Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem

 Gökten bir katre yağmur inmese yerden dahi bir dal nebât bitmese eğer rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem.


(Seyyid Abdulhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

El-Alim celle celaluhu

El-Alim celle celaluhu:

Herşeyin zahirine ve batınına külli ve tam bir ihata ile âlim olan;rakik ve celî yani en gizli ve açık şeylerin evvelini, halini, akıbetini ilmiyle ihata eden, bilendir. 

Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Sahâbî kime denir?

 Sahâbî, bi’setinden sonra Resûlullah aleyhisselâmı mü’min olarak gören kimsedir. Karşıdan değil de yürürken bile görse, hattâ Nebî aleyhisselâm onu görmese de, sohbetde bulunmuş olmaya mâni’ değildir. Çünki, Onun “aleyhisselâm” nûru, Onunla karşılaşan, sohbetde bulunmakla şereflenen kimsenin kalbine, ulaşır. Görmeğe mâni’ olan ârızalar, ya’nî körlük, Sahâbeliğe mâni’ değildir. Tıflıyyet, ya’nî çocukluk dahî mâni’ değildir. Zîrâ bülûğ, sohbetde şart değildir. Binâenaleyh, vefâtından sonra ve defninden evvel gören Sahâbî değildir. Vefâtından sonra veyâ rü’yâda veyâ mükâşefede gören Sahâbî olamaz. Bunlar, ma’nevî olup, ahkâm-ı dîniyye değildir. Cinlerin sohbetde bulunması, onların Sahâbî olmasını îcâb etdiriyor. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbının sayısı, vefâtı sırasında yüzyirmidörtbin veyâ yüzondörtbin olduğu sâbitdir. Bundan dahâ ziyâde olduğu da rivâyet edilmişdir. Bunların hey’et-i umûmiyyesi, ehl-i dirâyet, ya’nî akl ve diyânet sâhibleridir. İlmi ve irfânları da derece-i kemâlde ve mertebe-i ictihâdda olup, kemâliyle müctehidlerdir.


(Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu)

Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram

‘Böyle lakaplanmamın sebebi kendisine iktida edilen Şeyh Hazretlerinin [Allame, Şeyh Seyyid Fehim-i Arvasi] pek yüce kalemleriyle lutf ederek yazdıkları mektublarının üst kısmına derc ettikleri taltif ve tayyib cümlesinden olup, bu cümleleri, dua telakki edilerek tefeül yollu kullanılmaktaydı.


Sonraları, Gavs-i A’zam [Seyyid Abdülkadir-i Geylani] hazretlerinin aşığı ve yüce Kadiriyye yolunun erbabından ve ehlinden Bağdad Telgraf Başmüdiri Şakir Efendi, selamet yurdu mübarek Bağdad’dan gönderdiği bir mektubunda “Gavs-i A’zam hazretlerinin mübarek ve münevver kabri şerifinin şerefli huzurlarında oturmuş iken size bir mühür hediyye etmekle ve o mührün bir yüzünde şu ibareyi yazmakla,aynen kendileriymiş gibi mübarek ruhlarından emr olundum gibi ruhani bir ilka olarak telakki ettim.”diye beyan edilmiştir ki oradan gelen şu suretle yazılmış,kazınmış mührü şimdi de kullanıyorum.’


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Regaip gecesi

 "Kudsiyan ol giceye rağbet tamam

İtdiler andan Reğaib oldı nam."


[Receb-i Şerifin ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir.Çünkü Allahu Teala bu gece mü'min kullarına rağibet yapar.O gece yapılan dua, oruç, namaz gibi ibadetlere kat kat sevap verilir.O geceye hürmet edenleri affeyler.


Seyyid Abdulhakim Arvasi kuddise sırruhu]


“Allâhümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke minhü nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Ve neûzü bike min şerri mesteâzeke minhü nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Ve ente’l–müsteân, ve aleyke’l–belâğ, ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”


 “Allahım! Peygamber’in Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in senden dilediği hayırları ben de dilerim.Peygamber’in Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sana sığındığı şerlerden biz de sana sığınırız.Yardım ancak senden beklenir.İnsanı dünya ve âhirette muradına ulaştıracak sensin.Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.” 


(Tirmizî, Daavât 89)


Leyle-i Regaibiniz mübarek olsun.

