men eder ki, ateş tamamen söner. Ateşten hiç eser kalmaz.
Bundan sonra Allahü teâlâ hazretleri, Arş-ı a’lânın hazînelerinden birini açar. Onda hayat denizi vardır. Bu deniz, yer üzerine şiddet ile yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devam eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arşın kadar yukarı yükselir. O zaman, toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zîrâ hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “İnsan, kuyruk sokumu kemiğinden yaratılmıştır. Sonra yine ondan yaratılacaktır.”
Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Kişinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan çıkmıştır. Yine ondan iade olunur” buyuruldu. Canlılar ve bütün a’zâları, mezarlarında yeşil ot gibi biter, hep o kemikten ortaya çıkarlar. Ba’zısı ba’zısına girmiş ağ örgüsü gibi dolanmış olur ki, birinin başı diğerinin omuzunda, Öbürünün eli, diğerinin sırtında olarak, insanın çokluğundan böyle karmakarışık olurlar.
Hak teâlâ, “Hakîkaten biz biliriz ki, arz onlardan birini noksan etmez. Zira bizim indimizde, mahfûz kitab vardır” buyurur.Allahü teâlâ Arş-ı âlânın altında bir latîf rüzgâr emreder. Bu rüzgâr, yeryüzünü baştan başa kaplar. Ve yeryüzü toz gibi ince kum hâline girer.Bundan sonra Allahü teâlâ İsrâfil aleyhisselamı diriltir.
(Muhammed bin Selâme el-Mısrî (el-Kudâî) hazretleri “rahmetullahi aleyh” ; Dekâik-ül-ahbâr ve hadâik-ül-i’tibar” kitabında)
Ebû Bekr-i Sıddîk, Önceleri Tüccar idi. Sefer ve Ticaret Yapardı. Ekseri Şam’a Giderdi. Seferde iken, Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ Gördü. Gökten Dolunay İnip, Kâbe-i Muazzama’ya Gelmiş ve Sonra Parça Parça Olmuş, Parçalar Mekke’deki Her Evin Üzerine Düşmüş, Sonra da Tekrar Bir Araya Gelip Göğe Yükselmişti Fakât Kendi Evine Düşen Ay Parçası Evinde Kalmış ve Tekrar Göğe Yükselmemişti. Ebû Bekr-i Sıddîk, İki Eliyle Onu Kucaklamış ve Sinesine Basmış, Evin Kapısını Kapayarak da Ay Parçasının Çıkmasına Mani’ Olmuştu.
Sabah Heyecanla Uyanan Ebû Bekr-i Sıddîk, Hemen Oradaki Bir Yahudi Âlimine Gidip, Rüyâsını Anlattı. O da Dedi ki:
▬ “Bu Rüyâ Karışık Rüyâlardan Biridir. Bunun Tâbiri Yapılamaz!”
Ne Var ki Bu Söz, Onu Tatmin Etmemişti. Devamlı Bu Rüyânın Tâbirini Düşünüyordu.
Bir Zaman Sonra Ticaret Maksadıyla Gittiği Yerde, Rahip Bahîra’ya Rüyâsını Anlattı. Rüyâ Bahîra’nın Çok Dikkatini Çekti. Bunun İçin Ebû Bekr-i Sıddîka Sordu:
▬ “Sen Nerelisin?”
▬ “Kureyş’tenim.”
▬ “Tamam, Şimdi Rüyânı Tâbir Edeyim. Mekke’de, Bu Kavimden, Beklenen Âhir Zaman Peygamberi Gelecektir. Yakınlarda Zuhur Edecektir. Onun Hidâyet Nûru Her Yere Yayılacak. Sen, O Hayatta iken Onun Veziri, Vefâtından Sonra da Halîfesi Olacaksın!”
Ebû Bekr-i Sıddîk Ne Yapacağını Şaşırmış Hâldeyken, Rahip Bahîra Sözlerine Şöyle Devam Etti:
▬ “Şimdi Hemen Memleketine Dön! Ona Ulaş! Ona Vahy Gelmeye Başladığında, Git Herkesten Önce Ona Îmân Et!”
Ebû Bekr-i Sıddîk, Bu Tâbiri Kimseye Anlatmadı. Peygamber Efendimiz, Peygamberliğini Tebliğe Başlayınca Sordu:
▬ “Peygamberlerin, Peygamber Olduklarına Dâir Delilleri Vardır. Senin Delilin Nedir?”
Peygamber Efendimiz Buyurdu ki:
▬ “Peygamberliğime Delil O Rüyâdır ki, Bir Yahudi Âliminden Tâbirini İstedin. O Âlim, “Karışık Bir Rüyâdır, İtibâr Edilmez!” Dedi. Sonra Rahip Bahîra, Doğru Tâbir Etti. Yâ Ebâ Bekr, Seni Allah’a ve Rasülune Îmân Etmeye Dâvet Ederim!”
Bunun Üzerine Kelime-i Şehâdet Getirerek Müslüman Oldu.
Hazreti Ebû Bekr, Peygamber Efendimizin Huzurunda Müslüman Olur Olmaz, “Yâ Rasulullah, Müsaade Ederseniz, Arkadaşlarımı da Huzurunuza Getireyim, Onların da Müslüman Olmalarını, Ebedî Saâdete Kavuşmalarını İstiyorum?” Diyerek Arkadaşlarına Koştu.
Arkadaşlarım Dediği, Hazreti Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh Gibi, İleride Eshâb-ı Kirâmın İleri Gelenlerinden ve İsmen Cennetle Müjdelenenlerden Olacak Kimselerdi.
Îmâm-ı Begavî ‘Meâlimü’t Tenzil’ Adlı Tefsîrinde, Lokman Sûresinin, “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Meâlindeki On Beşinci Âyet-i Kerîmenin Tefsîrinde, Âtâ’dan, O da İbni Abbâs Hazretlerinden Nâkletmiştir. Buyurdu ki:
Âyet-i Kerîmedeki Kimseden Murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Müslüman Olduğu Vakit Hemen Arkadaşları Olan, Osman, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Abdurrahman bin Avf ve Ubeyde bin Cerrâh’ın Yanına Vardı. Onlara Durumu Anlatıp, Îmân Etmelerini Söyledi. “Sen Bu Şekilde Tasdik Edip, Îmân Ettin mi?” Diye Sordular. “Evet, O Doğru Sözlüdür, Siz de Îmân Edin!” Dedi. Sonra Hepsini Alıp, Rasülullah’ın Huzuruna Götürdü. Müslüman Oldular. Bunların Müslüman Olmaları Hazreti Ebû Bekr’in İrşâdı ile Oldu. Allahû Teâlâ Onun Methinde Buyurdu; “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Yani, Ebû Bekr’in Yoluna Tâbi Ol, Demektir.
[Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn]
İnsan, kendi tevbesinin, şâyân-ı kabul olup olmadığını ve günahının mağfiret buyurulup buyurulmadığını bilir. Evet dikkat eder, bakar, eğer tevbe ettiği şeyi, günah ve ma'siyeti bir daha işlemiyorsa şüphe etmesin ki tevbesi kabul olmuştur. Şâyet ma'siyeti tekrar işliyorsa tevbesi kabul olmamıştır..
Osman Bedruddîn Erzurumî (kuddise sırruh)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Çok şanslıyız kardeşim, çok bahtiyârız. Bu *(Îmân)*, bir mücevherdir. Cenâb-ı Hak, bu *(Mücevheri)* çöplüğe koymaz.
Arkadaşlarımızın kalpleri müsâit olmasa, Allahü teâlâ o *(Mücevheri)*, o *(Pırlanta)* yı onların kalbine verir mi? Yalnız bunun için, Cenâb-ı Hakka ne kadar *(Şükr)* etsek azdır.
*(Fıtrat)* çok mühim kardeşim, bâzılarının fıtratı, mutlak *(Küfr)* dür, Allah korusun. Hiç ıslâhı mümkün değil. Bâzılarının da fıtratı *(Küfr)* dür, ama aslı kaybolmamışdır.
Sâdece üstü *(Örtülmüş)* dür, o kadar. Yâni ümit var, her an için, o örtü kalkıp, *(Îmân)* edebilir. Ama birincisinde hiç *(Ümit)* yok, tamâmen kapalı.
*(Îmân)* etme ihtimâli *(Hiç)* yok, mümkün değil. Onun üstü tam örtülmüş. Böyleleri, Peygamberi dahî görse, yine îmân etmez, ancak *(Küfr)* ü artar. İkincisi ise *(Örtü)* kalkar, *(Müslümân)* olur.
İşte birincisine misâl, *(Ebû Cehil)*, ikincisine misâl de *(Hazret-i Ömer)*. Hazreti Ömer'in fıtratı müsâitdi, ama üzeri *(Küfr)* ile örtülmüşdü. Fıtratı *(Temiz)* idi.
*(Huy)* bakımından, *(Ahlâk)* bakımından müsâit idi. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm ona *(Duâ)* etdi, duâsı kabûl oldu. Zâten fıtratı *(Temiz)* di ve îmân edip, *(Hazret-i Ömer)* oldu.
Peygamber Efendimize yahûdîler, *(Zehirli et)* yedirdiler. Hazret-i Ömer'i câmiye giderken, Hazret-i Osmân'ı Kur'ân-ı kerîm okurken, Hazret-i Alî’yi namaz kıldırırken *(Şehîd)* etdiler.
Hazret-i Hasan'a, *(Elmas)* parçaları içirdiler, midesi bağırsakları parçalandı ve *(Şehîd) oldu*. Hazret-i Hüseyin'in başını kestiler, *(Şehîd)* oldu.
Bunların hiç biri *(İmdât!)* demedi, yardım istemedi. İsteselerdi, *(İmdât yâ resûlallah!)* deselerdi, Efendimiz aleyhisselâm elbette yetişir ve *(Yardım)* ederdi.
Ama onlar istemediler. Niçin istemediler? İki sebepden. Birincisi, *(Şehit)* lik sevâbı almak istiyorlardı. Şehitlere vaad edilen *(Ni’met)* lere kavuşmak için *(Yardım)* istemediler.
İkincisi de, *(Levh-il mahfûz)* u okuyorlardı. Yani şehîd olacaklarını *(Görüyor)* ve *(Okuyor)* lardı, niçin istesinler?
Azîz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhırete hazırlık için teşvik eden kimselerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhıreti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, i'tikâdını ve kalbini bozarlar, ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istiğfar et. (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhafaza etmesini iste.
Süfyân-ı Sevrî hazretleri "rahmetullahi aleyh" (Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir.)
Yatağa abdestli girmek, Biri ölünce veya kötü bir haber duyunca, (İnna lillah ve inna ileyhi raciun) demek, Faydalı işe başlarken, Besmele çekmek, misvak kullanmak, Yemeğe tuz ile başlamak, tuz ile bitirmek, Kesilen tırnaklarla saçları ve çekilen dişleri defnetmek [gömmek],Yemeklerden önce ve sonra elleri yıkamak. Yemekten önce yıkanan elleri kurulamamak, hepsi unutulmuş sünnetlerdendir..(d.islam)
Efendim ben Türkiye gazetesi Ankara temsilciliğinden emekli Mürsel Özönal. Rahmetli Enver Ören ağabeyimizin "müslümanın emekliliği mezarda başlar" sözü mûcibince durmayıp, kitap ve abone hizmetlerine elimden geldiği kadar iştirâk etmeye çalışıyorum.