Cevap veriniz,cevap veriniz !!!

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü.Gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır: 

“Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm.Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı.Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü gördüm.Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı.Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş,yere bakarken,arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı.Göz ucuyla kendisine baktım.Kısaya yakın orta boylu, sakallı,aydınlık alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu:"Hayz zamanında bir kadının,camiye girmesi uygun değilken,iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm.Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap verdim. Maksadım,onun huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular.Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir buyurdular. 


Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum.Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım.Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama; "Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevabı verdi: 


"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.” 


Bu rüyadan sonra, on sene müddetle,Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.” 


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu,öğrendiği fıkıh,tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusundalar.Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, kuddise sirruhu rüyasında Allahü teâlânın Resulünü görürler.Peygamber efendimizden salallahu aleyhi ve sellem hazret-i şeyhe bir buyruk; "Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım"!!!


Seyyid Abdülhakim Arvasi,1878 (H.1295) yılında nihayet Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuşur.Hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu.


İstiharede bir rüya: 


Seyyid Tâhâ-i Hakkari kuddise  sirruhu,camide talebesi Seyyid Fehim'e şu emri vermekte: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkamakta, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakmakta…

İslam’da cezanın keyfiyeti nedir? İlk hapishane ne zaman inşa edildi? Cezanın infazı bir şekle tabi midir?

İslam’da cezanın keyfiyeti nedir? İlk hapishane ne zaman inşa edildi? Cezanın infazı bir şekle tabi midir? 


Ankara eski savcılarından Baha Arıkan Beyin İslam Ceza Hukuku ile alakalı tevcih ettiği bır kısım suale karşılık Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri tarafından verilen cevapları istifadenize sunuyoruz:


Sual 1: İslamiyette daha doğrusu İslam felsefesinde ceza fikri ne suretle doğmuş,ne suretle telakki edilmiştir.?


Cevap:”İslamiyette daha doğrusu İslam felsefesinde”ibaresi yerine ulûm ve mearife-i İslamiye tabiri vardır.Felsefe mevhumatı mütehayyileden ibarettir.İslamda bu yoktur.Ceza fikri değil, ceza emri Cenab-ı Hak tarafından inzal buyrulan kütüb-ü semaviyyede musarrahtır.Bu ceza,fikri beşerinin, bir insanın, bir mahlukun nazariyyelerinden doğma bir şey değildir.Bir hükm-i ilahidir.


Sual 2:Müctehid imamlar arasında ceza verme hakkı üzerinde münakaşalar cereyan etmişmidir?


Cevab:Ceza vermek hususunda müctehidler meyanında münakaşa yoktur.Zira ceza Allah’ın emrine müstenittir.Evamir-i ilahiye münakaşa kabul etmez,imamların ihtilafına münakaşa denilmez.


Sual 3:Borçlunun hapsi ile suçlunun hapsi arasında İslam hukuku bir fark gözetmiş midir? Nelerdir?


Cevap:Borçlunun hapsi borçtan dolayı değil,vadesi geldiği,ödeme gücü olduğu halde alacaklıya ödememek suretiyle alacaklıya yaptığı zulum sebebiyledir.

Zulüm da suçtur.Demek oluyor ki borçlunun hapsi ile mücrimin hapsi ayrı ayrı şeyler değildir.İkisi de aynı şeydir.Hapsin miktar ve keyfiyeti muazzire aiddir.Ta’zir ise müslümanların amirinin ve yetkili kılınan kişinin vazifesidir.


Sual 4:İslam Hukukunda ilk hapishane ne zaman başlamıştır?


Cevap:Hapishane değil ilk hapis Adem Aleyhisselam zamanında başlamıştır.Hapsetmek;durmak,

ihtilattan,istifadeden men etmek demektir. Ne zaman ki Allahu Teala dur diye emretti,buna tabi olduklarından kendilerini hapsettiler.Bu itaat ve inkıyattan dolayı o zamanlar duvar çevirmeye

oda yapmaya,hücre ve binaya lüzum yoktu.Peygamber  aleyhissalatu vesselam zamanında Kaab bin Zübeyr bir cürümde bulundular ve bu sebeple efendimiz O’nu ihtilattan men ettiler.İlk hapishane Ebu Bekir Sıddık radıyallâhu anh zamanında başlamıştır. Resulullah mücrimi bir yerde bekletir kimseyi görüştürmezdi.O zamandan beri hapis umuru diniyeden oldu.Zaman içinde itaat ve inliyadı ilahi azaldı. Binnetice teşdidat ta çoğaldı.