Ankara'da Sami Yaşar ağabeyimizin riyâsetinde hemen hemen her hafta bir ile, ya da çevre ilçelere giderek Hakikat Kitapevi'nin her biri birbirinden güzel ve mühim kitapları ile Anadolu halkının saf temiz insanlarını buluşturuyoruz. Tabii bu arada çok güzel, ibretli hadiselere de şahit oluyoruz.
Yine bir hafta sonu Yozgat ilimize kitap satışına gitmiştik. O gün çok güzel, bereketli satışlar oldu elhamdülillah. Elimizde kitaplardan bir Tam ilmihal bir de Mektubat-ı şerif kalmıştı. Yanımda Sami İpek abi var. Yozgatlı olduğu için bize mihmandarlık ediyordu. Sami İpek abi dedi ki "abi şurada bir tanıdık var, eskiden bizim büroda gazete dağıtıcısı idi, şimdi bizden ayrıldı bir sigorta şirketinde çalışıyor, ismi Taner. Gel ona gidelim, iyi çocuktur, bir hal hatır soralım, bu kitapları da ona veririz belki" dedi. Ben de peki dedim ve gittik Taner abinin yanına.
Taner abi sağ olsun bizi çok sıcak karşıladı. Her halinden müessesemizin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş biri olduğu anlaşılıyordu. Bize çay ikram etti ve bu kitaplarınızı da ben alayım sizi boş çevirmeyeyim dedi. Bizler çay içerken Taner abi, dağıtıcılık yaparken başından geçen ve unutamadığı ibretli bir hadiseyi anlattı:
"Ben aslında satış işini pek beceremem, sadece abonelere gazete dağıtıyorum ama bir gün büro müdürümüz Sami İpek abi bana "Taner, al şu ev aletlerini, yanına da biraz kitaplarımızdan al, git lise caddesine, falanca mevkide duvarın üzerine koy, hiç olmazsa gelen geçen sordunmu anlatırsın. Satılan malların kârının yarısı büroya, yarısı sana!" dedi.
Ben de peki abi dedim ve gittim o mevkîye, malları dizdim sıra sıra duvarın üzerine, gelene geçene bakıyorum. Sesim de çıkmıyor, utanıyorum sesimi çıkarmaya. Bir ara yanımdan iki kadın geçti öyle ki, giyim kuşamları çok kötü idi. Dekolte dedikleri cinsten, adeta üzerlerinde elbise yok gibi. Ben gayrı ihtiyârî "yâhu şunlara bak, ne müslümana benziyor ne de hıristiyana, nasıl bir giyinmedir bu, Allah hidayet versin" dedim içimden. Tam o sırada kadının birisi döndü arkaya "ne diyosun lan sen? bize mi söyledin bu lafı?" dedi. Ben dondum kaldım! Meğer içimden söylediğimi zannettiğim sözü, sesli söylemişim ve duymuş kadın! "Abla yok beni yanlış anladınız, siz değildiniz vs." dedimse de, o sırada suratıma çok şiddetli bir tokat yedim! Tabi, ben tokatı yiyince çok ürkek ve mahcup durmuşum! Bunu gören kadın bu defa zannederim acımış olacak ki: sesini biraz yumuşatarak,"ne satıyorsun sen burada" diye sordu. O sırada duvarın üzerinde duran İslam Ahlakı kitabına gözü ilişti. Aldı eline biraz göz gezdirdi ve üzerinde yazan ücreti elime sıkıştırdı ve gitti.
Aradan yaklaşık on gün geçti ben yine aynı mevkîde satış için beklerken, bir tesettürlü kadın geldi yanıma. Bana dikkatlice bakıp, "tanıdın mı beni?" diye sordu. Ben baktım," tanıyamadım abla" dedim.
Bunun üzerine dedi ki: "hani geçen hafta burada sana tokat atan bir kadın vardı ya? işte o kadın benim" dedi. Sevinç ve hayretimden ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ağzımdan "mâşâAllah" çıkmış. Neyse bu hadiseden yaklaşık altı ay sonra yine aynı yerde satış için beklerken, bu hanımefendi yine geldi yanıma. Bu defa hemen tanıdım. Baktım yanında bir erkek de var. Ona beni göstererek dedi ki; "hayatım bu adam var ya, benim kurtuluşuma sebep oldu." bana dönüp tekrar dedi ki:" abi o gün var ya, biz arkadaşımla sarhoştuk. İçkili bir mekandan geliyorduk. Senden aldığım o kitap benim hayatımı değiştirdi. Günlerce ağlayıp tövbe ettim. Beni kendime getirdi. Her şeyimi sana ve o kitaba borçluyum. Allah senden razı olsun" dedi.
Ya efendim, gördüğümüz gibi Taner kardeşimizin verdiği bir kitap nasıl bir hidayete sebep olmuş. Kim bilir bizlerin de dağıttığımız kitaplardan kaç kişi istifade etti veya ediyor? Kim bilir kimler hidayete erdi. İnşaAllah ahrette karşılığını alacağız. Rabbim bize bu imkanı sağlayan büyüklerimizden razı olsun.
*Mürsel Özönal*
🥀Süleyman el-Cezûlî bir gece yatağına uzanmış yatıyordu;. Gecenin yarısı olunca bir de baktı ki, hanımı yavaşça yanından kalktı. Abdestini aldı, elbisesini giyindi ve sonra da kapıdan çıkıp gitti.
🥀Hanımının bu hâlinden şüphelenen İmam el-Cezûlî hiç belli etmeden gizlice onun arkasından nereye gittiğini takip etmeye başladı. Hanımı evin kapısından dışarı çıkınca orada onu iki tane aslan bekliyor. Biri önünde biri de arkasında olmak üzere aslanlar hanımına refakat ederek, sahile doğru gitmeye başladılar.
🥀Hanımı denizin kenarına gelince, O denizin üzerinden yürüyerek sahile yakın tenha bir adacığa gitti. Orada bir müddet ibadet ettikten sonra su üzerinde yürüyerek tekrar sahile geldi. Deniz kenarında onun gelmesini bekleyen aslanlar, o gelince yine biri önünde biri arkasında eve kadar ona refakat ettiler.
🥀İmam el-Cezûlî üç gece hanımını tekrar takip edip, yine aynı olaylar cereyan edince artık daha fazla dayanamadı ve hanımıyla konuştu. Meseleyi ona açıp, bu kerametin sırrını öğrenmek istedi. Bunun üzerine hanımı tebessüm ederek:
🥀“Efendi! Demek sırrıma vakıf oldunuz. Bana böyle bir kerametin ihsan edilmesinin sebebi Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a çok salâvat getirmektir.”
🥀Süleyman el-Cezûlî Hazretleri günlerden beri kafasını meşgul eden soruya galiba cevap bulabilecekti. Hemen hanımına sordu:
🥀“Ey Hatun! Hangi salâvata devam etmekle bu keramete nail oldun?” Hanımı kocasının bu sorusuna cevap vermek istemedi.
🥀Fakat kocası ısrarla bunu açıklamasını isteyince dedi ki: “Efendi! Bunu söylemeye müsaade yok. Ama madem söylemem için çok ısrar ediyorsun, o hâlde bu gece istihare yapayım, eğer müsaade olursa, o zaman söylerim.” dedi.
🥀O gece istihare yaptı. Ertesi sabah istihare neticesine göre kocasına durumu şöyle anlattı:
“Bu salâvatı şerifeyi açıkça söylememe müsaade edilmedi. Lâkin şuna müsaade var ki, sen bütün salâvatı şerifeleri araştır ve bulduklarını bir kitapta cem et. Şayet benim okuduğum salâvatı şerife o kitapta mevcut ise söylerim.” dedi.
🥀Bunun üzerine Süleyman el-Cezûlî Hazretleri araştırma yapmaya başladı. Ne kadar salâvatı şerife ile alâkalı eser varsa, gözden geçirdi. İnceledi, tetkiklerde bulundu.
🥀Bu işin ehli olan zatlara danıştı ve sonuç itibariyle bulduğu tüm salâvatı şerifeleri bir araya cem ederek, onu “Delâil-i Hayrât” ismiyle kitaplaştırdı. Bu kitabı gözden geçirmesi için hanımına sundu. Hanımı bu kitabı baştan sona okuduktan sonra eşine dedi ki:
🥀“Evet, benim okuduğum salâvatı şerifeye bir kaç yerde rastladım. Sen bunu okumaya devam et.” dedi.
......
Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yerde oturuyordu. Yanında da, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali de vardı. Aniden ağlamaya başladı. Hazreti Ebû Bekir ağlamasının sebebini sorunca, Peygamber Efendimiz şu cevabı verdi:
-Nasıl ağlamayayım ki, ümmetimin yolu çok uzundur. Boyunlarında çok ağır günâhlar vardır. Onların günâhları yağmur ve kar tanelerinden, deniz köpüğünden ve ağaçların yapraklarından fazladır.
Hazreti Ebû Bekir;
-Ey Allahın Resûlü! Kalbini ferah tut! Onların günâhlarının yarısını alacağım! dedi.
Resûlullah efendimiz, Hazreti Ömer'e dönerek buyurdu ki:
-Peki sen ümmetimin günâhkârları hakkında ne diyorsun?
-Onların günâhlarının üçte birini yüklenirim ya Resûlallah, dedi.
Peygamberimiz bu sefer Hazreti Osman'a sordu. O da;
-Ben onların günâhlarının dörtte birini yüklenirim, dedi.
Daha sonra Hazreti Ali'ye sordu. O da dedi ki:
-Ben sırat köprüsünün kenarında duracağım. Ümmetin günâhkârlarının ateşe düşmelerini engelleyeceğim.
Bu sefer Hazreti Âişe'ye dönüp şöyle buyurdu:
-Ya Âişe! Peki sen ümmetimin günâhkârları için ne yapacaksın?
-Fâtıma'nın huzurunda bir şey, demem ya Resûlallah.
Hazreti Âişe'nin bu sözü üzerine Hazreti Fâtıma da buyurdu ki:
-Annenin huzurunda, kızın konuşması uygun olmaz.
Hazreti Âişe bu sefer dedi ki:
-Ya Fâtıma! Allaha yemin ederim ki, senden önce bu konuda bir şey söylemeyeceğim.
Bundan sonra Hazreti Fâtıma, Peygamber Efendimize dönerek dedi ki:
-Mîzan'ın kurulacağı yerde duracağım. Ümmetinin günâhları sevaplarından ağır gelirse, oğlum Hasan'ın zehirle kirlenmiş gömleğini onların sevap kefesine koyacağım. Şâyet sevap kefeleri yine de ağır gelmezse, bu sefer oğlum Hüseyin'in kanla kirlenmiş gömleğini ilave edeceğim.
Sonra Peygamber Efendimiz, hazret-i Âişe'ye dönerek buyurdu ki:
-Ey müminlerin annesi! Sen ne yapacaksın?
Hazreti Âişe bir şey söylemeyip odasına girdi. Secdeye kapanıp ağlayarak dedi ki: "Ya İlâhî! Sen, beni müminlerin annesi yaptın. Sen bilirsin ki, bir ana, çocuğunun cehenneme girmesine râzı olamaz. Bunun için onları benimle Cennete gönder! Yoksa beni de onlarla Cehenneme koy!"
O anda Cebrâil aleyhisselâm gelerek Peygamber Efendimize dedi ki:
-Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Âişe-i Sıddıka'ya de ki, O'nu, Cehenneme göndermem benim keremime yakışmaz. Çünkü O, Habîb'imin zevcesidir. Çocukları, annelerinden ayırmak da câiz değildir."
Evet, "Ümmetim, ümmetim" diye gözyaşı döken bir Peygamberin ümmeti olarak ne kadar şükretsek azdır...
Menâkıbnâme kitaplarında Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri buyurmuşlar ki:
"Cenazemize gelenler ve cenaze namazımızı kılanlar bizimdir. Kabrimizi ziyaret edenler, bizimdir. Kabrimize gelip Fâtiha okuyanlar asla fakirlik görmesinler. Fakirlik, elem ve sıkıntı çekmesinler. Îmânlarını kurtarsınlar. Îmânlarını kurtarmadıkça ölmesinler, ateşte yanmasınlar, dünyevî ve uhrevî (dünyada ve âhirette) ateşin azabına uğramasınlar. Yerleri nâr ehlinin yeri olmasın. Ehl-i Cennetin yeri olsun."
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şu düâyı çok okurdu:
*(Allahümme innî es’elüke-ssıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve hüsnel-hulkı verrıdâe bilkaderi birahmetike yâ Erhamerrâhimîn)*. Bunun ma’nâsı, *(Ya Rabbî! Senden, sıhhat ve âfiyet ve emânete hıyânet etmemek ve güzel ahlâk ve kaderden râzı olmak istiyorum. Ey merhamet sâhiblerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver!)* demekdir.
"Bu nasihatimle dünya ve ahiretini süsle!.."
İmam-ı a’zam hazretleri: "Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir."
Ehl-i sünnetin reisi İmam-ı a’zam hazretleri bir talebesine (aslında hepimize)şu "altın nasihatleri" yapmıştır:
Evladım, konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiçbir işinde acele etme, teenni (acele etmeden)ile hareket et. Acele şeytandandır...
Hadis-i şerifte,(Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder)buyuruldu.
Susmayı âdet edin...
Hadis-i şerifte,(Susmak, hikmettir; fakat susan azdır)buyuruldu.
Her ayda birkaç gün oruç tut...
Hadis-i şerifte,(Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur)buyuruldu.
Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan...
Hadis-i şerifte,(Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir)buyuruldu.
Dünya nimetine ve sağlığına güvenme...
Hadis-i şerifte,(İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil)buyuruldu.
Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru...
Hadis-i şerifte,(Bid'atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur'ân-ı kerimi gizlemiş sayılır)buyuruldu.
Sakın ölümü hatırından çıkarma!..
Hadis-i şerifte,(Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır)buyuruldu.
Kur’an-ı kerim okumaya devam et...
Hadis-i şerifte,(Kur'ân okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'ân okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer)buyuruldu.
Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla dost olma [diyaloğa girme]. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Kabirleri ziyaret et...
Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme...
Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et...
Bu mübarek zat, "Bağdât'ın İmâmı ve Zâhidi" lakabıyla meşhurdur. Fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm âlimidir... İmâm-ı Ali Rızâ'nın hizmetinde bulunmuştur... İranlı Hristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hristiyanlığı öğrenmesi için bir râhibe gönderilir. Biraderi İsâ onun Müslüman oluşunu şöyle anlatır:
"Ben ve kardeşim Ma'rûf okula gidiyorduk. Hristiyan idik. Râhip, çocuklara -Hâşâ- 'Allah üçtür: Baba, Oğul, Ruh'ül kudüs' derdi. Kardeşim Ma'rûf, 'Allah birdir, Allah birdir' diye yüksek sesle bağırırdı. Râhib de onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi... Bu hâl uzun zaman devâm etti. Nihâyet bir gün öyle dövdü ki, her tarafı kan revan içinde kaldı. O da kaçtı ve bir daha geri dönmedi...
Bunun üzerine annem onun için her gün gözyaşı dökerdi:
-Eğer oğlum sağ salim geri dönerse, o hangi dinde ise ben de o dîne gireceğim, derdi..."
"EY RABBİNİ ARAYAN ADAM!.."
Bundan sonrasını, Ma'rûf-ı Kerhî kendisi şöyle anlatır:
-Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe'ye geldim. Bir mescide gittim. Orada nur yüzlü bir zâtın etrâfında insanlar halka olmuş, anlattıklarını can kulağıyla dinliyorlardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu:
-Kim Allahü teâlâdan tamâmen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamâmen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O'na koşarsa, Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O'nun muhabbeti hâsıl olur, O'na gelirler. Dertlere ve belâlara sabreden kimseye de rahmetini ihsân eder...
Bu zât Muhammed ibni Semmâk hazretleriydi. Onun bu sözleri kalbime çok tesir etti. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, Rabbime kavuşmayı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbn-i Semmâk âniden sustu. Sonra insana çok tesir eden bir sesle;
-Bağdâtlı genç nerede? diye sordu. Beni hemen yanına götürdüler. O mübarek başımı okşadı ve;
-Merhabâ ey Rabbini arayan kişi! Merhabâ ey Allah'ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi! dedi...
Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen râhibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine;
-Sen ağlıyor musun? dedi.
-Evet efendim, dedim ve râhibin sözünü hatırladım. Tam bu sırada;
-Râhibin sözünü mü düşündün? diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. "Evet" dedim. Bana;
-İman etmiş, tertemiz bir kul olarak Allahü teâlâya duâ et. Senin duân kabûl olur, buyurdu ve ben de duâ ettim. Daha sonra râhibin Müslüman olup sâlihler arasına karıştığını öğrendim..."
Ma'rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra büyük bir âlim olarak memleketine döndü. Sabırla bekleyen annesi onu bağrına bastıktan sonra;
-Hangi din üzeresin? diye sordu. O da;
-İslâm dîni üzereyim, deyince annesi de Kelime-i şehadet getirerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün âile Müslüman oldu...
Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri, 815 (H.200) senesinde Bağdat'ta vefât etti. Yolu o taraflara düşenlere hatırlatalım ki, kabri başında yapılan duâlar makbul ve müstecabdır...
On cümle!..
Siyer, nahiv ve târih âlimlerinden Muhammed bin Hişâm anlatır:
Ma'rûf-ı Kerhî bana; "Sana; beşi dünya, beşi âhiret için olan on cümle öğreteyim. Böyle dua edenin duası kabul olur" dedi. Ben; "Yazayım mı" dedim. "Hayır. Behr bin Hâris nasıl tekrar ederek bana öğrettiyse, ben de aynı şekilde sana öğretirim" diyerek şu hadis-i şerifi bildirdi:
(Her namazdan sonra, beşi dünya, beşi ahiret için olan şu on cümleyi söyleyenin dualarını Allahü teala kabul eder: 1- Dinim için Allah bana kâfidir. 2- Dünyâm için Allah bana kâfidir. 3- İki cihan sıkıntıları için Allah bana kâfidir. 4- Hasetçiler için Allah bana kâfidir. 5- Bana haksızlık etmek isteyenler için Allah bana kâfidir. 6- Bana kötülük etmek isteyenler için Allah bana kâfidir. 7- Ölüm ânında Allah bana kâfidir. 8- Kabirde Allah bana kâfidir. 9- Mîzânda Allah bana kâfidir. 10- Sıratta Allah bana kâfidir... Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah bana kâfidir. Ona tevekkül eder, Ona yalvarırım)
Îtikatta mezhebimizin imamı olan, Ebû Mensûr-i Mâ-Türîdî hazretlerinin, (Zamanımızdaki, tegannî ile okuyan hâfızların, nağmelerini işiterek, Kur'an-ı kerimi ne güzel okudun diyen kimse, kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar, yaptığı ibâdetlerinin sevabı gider) dediğini, kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasr-ı Debbûsî hazretleri buyuruyor ki, kâdı Zahîreddîn-i Hârezmî hazretleri buyurdu ki, (Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden tegannî dinliyen veya başka, herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmıyarak, bunlara, ne güzel dese, o anda îmanı gider. Çünki Allahü teâlânın emrine ehemmiyyet vermemiş olur. İslâmiyyete kıymet vermiyen kimsenin, kâfir olacağını, bütün müctehidler, sözbirliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibâdetleri kabûl olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!). (Mektubat, c.1, m. 266)
Gökten bir katre yağmur inmese yerden dahi bir dal nebât bitmese eğer rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem.
(Seyyid Abdulhakîm Arvâsî kuddise sirruh)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri bana yazdığı bir mektupda; *(Pek çok sevilen Hilmi)* diye yazmış. Sâdece *(Sevilen)* deseydi *(Kâfi)* idi. Ne büyük müjde efendim.
Bunlar, *(Kalbin)* den gelmese, *(Yazmaz)* efendim. Kalbinden geliyor bunlar Mübâreğin. Bunları *(Niçin)* böyle yazıyorum? Bir maksadım var.
Çünkü büyükler buyuruyor ki: *(İnde zikrissâlihîn tenzîl-ür rahme)* Yâni Allahü teâlânın sevdiği kullarının *(İsmi)* anılınca, oraya *(Rahmet)* yağar.
Abdülhakim Efendi hazretlerinin *(İsmi)* ni, buraya rahmet *(Yağsın)* diye söyledim kardeşim.
Bu büyüklerin oturduğu *(Yer)* ler, kıyâmet gününde *(Şefâat)* eder. Geçdiği *(Sokak)* lar şefâat eder. Molla Nâmık-i Câmî hazretleri böyle diyor.
● ● ●
Peygamber Efendimize; *(Allah nasıldır?)* diye soruyorlar. Efendimiz, nasıl cevap veriyor?
Şöyle gözünü kapat ve *(Allah)* de, hâtırına, hayâline ne gelirse, Allah o *(Değil)* dir diyor.
Yâni, *(Allah, hiçbir şeye benzemez)* buyuruyor. Akıl, ermediği şeyi nasıl anlasın? Küçük bir çocuk, büyük adamların işinden anlar mı? O, ancak *(Oyun)* dan anlar.
Peygamber aleyhisselâma; Allahü teâlâ, *(Şöyle)* değildir, *(Böyle)* değildir, ya *(Nasıl)* dır? diye soruyorlar.