Hapishaneler de ol vakitler yapıldı. 


Sual 5: Verilen cezaların infazı bir takım merasime tabi midir?


Cevap: Bunların hiçbiri merasime tabi değildir.Ancak kısas gibi hudûd-ı şer’iyenin icrasına bir takım insanların bulunması ibret ve hakimin adil olduğuna ve hükmün doğru olduğuna delalet etmek için lazımdır.

Burada devamlı rahat arayan kimse ahmaktır

 Cennete götüren vasıta

İslam âlimlerinin en büyüklerinden Seyyid Abdülhakim-i Arvasi “kuddise sirruh” hazretleri, bir sohbetinde;

- İnsan uzak bir yere gitmek için bir arabaya, bir vasıtaya biner, öyle değil mi? diye sordu.


- Evet efendim, dediler.

- Cennete gitmek için de bir vasıta lazım elbette.


Merak ettiler:

- O nedir ki efendim?

- O vasıta, Ehl-i sünnet âlimleridir. Evliyaullahtır. Bu zatlardan birisine rastlamak en büyük nimettir.


Şöyle devam etti:

- Allahü teâlâ, bir kuluna, sevdiği bir kulunu, mesela Ehl-i sünnet âlimlerinden birini tanıştırır ve onu sevdirirse, ona her şeyi vermiş demektir.


- Neden efendim?

- Çünkü o zatın sohbetinden veya kitaplarından imanı öğrenir, Ehl-i sünnet itikadını öğrenir, ibadetleri öğrenir. Bunlar ise onu sonsuz Cennet nimetlerine kavuşturur.


Mümin namaza durunca…


Bir gün de sohbetinde;

- İnşallah Allahü teâlâ ruhumuzu namazda alır, diye bir temennide bulundu.


Sordular:

- Neden efendim?

- Mümin namaza durunca Cennetin kapıları onun için açılır, buyurdu. Ne güzel işte. Kapılar hazır açılmışken doğru Cennete gider.


Şöyle devam etti:

- Bu dünya çalışmak yeridir. Burada devamlı rahat arayan kimse ahmaktır. Çünkü bu dünya imtihan yeridir. Ahireti kazanmak için tarladır. Bu ömür, tohum ekme zamanıdır. Hasat öbür tarafta biçilecektir.

Hazreti Hâlid’i görmek ister misin?

 Seyyid Abdülhakîm Arvasi Hazretleri bir cuma namazını müteakip Hâlid Bin Zeyd yani Eyyub Sultan Hazretleri'nin kabr-i şerifini ziyaret etti.

Müridlerinden Abdülkâdir Efendi de beraberlerinde idi.O gün Seyyid Abdülhakîm Efendi Hazretleri inbisat hâlinde idi.Abdülkadir Efendi'ye, "Hazreti Hâlid’i görmek ister misin?" buyurdu.Abdülkâdir Efendi "âh keşke," dedi. "Otur, dizini dizime değdir ve gözlerini yum" buyurdu.Abdülkâdir Efendi öyle yaptı.Bir de ne görsün? Eba Eyyub-ül Ensari kabrinden aslî hey'eti üzere çıktı.Güzel yüzlü, seyrek sakallı,uzunca boylu idi. Seyyid Abdülhakim Efendi ile konuşuyordu. 

Bu hal uzun sürdü. Seyyid Abdülhakîm Efendi: "Haydi, kalk gidelim" buyurduğu zaman müezzin ikindi ezanını okumakta idi.


[Rivayet edilen odur ki Abdülhakim Arvasi hazretleri demirle çevrili iş bu yerde dua ederlermiş.]

Ne yaptın ki Allah kabul etsin diyorsun!

 Namazdan sonra Tekabbelallah demeyin! Ne yaptın ki Allah kabul etsin diyorsun! Bunun yerine Bârekellah yani Allahu Teala mübarek etsin deyin. 