Efendimiz cevâben; *(Küllü mâ hatara bi bâlike. Allahü gayru zâlike)* buyuruyor.
Ne demek bu? Yâni, *(Küllü)*, hepsi; *(Mâ)*, şol şeydir ki; *(Hatara)*, hutûr etdi, yâni geldi.
*(Bi bâlike)*, Arabcada bâl *(Kalp)* demekdir. Yâni Allah de, gözlerini kapat. Hâtırına, hayâline ne geliyorsa.
*(Allahü gayru zâlike)*. Allah, o değildir. Ne güzel cevap yâ Rabbî. Ne hakîmâne bir cevap.
Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır. Zekât vermenin farz olması için, zekât malının nisâb miktârı olduktan îtibâren bir hicrî sene sonra da mülkünde bulunması lâzımdır. (Kâşânî hazretleri rahmetullahi aleyh)*Ödünç alma karşılığı olan borçlar ve zekât vermek farz olduğu günden önce ödeme zamânı gelmiş olan müeccel (taksitli) kul borçları nisâb hesâbına katılmaz.Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için saklanan altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisâb hesâbına katılır...
(İbn-i Âbidîn hazretleri rahmetullahi aleyh)
***Hüseyin bin Said hazretleri Buyurdular ki:
Her kitabı okumak gayet tehlikelidir. Hakiki bir âlimin yazdığı bir kitaptan, fen bilgisi de okusan, feyz alırsın. Lakin habis birinin tefsirini okusan fayda görmek yerine zehirlenirsin. Mühim olan kalbin temizliğidir. Kafayı çok bilgi ile işgal etmek değildir. Bir Allahü teâlâ adamının bir tek kelamı ile bir insan hidayete erer. Lakin bir cahil ve habisin sözü ile felakete düşer. Kalbin nurlanmasının nişanı icraattır. Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir.
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
İslâmiyet, iki kelimeyle özetlenebilir. *(Peki)* ve *(Hayır)*. Ama bunun için de *(İlim)* lâzım. Nerede (peki) diyecek, nerede (hayır) diyecek?
Bunu iyi bilmek lâzım. Bunu da, herkes bilemez ki. Bunu, ancak *(Allah adamları)* bilir, herkes bilemez, (peki) denecek yerde *(Hayır)* derse, yanar efendim.
Meselâ *(Hazret-i Ömer)* radıyallahü anh, Peygamber Efendimize (evet) yerine *(Hayır)* deseydi, *(Ebû Cehil)* den daha *(Tehlike)* li olurdu.
Veyâhut da *(Ebû Cehil)*, (hayır) diyeceğine, *(Peki)* deseydi, *(Hazret-i Ömer)* den daha *(Üstün)* olurdu. Bu iş *(Nasip)* meselesidir kardeşim.
*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, Resûlullah Efendimizden *(Mûcize)* beklemediler. Hiç böyle şeyler düşünmediler ve konuşmadılar. Çünkü buna *(İhtiyaç)* ları yokdu.
Onlar, Peygamber aleyhisselâmın mübârek *(Sohbet)* inde bulunmakla *(Şeref)* lendiler. Hiçbir şey, (sohbet) gibi *(Kıymetli)* olamaz.
O *(Sohbet)* de bulunmakdan daha büyük *(Kerâmet)* yokdur. Bunu, *(Mektûbât)* bildiriyor efendim. Allahü teâlânın *(Sevgili kulu)* olmanın ölçüsü, Onun dînini *(Yaymak)* dır.
Evliyânın *(Sohbet)* inden istifâde etmenin şartları var kardeşim. Önce, o zâta karşı *(Edeb)* li olacak. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: *(Hiçbir bî-edeb vâsıl-ı ilallah olamamışdır.)*
Sonra o büyüklerden *(Kerâmet)* beklememelidir. Biz kazandıklarımızı, *(Büyük)* lerimize olan *(Edeb)* imiz sâyesinde kazandık. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri çok *(Sevimli)* idi.
Çok da *(Heybet)* liydi. Heybetinden yüzüne bakamazdık kardeşim. Bu *(Büyük)* lerin her bir (zerre) si, her bir (hücre) si Allahü teâlâyı *(Zikr)* eder.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: *(Hak gelirse, bâtıl gider)*. Hak gelmesi için (gayret) lâzım, (yorulmak) lâzım, (üzülmek) lâzım, (ağlamak) lâzım.
Osmânlılar, *(Viyana)* ya kadar gitmeselerdi, dövüşmeselerdi, oralara *(Hak)* gitmezdi. Dolayısıyla oradaki insanlar *(İslâmiyet)* le şereflenemezdi.
Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay şöyledir:
Yavuz Sultan Selim Hazretleri, gecelerini genellikle kitap okuyarak geçirmeyi adet edinmişti; pek az uyurdu. Çoğu zaman bana okutur kendisi dinlerdi. Tarihi baştan sona bilirdi. Bir keresinde, bu şekilde bir kaç gece üst üste uykusuz kalmış, sonunda yorgunluktan uyuya kaldım. Padişah da gece biraz uyumuş. Sabah namazını kıldıktan sonra hizmetine koştuğumda, bana:
- Bu gece görünmedin, ne yaptın?
diye sordu.
- Birkaç gece uykusuz kaldığımdan bu gece gaflet galebe edip hizmetinizden mahrum oldum
diyerek özür diledim.
- Pekala! Ne rüya gördün?
dedi.
- Öyle hatırda kalacak rüya görmedim.
diye cevap verdim!
- Bu ne sözdür? Böyle uzun geceleri hem sadece uyku ile geçir, hem de bir rüya görme! Mutlaka görmüşsündür! Söyle! Benden saklama!
diyerek ısrar etti. Ne kadar düşündüysem de hatırlayamadım.
- Nakli mümkün bir şey görmedim.
diye yemin ettim.
Mübarek başlarını hayretle iki tarafa sallayıp düşündü. Ben de "Bu ısrarla sualin sebebi nedir?" diye hayrette kaldım. Biraz sonra beni bir iş için kapı ağasının bulunduğu daireye gönderdi. Gittiğimde Hazinedar Başı Mehmed Ağa, Vekilharç Başı Osman Ağa ve Saray Ağası Hasan Ağa'nın, hepsinin topluca bir arada oturduklarını gördüm. Saray Ağası Hasan Ağa'nın başı önünde ve gam ü kasavet içindeydi. Gerçi salih ve dindar bir kişiydi; ama bu hali, evvelkilerden pek başkaydı. Gözlerinden yaşlar aktığını da görünce, yakınlarından birinin vefat ettiğini zannettim. Kendisine:
- Ağa hazretleri! Kalbiniz kederli, gözünüz yaşlı görünüyor. Hikmeti nedir?
dedim.
- Hayır! Hiçbir şey yok
dedi, sıkıntısını benden gizledi, fakat Hazinedar Başı:
- Ağa kardeşimiz bu gece garip bir rüya görmüş, şu anda onun tesirindedir
diye açıkladı. Ben:
- Allah Teala hayırlar vere! Bana da söyleyin!. Zira Devletli Padişahım; “Sen bu gece mutlaka rüya görmüşsündür! Niçin söylemiyorsun?” diye beni azarladı. Beni sıkıştırması boşuna değildir. Ne gördünse anlat
diyerek Hasan Ağa'ya ısrar etti. Söylemekten sıkılarak dedi ki:
- Benim gibi asî günahkarın, padişah huzurunda söylenmeye layık ne rüyası olabilir ki? Lütfen bana bunu teklif etme!
Biz ısrara devam ettik. Gitgide hayası artıyor ve
Sonunda Hazinedar Başı Mehmed Ağa:
- Niçin söylemiyorsun? Daha önce söylemeğe memur olduğunu kendin açıkladın. Şimdi gizlemek hıyanet olmaz mı?
deyince sırrını açıklamaya mecbur kaldı:
- Bu gece rüyamda, bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı aceleyle vurduklarını duydum. Ne oluyor diye ileri vardım. Baktım ki kapı dışarısı biraz görünecek kadar aralanmış; ama adam sığmaz. Ne var diye baktım. Ellerinde bayraklar vardı ve silahlarını kuşanmışlardı. Harbe hazırdılar. Ellerinde birer sancak olan dört nûranî kişi, kapıya yakın duruyordu. Bana: "Niye geldiğimizi bilir misin?" dedi. Ben de: "Buyurun!" dedim. "Bu gördüğün büyük kalabalık Rasulullah'ın ashabıdır. Bizi o gönderdi. Selim Han'a selam etti Hemen kalkıp gelsin, bugünden sonra Haremeyn (Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere) hizmeti ona verildi" diye ferman buyurdu. Bu gördüğün dört kişi Ebü Bekir Sıddîk, Ömer bin Hattab, Osman Zinnüreyndir. Ben de Ali bin Ebî Talib'im. Git Selim Han'a benim tarafımdan bildir!" dedi ve kayboldu.
Bana dehşet gelip kendimi kaybettim. Sabaha kadar yatıp kalmışım. Hizmetçiler teheccüd zamanı, adetim olduğu halde kalkmamamı hastalığıma hamletmişler. Sabah namazını kaçırmayayım diye gelip beni uyandırmak istediklerinde, terden su içinde yattığımı görmüşler. Değiştirmek için çamaşır getirmişler. Beni ovarak uyandırdılar. Alem bana dar geldi. Aklım başıma gelince aceleyle kalktım. Namazımı kıldım; hatta zor yetiştirdim. Fakat hala benden hayret ve şaşkınlık gitmedi" dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı.
Ben de padişahın emrettiği işi görüp hemen, döndüm.
Padişahın huzuruna çıktığımda o, yine rüyadan söz açıp:
- Böyle uzun gecelerde sabaha kadar uyuyup bir şey görmemen bana acayip geliyor.
dedi. Ben de:
- Padişahım! Eğer rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse Saray Ağası olan Hasan Ağa görmüşlerdir. Şayet emriniz olursa arz edeyim"
dedim.
- Söyle!. Göreyim!
buyurdular.
İşittiklerimi anlatırken mübarek yüzleri kızarmaya başladı ve:
- Biz sana her zaman demez miyiz ki "Bizler bir cihete, vazifeli olmayınca hareket etmemişizdir? Ecdadımız keramet sahibi idi, içlerinde sadece biz (onlara) benzemedik " diyerek tevazu gösterdiler.
Bu rüya olayından sonra sefere çıkan Yavuz Sultan Selim, 1517 yılındaki Mısır Seferi'nden döndükten sonra. Halife III. Mütevekkil Alallah'ın İstanbul'da kendisine bıraktığı halifelik unvanını üzerine almıştır.
El-Alim celle celaluhu:
Herşeyin zahirine ve batınına külli ve tam bir ihata ile âlim olan;rakik ve celî yani en gizli ve açık şeylerin evvelini, halini, akıbetini ilmiyle ihata eden, bilendir.
Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu
Minah–82: Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz, diye Gavs-i Hizani Seyyid Sıbğatullah Arvasi'ye (kuddise sirruhu) soruldu. Buyurdular: Şiîlik ve ehli bidat olma vasfına buğz edilir. Lâkin zatına edilmez. Münkir seyyide de aynı muamele edilir.
Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken ve genç nesiller çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkanlarından mahrum edilmişken piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk milleti yeni Müslüman olmuş gibi nevzuhur sahte müctehidlerin kitapları genç nesillerin ellerine veriliyor.
Maalesef ülkemizde İbni Teymiye,Muhammed Abdulvahhab gibi sapıkların fikirleri,farmason Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh'un görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz Müslüman Kardeşler teşkilatına bağlı yazarların kitapları veya İran'dan kaynaklanan Fars emperyalizmine ait eserler din adına okunmaktadır.Öte yandan ecdadımızın meydana getirdiği eserler yalnız Türk dünyasına değil bütün İslam dünyasına İslamiyeti yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır. Ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır.
Seyyid Ahmet Arvasî
"MÜZEKK-İN NÜFUS’DA İMAN"
Bilmiş olunuz ki, imân üç mertebedir: Biri avamın imanıdır ve esfele sâfilindir ki, ondan aşağı iman yoktur. Bundan ileri iman da yoktur, zira, bunsuz iman tamam olmaz. Fakat, bundan aşağı iman yoktur denilmesinin sebebi, bundan aşağısı ile cehenneme gidilir mânasınadır. Zira, imanın temeli ve aslıdır. Avamın imanı hakkında Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Avamın imanı TAKRÎRÜN BÎL-LÎSAN VE TASDÎKUN BÎL-CENÂN'dır. Yani, dil ile söylemek ve kalp ile tasdik etmektir.”
Server-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri: “İman; Allahu teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirileceğine, cennete ve cehenneme, hayır ve şerrin Allahu teâlânın takdiri ile olduğuna dil ile ikrar etmen ve gönül ile inanmandır.” buyurmuşlardır. İşte, bu mertebe iman avamındır. Bundan aşağı iman yoktur. Bunları inkâr eden, kâfirdir demek olur.
Bundan yukarı bir mertebe has’lardır ki, ona İMAN-I HAS derler. Hasların imanı da bunları ikrar ve itikat edip avamın imanını bildikten sonra amelde, kavilde ve fiilde ve ibadette: (Allahu teâlâ beni görür.) diye işlerler. Bunlar her ne yaparlar ve her ne işlerlerse, Allahu teâlânın kendilerini gördüğünü bilirler. Buna, havassın imanı denildiği gibi ÎMAN-I-ÎHSAN da denilir. Zira, Hz. Resûl aleyhisselâmdan soruldukta: “En büyük ihsan, Allahu Teâlâ’yı görür gibi ibadet etmendir. Sen, onu görmesen bile, o seni görür.” buyurmuşlardır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz böyle buyurduklarına göre, bu mertebe imana İMAN-I-İHSAN dense olur.
Bundan da açıkça anlaşılıyor ki, havassın imânı ibadet ve tâ'atte Allahu tealâyı görür gibi olmaktır. Her türlü işlerinde, sözlerinde, zahirde ve bâtında (dışlarında ve içlerinde) böyle düşünür ve hazır görürler. Allahu teâlânın ululuğunu öyle fikrederler ki, gönüllerine Allahu tealâ’dan başka hiçbir şey gelmez. Allahu tealâyı zikretmekten başka, hiçbir şeyle sefaları olmaz. Oturmaları, kalkmaları, yürümeleri edep ve hudû içinde olur. O kadar ki, sağlarından sollarından haberleri bile olmaz. Yanlarında erkek mi, kadın mı, hayırlı mı, şerli mi, kim var bilmezler. Huzurları da amelleri de bu dereceye varır ve imanları o derece yakin olur.
Fakat, bunlardan yukarı bir mertebe daha vardır ki ona da HASSÜL-HAS derler. Onların imanı, ihlâsı ve ameli o mertebede bulunur ki, gönülleri Allahtan başkasının hayalinden pâk olup arınır, basiret gözleri açılır. Hak teâlâ, onların ruhuna sıfatlardan bir sıfat ile tecelli eder. Onlar da o tecelliyi basiret gözü ile görürler. O tecelliye iman getirirler. Bütün uzuvları ile yani elleri, ayakları, gözleri, kulakları ile, zahir ve bâtın ile hatta saçının ve sakalının her kılı ile Hakka iman ederler. Bu mertebede olan Hassül Has'lar, yukarıda sözü geçen Has'lardan yukarıdadır.
(Eşrefoğlu Abdullah Rumi hazretleri)
Yine Hazret-i İşân (yani İmam-ı Rabbani) "kuddise sirruhulaziz bu kabilden buyurdular ki: Bir defa Şeyh, Delhi'ye gelmişti. Seyyid Celaleddini Buhari'nin oğlu Şeyh Hacı Abdülvehhâb, ilim ve hâl sahibi olup, bir tefsir yazmıştı. Şeyhin huzuruna gönderdi.
Şeyh, Server-i Kâinâtın "aleyhi ve aleyhimüssalâvat" Ehl-i beytinin tathirine (temizliğine) gelince. Şeyh Abdülvehhabın burada: «Resûlullahın evlâdı son nefesten emindir, akıbetleri yakinen hayırlıdır, yazdığını okuyunca, Şeyh Abdülkuddüs bunun kenarına Bu, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebine aykırıdır yazdı ve kitabı geri gönderdi.
Bu söz üzerine, memleketin âlimleri arasında günlerce müzakereler vaki oldu. Neticede Şeyh Abdülkuddüs'ün sözünde karar kıldılar "kuddise sirruh".
(Berekât [Zübde-tül Makâmat]
Muhammed Hâşim Kişmî
Sahife no: 104
Tercüme: Süleyman KUKU)
İmâm-ı Rabbânî hazretleri (kuddise sirruh) 1.cild 162.mektûbunda buyuruyor ki,
Resûlullah "aleyhisselâm" buyurdu ki, (Oruclu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünkü hurma bereketlidir). O Server, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adalet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünkü bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda herşeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yinince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan herşey, insana da aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruclu kimse, iftâr zamanında, şehvetlerden ve dünyanın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pekçok istifâde eder. Anlattığımız faydaları daha tâm ve daha olgun olur...)
▸ Hasan Basrî Hazretleri nakleder:
▪ Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler.
▪ Kul gevşeklik gösterip zikri terkedince onun köşk ve sarayını inşâ eden melek de durur.
▪ Diğer melekler ona:
“Ne oldu, niye durdun ?” diye sorunca o:
▪ Kendisiyle vazîfeli olduğum kul bıkkınlık ve gevşeklik gösterdi !” der.
▪ Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî (kuddise sirrûhu) şöyle seslenir:
“Allah size rahmet eylesin ey insanlar, meleklere ihtiyaç duydukları malzemeyi bol bol verin, sakın eksik bırakmayın !”
(İbn-i Receb, Fethu’l-Bârî, I, 166)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
*(Nefs)* in nihâi gâyesi, o insanı *(Kâfir)* yapmakdır. Bu nefs, insana düşman olduğu gibi, Allaha da düşman. Cenâb-ı Hak, bu nefsi, kendine *(Düşman)* olarak yaratmış.
Bu nefsi, en ziyâde tahrip eden şey, *(Namaz) dır kardeşim. Onun *(İlâcı)* budur. Bu ilâcı kim kullanırsa, nefsinin şerrinden *(Emîn)* olur.
İnsan namâza durduğu zamân *(Nefs)* inlermiş. Çünkü *(Namaz)*, mü’minle kâfiri ayıran farklardan biridir.
Hele *(Cemâat)* ile kılınırsa, o kimsenin müslümân olduğuna *(Hükm)* edilir. Öyleyse namâza çok ehemmiyet verelim kardeşim.
Çünkü *(Namâz)*, başlıbaşına *(Din)* dir, yâni *(İslâmiyet)* dir. Her tâat, bir ibâdettir, ama namâz, başlı başına İslâmiyetdir.
O, bir *(Simge)* dir, yâni bir *(Alâmet)* dir. Şu anda üzerimizde *(Rahmet)* bulutu var kardeşim.
Eğer aramıza *(İkilik)* girmezse, *(Nifak)* girmezse, *(Birlik)* ve berâberlik bozulmazsa, bu *(Hizmet)* ler devâm eder.
Ama aramıza münâzarat girerse, *(Gıybet)*, *(Dedikodu)* ve *(İftirâ)* girerse, o zaman istikbâlimiz hakkında *(Ye’se)* düşerim, o zaman üzülürüm.
Bu kitapların *(Te’sîr)* li olması, Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretlerinin *(İzni)* nden dolayıdır. Abdülhakim Efendi Hazretlerinin *(Himmet)* inden dolayıdır. Onun *(Sevgi)* sinden dolayıdır.
Çünkü, bu fakiri sevdiğine dâir bana mektûbu var. *(Pek çok sevilen Hilmi!)* diye başlıyor. Ben ne biliyorsam, hepsini *(Abdülhakim Efendi)* hazretlerinden öğrendim kardeşim.
Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretleri de kendisi için; *(Vallahi bende ne varsa, hepsi üstâdım Seyyid Fehîm Hazretlerine âitdir)* buyururdu.
İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (Kimyâ-i se’âdet) kitâbında buyuruyor ki, kadınların açık gezmeleri harâmdır. İnce, dar, süslü, renkli şeylerle örtünerek gezmeleri de harâmdır. Böyle gezenler, Allahü teâlâya âsî oldukları, günâha girdikleri gibi, bunların başında bulunan, baba, zevc, birâder ve amcadan hangisi, böyle gezmeğe rızâ verir ise, bu da, ısyân ve günâhda ortak olur).
*İmam-ı Azam “rahmetullahi teâlâ aleyh hazretlerinden rivayetle;*
“Yüce Rabbimi rüyamda doksan dokuz kere gördüm. —Kendi kendime “Eger Rabbimi yüzüncü defa görürsem, kıyamet gününde mahluklar ne ile azabından kurtulacak?”_ diye kendisine soracağım dedim, arkasından, Hak Sübhanehü ve teâlâyı gördüm ve;
“Ey Rabbim! Senin koruman güçlüdür, övgün yücedir ve isimlerin mukaddestir. Kıyamet gününde kulların senin azabından ne ile kurtulur?” dedim;
Hak Sübhanehu ve teâlâ şu cevabı verdi:
“Her kim sabah, akşam namazından sonra “Sübhanel ebediyyil ebed…” duasını okursa azabımdan kurtulur”, buyuruldu.
Sübhanel ebediyyil ebed.
Sübhanel Vahidil Ahad.
Sübhanel ferdis samed.
Sübhane rafiıssemai bigayri amed.
Sübhane men besatal arda ala main cemed.
Sübhane men halakal halka ve ahsahüm aded.
Sübhane men kasemel erzaka ve lem yense ahad.
Sübhanellezi lemyettehız sahibeten ve la veled.
Sübhanellezi lem yelid ve lem yuled.
Ve lem yekun lehu küfüven Ahad.
Sübhane men yerani.
ve yesmeu kelami.
ve yarifu mekani ve yerzükuni.
ve la yensani.
Sübhane Rabbike Rabbil izzeti amma yasifun.
Ve selamün alel mürselin.
Velhamdülillahi Rabbil alemin.
Manası:
Ebed ve ebedî olan Allah‘ı tesbih ederim.
Bir ve tek olan Allah’ı tesbih ederim.
Tek ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu
Semayı direksiz yükselten Allah’ı tesbih ederim.
Yeryüzünü donmuş su üzerine yayan Allah’ı tesbih ederim.
Mahlukatı yaratan ve onları çeşitlendiren Allah’ı tesbih ederim.
Rızkı taksim eden, hiçbir canlıyı unutmayan Allah’ı tesbih ederim.
Eş ve çocuk edinmeyen Allah’ı tesbih ederim.
Doğurmamış, doğrulmamış ve hiçbir şey de kendisine denk olmayan Allah’ı tesbih ederim.
Beni gören, yerimi bilen, beni rızıklandıran ve beni unutmayan Allah’ı tesbih ederim.
Erişilemez (Aziz) olan Rabb, vasıflandırıldığı şeylerden yücedir..
Ve selam bütün Resullerin (Aleyhumusselam) üzerine olsun..
Ve Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Allah’ı tesbih ederim.
İBRAHİM BİN EDHEM HAZRETLERİNİN VEFATI 19 ŞUBAT 779
Tabiînin meşhûr âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. 714 (H. 96)’da Belh şehrinde doğup, 779 (H. 162)’de Şam’da vefat etti. İsmi, İbrahim bin Edhem bin Mansûr olup, künyesi Ebû ishâk’dır. Nesebi hazret-i Ömer’e dayanır. Fudayl bin Iyâd’dan feyz aldı. İmrân bin Mûsâ bin Zeyd Râî ve Şeyh Mansûr Selâmî’nin sohbetinde bulunmuş, Veysel Karanı hazretlerinin rûhâniyetinden istifâde etmiştir.
Bağdâd, Şam ve Hicaz’da meşhûr oldu. Üç kıt’anın âlimlerinin çoğundan ilim öğrendi. İmâm-ı a’zam’ın (rahmetullahi aleyh) sohbetleriyle olgunlaştı. İmâm-ı a’zam hazretleri onu medhedip; “İbrahim bin Edhem seyyidimiz ve sevdiğimizdir” buyurmuştur. Dinde fakîh ve müctehid oldu. Çeştiyye yolunun büyükleri arasında yer aldı. Rumlara karşı yapılan cihâdlara katıldı. Arab lisânını çok fasîh konuşurdu.
Yahya bin Sa’îd el-Ensârî, Sa’îd bin Mezbân, Mukâtil bin Süleyman ve Süfyân-ı Sevrî’den, Sevrî de, İbrahim bin Edhem’den hadîs-i şerîf rivayetinde bulunmuştur. Evzâî, Şakîk-i Belhî, İbrahim bin Beşar, kendisinden hadîs-i şerîf rivayetinde bulunmuşlardır. Nesâî, Dâre Kutnî, İmâm-ı Buhârî onun sika (güvenilir) bir râvî olduğunu bildirmişlerdir. Buhârî Sahîh’inde Edeb; Tirmizî Taharet kısmında kendisinden rivayette bulunmuşlardır.
Babası Edhem, Belh şehri pâdişâhı idi. İbrahim bin Edhem ise, şehzade olup, köşklerde oturur, avlanmayı severdi. Her türlü imkâna sahip, her istediğini yer, her istediğini giyer, bütün emirleri hemen yapılırdı. Bir yola çıktığı zaman, kırk altın kalkanlı asker önünden, kırk altın gürzlü asker arkasından yürürdü. Fakat o, bütün bunları terkedip, Allahü teâlâya gönül verdi. Mübarek sözleri ve kerametleri dilden dile dolaşıp, muhabbeti hep gönüllerde yaşadı. Dünyâ sultânları unutulmuş, fakat o hâlâ unutulmamıştır.
Tacını, tahtını bırakıp evliyadan olması hususunda şu rivayetler vardır. Bir gece tahtı, üzerinde uyumuştu. Bir ses duyup uyandı. Tavan sallanıyordu. Damda biri vardı. “Damdaki kimdir?” diye seslendi. “Tanıdık biriyim, devemi kaybettim de onu arıyorum” dedi. “Hey şaşkın damda deve olur mu?” deyince, demdaki zât; “Ey gafil! Sen Allahü teâlâyı altın taht ve süslü elbiseler içinde olduğun hâlde arıyorsun! Damda deve aramak bundan daha mı acâyib?” dedi. İbrahim bin Edhem hazretleri bu sözlerden çok etkilendi. Kalbi, Allahü teâlânın aşkı ile yanmaya başladı. O zamana kadar bilip bilmediği bütün günâhlarına hatâ ve kusurlarına tövbe etti.
Başka bir rivayet de şöyledir: Bir gün sarayda umûmî bir ziyafet verildi. Devlet adamları yerlerini almış, hizmetçiler bekliyorlardı. Bu sırada gayet heybetli bir zât çıkageldi. Asker ve hizmetçilerden hiç kimse ona; “Sen kimsin, burada ne işin var?” deme cesaretini bulamadı. Bu heybetli zâta, İbrahim bin Edhem; “Ne istiyorsun?” deyince, o zât; “Bu handa konaklamak istiyorum” dedi. İbrahim Edhem; “Burası han değil, benim sarayımdır” cevâbını verdi. O zât; “O hâlde bu saray bundan evvel kimin idi?” diye sorunca, İbrahim Edhem; “Pederimin idi” dedi. Gelen zât; “Ondan evvel kimin idi?” diye tekrar sordu. İbrahim Edhem; “Filân zâtın” dedi. O zât; “Ondan evvel kimin idi?” diye sorduğunda, İbrahim Edhem; “Filân oğlu filânın” cevâbına, o zâtın; “Bunlar ne oldu?” suâline de İbrahim Edhem; “Öldüler” cevâbını verdiğinde, gelen heybetli kimse; “Bu nasıl senin sarayın ki, biri gelmeden biri gitmede?” diyerek geldiği gibi geri çıktı. İbrahim Edhem o zâtın peşine düştü ve sordu; “Sen kimsin?” O zât da; “Ben Hızır’ım” dedi.
Bir gün atının hazırlanmasını istedi ve av köpeğini de alıp ava çıktı. Karşısına bir hayvan çıktı. Onu yakalamak için atını sürdü, gâibden; “Yâ İbrahim sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın!” diye bir ses işitti. “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu günden sonra Allah’a isyan etmeyeceğim. Rabbim, sâlih insan olmamı istiyor” dedi. Bu hâdise üzerine o kadar çok ağladı ki, elbiseleri göz yaşlarıyla ıslandı. Sonra geri döndü. Bir çobana rastladı. Dikkat edince bunun, babasının çobanlarından birisi olduğunu anladı. Onun abasını ve başlığını alıp kendi elbiselerini ona verdi. Herşeyi bırakıp, Allahü teâlânın razı olduğu yola girdi. Her an Allahü teâlâya ibâdet ve tâatde bulunmak için kendisine dünyâ meşgalelerinden uzak, sakin bir yer aradı. Nişâbur civarındaki bir mağarada dokuz sene kaldı. Mağarada bulunduğu bir gece yıkanması îcâb etti. Zemherir günleriydi ve çok şiddetli soğuk vardı. Buzu kırmak suretiyle gusül abdesti aldı ve seher vaktine kadar ibâdet etti. Soğuktan donmak üzere olduğunu hissetti. Isınmak için biraz ateş olsa veya üşümemek için sırtımda bir kürk olsa diye hatırından geçti. Birden sırtında bir kürk bulunduğunu ve bedenini ısıtmakta olduğunu hissetti. Böylece, birazcık istirahat edip, uyumak imkânı hâsıl oldu. Az zaman sonra uyandı. Bu kürkün, çok heybetli bir hayvanın derisinden yapıldığını anlayıp, Allahü teâlâya hamd etti.
İbrahim bin Edhem hazretleri, bu mağarada kalırken, insanlar onun büyüklüğünü anlamaya başladılar. Bunun üzerine o, bu mağarayı terketti ve Mekke-i mükerremeye doğru yola çıktı. İbrahim bin Edhem ayrıldıktan sonra, ikâmet ettiği mağarayı ziyaret eden Şeyh Ebû Sa’îd isminde bir zât, hayret edip; “Sübhânallah! O ne mübarek bir zât imiş. Burada bulunması bereketiyle burası öyle güzel kokuyor ki, eğer mağarayı misk ile doldursalar, öyle güzel kokmaz” dedi.
Sahrada giderken bir zât ile karşılaştı. O zât kendisine İsm-i a’zamı, Allahü teâlânın en büyük ismini öğretti. Bununla Allahü teâlâya dua etti. Hızır aleyhisselâm ile görüştü. O, kendisine; “Sana, ism-i a’zamı öğreten kimse İlyas (aleyhisselâm) idi” dedi ve çok sohbet ettiler.
Nakledildiğine göre, İbrahim bin Edhem, Mekke-i mükerremeye ulaşabilmek için sahrayı on dört senede katedebildi. Bir müddet gidiyor, iki rek’at namaz kılıyordu. Bu şekilde Mekke’ye ulaştı. Böyle bir zâtın geldiğini Harem-i şerîfin âlimleri haber aldılar ve kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. Böyle zâtları karşılamak âdetleri idi. O ise, kimse beni tanımasın diye, bir kafilenin önüne düşmüş geliyordu. Başkaları da kendisini karşılamak ve görmek istiyorlardı. Kafilenin önünde bulunan İbrahim bin Edhem’e yaklaşıp; “Acaba İbrahim bin Edhem yaklaştı mı?” Harem-i şerîfin âlimleri kendisini karşılamaya geliyorlar da...” dediler. O ise; “Bırakın o kötü kimseyi! Ondan ne istiyorsunuz?” buyurdu. O kimseler, İbrahim bin Edhem’in ensesine bir tokat vurdular ve; “Sen öyle yüksek bir zâta nasıl kötü diyebilirsin. Böyle söylemekle asıl sen kötü oluyorsun” dediler. İbrahim bin Edhem de; “İşte ben de aynı şeyi söylüyorum” buyurdu.
Onlar ayrılıp gittikden sonra, kendi nefsine; “Sen ne kadar cür’etlisin. Mekke âlimlerinin seni karşılamalarını mı arzu ediyorsun? Hâlbuki onlar mübarek ve muhterem zâtlardır. Böyle bir şeyi istemeye nasıl cesaret edebiliyorsun? Ama sen, tokat vurulmakla sana asıl lâyık olana kavuştun” diyordu. Bir müddet sonra, kendisini tanıyıp özür dilediler. Burada kısa zamanda kendisine eş-dost buldu. Çalışıp kazanarak alın teri ile nafakasını te’min ederdi.