(Seyyid Abdülhakim Arvasi "kuddise sirruhu")

Helal lokmanın faydaları

 Helal lokma o vücuda Hakkın muhabbetinin meyvelerini zuhur ettirir.Temiz kalbden zuhur eden bu huccet semeresini vücudun uzuvlarında, sinirlerinde gösterir.İbadet ve taat de bu meyvelerdir.Karanlık bir kalbden dahi vücûdun uzuvlarına ve sinirlerine zulmet yayılarak inâd ve Allahu Teala’nın emirlerine karşı gelmek ve çeşit çeşit habislikler zuhur eder.


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Namazdan sonra dua ederken

 Talebesi Habil Bey anlatıyor:

 Abdülhakim Arvasi(kuddise sirruhu) Fehim Arvasi'den(kuddise sirruhu) bildirirdi ki namazdan sonra dua ederken ellerini kaldırdıkta en son 'Rabbiğfir ve'rham ve ente hayru'rahimin, teveffeni müslimen ve elhıkni bissalihin der,ellerini yüzüne sürer ve her fırsatta 'Ya Allah, bike tahassantu ve bi abdike ve resulike seyyidina Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme istecertu.(Allah'ım sana sığınırım, senin kulun ve peygamberin Muhammed aleyhisselamı da sığınacak yer kabul ederim) duasını okurlardı.

İmân hâsıl olunca, zâten kâmildir

 Efendim; mektûb-i âlînizin başlarında “kâmil îmân” bahsi vardır. Îmân, hâsıl olunca, zâten kâmildir. Zîrâ îmân, ziyâdelik ve noksanlık kabul etmez. Îmân, mâhiyyet i'tibarıyla ne artar ve ne de eksilir. Artması ve kâmil olması, îmânın inkişafı ve parlaklığı, cilâlanması itibarıyladır. Îmân, Server-i Âlem'in "sallallahü aleyhi ve sellem" rasûllüğü ve nebîliği i'tibârıyla getirdiği akîdeleri akla, hikmete ve felsefeye havâle ve ihåle etmeksizin, bunlarla mukâyese etmeksizin îkân, i'tikâd ve tasdik etmekle hâsıl olur. Akla uygun olmak i'tibarıyla tasdik ve îkân ederse, aklı tasdîk etmiş olur. O zemân peygamberliğe tâm i tikâd hâsıl olmaz. Tâm i'tikâd hâsıl olmayınca, îmânın mâhiyyeti tecezzî, parçalara ayrılmak kâbûl etmediğinden dolayı îmân olmaz. Belki akl, Rasûl'ün tebliğine muvâfık olursa, kâmil akl ve selîm akl olur. Ya'nî, aklın kemâli istifade eder. İ'tikâdî mes'eleler hükmüne havâle olunup hikmet kabûl ederse, tasdik eder; kabûl etmezse veyâhûd tereddüdde bulunursa, o zemân hakîmine îmân etmiş olur; Rasûl'e tâm i'tikâd ile i'tikâd etmemiş olur ki, bu takdirde îmân olmaz. Zîrâ îmân, zâtında parçalanamaz, bölünemez, ziyâdelik ve noksanlık kabûl etmez.


Dînî meseleler felsefe ile müvâzene edilirse, ölçülürse yine bir filozof tasdîk edilmiş olur. Bu da, Rasûl'e tâm i'timâd edilmemesi demektir. Hasılı îmân, Rasûl-i Ekrem'in "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" Allâhü Teâlâ dan rasûllük ve nebîlik itibarıyla kulların hepsine getirdiği, tebliğ ettiği hükmlerin hepsine topyekûn i'timâd ve i'tikâd etmekle hâsıl olur. Bu hükmlerin ve akîdelerin birisinde dahî tereddüd ve birisinin dahî inkârı var ise, mü'min olmaz. Zîrâ hükmde Rasûlü tasdîk veyâhûd i'timâd etmemekle Rasûl'ü doğru söylememekle ithâm etmiş olur ki, bu da noksanlıktır. Noksânlık ise, nebîliğe ve rasûllüğe aykırıdır. Dînde müttefekun aleyh olan meselelerden birisinde tasdîk hâsıl olmadı ise, ki ekseriyyetle böyle oluyor; bu mes'elede "Allâhü Teâlâ'nın ve Allâhü Teâlâ'nın Rasûlü'nün "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" murâdı nasıl ise, öylece îmân, îkân ve i timâd ettim!" der ve şübhesini izâle edecek bir zâtı acele olarak arar. İlminde ve dînde vüsûk, sağlam ve tâm i'timâd sâhibi, zekî, yüksek anlayışlı, ârif, müttekî, vukûfiyyeti derîn, müşkilleri hall etmeye muktedir bir zât bulur; sorar. Aldığı cevaba kalbi mutma in olunca, artık öyle îmân ve îkân eder. Böyle bir zâtı aramak, farzdır. Tesadüfe bırakmaz. Çok acele, hemen arar. Bulamadıysa veya bulup da mutma'in edilemediyse, Allâhü Teâlâ'nın ve Rasûlü'nün irâde ettiği gibi inanır. Müşkilinin halli için Hakk Teâlâ'ya tezarru ile istirhâm eder. Bundan ötürü, her yerde böyle müşkil mes'eleleri hall etmeye muktedir bir kimsenin bulundurulması, farz-ı kifâyedir. Felsefecilerin i'tirazlarını, felsefe fenninin kâ'idelerine göre hall etmeye muktedir, hakîmlerin i'tirazlarını da hikmet kâ'idelerine göre hall etmeye kâdir, bâtıl dînlerin i'tirazlarını o bâtıl dînlerin bâtıllığını isbâta muktedir; Mu'tezile'nin ve Râfızîler'in i'tirazlarını, onların itirazları kâ'idelerini bilerek cevab vermeye kâdir, selâhıyyetli, dünyâ ta'rîhine vakıf, riyazî ilmlerde mâhir, İslâm ilmlerinin hepsinde derîn ilmi, vukûfiyyeti olan kamil bir kimse bulundurmak lazımdır. Böyle olmazsa dîn, i'tirâz sahiblerinin elinde oyuncak olur. Bunlar istedikleri gibi te'vil ve tefsîr ederler. Kimseyi dalâletden,sapıklıktan kurtaramazlar. 


(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh")

Aklın tefsîri

 "Akl"ın tefsîri: Akl, derk etmek, anlamak kuvvetidir. Hakkı bâtıldan fark ve temyîz etmek için yaratılmıştır. Hakkı bâtıla iltibas etmek, karıştırmak isti 'dâdında bulunan insânda, cinnde, meleklerde bu kuvvet yaratılmıştır. Allâhü Teâlânın zâtında ve zâtına aid bilgilerde hakkın bâtıl ile karıştırılması olamayacağından, o bilgilerde akl tek başına huccet, sened olamaz. Mahlûkâta âid bilgilerde, mahlûkâtın hakkı bâtıl ile karıştırmaları mümkin olduğundan, bu bilgilerde aklın işe karışması doğru olur. Rubûbiyyet, Rabblik mutlak vahdet olduğundan, mahlûk olan aklın bu makâmda işi yoktur; haddi değildir. Bir de akl, kıyâs âleti olup Allâhü Teâlâ'nın ma'rifetinde, Allâhü Teâlâya âid bilgilerde kıyâs, aklın ölçüsü merdûddur, câ'iz değildir. Kıyas, Allâhü Teâlâ'nın mahlûkâtı hakkında câ'iz ve cârîdir. Savâb, doğru kıyas etti ise, sevâb kazanır; hatâ etti ise, ma'zûr olur. Hakk Sübhanehû ve Teâlâ ile alakalı mes'elelerde kıyâs olsa, şâhid ile gâ'ib olana istidlál etmek lazım gelir ki, şâhidden gâ'ibe istidlâl, ittifakla fâsiddir. Yalnız, Allâhü Teâlâ'nın vücudunu, varlığını isbât etmekte aklın bir çeşît medhali vardır. Bu mes'elenin idrak edilmesi, gâyet gâmızdır; zordur. Evvelâ aklın müşekkik olmasının ve mütevâtî olmasının ne demek olduğunu anlayalım: "Mütevâtî", "bir cins içinde bulunan ferdlerin herbirinde müsâvî mikdârda mevcûd sıfať" demektir. İnsanlık ve hayvanlık sıfatları böyledir. "İnsanlık" sıfatı en yüce bir insan ile en aşağı bir insânda müsâvîdir, birdir. Meselâ bir peygamberde ve bir Freng kâfirinde insanlık, müsâvîdir. Birisi peygamber olmakla ve kâfir olan da kâfir olmak i'tibârıyla dahâ çok, dahâ kuvvetli, dahâ sâbit değildir. Bir peygamberin insanlığı ile bir kâfirin insanlığı arasında bir fark yoktur. Cem-şîd gibi büyük bir pâdişâh ile âlemin en ücrâ bir köyündeki bir çobânın insanlığı müsavidir. Ya'ni Cem-Şid'deki insanlık, çobândaki insanlıktan üstün değildir, insanlık i'tibarıyla her ikisi de eşittir.


"Müşekkik"in ta'rifi: "Bir cinsin ferdleri arasında müsavi mikdarda olmayan bir ma'na, bir sıfat"dır. İlm gibi.. İlm, âlimlerin ba'zısında çok, ba'zı ferdlerinde azdır. Yüksek fenn ilmleri sâhibi büyük bir âlimin ilmi ve idrâki, köylü bir âlimin ilminden ve idrâkinden elbette daha çoktur, daha parlaktır. Hâl böyle olunca ilmî meselelerin inkişafında hangi alimin ilmine tâm i'timâd olunur? Elbette en büyük, ilmi çok fennler sahibi alimin ilmine daha fazla i'timâd edilir. O âlimin üstünde bir âlim zuhür ederse, derhal onun ilmine i'timâd çok olur.


Efendim; şimdi "akl" denen cevher, insanlık gibi mütevâti mi oldu veyâhûd ilm gibi müşekkik mi oldu? Elbette müşekkiktir. Bundan ötürü kendi nev'inin ferdleri arasında müsavî olmadı. Müsavi olmadığından, en yükseği ile en düşüğü arasında binlerce derece vardır. Şu halde "Aklın kabûl edebileceği cümlesi nasıl doğru olabilir? Hem, hangi akl? Ya'nî kimin aklı? En ziyade akılı olan kimsenin aklı mı, yoksa akllı denilen kimsenin aklı mı? Akl, kendi nev'i içinde "akl-ı selim" ve "akl-ı sakîm" olmak üzere iki kısmdır. Bunların her ikisi de akldır. Tâm selîm akl hiç hatâ etmez, hiç yanılmaz. Pişmanlığı icab ettirecek hiçbir hareketde bulunmaz. Düşündüğü şeylerde aslâ hatâ etmez. Hep doğru, isabetli ve akıbeti iyi işler yapar. Doğru düşünür, her doğru yolu bulur; hiçbir suretle pişmanlığı îcâb ettirici hareketde bulunmaz. İşlediği hep savabdır. isabetlidir. Bu çeşît akl, ancak peygamberlerde "aleyhimüssalâtü vesselâm" bulunur. Tâm selîm akl sahibi peygamberler, teşebbüs buyurdukları her işte muvaffak olmuşlardır. Pişmanlığı ve hüsrânı îcâb ettiren hiçbir şeyde bulunmamışlardır. Derece olarak bu akllara yakin akl Ashab-i Kirâm'ın, Tâbi'în'in, Teba-i Tâbi'în'in ve mertebelerine göre din imâmlarının "rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecme'în" akllarıdır. Bunların aklları, İlâhi hükmlere yakın akllardır. Onun için bunların zemânında İslâm âlemi genişliyordu ve müslimânların sayısı artıyordu. Âlemin hâllerine vakıf olanlar, bunu ziyâdesiyle tasdik etmeye mecbûr olurlar.


"Asl-ı sakîm'in tefsîri: Sakîm ya'ni kısa, devamı yanılan akllardır. Düşündükleri şeylerde, yaptıkları işlerde ekseriyyetle yanlış düşünürler ve yanlış yaparlar. Melâleti, melâmeti, hasâreti ve nedâmeti mücib olurlar. Te'essüfleri, telehhüfleri ya'nî eseflenmeleri ve üzülmeleri artar. Akl-ı selim ile akl-ı sakîm arasında muhtelif birçok mertebe vardır. Bunu da ifade etmek lazım gelir ki, mü'minin dînî aklı ve dünyevi aklı olduğu gibi, kâfirin dahî dînî aklı ve dünyevî aklı vardır. Kâfirin dünyevî aklı, dini aklından kamil olduğu gibi, mü'minin dînî aklı, dünyevi aklından kâmildir, üstündür. Bu dahi dâ'imi ve müstemirr değildir. En çok lazım olan, dînî akldır. Zira, din sabitdir, karar etmiştir ve dâ'imîdir. Dünya ise herhalde fanidir ve muvakkatdir. Elbette fani islerdeki akl, sabit ve devamlı olan islerdeki akla tercih edilemez. Bu tafsilata dikkat nazarıyla nazar ve te'emmül edilirse, aklın, islerde ve bilhassa din işlerinde esas delîl, huccet ve yegâne kıyas olamayacağı tebeyyün etmiş, apaçık ortaya çıkmış olur. Din ümûrunda, işlerinde akla istinad edilemez. Zirâ akl, bir karârda değildir. Akllar birbirinin zıddı ve aksi olduğu gibi, bir adamın aklı dahî gâh savâb, doğru, isabetli ve gâh hatâlı olur. Ekseriyyetle de hatâ olur. En akllı farz edilen zât, değil dîn işlerinde, ihtisas sahibi olduğu, mütahassısı bulunduğu dünyâ işlerinde bile çok hatalar eder. Büyük kısmı hatalı olan akllara nasıl i'timâd olunur?! Sâbit ve dâ'im olan dîn işleri nasıl olur da ona havâle olunur? İnsanların hilkatlerinin ve ahlâklarının başka başka olması gibi, aklları, tabî'atleri ve işleri dahî başka başkadır. Birisinin aklına, tabî'atine muvâfık ve mutâbık olan, diğerinin aklına, tabî'atine göre hîç de muvafık ve mutâbık olmayabilir. Bundan ötürü akl, dîn işlerinde tâm huccet olamaz. Ancak, akl ile beraber Şer'-i Şerîf kâmil, tâm huccet olur. Onun için "Dînini ve îmânını beşerî fikrlerin neticelerine ve aklın bakışlarının semerelerine bağlamaktan çok sakın, çok hazer et!" buyurmuşlardır. Akl, huccetdir; fakat "hucceť" olmasından murâd, "akl-ı selîm"dir; her akl değildir. Elhâsıl, selîm akllardan başka akllar müstekîm olmadıklarından, onların bir şey'i kabûl edip etmemelerinde bir be's, kâle alınır bir tarafları yoktur. Selîm akllar, peygamberlerin akllarıdır. Dîn hükmlerinin hepsi o akllar için delîllerin en açıkları, en parlaklarıdır. Bu akllar için delîle hâcet olmadığı gibi, beyyineye, huccete dahî hâcet yoktur.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî "kuddise sirruh)

Es'ad Efendi, bir tesbih mikdârı dahî zikr edemez!

 Abdülhakîm Arvasî hazretlerinin oğlu Seyyid Ahmed-i Mekkî-i Arvâsî "Kuddise Sirruh" Hazretleri anlatıyor: Peder-i âlîlerim ile İstanbul'a geldikten bir müddet sonra Erbil'li Es'ad Efendi'yi ziyarete gittik. Erbil'li Es'ad Efendi, tanıdığı hâlde îcâb eden hürmetin ve edebin asgarîsini dahî göstermedi. Kendisi dîvânda, yüksekte oturduğu hâlde babamı kapının yanında bir yerde oturttu. Es'ad Efendi'nin oturduğu dîvâna bitişik duvârda Yâ Seyyidem Tâhâ!" yazılı bir levha asılıydı. Babam, "Bu 'Seyyidem Tâhâ' dediğiniz bizim bildiğimiz Seyyid Taha Hazretleri midir?" diye su'âl edince, Erbil'li Es'ad Efendi, "O, Tâhâ-i Hariridir! Seyyid Tâhâ Hazretleri'nin halîfesidir." dedi. Babam, "Bendeniz, Seyyid Tâhâ Hazretleri'nin herbir halîfesini hâl tercümeleriyle, menkıbeleriyle bilirim; içlerinde bu ismde bir zât yoktur!" dediler. Es'ad Efendi, "O, Seyyid Tâha dan rüyâda halîfelik almıştır." dedi. Biraz sonra kalktık ve ayrıldık. Babam, "Erbil'li Es'ad Efendi o kadar câhildir ki, halîfeliğin rüyada değil, uyanık iken ve yazılı olarak verileceğini dahî bilmeyecek kadar câhildir! Bu cehâletinde, kusûruna bakılmaz. Zîrâ Sultan Abdülhamid Hân merhûm tahta geçince, bu zât, Serây'ın etrafında dolaşırdı ve Serây'daki hizmetkâr kadınlara fâl bakardı. Merhûm Pâdişâh, bunun için bunu İstanbul'dan uzaklaştırdı. Merhûm Padişah tahtdan indirilince de tekrâr İstanbul'a geldi. Ancak, bu def'a 'şeyh' olarak İstanbul'a geldi. Eh, zemân değişti; dünkü fâlcılar, bugün şeyh oldu. Bize mu'âmelesine gelince; evet, en kaba bir Kürd hocasına yapılsa bile ayb sayılacak hareketde bulundu. Es'ad Efendi, bir tesbih mikdârı dahî zikr edemez! Nerede kaldı ki şeyhlik etsin.

(Süleyman Kuku-Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin Külliyatı-1.Cilt,s.314)

Kur'ân-ı Kerîm, erkekler için dört kadın ile evlenmeye izn vermiştir

 Kur'ân-ı Kerîm, erkekler için dört kadın ile evlenmeye izn vermiştir. Bu müsaadeyi beğenmeyenin, îmânı gider. Müsa'id olan, dört kadın ile evlenir. Şartları müsâ'id olmayan, bir kadınla iktifâ eder.

Seyyid Abdülhakîm Arvasî kuddise sırruh

Bunu bilerekten "habis rûh"a muhabbet eden kâfirdir

 Cenâb-ı Hakk, mahlûkâtı yaratınca, bir "Mustafa" yarattı ki, "Habib-i Ekremi"dir. Bir de buna mukabil, "mustafen-minh" yarattı ki, "tortu" demekdir. Hîçbir ciheti iyi değildir. Mahlûkât, şâkûlî bir daire farz olunursa, "mustafa" zirvede en yüce noktadır. Mukâbil olan en sefîl, alçak nokta ise, "mustafen-minh"dir ki, "habîs rûh"dur; "kemâl" ismi, "mustafen-minh"likde ya'ni rada'etde ve habâsetde kemâle geldiği içindir. Bunu bilerekten "habis rûh"a muhabbet eden, kâfirdir. Bilmeyenler, ma'zûrdur. Bilmemek de imkânsızdır; meğer ki kör ola. Bunlara buğz ve düşmanlık, büyük ibadetdir.


Seyyid Abdulhakîm Arvâsî kuddise sırruh

Rûhlara hediyye edilen sevâbların ulaşması için

 Rûhlara hediyye edilen sevâbların ulaşması için, du'âdan sonra (Ente'l-Müste'ânü ve aleyke'l-belâğu. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-'Aliyyi'l-'Azîm} okumak Allahü Teâlânın Rasûlü'nün "sallallâhü aleyhi ve sellem" emridir.


Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "Kuddise Sirruh" Hazretleri

Ehl-i sünnet gemisi

 Biz,elhamdülillah, ehl-i sünnet gemisini batmaktan kurtardık; Hüseyin Hilmî Efendi de bunu dünyânın her yerinde dolaştıracaktır.

(Seyyid Abdülhakim-i Arvasi "kuddise Sirruh" hazretleri)

Seyyid Abdülhakîm mutlak olarak benim vazîfemi yürütecektir

 Seyyid Abdülhakîm mutlak olarak benim vazîfemi yürütecektir. Kendisi, Arvas'ta olsun, Başkale'de olsun, İstanbul'da olsun ona itâat ediniz.Onun rızâsı benim rızâmdır. Ona muhâlefet bana muhâlefettir.Benden sonra çok fitne çıkacak, kadınlardan hayâ perdesi kalkıp, çarşı pazarlarda dolaşacaklar. İslâm, Abdülhamîd Hanla kâimdir. "Cenâb-ı Hak sizi (Seyyid Abdülhakîm Efendiyi) muhâfaza edecektir.

(Seyyid Fehim-i Arvasi “kuddise sirruh” hazretleri)