Bir defa Halîfe Mu’tasım ona; “Mesleğin nedir?” diye sordu. Cevâbında buyurdu ki: “Bu dünyâyı, dünyâya tâlib olanlara bıraktım. Bu dünyâda Allahü teâlânın zikrini, âhırette de dîdârını, cemâli ile müşerref olmayı tercih edip, bunlar için çalışmayı kendime meslek edindim” buyurdu.
Yolda bir taş gördü. Üzerinde “Çevir ve altını oku” yazılıydı. Çevirdi, “Eğer öğrendiğinle amel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek istiyorsun” yazısını okudu ve; “Yâ Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıyamamıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hâli nasıl olur” diye ağladı.
İbrahim bin Edhem hazretleri helâl lokma yemeğe çok dikkat eder ve herkese de tavsiye buyururlardı. Bir gün kendisine; “Falanca yerde bir genç var. Gecegündüz ibâdet ediyor, kendinden geçiyor” dediler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşırıp kaldı. Genci, şeytan aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yediğine dikkat edince, helâlden olmadığını gördü. “Allahü ekber, bu hâlleri hep şeytandandır” deyip onu evine davet etti. Kendi helâl yiyeceklerinden biraz yedirince, gencin hâli değişip, eski aşkı, arzusu ve gayreti kalmadı. Genç, İbrahim’e sorup; “Bana ne yapdın?” deyince “Yediklerin helâlden değildi. Yemek yerken, şeytan da midene giriyordu. O hâller, şeytandan oluyordu. Helâl yiyince şeytan giremedi. Asıl, doğru hâlin meydana çıktı” dedi.
İbrahim bin Edhem (rahmetullahi aleyh), helâl kazanmak için zaman zaman da sırtında odun taşırdı. Yine odun taşıdığı bir gün de İmâm-ı Evzâî, onun sırtında odunları görüp niçin bu kadar sıkıntı çektiğini sordu. İbrahim bin Edhem; “Öyle söyleme, hadîs-i şerîfte; “Helâl kazanmak için sıkıntı çekenlere Cennet vâcib olur.” buyruldu” dedi.
Bir gün bir köle satın almış idi. Ona sordu: “İsmin nedir?” Köle; “Ne diye çağırırsanız odur” dedi. İbrahim bin Edhem; “Ne yersiniz?” diye sordu. Köle; “Ne yedirirseniz odur” diye cevap verdi. İbrahim bin Edhem; “Ne iş yaparsınız?” buyurdu. Köle; “Ne emrederseniz onu” dedi. İbrahim bin Edhem; “Neyi arzu edersiniz?” diye sorduğunda, kölenin; “Kölenin hiç arzusu olur mu? Onun arzu ile ne işi var?” müthiş cevâbı üzerine, İbrahim bin Edhem kendi kendine; “Ey miskin, acaba sen ömür boyu Hak teâlâya böyle kul olabildin mi? Kulluğu bundan öğren” deyip, ağlayarak kendinden geçti.
İbrahim bin Edhem hazretlerine “Allahü teâlâya nasıl kavuşulur?” diye sorduklarında, cevap olarak; “Allahü teâlâyı tanımak isteyen bir kimsenin kalbinden şu üç perde kalkmadıkça O’na kavuşamaz:
1-Ebedî ihsâna karşı, dünyâ ve âhıretin mülkünü ona verseler sevinmemelidir.
2-Dünyâ mülkünün hepsi onun olsa, bunu daha sonra ondan alsalar kaybettim diye üzülmemelidir.
3-Övülmeye ve medh olunmaya aldanmamalıdır” buyurdu.
Kendisinden bir zât nasihat istediğinde buyurdu ki; Altı şeyi kabul edip yaparsan, hiç bir işin sana zarar vermez. Dünyâda ve âhırette rahat edersin. O altı şey şunlardır:
1-Günah yapacağın zaman, Allahü teâlânın sana verdiği rızkı yeme.
2-Ona âsî olmak istersen, O’nun mülkünden çık. Mülkünde olup da O’na isyan etmek uygun olur mu?
3-O’na isyan etmek istersen, gör düğü yerde günâh yapma. Görmediği yerde yap. O’nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.
4-Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok anî gelir.
5-Mezarda Münker ve Nekir ismindeki iki melek, suâl için geldiklerinde, onları kov. Seni imtihan etmesinler.
Soran kimse dedi ki: “Buna imkân yoktur.” İbrahim Edhem; “Öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla” buyurdu.
6-Kıyamet günü Allahü teâlâ; “Günâhı olanlar Cehennem’e gitsin” diye emir edince; “Ben gitmem” de!
Soran kimse; “Bu sözümü dinlemezler” dedi ve tövbe edip ölünceye kadar tövbesinden vazgeçmedi.
Kendisine; “Allahü teâlâ meâlen; “Ey kullarım, benden isteyiniz, kabul ederim, veririm.” (Mü’min sûresi: 60) buyuruyor. Hâlbuki istiyoruz vermiyor?” diye sorduklarında; Cevaben; “Allahü teâlâyı çağırırsınız, O’na itaat etmezsiniz. Kur’ân-ı kerîmi okursunuz, gösterdiği yolda gitmezsiniz. Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerinden faydalanırsınız, O’na şükretmezsiniz. Cennet’in ibâdet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennem’i âsîler için yarattığını bilirsiniz, ondan sakınmazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını görür, ibret almazsınız. Ayıbınıza bakmayıp başkalarının ayıplarını araştırırsınız. Böyle olan kimseler, üzerlerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına, gökten ateş yağmadığına şükretsinler. Daha ne isterler? Dualarının netîcesi, yalnız bu olursa yetmez mi?” buyurdu.
İbrahim bin Edhem hazretleri bir gün yatsı namazını kılıp uzun uzun dua etti ve; “Yâ Rabbî! Bana müslüman olarak ölmeyi nasîb et! Sâlihler zümresine kat!” diye yalvardı. Sonra seccadesinin üstünde bir müddet oturup durdu. Tefekküre daldı. Tam o sırada, karşısına temiz kıyafetli, heybetli bir genç dikiliverdi. Yüzü ay gibi parlıyordu. Bembeyaz bir elbise giymişti. Çok güzel kokular sürmüş, gülümsüyordu. İbrahim bin Edhem hazretlerini bir şaşkınlık almıştı. Ona dönüp; “Siz kimsiniz?” diye sordu. Gelen; “Ben melek-ül-mevt’im. Ölüm vakti gelenlerin ruhunu kabzederim” deyince, İbrahim bin Edhem hazretleri daha da şaşırdı. Seccadesinin önüne dikilen bu güzel yüzlü genç, insan olamazdı. Sessiz sedasız gelmiş, karşısına nasıl dikilmişti. Şaşkınlığı devam ederken, Allah iyi kullarının ruhunu alması için Azrail aleyhisselâmı, güzel sûretli bir genç şeklinde göndereceğini, hatırlıyarak ölüm ânının geldiğini anladı. Ziyadesiyle sevinerek; “Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun” diye dua etti. O esnada, kirâmen kâtibîn melekleri de göründüler. Yaptığı iyi işleri yazmışlar, gösteriyorlardı. Sonra Cennet’teki makamı gösterildi. Bundan sonra da ruhu kabzedildi.
Buyurdu ki: “Öbür dünyâda terazide en ağır amel, burada bedene en zor gelenidir.”
“İşittiğime göre, kıyamet günü insan, daha çok utansın diye tanıdıklarının yanında hesaba çekilir.”
“İlmi, amel için öğreniniz. Çokları bunda yanıldı. İlmleri dağlar gibi büyüdü, amelleri ise zerre gibi küçüldü.”
Her zaman şöyle dua ederdi: “Yâ Rabbî! Beni günah alçaklığından kurtar. Sana tâat (ibâdet) lezzetine ulaştır.”
BALIĞIN AĞZINDAKİ İĞNE
İbrahim bin Edhem hazretleri bir bağda bekçilik yapardı. Bir gün uyuduğunda, ağzında nergis dalı ile bir yılan gelip, dalı sallayarak ona serinlik yaptı.
Kendisi anlattı: “Bağ sahibi bir gün gelip bana; “Tatlı nar getir” dedi. Götürdüm. Ekşi çıktı. Yine “Tatlı nar getir” dedi. Götürdüm. Ekşi çıktı. Yine “Tatlı nar getir” dedi. Bir tabak daha götürdüm. Bu sefer de ekşi çıktı. Bunun üzerine bağ sahibi; “Sübbânallah! Bunca zamandır burada bekçisin, yine narın tatlısını ekşisinden ayırd edemiyorsun” dedi. Ben de; “Benim vazifem bağı beklemek, hiç tatmadığım narın tadını nereden bileyim?” diye cevap verdim. Bağ sahibi; Sendeki bu hâle bakınca, İbrahim bin Edhem’sin diyeceğim geliyor” dedi. Bu sözü işitince tanınmamak için hemen ayrılıp gittim.”
İbrahim bin Edhem (rahmetullahi aleyh) bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini yamıyordu. Beldenin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrahim bin Edhem hazretlerinin başında durdu. Vali onu seyrederken şöyle düşündü: “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?”İbrahim bin Edhem, valinin aklından geçenleri anlamıştı. Kaldırıp iğnesini denize fırlattı. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Edhem’in denize attığı iğneyi getirdi, İbrahim bin Edhem, iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döndü: “Elime bu iğne geçti” buyurdu. “Yâni, ben Allahü teâlâdan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O’na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi” demek istedi.
💠Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, mahbûb-i rabbilâlemîn, bihterîn-i mevcûdât-i evvelîn ve âhırîndir. [Mevcûdâtın öncesinin ve sonrasının en iyisidir]. Beden ile mi’râca çıkdı. Arşı ve kürsîyi geçdi. Mekân ve zemândan, bâlâya revân oldu [yükseklere çıkdı]. 1/272
(İmâm-ı Rabbânî)
Sual: Âmirinden izin almanın, istişare etmenin önemi nedir?
CEVAP
Dinimizde, istişarenin, izinle hareket etmenin önemi büyüktür. Dinimize uygun istişare yapılınca, o işin neticesi istediğimiz gibi olmasa da, bizim için hayırlı olur. Ama istişare ehliyle yapılmalı. Büyüklerden izin almak, Allah rızası için olmalı. Menfaatsiz tam teslim olmalı. Üç hadis-i şerif:
(Sâlih olan âlimlerle istişare edin!) [Taberânî]
(İstişare eden, pişman olmaz.) [Taberânî]
(Yapacağı işi ehliyle istişare edene, o işin en güzeli nasip olur.) [Taberânî]
İstişare etmek sünnettir. Âmirine ve büyük zatlara bir şey sorunca, denileni yapmak, emîre itaat etmekse vacibdir.
Ramazân ayında âilenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda [cihâd için] yapılan harcama gibi sevaptır.”
Cuma günü “Seyyidü’l-eyyâm” (günlerin efendisi), Kadir gecesi “efdalü’l-leyâlî” (gecelerin en fazîletlisi) olduğu gibi, üç ayların sonuncusu olan Ramazân ayı da “sultânü’ş-şühûr” (ayların sultânı)dır.
Bilindiği gibi, “Ramazân”, sözlük ma’nâsı i’tibâriyle “yanmak” demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tevbe eden Müslümânların günâhları yanar, yok olur. Mübârek “Ramazân ayı”nda oruç tutulur, “Terâvîh namazı” kılınır ve “Sahûr”a kalkılır; daha başka birçok bedenî ve mâlî ibâdetler yapılır.
[Allahü teâlâ, hepimize, Hicrî-kamerî 1447 yılının mübârek Ramazân ayının feyiz ve bereketinden lâyıkı vechile istifâde etmeyi nasip buyursun.
Âilece, milletçe ve bütün İslâm âlemi olarak, sıhhat ve âfiyet içerisinde, huzûr, sükûn, emniyet ve âsâyiş üzere, daha nice mübârek Ramazân aylarına kavuşmayı da lutfetsin. Âmin]
Kıblenin Kâ’be-i muazzama olmasından bir ay ve hicretten de 18 ay sonra, Şabân ayının 10. günü, Bedir gazâsından da bir ay önce, oruç farz kılınmıştır.
Yine hicretin 2. senesinde, Ramazân ayında, terâvîh namazı kılınmaya başlanmış ve sadaka-i fıtır vermek vâcip olmuştur.
Ramazân ayı, oruç ayıdır; oruç, yukarıda söylediğimiz gibi, hicretten 18 ay sonra farz kılınmıştır.
Ramazân ayı, Kur’ân-ı kerîm ayıdır; bu ay, Kur’ân-ı kerîmin inmeye başladığı aydır. Hatm-i şerîflerin yapıldığı, mukâbelelerin okunduğu bir aydır, ölülerin de sevindirildiği bir aydır.
Ramazân ayı, bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesinin bulunduğu bir aydır.
Peygamber Efendimiz, Ramazân ayı ve oruç ibâdeti hakkında buyurmuşlardır ki:
“Bir kimse, Ramazân ayında oruç tutmayı farz [ya’nî vazîfe] bilir ve orucun sevâbını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günâhları affolur.” [Sahîh-i Buhârî]
“Ramazân orucu farz, terâvîh namazı da sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibâdetle geçirenin günâhları affolur.” [Nesâî]
“Ramazân ayı mübârek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazân orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları [bir rivâyette Cennet kapıları] açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytânlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [ya’nî Kadir gecesinin] hayrından mahrûm kalan, her hayırdan mahrûm kalmış sayılır.” [Nesâî]
“Ramazân ayı bereket ayıdır. Allahü teâlâ bu ayda, günâhları bağışlar, duâları kabûl eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrûm kalır.” [Taberânî]
“Ramazân ayının başı rahmet, ortası mağfiret, sonuysa Cehennemden kurtuluştur.” [İbn-i Ebi’d-dünyâ]
“Ramazân ayında âilenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda [cihâd için] yapılan harcama gibi sevaptır.” [İbn-i Ebi’d-dünyâ]
Din kardeşinin gıybetini yapmanın keffâreti, onu övmek ve ona hayır dua etmektir.
(Mücâhid bin Cebr hazretleri "rahmetullahi aleyh")
Cehennemlikler, Cehennem’de öyle şiddetli uyuz hastalığına yakalanırlar ki, bütün etleri kemiklerinden sıyrılır. Bunlara bu hastalıklarından rahatsız olup olmadıkları sorulunca; “Evet rahatsızız” derler. Sonra; “İşte bu azâb dünyâda mü’minlere yaptığınız eziyet ve verdiğiniz sıkıntıların cezasıdır” denilir.
(Mücâhid bin Cebr hazretleri "rahmetullahi aleyh")
İman son nefeste belli olur.Bütün ömrü iman ile geçip de, son günlerinde küfre düşüp imansız ölen kimseler az değildir.Bunun için her gün tövbe istiğfar etmeli, Yâ Rabbi, büluğum anından bu güne kadar, bilerek veya bilmeyerek, küfre sebep olan bir söz söyledim veya iş yaptımsa, tövbe ettim, pişman oldum. Beni affet! diye yalvarmalıdır.
(İmam-ı Rabbani hazretleri “kuddise sirruh”)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Çok bahtiyârız kardeşim. Eğer o *Büyük* leri görmeseydik, ne olurduk? Hiç! Allahü teâlâ, *Ehl-i sünnet* îtikâdında olmıyana, hele *Kâfir* ve *Müşrik* olana, kendi *Sevgi* sini vermez.
Nasıl ki musluğa gidersiniz, *Su içmek* için, yâhut karpuzu kesersiniz, *Karpuz yemek* için. İşte bunun gibi Allahü teâlâ da kendi sevgisini, Peygamber aleyhisselâmın *Vâsıtası* ile verir.
Veyâ o büyük Peygambere *Tâbi* olan, ehl-i sünnet vel cemâat *Îtikâd* ında olan büyük zâtların *Kalbinden* verir. Aynen muslukdan *Su içer* gibi.
Siz *Havuz* dan belki alamazsınız, ama *Musluk* dan içersiniz. O hâlde, o havuzun musluğuna kavuşan kimseden daha *Şanslı*, daha *Bahtiyâr* kim vardır?
İşte Allahü teâlâ, bize böyle bir *Musluğu* nasîb etdi. Bunun için dünyânın en *Bahtiyâr* insanlarıyız kardeşim. Tasavvufu *Yediyüz* kişi târif etmiş, bir büyük *Zât* da diyor ki:
Ben, bu yediyüz târifin özetini çıkardım. O da şu: *Vaktin kıymetini bilmek, tasavvufun kendisidir*, diyor o mübârek zât.
Tasavvufun bir târifi de, *Kimseyi incitmemekdir*, kardeşim. Nitekim, Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin vasiyetnâmesinin son cümlesi, *Kimseyi incitmeyin*. Öyle buyuruyor Mübârek.
En korkduğumuz şey, *Îmânsız* olmak kardeşim. Çünkü insan bilemez îmânsız olup olmadığını. *Îmânım Var* der, ama îmân *Gitmiş*, haberi yok.
Bu *Îmân’ın* devâmı, *Hubbu fillaha* ve *Buğzu fillaha* bağlı kardeşim. Onun için birbirimizi seveceğiz. Allah düşmanlarını sevmiyeceğiz.
Ben, çantamda hep *Kitap* taşırdım, birilerine *Vermek* için. Bâzen verirdim, beni terslerlerdi efendim.
Bizde var, biz biliyoruz bunları, başkasına ver! derlerdi. Çok kırılırdım. Sonra Allahü teâlâ sizleri yaratdı.
Benim çanta *Hiç* kaldı bunun yanında. O kadar çok *Kitap* satışları geliyor ki, Rabbime nasıl *Şükr* edeceğimi bilemiyorum kardeşim.
Dünyânın panzehiri *Âhiretdir*. Çünkü bizim *İlmihâlin* daha birinci sayfasında var bu.
Din, insanların dünyâda *Râhat* ve *Huzûr içinde yaşamaları, âhiretde de *Cennete* gitmeleri için gelmişdir. En son gelen dînin ismi, *İslâmiyetdir*, diye yazıyor.
Dünyâda *Râhat* ve *Huzûr*, ancak *İslâmiyetde* var, *Ehl-i sünnet* olmakda var. Âhiretde Cennete girmek de yine islâmiyetle mümkün.
Bu zamanda, *Hâl* ile emr-i mâruf, *Kâl* ile, yâni *Söz* ile olandan daha tesîrlidir kardeşim. *Muhabbet* olmasaydı, şu koca kâinatda hiç bir şey yaratılmazdı. Hiç.
Peki niye? Çünkü Allahü teâlâ, Peygamber aleyhisselâma *Âşıkdır*. Her mü’min, her evliyâ, hattâ peygamberler de, Allahü teâlâya *Âşıkdır*.
Allahü teâlâ da Peygamber Efendimize aleyhisselâm *Âşıkdır*. Allahü teâlâ, kendisine yapılan hakâretleri *Affediyor*, ama Sevgili Habîbine yapılanı *Affetmiyor*.
Ona zerre kadar *Benzerlik*, Cennetin kapısını açar. Onun için çok *Şanslıyız* kardeşim, çok *Bahtiyârız*. Böyle kıymetli, böyle üstün bir Peygamberin *Ümmeti* olmakla şereflenmişiz, bu ne ni’met!
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Efendimiz aleyhisselâm; *Ümmetim fesâda uğradığı zaman sünnetimi ihyâ edene, yüz şehîd sevâbı verilir*, buyurdu. Hadîs-i şerîf bu.
İşte bizim kitapları *Okuyan* da, *Dağıtan* da, yüz *Şehîd sevâbı* alır kardeşim. Üstelik, kazâya kalan namazları varsa, bunları vaktinde kılamamanın *Cezâsından* da kurtulur.
Arefe günü, Arafat meydanında *Duran* ve haccı *Kabûl* olan kimsenin de bu günâhı affolur. Bu *Büyükleri* tanımasaydık, onları görmeseydik, hâlimiz *Nice* olurdu kardeşim?
Abdulhakim Arvasi Efendi hazretleri, bâzen lâmbayı söndürürdü ve bize dönüp; *Benden sonra, işte böyle olursunuz!* buyururdu.
İnsan, kendi başına kitap okuyabilir. Buna, *Kitap okumak* derler. İyidir, fâidelidir. Ama biri okur, diğerleri dinlerse, buna *Sohbet* denir.
Sohbetde bütün *Kemâlât* mündemicdir. Her türlü *Feyz* ve *Bereket*, sohbetdedir, birlik ve berâberlikdedir.
Allahü teâlânın ihsân etdiği bu doğru *Îmân* çok kıymetlidir efendim, çok *Mübârek* dir. Ama *Düşmanı* da çokdur.
Bir şey ne kadar *Kıymetli* ise, *Düşmanı* da o kadar çok olur. Peki, onu nasıl koruyacağız? *Kıymetini* bilmekle ve *Şükr* etmekle.
Onun şükrü de, birbirimizi sevmekle olur. Birbirimizi çok *Seveceğiz*. Çünkü *Îmân* ni’metinin korunması, birbirimizi *Sevmeye* bağlı.
Diğer yollarda, *Üstâdın* yanına gitmek, görüşmek, el sıkmak, el öpmek gibi *Merâsim* ler vardır. Fakat bizim büyüklerimizin yolunda böyle şeyler *Yokdur* efendim.
Sâdece o zâtın *Büyük* olduğuna inanmak, onu *Sevmek* ve bir de sohbetinde bulunmak yeterlidir. *Yakın* olmak, *Uzak* olmak, kadın erkek, küçük büyük, hiç farketmez. En iyi tarafı da budur: