İlim hayattır

 Bilgisizlik ölümdür. Allahü teâlâ ilim verdikçe canlanma başlar. Her bilgi bir vebaldir. Bu vebalden amel etmekle kurtulmak mümkün olur. Her amel fayda vermez. Fayda vermesi Allahü teâlâ için yapılmaya bağlıdır. İhlâs elde edilmedikçe, kurtuluşa erilmez.”

Seyyid Ahmed Rıfai Hazretleri

Kendi yolunda olmayanın sohbetinden sakın

 Hâce Muhammed Ma'sûm'un (kuddise sirruh) Mektûbât'ının 2.Cild,110. Mektûbunun Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî hazretleri tarafından Farsça'dan Türkçe'ye tercümesidir:

[Mektûbun tamamı değil başından bir kısmı buraya alınmıştır.]

Ey Kardeşim! Kendi yolunda olmayanın sohbetinden sakın ve bid'at ehli ile oturup konuşmaktan kaçın! Yahyâ bin Muaz Râzî (kuddise sirruh) buyurur ki: Üç sınıf kimse ile sohbetten [ahbablıktan, arkadaşlıktan beraber olmaktan] sakın: "Gafil âlimler, dinde müdahene eden [gevşek] davranan ka'riler [Kur'an okuyucular] ve câhil mutasavvıflar".

Şeyhlik makamında oturup, ameli Resûlullah'ın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) sünnetine uygun olmayan ve parlak şerîatin süsü ile ziynetlenmeyen kimseden, binlerce binlerce defa sakın ve uzak ol! Uzaklara kaç. Onun bulunduğu şehirden bile çık. Olmaya ki, zamanla kalbinde ona bir meyl hâsıl olur da helâkine sebeb olur. Zirâ o iktidaya [kendisine uyulmağa] lâyık değildir. O gizli hırsızdır. Şeytanın görülmeyen, anlaşılmayan tuzağıdır. Ondan çeşit çeşit hârikalar görsen de, zâhirde [görünüşte] onu dünya ile alâkasız bulsan da, onun sohbetinden aslandan kaçtığından daha çok kaç!

Seyyid-üt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî (kuddise sirruh) buyurur: Resûlullah'ın (sallallahü teâlâ aleyhi ve selem) izi üzerine giden kimse hâric, bütün yollar kapalıdır. Ona açıktır. Ve yine buyurdu: Kur'ânı ezberleyip okumayan, hadîs-i şerîfleri yazmayan kimse tasavvufda iktidaya sâlih [lâyık] değildir. Zirâ bizim ilmimiz, Kitâb ve sünnet ile mukayyeddir. Yine buyurdu ki; Mukarreb, sâdık ve sâbıkun olan büyüklerin yolları Kitâb ve sünnet ile mukayyeddir ki, hakîkatta sofiyye [tasavvuf ehli] onlardır ve şerîat ve tarîkat ile amel eden ulemâ onlardır. Peygamberimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) vârisleri dahî onlardır ki, sözlerinde, ahlâklarında ve işlerinde, Ona ittiba ve iktida eylemişlerdir. Allahu teâlâ bereketlerini üzerimize akıtsın!  Ve yine mükerreren yazmışlardır: Âdâb-ı nebevîde tehâvün ve Sünnet-i Mustafavi'yi (alâ masdarihissalâtü ves-selâm) terk eden kimseyi sakın ârif sanma ve dünyâdan kopmuş ve kesilmiş gibi görünmesine, hârikul-âdelerine aldanma ve zühd ve tevekkülüne ve tevhîdle alakalı sözlerine kanma! Zirâ Yahudî, hristiyan,cûkiyye [yogiler] ve brehmenler gibi bâtıl fırkalar dahî, bu gibi işlerde, hak olan cemâat ile müştereklerdir" diye tenbîh eylemiştir. 

[Son halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyâtı, 2.cild, 427-428]

Veli’nin attığı ok geri dönmez

Seyyid Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh”, bir köye uğramıştı.

Köylülerden biri yanına gelerek;

- Efendim, bu köyde âlim bir zat var, herkes onu çok sever ve saygı duyarlar, dedi.

Ve ekledi:

- O benim babamdır ve çok hastadır şu anda. Ayağa kalkamıyor. Bir ziyaret etseniz kendisini.

Büyük Veli kabul edip vardı hastanın yanına.

Biraz konuşunca, bozuk bir itikada saplanmış olduğunu anladı.

Sordu kendisine:

- Şifa bulursan, bu bozuk itikattan dönecek misin?

- Evet döneceğim.

Namaz kılıp, dua etti

Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh” memnun oldu.

Kalktı ve iki rekat namaz kılıp şifa bulması için dua etti.

Sonra da ihtiyarın kolundan tutarak;

- Haydi, Allah’ın izniyle ayağa kalk! buyurdu.

Hiç hastalığı yokmuş gibi ayağa fırladı yaşlı adam.

Sapsağlam olmuştu.

Hazret-i Ebül Vefa;

- Az önceki sözünde durmazsan, bu hastalık tekrar gelir sana, haberin olsun, buyurdu.

Ve ayrıldı o evden.

Aradan birkaç sene geçti.

Yine aynı köyden gelip çağırdılar bu büyük Veli’yi.

Zira adam sözünde durmamıştı.

Ve tekrar yakalanmıştı aynı hastalığa.

Ancak Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh” gitmedi bu defa.

- Ben ona söylemiştim, buyurdu. Demek ki, o kendi zararına razı olmuş. Böyleleri merhamete lâyık değildir.

Ve ekledi:

- Veli’nin attığı ok, çıkınca geri dönmez.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir gün kâfirler, *Bilâl-i Habeşî* hazretlerini, çırılçıplak, yalnız don ile, kızgın kumların üstüne yatırmışlar. Karnına da gaz tenekesi gibi kocaman bir *Taş* koymuşlar. 


Ayaklarına da kalın bir *İp* bağlamışlar. Çocuklar, Onu araba gibi çekiyorlar. Sivri ve keskin kumlar, çıplak vücûdunu bıçak gibi kesiyor. Onlar öyle çekerken, o da hep; *Ehad! Ehad!* dermiş. 


Yâni, *Allah bir! Allah bir!* dermiş. O sırada oradan Peygamber Efendimiz geçiyor. Bilâl-i Habeşî hazretlerinin vücûdu kanlar içinde, kumlar kesmiş her tarafını. 


O hâlde görünce Peygamber aleyhisselâmın yüreği sızlıyor ve yanına gidip; *Yâ Bilâl sabret, Allah demen, seni kurtarır*, diyor ve mescide gidiyor, ama kan ağlıyor içerisi. 


Biraz sonra oradan *Hazret-i Ebû Bekr* geçiyor. Onu böyle kanlar içinde, çocukların çekdiğini görünce çok üzülüyor. Hemen *Bilâl-i Habeşî* hazretlerinin kâfir olan efendisine gidiyor. 


Ve ona; Yâhu sen ne *aptal* adamsın. Bu köleni çıplak vaziyetde, şu sıcak kumların üstünde süründürüp niçin böyle eziyet çekdiriyorsun? 


Hem bu gidişle yarın, öbür gün, *ölür* bu adam. O ölünce, senin eline ne geçecek, *hiç!* İyisi mi, sen şimdi bunu bana sat, hem *para* da kazanırsın, diyor. 


Adam adam kabûl etmiyor. Isrâr edince de, normal köle fiyatının *On* mislini istiyor. Hazret-i Ebû Bekr; *Tamam, kabûl ediyorum*, deyip, istediği sayıda altınları getirtiyor evden. 


Zîra kendisi *çok zengin* bir tüccar idi. Altınları verip *Bilâl-i Habeşîyi* alıyor, doğru evine götürüyor. Hamamda yıkatıyor. Bir de yeni çamaşır, yeni elbise giydirip, *serbest* bırakıyor. 


*Bilâl-i Habeşî* de sevinç içinde doğru Mescid-i Nebevî’ye gidiyor. Peygamber Efendimiz, üzüntülü otururken bir de bakıyor ki, karşıdan *Bilâl* geliyor, tertemiz ve *neşeli*. 


Çok sevinip; *Ne oldu yâ Bilâl, anlat!* diyor. O da olanları anlatıyor. Yâ Resûlallah, oradan hazret-i Ebû Bekr geçerken beni öyle gördü, acıyıp satın aldı ve âzâd etdi diyor. 


Peygamber Efendimiz çok sevinip; *Ebû Bekr atîkun minen nâr!* buyuruyor. Yâni Ebû Bekir, Cehennemden âzâd olmuştur. Onun için hazret-i Ebû Bekr’in bir ismi de *Atîk*’dir.

İnsanlığın Kurtuluşu İslâm'dadır

 İnsanlığın kurtuluşu İslâm'dadır: 

Merhûm Seyyid Ahmed Mekkî bin Abdülhakîm Arvâsî'nin (kuddise sirruh) kısa, fakat çok mühim bir makalesidir:

Sayısız hamdü senâ ve şükür, ol Hâlik-ı zülcelâle mahsûstur ki, peygamberler gönderip, insanlara ve cinlere doğru yolu gösterdi. Salâtü selâm kâinatın efendisi, bütün mahlûkatın medâr-ı iftiharı, Habîb-i Kibriyâ, mahlûkatın varlığının sebebi Server-i mükevvenât üzerine olsun ki, yeryüzünü îman nûru ile doldurup, dîn-i islâmı her tarafına yaydı. Yine salâtü selâm Onun Âl ve Eshabına olsun ki, takvâ yolunun öncüleri, hidâyet yıldızları ve ehl-i îmanın rehberleri, mürşidleri ve örnek olarak seçtikleri oldular.

Cenâb-ı Hak kemâl-i ta'zîm ve tevkîr ile Habîbine (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) gönderdiği Kitâb-ı kerîminde bir takım şeyleri halâl ve bir takım şeyleri de haram kılmıştır. Resûl-i Zîşân Efendimiz bu halâl ve haram şeyleri, Eshâb-ı kirâmına, onların anlayabileceği şekilde, hadîs-i şerîflerle îzâh etmiştir. Eshâb-ı Kirâm da aldıkları bu emirleri, bazen aynen, bazen de kısmen açıklayarak büyük müctehîdlere bildirmişlerdir. Müctehidîn-i izâm hazretleri de, her çeşit insanın anlayabileceği şekilde söz ve yazı ile açıklamışlardır. Gerek Cenâb-ı Hakkın halâl kıldığı ve gerekse haram kıldığı şeylerin küllisi ve cüz'isi, çoğu ve azı aynı hikmete tâbi'dirler. Ya'nî haram olan şeyler ki, kumar, içki, domuz eti, zinâ ve sâiredeki hurmet [haramlık] hükmü, çoğunda ne ise, azında da aynı şekildedir. Meselâ bir milyon lira zekât vermek, ne kadar Cenâb-ı Hakkın rızâsını celb ediyorsa, bir kuruş zekât da aynı rızayı celb etmektedir.

Binâen aleyh içkinin bir bardağı, bir zerresi de, bir küp içki gibi haramdır. Haram ve halâlın, arz olunduğu gibi açıklanması, müctehîdîn-i izâm ve ulemâ-i zevil-i ihtirama [saygıya lâyık âlimlere] âid bir mukaddes vazîfe olup, şimdiki şeyhlerin ve sâirenin bu hususta hak sözleri olmadığı gibi, bu mes'elede söyledikleri de merdûd ve münkerdir. 

Şimdiki şeyhlerin çoğu ve belki de hepsi, her ilimde, her sahada olduğu gibi bilhassa fıkıh ve kelâm sahasında tamamen câhildirler.

Resûl-i Zîşân (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) bütün mahlûkata ve bilhassa bütün insanlara peygamber olduğu gibi, getirdiği Kitâb-ı kerîm de, her insana ve her mıntıkaya, her insan topluluğuna müsâvî şekilde tefhîm ve teblîğ edileceği gibi, her insan da, emirlerinin ifâsına karşı aynı sevâbı ve yasaklarına karşı aynı azabı göreceklerinden, her beldede, her insan topluluğu doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde bulunsun, hep aynı hükme tâbidir. Binâen aleyh nerede olursa olsun, hiçbir vakit bir bardak içki, bir ufak yalan ve bir küçük hırsızlığın, büyükleri cezâsız kalmayacağı gibi, bunlar da cezâsız kalmayacaklardır. Bir bardak içki içmekten ne çıkar, bir parça domuz eti yemekte bir mahzûr yok, diyenlerin bu iddia ve sözleri tamamiyle İslâm ahkâmına aykırı ve bâtıl bir iddiadır.

(Esseyyid Ahmed Mekkî Arvâsî [Üç ışık])

[Son halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyâtı, 2.cild, sf: 426-427] 

Şeyh Abdülkâdir Geylânî ve arkadaşı ile Habeş'li câriye

 - Efendi hazretleri anlattı:

Şeyh Abdülkâdir Geylânî (radıyallahü anh) gençliğinde bir arkadaşı ile Hakkârî'de gezerdi. Arkadaşının ismi Adıy [bin Müsâfir] idi. Bir mağaraya girdiler. Mağaranın kapısında her gün birer nar ile birer ekmek hâsıl olur, yerlerdi. Akşamleyin yolda bir Habeşî câriyeye rast geldiler. Onu da müsâfir ettiler. O gece üçer nar ve ekmek hâsıl oldu. Sordular. Câriye dedi ki: "Hicâz'dan geliyorum. Bir nûrânî kubbe gördüm. Abdülkâdir Geylânî'nindir dediler. Ona doğru geldim, sizi buldum".

-Başka bir zamanda Abdülkâdir Geylânî hazretleri hacda kalabalıkta ayaklar altında kalmıştı. Habeş'li câriye, Yemen'den elini uzatıp onu kurtardı.

(Son halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyatı, 2.cild, sf: 417)

Kusur arayıcı ve ayıplayıcı olma

 Hazreti Osman, minbere çıktı...

 Hutbe okudu ve dedi ki :

" Her şeyin bir helakı vardır.

 Bu ümmetin helakı da  kusur arayanlar ve ayıplayanlardır..."

BEDEVÎNİN DUÂSI

Hazret-i Ömer (radıyallahu teâlâ anh) Efendimiz, Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın kabr-i şerîflerini ziyaret ederler. Efendimiz aleyhissalatü vesselamın kabr-i şerîfi önünde bir bedevinin dua ettiğini görür ve arkasında durup duasını dinlemeye başlar.


“Ya Rabbi! Bu senin Habibin, ben de senin kulunum. Şeytan da senin düşmanın. Eğer beni afv eder isen Habîbin sevinir, kulun kazanır, düşmanın üzülür.

Beni afv etmez isen Habîbin üzülür, düşmanın sevinir, kulun helak olur.


Ya Rabbi! Sen Habîbini üzmekten, düşmanını sevindirmekten, kulunu helak etmekten daha kerîmsin.

Ya Rabbi! Araplar arasında asil insanlar vefat ettiklerinde kabri başında kölesini azat etme âdeti vardır. İşte Alemlerin Efendisi (sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) vefat etti. Kabri başında beni cehennemden âzât et”. 


Bu duâya şahid olan Hazret-i Ömer efendimiz avazı çıktığı kadar:

“Ya Rabbi! Bu Bedevi’nin Senden istediğini ben de istiyorum” 

diye duâya durur.

Sakalı ıslanıncaya kadar hıçkıra hıçkıra ağlar. 


Bedevî dayanamaz:

“Ey Müminlerin Emiri! Sen de mi ağlıyorsun! “


...

Yâ Rabbî!

O bedevînin istediğini istiyoruz. Nihayetsiz kereminden, gadabını aşmış rahmet ve mağfiretinden ümîd ediyoruz.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Şimdi efendim, namaz kılanlar, helâle harâma riâyet edenler, dikkat edenler, büyüklerden gelen *Feyz’leri* alırlar. Feyz almak için, evvelâ o feyzin gelmesi lâzım. 


Feyzin gelmesi de *Sevgi* ile, *Muhabbet* ile olur. O gelen feyzi de kalbe almak için *istîdâd* lâzım, o da, *İbâdet* ile oluyor. İstîdâdın da azı var, çoğu var. İbâdetlerin mikdarına göre o istîdâd değişir. 


Fakat feyz almak için asıl mühim olan şey, mürşid-i kâmilin *Sohbeti*’dir, yâni *Teveccühü*’dür. Onların sohbeti, teveccühü olmazsa, o zaman ibâdetlerle feyz alınır. 


Efendi hazretlerini tanıdığımda, *onsekiz* yaşında bir gençdim. Elhamdülillah daha ilk görüşde bana *teveccüh* etdi. Teveccüh demek, *Sevmek* demekdir. 


Allahü teâlâ, kullarında bir *Dost*, bir de *Düşman* yaratmışdır. Dost, *Rûh*’dur, düşman ise, *Nefs*’dir. Nefse karşı da, büyük bir silâh yaratmışdır. Ancak o silâh, nefsi durdurabilir. 


O da, *Namaz*’dır işte. Onun için, bir kimse namaz kılmıyorsa, binlerle kerâmet gibi hâlleri olsa da, gene *Sıfır*’dır, gene *Hiç*’dir. Bid’at sâhibinden kaçmak, aslandan kaçmakdan daha mühimdir. 


Pâkistân’da Kutb-ül Abdurrahmân diye iyi bir *Âlim* vardı. Orada bir medresedeki hocaların başı idi. Daha yeni vefât etdi. Bu âlim 1981 senesinde hacca gitmiş. 


Mescid-i harâmda hoparlörle namaz kıldırdıkları için, oradaki imâma uymamış. Namâzını ayrı kılmış. Bunun imâma uymadığını gören vehhâbîler, Onu hemen tutuklamışlar. 


Ellerini kelepçeleyip hapse atmışlar ve kendisine; *Sen eğer bizim milletimizden olsaydın, senin cezân îdâmdı. Başka milletden olduğun için hapsetdik*, demişler. 


Sonra da, *Hac* gününden bir gün önce, alel acele memleketine geri göndermişler. 


Velhâsıl *Hoparlör* meselesini bütün dünyâ biliyor artık. Niye imâma uymadığını sordukları zaman, hoparlörün arkasında namaz kılınamıyacağını anlatmış. 


Kutb-ül Abdurrahmân, bunları kitâbında yazmış. Bu yazıları biz de, *Fitnet-i Vehhâbiyye* kitâbımızın arkasına ilâve etdik.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Evliyânın *Sohbet*’inden istifâde etmenin şartları var kardeşim. Önce, o zâta karşı *Edebli* olacak. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: *Hiçbir bî-edeb vâsıl-ı ilallah olamamışdır*. 


İmtihan etmek için sorarsa, fayda değil, zarar görür. Sonra kerâmet istememelidir. Biz kazandıklarımızı, büyüklerimize olan *Edebimiz* sâyesinde kazandık. 


Efendi hazretleri çok *sevimli*, çok da *heybetliydi*. Heybetinden yüzüne bakamazdık kardeşim. Büyüklerin her bir zerresi, her bir hücresi, Allahü teâlâyı zikreder. 


Kalbin *Nûr’lu* olabilmesi için şartlar vardır. Bu şartları yerine getiren, kalbini nûrlu tutabilir, koruyabilir. Şartların birincisi, *İbâdetdir*. Yâni emir ve yasaklara uymakdır. 


Namazla olur, oruçla olur, hacla olur, zekâtla olur. Netîce îtibâriyle bunlar, insanın kalbini nurlandıran, aydınlatan unsurlardır. Bunların içerisinde en kıymetlisi, *Namaz*’dır. 


Son nefese kadar nefs, insanı kâfir yapmak ister, günâhkâr değil! Şeytan, insanı *Günâhkâr* yapar. Ama nefs, îmânını alır, insanı *Kâfir* yapar. 


Mü’minler bir araya toplanınca, kalblerindeki *Nûr*, birbirlerine akseder, te’sîr eder. Hele aralarında bir *Velî kul* varsa, Onun kalbindeki *Nûr*, şu lâmba gibi herkesi aydınlatır. 


Öyle biri yoksa, onlara olan sevgi ve muhabbet de aydınlatır. O zâtların yanlarında olması, hattâ *Diri* olması şart değildir. *Vefât* etmiş olsa da, Onun muhabbeti, *Feyz* almağa sebep olur. 


O büyüklerin sevgisini kazanmak ne büyük *Ni’met*’dir. İşte ben, böyle büyük bir *Zât* ile Eyyûb Câmiinde karşılaşdım. Hattâ daha evveliyâtı var. Üniversitede talebe iken, bir gün Bâyezid Câmiine girdiydim.


Tesâdüfen o *Zâtı* gördüm. Biraz dinledim. Çok hoşuma gitdi, ama derse yetişecekdim, fazla duramadım. Çıkarken bu zâtın kim olduğunu, Cum’a günleri Eyyûb Sultân câmiinde *Vaaz* etdiğini öğrendim. 


O zaman tâtil *Pazar* değil, *Cum’a* günü idi. İlk Cum’a günü, *Eyyûb* Câmiine gittim. Orada Efendi hazretlerinin vaazında hiç duymadığım, bilmediğim şeyleri dinlerken çok *Zevk* aldım. 


Kapıdan çıkarken ayakkabılarımı bağlıyordum ki; *Küçük efendi, ben seni sevdim. Bizim evimiz yukarıda, mezarlığın arasındadır. Arada bir gel, seninle sohbet ederiz*, diye bir ses işitdim. 


Meğer bunu diyen, *Efendi* hazretleriymiş. Beni ilk görüşde, *Seni sevdim*, dedi. Hâlbuki evliyânın sevgisine kavuşmak için *20* sene, *30* sene, *40* sene hizmet etmek lâzımdır. 


Beni ise daha ilk görüşde, *Küçük efendi, ben seni sevdim*, dedi. Neden? Çünkü *Kalbi* okur onlar. Ben de, *Baş üstüne*, dedim. O günden beri Efendi hazretlerinden *Feyz* aldık efendim, çok şükür.

Yâdigâr mektûblar 63.mekûb

 Kuleli'den talebeleri Zeki Celep'e Arabî harflerle yazılmışdır.

Mektûbunuzu okudum. Temiz rûhunuzun ızdırablarını çok güzel ifâde eden yazılarınız kalbimi ferâhlandırdı. Nurlu müslimânlardan gelen müteaddid mektûbları okudukça bir gülistanda meşrûh [gül bahçesinde açmış] çiçekleri koklayıp mest olan bîçâreler gibi meserrete [sevinçlere] gark oluyorum.

Cenâb-ı Hak cümlemizi ebedî felâketden muhâfaza buyursun. Kalbimizi, rızâsı ve sevgisi ile doldursun. Koyu karanlık bir gecede, bir ziyâ menbâına mâlik olan bahtiyârlar ne kadar mes'ud ve ne kadar râhatdır. Cenâb-ı Hak, hak ile bâtılı tefrîk eden nûrunu bizlere ihsân buyursun. Lutf etmiş olduğu ni'metlerini artdırsın. Bizler şükrden gâfiliz, küfrân-ı ni'met ediyoruz. O, rahmet sıfatını saçıyor. Gece gündüz şükr etmeliyiz. Şükr etmek, ni'meti mahallinde kullanmak demekdir. Aklımızı, her a'zâmızı, gençliğimizi onun emrlerini yapmakda, çok çalışmakda sarf edelim.

Mektûblara Besmele-i şerîfe ve bütün mübârek kelimeleri yazmamalıdır. Esmâ ve sıfât-ı ilâhî yerlere düşmemelidir.

1- Tahlîk, takdîr etmek demekdir. Mühendisin plânı takdîr, ta'yîn,keşf etmesi gibidir. Hak teâlâ Hâlık'dır, ya'nî var edeceği şeyleri takdîr ve ta'yîn edicidir. Yok iken var etdiği zemân, ademden [yokluktan] vücûda getirdiği zemân, (Bârî) ismi ve sıfatı söylenir. Mevcud maddelerden de bir şey yapar meydana getirir, evvelce var etmiş olduğu bu maddelere sonradan yeni bir şekil ve sûret de verir, bu zemân Musavvir'dir. Hâlık,Bârî,Musavvir ismleri Kur'ân-ı kerîm'de ayrı ayrı vardır.

2- Diş arasındaki taşlar herkesde olmaz. Dişlerini temizlemeyenlerde olur. Bir kere esaslı temizledikten sonra misvak kullanınca teşekkül etmez. Misvak kullanırken misvakin temâs etmediği yerde teşekkül edebilir. O halde misvâki dikkatle kullanmalı,ibâdet olarak ehemmiyetli kullanmalıdır. Özr değildirler. Mezheb taklîdine lüzum yokdur.

3- İbni Âbidîn'de uzun zemân evvel okudum. Buyuruyor ki, [kıraati] kendisi veya kulağını yaklaşdıran bir başkası işitmez ise nemâz kabûl olmaz, iâde lâzımdır. 

4- Farz nemâzdan sonra sünnet kılacak ise oturmaz, kazâ kılacak ise oturur. 

5- [Celsede] Ziyâde durunca secde te'hîr edileceğinden, secde-i sehv lâzım olur.

6- Yatsı farzını, kış geceleri sülüs-i leyle te'hîr [gecenin ilk üçte birine geciktirmek] efdal demişler ise de, her nemâzı vaktin evvelinde kılmak efdal olduğu Mektûbât'da yazılı. [Efendi Hazretleri] Öyle buyururlardı.

FAZÎLETLER MENBAI

''Ba’de kitâbillah ve ba’de kitâb-ı Resûlullah, efdâl-i kütüb, Mektûbâtest.”


Allâhü Teâlâ'nın kitâbından, Resûlullâh Aleyhisselâm'ın hadîs-i şerîflerinden sonra, kitâbların en fâziletlisi Mektûbâttır.


(Esseyyîd Abdülhakîm Arvâsî) 

“kaddesallahu teâlâ sirreh”

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:


Elhamdülillâh ki, Allahü teâlâ bize, dînine Hizmet etmek, Onun kullarını Cehennem Ateş inden kurtarmak vazîfesini verdi. Bu vazîfe, ancak Peygamber lere verilir.


Bir de Onun Vârisleri ne verilir. O hâlde bu Hizmete tâlip olanlar, bu hizmet için koşduranların hepsi, Peygamberimizin Vârisleri olurlar.


İşte sizler, bu Kitap ları dağıtıyorsunuz kardeşim. Siz hepiniz, Onun Vârisi oluyorsunuz. Bu Ni’met in kıymetini bilin.


Âlim in mürekkebi, âhiretde Şehîd in kanı ile tartılacak, mürekkep daha Ağır gelecek efendim.


Ama hangi Mürekkep? Kitâbı yazmış, Rafa koymuş, öylece duruyor. Hiç kimse bundan İstifâde etmiyor. Bu mürekkep tartılmaz.


Orada kastedilen Mürekkep, milletin istifâdesine sunulan kitapların mürekkebidir. İnsanların dînini öğrendiği Kitapların mürekkebidir efendim.


O hâlde, bizim kitapların mürekkebine, hem Yazan, hem Satanlar, hem de Dağıtan lar dâhildir. Yâni bütün arkadaşlar dâhil kardeşim.


Peki niçin? Bizim Kitapları dağıttıkları için. İşte Sizler bizim kitapları dağıtıyorsunuz. Sizin dağıttığınız o Kitaplar dan, insanlar okuyup istifâde ediyorlar.


İslâmiyeti öğreniyorlar. Yâni bu kitapları dağıtmakla Emr-i mâruf yapıyorsunuz. Bunun için, siz de bu Mürekkep den payınızı alacaksınız kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Cihâd* ediyorsunuz kardeşim, cihâdın sevâbı, kıyâmete kadar, o insanın arkasından devâmlı gelir. Bir kişinin kazandığı *Sevaplar*, hidâyetine sebep olanlara da aynen gider. Bir evvelkine, onunkilerle toplanarak daha *Çok* gider. 


Peygamber aleyhisselâma ve Eshâb-ı kirâma ise, *Ceyhun Nehri* gibi sevap akıyor. Çünkü onlar olmasaydı, biz bu ni’mete kavuşamazdık. 


Dünyâ sevgisinin kalbden çıkması için, bir *Mürşid-i kâmile* muhabbet lâzımdır.


Veyâhut da Allahü teâlâyı çok *Zikretmek* lâzım. Zikretmek de, *Namaz kılmakla* oluyor. Demek ki namaz, günde beş kere Allahı zikretmek oluyor. 


Efendi hazretleri buyurdu ki: Dînimizin bütün emir ve yasaklarını bilen ve hepsini yerine getiren bir kimsenin, âhiretde azabdan kurtulma ihtimâli vardır. Yâni kurtulabilir. 


Ama bu yolun büyüklerine *muhabbeti* olanın, kurtulmamak ihtimâli yokdur. Neden? Çünkü bu büyükler, aldıkları emânete sâhip çıkarlar. Ona herşeyi öğretirler, yetişdirirler.


Ve âhiretde elinden tutup, tâ Cennetin içine kadar götürürler. Hattâ kendi köşkünü bile ona gösterip, *İşte, senin köşkün şu*, derler. 


Efendim her yolun kendine has bir husûsiyeti vardır. Ötekiler, sevdiklerini nihâyet otobana çıkarırlar ve derler ki: 


*Bak kardeşim, işte Cennete giden yol budur. Sağa sola sapmadan gidersen, netîcede Cennete varırsın*. Onlar bu kadar yaparlar. 


Bu yolun büyükleri ise, o kimsenin elinden tutarlar, tâ ki Cennetin kapısına kadar götürürler, hattâ birlikde içeri girerler, hattâ makâmını, köşkünü bile ona gösterir, sonra bırakırlar.


Allahü teâlâ, bizim nefsimizin *Îmân etmesini* isteseydi, asırlarda *bir* veyâ *iki* kişi kurtulurdu. Yâni yüz senede, *İki kişi* zor kurtulurdu. 


Ama Allahü teâlâ çok şefkatli, çok merhametlidir. Böyle olduğu için ve insanların çekeceği sıkıntıları en iyi O bildiği için, sâdece *Kalb’in* inanmasını kâfi görmüşdür. 


Kalb *Îmân* etdi mi, Allahü teâlâ onu kabûl ediyor. Ama kalbin îmân etmesi ve îmânlı kalması da çok *Zor*’dur Çünkü onun da düşmanları çokdur. 


Evvelâ bütün nefsin istekleri, bütün dünyâ istekleri, kalbi karartan unsurlardır. Onun için, kalbi bu unsurlardan temizlemek, kalbi *Nûr’lu* hâlde tutabilmek için, mü’min gayret etmelidir.

Geçti Gençlik

Eyüb Sultan’da, Vezirtekkesi’nde, bizim evin altında bir kulübe vardı. Bu kulübede fakir bir karı-koca yaşardı. Kadıncağız, gece börek, çörek, aşure pişirirdi. Adam da el arabasına dizer; sabahleyin Eyüb Sultan Câmii’nin önünde satardı. Her sabah mektebe giderken, bu evin önünden geçtiğim sırada, kadıncağızın çamaşır asarken yanık yanık bir beyit söylediğini işittim:

Geçti gençlik, tatlı bir rüyâ gibi, ey çeşmim zâr,

Beni mecnûn etti girye, meskenim olsun mezâr.

Kadıncağız genç idi; ama şiiri yazan her halde ihtiyardı. Girye, gözyaşı; çeşm, göz; zâr, ağla, demektir. Bir sabah yine mektebe giderken bu kadıncağızın bu beyiti okuduğunu işittim. O gün mektep dönüşü, bir de baktım ki o evin bahçesine kazan kurulmuştu. Sessiz bir hareketlilik vardı. Meğerse kadıncağız vefat etmişti.

Demek ki her zaman böyle söylememek lâzımmış. Allahü teâlânın duaları kabul ettiği bir eşref saat vardır. Kadıncağız gepegenç vefat etti. Adamcağız da onun müzâharetinden [desteğinden] mahrum kaldı. Bu şiiri ondan öyle dinlerdim. Şimdi de zaman zaman okuyorum, gözlerim yaşarıyor. Bu beyiti Seâdet-i Ebediyye kitabıma koydum.

Hüseyin Hilmi Işık (rahmetullahi aleyh)

Sadaka,Zekât,İktisat

 “Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız. Zekât vererek mallarınızı koruyunuz, iktisat eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır, insanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır.”

Ca'fer-i Sadık Hazretleri

Ali Bey'in hanımı Rabia hanımın gördüğü rüya

 Efendi hazretleri bir vesîle ile anlattılar:

Benim yeniden derse başladığım Salı gününün gecesinde, gördüğü rüyâyı salıyı ta'kîb eden cûma günü öğleden bir sâat evvel nakl ve hikâye ediyor. [Rüyayı] Gören hanım, bizim pek sevdiğimiz Alî Beyin haremi [hanımı] Râbia hanımdır. Bizim dersimize yeniden izin verilmiş olduğundan ma'lûmatı olmadığı halde görmüştür.

Derse başladığımız Salı günü, zevci Alî Bey tebşîr etmişti ki, rüyânın ta'biri zuhûr etti. Rüyâ budur: Rüyâda gördüm ki, birisi bana: "Abdülhakîm Efendi, Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın miracına çıktı ve yanında içi nohud dolu bir çuval gördüm. Ve bu rüyayı rüyâda anlatıyordum" dedi.

Mi'racdan murad va'z kürsüsüdür. Bu rüyânın müjdeliği olarak canımı versem yine azdır. 

(Kendinin helâkine çalışan Abdülhakîm)

[Son Halkalar Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyatı, 2.cild, sf: 422]

Efendi hazretlerinin Mektûbât'tan tercemeleri

 Urve-i vüska Muhammed Ma'sûm'un Mektûbât'ının Birinci cild 34. mektubu Hâfız Abdülkerîm'e yazılmıştır. Dünyâ hayâtı ile berzah-ı sugra [kabir] hayatı arasındaki farkın beyânındadır:

Allahu teâlâya hamd, seçtiği kullarına selâm olsun. Dünya tarafına taalluk eden hayat, his ve hareketten ibârettir. Berzaha [kabir devresine] âid hayat ise sadece histen ibârettir, hareket yoktur. Hak sübhânehü Hakîm-i mutlaktır. Her yere uygun olanını vermiştir. Berzahda his lâzımdır,çâre yoktur. Zirâ orada lezzet ve elem olsa gerektir. Halbukî hareket hiç lâzım değildir. Lâkin dünyâ ve âhıret hayatları böyle değildir ki, bunlar da her ikisi de lâzımdır. Anla. Vesselâm.

[Son halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyatı,2.cild, sf: 423]

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendimiz aleyhisselâm *altı* yaşındayken Medîne’ye, dayılarına ziyârete gitdiler. Dönüşte, Allahü teâlâ Azrâil aleyhisselâma; *Git, Âmine’nin rûhunu al*, diye emretdi. 


O da, yüzlerce melekle geldi. Azrâil aleyhisselâm, büyüklerin, Evliyânın rûhunu almaya gelirken, yüzlerce, binlerce *Melek*’le gelirdi. 


Azrâil aleyhisselâm Allahü teâlâya; (Doğmadan babası vefât etdi. Şimdi de annesini kaybederse, bu çocuğun hâli ne olur. Birkaç sene daha ömrü olsa) dedi. 


Allahü teâlâ da; *O, annesinin yanında olursa, Ona iyi bakamazlar. Annesi vefât edince, Ona biz bakacağız*, buyurdu. 


Allahü teâlâ, dünyâya zerre kadar kıymet verseydi, düşmanı olan kâfirlere bir yudum *Su* bile vermezdi. Allahü teâlâ, dünyâya hiç kıymet vermemişdir. 


Allah, dünyâ muhabbetini kalbimizden çıkarsın kardeşim. Bu, en *Fenâ* şeydir. *Hubb-u dünyâ re's-i külli hatîatin*. Hadîs-i şerîfdir bu. 


Hubbu dünyâ ne demek? Dünyâ muhabbeti demek. *Hubb*, muhabbet demekdir. Bütün kötülüklerin, zararların başı, dünyâ sevgisidir. 


Dünyâ demek, *Harâm*’lar demekdir. Meselâ, şimdi *Ayran* içdik. Dünyâ değil ki bu. Besmele ile içdik, Allahımıza şükretdik, elhamdülillah dedik. 


Harâmların hepsi, yalnız yemek içmek değildir. Dînimizin gelme sebeplerinden biri, *Dünyâ*’ya karşı soğuklukdur. Bugün Cum’a namâzında, hoca efendi devâmlı dünyâyı kötüledi. 


Evet, doğru. Ama dünyânın ne olduğunu söylemedi. Efendimiz aleyhisselâm buyuruyorlar ki: *Dünyâ mel’ûndur*. Ama burada kötülenen dünyâ, *Harâm*’lar demekdir. 


Eğer helâl olan *Para*, helâl olan *Mal* harâm olsaydı, dünyâ olsaydı, İbrâhim aleyhisselâmın ovaları dolduran davarları olmazdı. Büyüklerimizden bâzısının malı çok idi. 


Meselâ İmâm-ı A’zam hazretleri, *Şeker* tüccarıydı. Gemilerle getirip satardı. İyi de *Para* kazanırdı. Ama kendisinin bundan bir kuruş menfaati olmazdı. 


Hepsini talebelerine, fakîr fukarâya dağıtırdı. O hâlde, para kazanmak günâh değildir kardeşim.

Abdiyyet [kulluk] makamı

 İnsanın yaradılmasından maksad, kulluk vazîfelerini yerine getirmektir. Velâyet makamlarının sonu abdiyyet [kulluk] makamıdır. Bunun üstünde makam yoktur.

(İmâm-ı Rabbânî kuddise sirruh)

Evliyâullahı başkalarının tanımasından örten perde

*Evliyâullahı başkalarının tanımasından örten perde, insanlık sıfatlarıdır. Diğer insanların muhtâc olduklarına bunlar da muhtâcdır. Evliyâlıkları, bu ihtiyacları bunlardan kaldırmaz. 

*Allahu teâlâ evliyâ kullarını öyle saklamıştır ki, kendi zâhirleri bile bâtınlarındaki kemâlâttan habersizdir. Nerede kaldı ki, başkaları onların hallerini bilsin.

*Yâ Rabbi, bu nasıl iştir ki, kendin için evliyâ yaptın. Onların bâtınları âb-ı hayâttır. Bir damla tadan ebedî hayâtı bulmuş, se'âdet-i ebediyyeye kavuşmuş olur. Zâhirleri, dış görünüşleri ise, öldürücü zehirdir. Yalnız zâhirlerine bakan ebedî ölüme düçâr olmuştur.

(İmâm-ı Rabbânî kuddise sirruh)

Görünen ve bilinen her şey mukayyeddir

 İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:

Görünen ve bilinen her şey mukayyeddir. Maksûd ve matlûb olmağa lâyık değillerdir. Matlûb olan, bütün kayıdlardan, bağlardan münezzeh ve müberrâ olandır. O halde Onu, görmenin ve bilmenin ötesinde aramak lâzımdır.

Dünyâ ne demektir?

 “Dünyâ ne demektir biliyor musunuz? Gönlüne gelen ve seni Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şey dünyâ demektir. Seni O’ndan başka birşey ile meşgûl eden her şey de fitnedir. Bu kısa ömrü, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere yaklaşmakla geçiren, O’ndan başka şeylerle meşgûl olan kimse, âhıretini harâb etmiş olur. Bu ise, akıl sahiblerinin yapacağı şey değildir.”

Abdullah-i Ensârî hazretleri

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İnsanın giydiği elbisesi *Helâl*’den olsa, sâdece bir düğmesinin ipliği *Haram*’dan olsa, o elbiseyle kıldığı namâzı kabûl olmaz. 


Hattâ en büyük günah, *Dînini bilmemek*’dir. Bütün âbilere tavsiye ediyoruz. Mutlaka çocuklarına birşeyler okusunlar, anlatsınlar. 


Onların sîneleri şimdi tertemizdir. Bu temiz *Rûh*’a, bu saf *Sîne*’ye şimdi ne konulsa, o kalıcı olur. 


Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, peygamberler göndererek, her şeyin fâidelerini ve zararlarını bildirdi. Fâideli şeyleri *Emr*, zararlı şeyleri ise *Yasak* etdi. 


Bu emirlere *Farz*, yasaklara *Harâm* ve dünyâ denir. Bu emir ve yasakların hepsine de İslâmiyet denir. *Dünyâdan sakınınız!* demek, harâmlardan sakınınız demekdir, bunu iyi anlamak lâzım. 


*Dünyâ*’nın ikinci mânâsı, ölmeden evvelki hayât demekdir. Bu dünyâdaki lezzetlerin, zevklerin hiçbiri harâm değildir. Bunların zararlı şekilde kullanılmaları *Harâm*’dır. 


Bâzıları; *İslâmiyet her şeyi yasak etmiş*, diyorlar. Hâlbuki hiçbir zevk harâm değildir. Harâm olan, bunların zararlı şekilde kullanılmalarıdır. Fâideli şekilde kullanılmaları, *Farz* veyâ *Sünnet*’dir. 


Her uzvun, kalbin, nefsin, zevk ve lezzet aldığı şeyler başkadır. Meselâ, *Göz*’ün lezzet aldığı şeyden *Kulak* lezzet almaz. Kulağın lezzet aldığı şeyden de göz lezzet almaz. 


İnsanın bütün uzuvları, *Kalb*’in emrindedir. *Gönül* dediğimiz bu kalb, görülmez. Kalb, yürek dediğimiz et parçasında bulunan mânevî bir *Kuvvet*’dir. 


*Nefs*, harâm işlemekden zevk alır. Nefs, şeytan ve fenâ arkadaş, sözleri ile, yazıları ile, radyo ve televizyon ile insanı aldatarak, kalbi harâm şeylere sürüklerler. 


Dünyâ, *Köpek* gibidir. Kovalıyandan kaçar, kaçanı kovalar. Köpeği kovalarsanız, kaçar. Köpeğin önünden kaçarsanız, o sizi kovalar. Onun için dünyâ, köpeğe benzetilmiş. 


Dünyâya düşkün olunmaz. Büyüklerimiz; *Eddünyâ ci’fetün, tâlibuhâ kilâbün*, buyuruyor. Yâni dünyâ, sanki *Leş*’dir, tâlibleri de ancak *Köpek*’lerdir. 


Peki, dünyâ için çalışmıyacak mıyız? Elbette çalışacağız, ama dîne uygun olarak çalışacağız. 


Hadîs-i şerîfde; *Ümmetimin ilk zamanlarının fakîrleri, son zamanlarının da zenginleri daha hayrlıdır*, buyuruluyor.

Ben size amellerinizi bırakıp benim sevgime sarılın demiyorum

“Ben size amellerinizi bırakıp benim sevgime sarılın demiyorum.Size “Öyle kimseler var ki ticaret ve alış veriş onları Allah’ı zikretmekten alıkoymaz.”*ayeti celileye muhatap olanların ahlakı ile ahlaklanınız diyorum.”

 

Gavs Seyyid Sıbğatullah Arvasi kuddise sirruhu 

*Nur suresi ,37. ayet

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Hepimiz, Allah rızâsı için kıymetli giyineceğiz kardeşim. Hele bu zamanda, *İslâm*’ın vakarını muhâfaza etmemiz lâzım. 


Peygamber aleyhisselâm, Yemen kumaşından yapılmış kıymetli *Palto* giyerdi. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretleri, ders verirken her kürsüye, başka *Ebise* ile çıkardı. 


Çünkü çok zengin bir tüccar idi. Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin yolu, İmâm-ı a’zam Efendimizin yolu, Peygamber aleyhisselâmın yolu, budur işte. 


Onun için biz de, öyle eski püskü ve kirli elbise giymiyeceğiz kardeşim, Temiz giyineceğiz. Temizlik, *Îmân*’ın kuvveti ve alâmetidir. 


Allahü teâlâ *Güzel*’dir, her şeyin *güzel*’ini sever. Güzele bakmak sevapdır efendim. Peygamber Efendimiz; 


*Zamanların en iyisi, benim zamanımdır. Sonra bana yakın zamandır. Sonra, onlara yakın zamandır*, buyurmuş. Yalnız bundan, Peygamberler ve evliyâlar hâriçdir. 


Meselâ *Evliyâlar* içinde, babası dedesinden, dedesi onun dedesinden *Efdâl* olabilir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kendinden önceki evliyâdan daha *Üstün*’dür 


Yavuz sultân Selîm hân, sefere giderken bir yerde konaklamış. Oraya yakın kilisenin *Papazı*, kendisine bir zarar olmasın diye, Yavuz Selîm hânı, 20-30 kişilik kurmay heyetiyle birlikde, yemeğe dâvet ediyor.


Yavuz Selîm Hân, papaza sormuş: *Benim zamânım mı iyi, yoksa babamın zamânı mı iyi idi? Size adâlet yapılıyor mu? Râhat mısınız?* demiş. 


Papaz da cevap verip; *Elbette sizin zamânınız iyi, çok rahatız. Babanızın zamânında böyle râhatlık yokdu*, şeklinde konuşmuş. 


Yavuz Selîm Hân bu cevâbı beğenmemiş ve o papazı cellâda teslîm edip, *Gereğini yap!* demiş. 


Şeyhülislâm, pâdişâhı günâh işlemekden korumak için, seferde bile yanında bulunurmuş. Zembilli Alî Efendi, pâdişâhı îkaz etmiş ve *Sultânım, şimdi bunun ne suçu vardı?* demiş.


Yavuz Selîm Hân, hiddetle; *Sen de mi anlamadın? Bu adam, hadîs-i şerîfe karşı geldi* demiş. Şeyhül islâm; (Nasıl karşı geldi?) deyince de;


*Çünkü babamın zamânı, asr-ı seâdete daha yakındı. Onun için benim zamânımdan daha iyi idi. Bu adam tersini söyledi*, buyurmuş.

Tarîkat-i Nakşibendiyye

“Tarîkat-i Nakşibendiyyede pîrlik, mürîdlik ta’lîm iledir.Külâh ve elbise ile değildir.”

İmam-ı Rabbani kuddise sirruhu

Yâdigâr mektûblar 62.mektûb

 Kuleli'den talebeleri İsmail Hakkı Erdoğan'a Arabî harflerle yazılmıştır.

Ve aleyküm selâm kıymetli kardeşim İsmâil Hakkı

Zâhir bâtının aynasıdır. Mektûbunuz, yazılarınız, temiz mayanızı, yüksek isti'dâdınızı i'lân etmekdedir. Cenâb-ı Hak, sizlere ihsân etmiş olduğu ni'metleri artdırsın.

1. Nemâzda niyyet yalnız kalb ile olur. İftitâh tekbîrini alırken (bugünki öğle nemâzının farzını kılıyorum. Onun benim nemâzıma, hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur, emr etdikleri için onun emirlerini yapmakla, onun huzûrunda durmakla şerefleniyorum) diye kalbden geçirib hemen tekbîr almalıdır. Tekbirin ma'nâsı budur. Fâtiha'nın ma'nâsını düşünerek okumalı. Böylece nemâzın zevki hâsıl olmaya başlar. Cenâb-ı Hak hepimizi nemâzın zevkine, hakîkatine kavuşmakla şereflendirsin. Âmin!

2. Farz nemâzdan sonra Allahümme entesselâm ve minkesselâm [tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm] okumalıdır. Sünneti evde kılmak efdal olduğundan, eve gidip kılacak ise veya farzdan sonra sünnet yok ise veya kazâ kılacak ise farzdan sonra hemen âyetülkürsî okunur ve tesbihler çekilir ve duâ edilir. Tesbihler ile duâ arasında başka şeyler okunabilir. Meselâ Kul eûzüleri, İhlâs ve Fâtiha sûrelerini üç kere okumak iyidir. Diğer duâları, başka tesbihleri, nemâz duâsından sonra yapmalıdır.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Üç türlü *Sevap* var efendim. Biri, insan kendisi için Rabbine ibâdet yapar, bir sevap alır. İkincisi, bir din kardeşinin sıkıntısını giderir, yâni onun *Dünyâsı*’na yardımcı olur, daha çok sevap kazanır. 


Ama birinin *Âhireti*’ne yardımcı olursa, meselâ ona bir *Din kitâbı* verirse, bunun ölçüsü yok. Nitekim harpde, er meydanında düşmanla savaşan, çok kâfirleri öldüren bir eri düşünün. 


O er, sonunda kanlar içinde atından düşüp şehîd olsa, bu mücâhide verilen sevap ne kadar çokdur değil mi?


İşte bu *Cihâd* sevâbı, *Emr-i mâruf* sevâbının yanında, yâni birine dînini öğretmenin, meselâ bir kitap vermenin sevâbı yanında, deryâ’da *damla* gibi kalır.

 

Elhamdülillah, bu bize nasîb oluyor işte. Bütün dünyâya çeşitli dillerde kitaplar gönderiyoruz kardeşim, hem de bedava. Cenâb-ı Hak, bize bu büyük hizmeti nasîb ediyor.


Bunun için çok bahtiyârız. Çünkü çok sevap kazanıyoruz. Ama bu sevâba, hepimiz ortağız. Bu, bir *Şirket*’dir ve bu büyük sevâblara, bütün arkadaşlar *Ortak*’dır kardeşim. 


İnsan, her zaman, her yerde, hep *Sevdiği zât*’dan bahsedilmesini ister, mevzû hep ona açılsın arzu eder. Ya kendisi bahseder, ya da birinden dinlemek ister. Ama hep *Onu* ister. Ondan bahsetmeyi sever. 


Bu, onun elinde değildir. Çünkü *Âşıkdır* ona. İşte, bu sevgiyle işbâ’ hâlinde olanlar, kabir’de de, mahşer’de de, Cennet’de de, hep sevdikleriyle berâber olacaklardır. Bu, ne büyük *Müjde* kardeşim.


*El-mer’ü mea men ehabbe*, buyurulmuş. Kim buyuruyor bunu? Sevgili peygamberimiz. Yâni kişi, dünyâda kimi seviyorsa, âhiretde de onunla berâber olacakdır. 


*Mürşid-i kâmil* odur ki, iki talebesinden biri *Şark*’da, biri de *Garb*’da olsa, ikisine de aynı anda *emr-i Hak* vâki olsa, ikisinin de imdâdına yetişip, *Îmân* ile vefât etmelerini te’min eden kişidir. 


Nasıl ki, Azrâil aleyhisselâm, aynı anda rûhlarını alıyor. Bunun gibi Allahü teâlâ, *Mürşid-i kâmil*’lerin rûhuna da, bir anda çeşidli yerlerde bulunma kuvvetini vermişdir. 


İnsan demek, *Rûh* demekdir, beden değil. *Rûh*, biz dünyâya gelmeden evvel de vardı. Biz öldükden sonra yine devâm edecek. 


Evliyâların da, büyük zâtların da rûhları ölmez. Onun için, onların rûhlarından dâima istifâde etmek mümkündür. Yeter ki, İrtibât kurmayı Allah nasîb eylesin.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Âsumân secde künet, behr-i zemîni ki derû, yek dü kes, yek dü nefes, behr-i Hüdâ, binişînend*. Ne demek bu?


*Âsumân*, gökdeki melekler, *Secde künet,* gıbta ederler, imrenirler. *Behr-i zemîni ki derû*, öyle bir yere imrenirler ki, orada.


*Yek dü kes*, birkaç kişi, *Yek dü nefes*, birkaç nefeslik kısa bir zaman, *Behr-i Hüdâ*, Allah rızâsı için. *Bi nişînend*, toplanıp otururlar. 


Yâni birkaç kişinin, birkaç nefes alacak kadar kısa bir zaman için bile olsa, sırf *Allah için* bir araya gelip, Allahdan ve Peygamberden bahsetdikleri yere, gökdeki melekler gıbta eder, imrenirler. 


Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâma emredip; *Çocukların birer kurbân kessin!* dedi. Onlar da kesdiler. 


Sonra cenâb-ı Hak; *Hâbil’in kurbânını kabûl etdim, Kâbil’inkini kabûl etmedim*, diye bildirdi. Kâbil de; (Neden benim kurbanım kabûl olmadı) diye isyân etdi. 


Allahü teâlâ, *Ben, Allah için olanı kabûl ederim. Benim için olmıyanı kabûl etmem*, buyurdu. 


Dolayısıyla, bu dünyâda yaşıyan herkes, hepimiz, âhirete gitdiğimiz zaman, *Allah için* yapdıklarımız bir tarafa, *Nefsimiz için*, yâni başkası görsün de takdîr etsin diye olanlar, başka tarafa konacak. 


Hepsi tartılacak, herkes orada, dünyâdaki gayretlerinin, çalışmalarının *Ecr*’ini, *Ücret*’ini alacak. 


Efendim, *Din* bir bütündür, onun da aslı *Sevmek*’dir. Sevgi olmazsa dîni anlatmak, emirleri yapdırmak zordur. Onun için, büyüklerimiz bize *Sevgi*’yi anlatmışlardır. 


Peygamber aleyhisselâma, Eshâb-ı kirâm o kadar *Âşık* idi ki, Onun uğrunda canlarını fedâ etmek, onlara *Su içmek* gibi kolay geliyordu. İşte o sevgiyi artdırmak için, onların hayâtlarını okumak lâzım.


Onlardan çok bahsetmek, onları sevenlerle birlikde olmak lâzımdır. Böylece aralarında *Fikir birliği* olur ve *Sevgi akımı* başlar. 


*Silsile-i aliyye* demek; evliyâlar, sâlihler, mürşid-i kâmil'ler demekdir. Onların isimleri okununca, Allahü teâlânın rahmeti yağar. Kim diyor bunu? Peygamber Efendimiz söylüyor. 


*İnde zikrissâlihîn tenzîlürrahme*. Hadîs-i şerîfdir bu. Sâlihlerin ismi söylenen yere, Allahü teâlânın rahmeti yağar. Yâni merhamet eder cenâb-ı Hak.

YABANCI GÖZÜYLE OSMANLI ÇOCUKLARI

 “Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şark’ta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri vakuraneydi (ağırbaşlıydı).” (A.Brayer)

“Türk toplumunda, baştan çıkmış, yüz kızartıcı işler yapan çocuk nadirdir. Ana ve baba saygısı çok büyüktür. Aile büyüklerinin sözleri dinlenir.” (Guer)

Çocuklar çok dürüsttür. Sokakta bir şey bulan çocuk derhal sahibini aramaya başlar.” (La martine, 1897)

Çocuklarını daha fazla şefkat ve alâka içinde yaşatan bir memleket de bilmiyorum. Sokaklarda çocuğunu omzuna, kucağına alarak yürüyen, onu fazla yürütmekten, yormaktan sakınan çok baba görülür. Ama büyüyen çocuk, babasına büyük saygı gösterir. Emretmedikçe oturmaz. Yalnız “Baba” şeklinde değil, babasının unvanı neyse ‘Efendi Baba’, ’Ağa Baba’, ’Bey Baba’, ‘Paşa Baba’ diye hitab eder. Küçük kardeş, büyüğüne saygı gösterir. Büyük kardeş asla ismiyle çağırılamaz, ‘Abla’ veya ‘Ağabey’ denir ki bizim dilimizde bu kelimeler meçhuldür.” (Ubicini)

Dr. A. Brayer’nin “Neuf annees â Constantinople” ismindeki kitabının 1836 Paris baskısının 1. cildinin 224. sayfasında Türklerin evlât sevgisi şöyle anlatılır:

“Erkeklerde de, kadınlarda da evlât sevgisi çok barizdir. Türklerin hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman-Türk’ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvenin pikesinde yanına oturup şefkatle hitabettiği, evlâdına tam bir ana şefkatiyle baktığı görülür.”

Aynı eserin 225. ve 226. sayfasında da Türk ve Frenk çocuklarının farkı şöyle anlatılmaktadır:

“Türkiye’de analarla babaların ve ninelerle büyük ninelerin çocuklarına en tatlı sözlerle hitâb edip en candan ihtimamlarla baktıklarını yukarıda görmüştük. İşte bundan dolayı Türkiye’de çocuklar yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları hâlde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları hâlde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar."

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Göz* ne ile meşgûl olursa, *Kalb* de onunla meşgûl olur. Göz, büyüklerin yazılarına ne kadar çok bakarsa, kalb de o kadar çok istifâde eder. 


Eskiden her gün, bir kaç sâat *Mektûbât* okumaya vakit ayırırlarmış ve istifâde ederlermiş. Hattâ yarım sâat bile olsa.


Hattâ birkaç mektûb okumuş olsa bile, anlasa da, anlamasa da *Feyz* alır. Mânâsını bilmese de feyz alır. 


Efendim, bir çocuk dünyâya geliyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Annesi onu beslemeye, büyütmeye başlıyor. Eh biraz palazlanınca, yavaş yavaş kelimeleri öğretmeye başlıyor. 


Sonra biraz daha büyüyünce, hadi bir adım atıp düşüyor, bir daha derken, oradan oraya koşuyor. Sonra bir şeyler öğretmeye başlıyor. Derken, mektebe gönderiyor. 


Orada yamuk yumuk çizgiler çiziyor. Öğretmeni, (Mâşallah güzel çiziyorsun) diyor. Efendim bu, o çocuğun *dünyâ*’sı için, anne baba’nın verdiği, bir emekdir. *Mürşid-i kâmil* ise gerçek *Baba*’dır, gerçek *Hoca*’dır. 


Nasıl ki, doğan çocuğu, annesi babası ihtimâmla büyütüp, onun *Dünyâ*’sı için çalışırlarsa, gerçek bir *Hoca* da, eline düşen müslümânı, gerçek bir anne baba gibi *Âhirete* hazırlar. 


Hatâlarını görmez, birden bire herşeyi söylemez, azar azar, sohbetle yetişdire yetişdire, mühim bir seviye kaydeder. 


Ondan sonra, içimize düşen o ateşle, biz kendimiz *abdest* almaya ve İslâmın şartlarını severek yerine getirmeye çalışırız. 


Niçin birçok müftü çocukları, hoca çocukları, bu şekilde dindâr olamıyorlar? Çünkü çocuk, daha yeni yeni gelişirken, alıyor eline *Sopa*’yı, sevgiden ziyâde, *Korku* ile yetişdiriyorlar. 


Korku’nun hiç bir fâidesi yokdur. Burada biraz korkar, öbür tarafda azar kudurur. Bu yolun aslı, *Sevgi*’dir, *Muhabbet*’dir. Çünkü insan, sevdiğini dinler, sevmediğini dinlemez.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: *Zamanların en iyisi benim zamânımdır. Sonra bana yakın zamandır, sonra onlara yakın zamandır*. 


Yalnız bu, zamanlar için böyledir. *Peygamber*’ler ve *Evliyâ*’lar bundan hâriçdir. Yâni daha sonra gelen, öncekinden *üstün* olabilir. 


Meselâ babası dedesinden, dedesi onun dedesinden efdâldir. Daha önceki Peygamberler bunlardan üstündür 

*İmâm-ı Rabbânî* hazretleri, kendinden önceki evliyânın hepsinden daha *üstün*’dür


Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kerâmetlerinden biri şöyle: Bir gün sahrâda sohbet ediyorlarmış. Uzakda olanlar da, ayakda dinliyormuş. Uzakdan biri geçerken, ona seslenip; 


*Ey İsrâilli gel, Muhammed aleyhisselâmın sözünü dinle*, buyurmuş. O da gelince, yanına oturtmuş. O kişi, *Hızır aleyhisselâm* imiş, uzakdan geçerken Onu tanımış. 


Bir de, kadının biri, oğlunu Bağdad’da Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanına, *ilim öğrensin* diye göndermiş. Birkaç sene sonra ayrılığa dayanamamış, oğlunu görmeğe gelmiş. 


Bir de bakmış ki, Abdülkâdir Geylânî hazretleri *tavuk kebâbı* yiyor. Onun oğlu da Abdülkâdir Geylânî hazretlerine hizmet ediyor. Ama öyle zaîflemiş ki, bir *deri*, bir *kemik* kalmış. 


Kadıncağız dayanamamış, tabii ana yüreği. Demiş ki: *O yediğinden oğluma da versene, bak açlıkdan ölecek*, demiş. Abdülkâdir Geylânî hazretleri, o kadına;


*Senin oğlunun tavuk kebâbı yeme zamânı henüz gelmedi*, buyurmuş. Kadıncağız; O vakit ne zaman gelecek, ölünce mi? demiş. Abdülkâdir Geylânî hazretleri bu kadına acımış.


*Şu kemikleri topla, tencereye koy*, buyurmuş. O da dediğini yapmış. Mübârek gelmiş, tencerenin kapağını kapatıp, *Kum biiznillah!* buyurmuş. 


Yâni, *Allahın izniyle diril, kalk!* demiş. O anda tencerenin kapağı açılıp, içinden bir *Horoz* çıkmış ve ötmeğe başlamış. Abdülkâdir Geylânî hazretleri o kadına dönmüş ve; 


*Senin oğlun da, bunu yapınca yiyecek*, buyurmuş. Kadın bunu görünce, sevinip şükretmiş. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü anlamış ve gönül râhatlığıyla memleketine dönmüş.

Arşın gölgesinde kimler gölgelenecek

Ebû Hüreyre hazretlerinin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte, Resûlullah efendimiz buyuruyorlar ki:


(Allahü teâlâ, yedi kimseyi, Arş-ı azîmin gölgesinde o günde gölgelendirir. O gün Arş-ı azîmin gölgesinden başka gölgelenecek yer olmaz. Yalnız Arş-ı azîmin gölgesi olur. Bunlar:


1- Adil devlet başkanı,


2- Allahü teâlâya taatta bulunarak yetişen genç,


3- Allahü teâlâyı tenhalarda zikredip ve gözlerinden Allahü teâlânın korkusundan yaş akıtan kimse,


4- Kalbi mescide bağlı olan kimse,


5- Sağ elinin verdiği sadakayı, sol elinin bilmediği kimse,


6- Birbirini Allahü teâlâ için seven iki kimse,


7- Bir cemal sahibi, güzel bir kadın kendisini davet ettiği zaman, ondan kaçıp, Âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlâdan korkarım diyen kimse.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İmâm-ı Rabbânî hazretleri hacca giderken, Delhi’ye geldiğinde, arkadaşı Hasen Keşmîrî hazretleri; *Hep ölülere gidiyorsun, burada bir diri var, o diriyi de ziyâret et* dedi. 


Ve *Bâkî billâh* hazretlerine götürdü. Bâkî Billâh hazretleri, İmâm-ı Rabbânî hazretlerindeki *cevheri* görünce, birkaç gün misâfir olarak kalması için yalvardı. 


O da kabûl edip kalınca, Onun huzûrunda iki günde kalbi açıldı. İmâm-ı Rabbânî buyuruyor ki: *Kâbe’ye giderken, kâbe’nin sâhibıne kavuşdum*. 


Yâni *Bâkî Billâh* hazretlerinin yanında *Allahü teâlâ* ya kavuşdum demek istedi. İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, hizmet etmeden iltifâta kavuşan büyüklerdendir. 


Ben Kuleli’de *hoca* iken, talebelere, sırası geldi dedim ki: *Üç şey insana neş’e verir, sıkıntıyı kederi giderir. Yeşilliğe, güzel yüze ve akar suya bakmak*. 


*Nefse* güzel gelen şeylerle, *Rûha* güzel gelen şeyler birbirine zıtdır. Bunu birbirine karışdırmamalıdır. Nefse güzel gelen şeyler, insanı *Cehenneme* götürür. 


Tâbiîn’den gençler, Eshâb-ı kirâma; Efendim sizin ne husûsiyetiniz vardı da, Allahü teâlâ sizi, böyle yüce bir Peygambere Eshâb yapdı, Onun sohbetine kavuşdurdu, Onun talebeleri oldunuz? dediler. 


Eshâb-ı kirâm cevâbında; *Biz temiziz, temizliği severiz*, buyurdular. Onun için, temizlik îmândandır. Tabii *beden* temizliği, *kalb* temizliği ve *çevre* temizliği var. Netîcede, Allah temizleri sever.


Bizim kitaplarımız çok *kıymetli*, niçin çok kıymetli? Çünkü içinde bana âit hiçbir *Yazı* yok da onun için. Hepsi, büyük âlimlerin sözleri. *Pırlanta*’nın yanında *Cam* parçasının kıymeti olur mu? 


Abdülhakîm Efendi hazretleri bize hangi kitâbı tavsiye etdi ise, medhetdi ise, o kitâbı aldım, o kitâbdan tercüme etdim. 


Bir gün sohbet arasında, hattât *Safî bey* geldi. Çok ufak boyluydu. Bir yazı getirdi. Efendi hazretlerine verdi. Efendi hazretleri okudu, gülmeğe başladı. 


Ve en yakınındakine verdi. Okuyanların da güleceğini bildiği için, kendisi içeriye geçdi. Hepimiz yazının başına üşüşdük. Merak etmişdik. Ne yazıyordu o kâğıtda. Bakdık ki; 


*Bûy-u Nebî gelir şeyhim özünden, boyum yetişmez ki öpem yüzünden*. Böyle yazıyordu. Safî bey yazmış Efendi hazretleri için. Efendi’yi çok severdi.

Dilsiz çocuk ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri

 Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “kuddise sirruh” hazretleri, büyük âlim ve evliyâdır. Talebesinden biri anlatıyor:

Bir gün Efendi Baba ile câminin önünde oturuyorduk. Dilsiz bir çocuk getirdiler huzûra. On-on iki yaşında görünüyordu. Ve hiç konuşamıyormuş. Anne baba çok çâreler aramış. Ama bulamamışlar. Nihâyet o yere Abdülhakîm Arvâsî adında bir evliyâ zâtın geldiğini duymuşlar. “Allah’tan ümit kesilmez” diyerek çocuğu kapıp acele getirdiler. Abdülhakîm Efendi hazretlerine gösterip; “Hocam, bu çocuğumuz konuşamıyor. Çok yerlere başvurduk, çâresini bulamadık” diye arz ettiler. Efendi, çocuğa şefkatle baktı. Eliyle başını okşadı. Ve tebessümle sordu ki: “Senin adın ne bakayım?” Çocuk cevap verdi. “Adım Ahmed’dir efendim.” Bizler çok sevindik. Ve şaşırdık hâliyle. Zîra konuşamıyor demişlerdi. Meğerse ilk defâ konuşmuş. Annesiyle babası, gördüklerine inanamıyor, sevinçlerinden ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemiyorlardı! Ben de çok duygulanmıştım! Teşekkür edip ayrıldılar. Baktım, ikisi de sevinçlerinden ağlıyorlardı giderken…

İmâm-ı Rabbânî hazretlerine verilen müjdeler

 * Bir gün amellerindeki kusurları görme hâli beni kapladı. "Allahu teâlâ için alçalanı Allahu teâlâ yükseltir" hadîs-i şerîfi gereğince şöyle bir nidâ geldi: "Seni ve kıyâmete kadar seni vâsıtalı ve vâsıtasız tevessül edenleri mağfiret eyledim".

* Erkeklerden ve kadınlardan bizim yolumuza girmiş olanların ve kıyâmete kadar, vâsıtalı ve vâsıtasız girecek olanların hepsini bana gösterdiler. İsimlerini, soylarını ve memleketlerini bildirdiler. İstersem, hepsini tek tek sayarım. Hepsini bana bağışladılar.

* Bana: "Sen kimin cenâzesinde bulunursan, Allahu teâlâ onu afv etmiştir" diye müjdelediler. Ve yine ilhâm olundu ki: Hangi ölünün afvını istersen, ondan azab kaldırılır". Yine ilham buyuruldu ki: Senin kabrinin toprağından bir mezara bir avuç toprak atsalar, o kimse mağfiret-i ilâhiyyeye kavuşur".

(İmâm-ı Rabbânî kuddise sirruh)

[Son halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyatı, 2.cild, sahîfe: 469]

Nifâk

 - Nifâk alâmeti üçtür: Yalan, sözünde durmamak, emânete hıyânet. 

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî)

Azm

 - İnsan azm ederse, hiçbir namazı geçmez. Namazın geçmesi azimsizliktir.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Vefâ yok bu cihânda

- Fârisiden:

Vefâ yok cihânda, zirâ fânidir

Bâkı yalnız Odur, cümle fanidir.

- Fârisiden:

Hakkın, Has kullarının olmazsa inâyeti

Meleğin bile kalmaz defterde kerameti.

Fâiz yiyenlerin cezâsı

 - Fâiz yiyenlerin on cezâsı vardır: Haşre düşe kalka gider. Küfre yakın ise, Cehennemden çok zor çıkar, mahk [ibtâl], sevgisizlik, kalbinde zerre kadar muhabbet-i ilâhiyye olmaz. Cenâb-ı Hak ona muhabbet etmez. Peygamber de etmez. Cenâb-ı Hak her kulunu bir sûretle sever,fâiz yiyeni sevmez. 

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Riyâ

 - Cenâb-ı Hak'tan başka birisine ehemmiyet [önem] vermek riyâdır.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Kibir ve gururun çirkinliği

 - Zerre kadar kibir, gurur mahremiyle otuz defa zinâdan fenâdır.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

İbâdet ve Muhabbet

 - İbâdet yalnız namaz kılmaktan ibâret değildir. Allahu teâlânın emirlerine imtisâlen yapılan her şey ibâdettir. Allahu teâlânın emrine muhâlif olarak yapılan her şey ma'siyettir [günâhtır]. Hattâ namaz da olsa.

Muhabbetin semeresi itâattir. Bazı âlimlere göre, muhabbet itâatten ibârettir. Cenâb-ı Hak her mümine imanı derecesinde muâvenet [yardım] eder. 

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)


Âlem

 - Âlem, yetmiş iki bin nevi'dir. Bütün zî-rûh [canlılar] bir âlemdir. Melekler bir âlemdir. Cinniler bir âlemdir. İşte bu sûrette yetmişiki bin âlem vardır. Zât-ı ilâhîden mâada, gerek mütekaddimîn,gerek müteahhirinden her ne var ise, Peygamber efendimizin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) ümmetidir.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Asıl kerâmet istikamettir

 -Asıl kerâmet istikamettir. Kim ki şerîat caddesinden ayrılmadı, o kerâmettedir.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Mümin kimdir?

 -Mümin, Besmelenin Be'sinden, Vennâs'ın Sin'ine kadar olan bil-cümle ahkâm-ı Kur'aniyyeye îman edendir. Kâfir, bu ahkâm-ı celîlenin, velev bir hükmüne olsun, îman etmeyendir. Îman, Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) indi ilâhiden [Allah katından] getirdiği bil-cümle [bütün] ahkâmı iz'an ve tasdîk etmektir.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Yâdigâr mektûblar 61.mektûb

 Kuleli'den talebeleri Mehmed Gündoğan'a Arabî harflerle yazılmıştır.

Ve aleyküm selâm kıymetli kardeşim Mehmed Gündoğan

Mübârek mektûbunuzu okumakla şereflendim. Cenâb-ı Hak sizlere ihsân eylediği ni'meti arttırsın. İnsanın ömrü rü'yâ gibi geçiyor. Hayatımızın geçen kısmı hayâl oldu, gelecek kısmı da hayâl olacak. Hayatımız rü'yâ gibi. İnsanlar uykudadır. Dünyâ hayatı rü'yâ gibidir. İnsanlar ölünce uyanacaklar; hakîkî hayât, uyanıklık, ölüm ile başlayacaktır.

1- Kerâhet-i tahrîmiyye olan [ya'nî vâciblerinin kasden terkedildiği] nemâzın iâdesi vâcibdir. Meselâ kavme, celse yapılmayan ya'nî ta'dîl-i erkân ve tumânînet yapılmayan nemâzların iâdesi vâcibdir. Nemâz içindeki vâcibi terk etmek de tahrîmen mekrûhdur.

Kerâhet-i tenzîhiyye ile kılınan nemâzı iâde ise sünnet, hattâ müstehabdır buyurmuşlardır. Bazı âlimler de, [kerâhet-i tahrîmiyye bulunan nemâzı] vakit çıkmadan önce iâde etmek vâcibdir, vakit çıkdıktan sonra iâdesi sünnet veya müstehabdır buyurdu. İâde edilen farz, birinci farzın yerine geçmiyor; onun yerini temâmlıyor. Vakit çıkdıktan sonra iâdesi vâcib diyen âlimlerde vardır. 

2- Süt kardeş yalnız nikâh edilemediği, alınamayacağı için kardeş olur. Yoksa süt kardeş ile konuşmak da fitne şübhesi olunca mekrûhdur. Mürted olunca da evlenmek harâmdır. [Mürted olunca] (Süt kardeşlik kalmaz) demek câiz değildir.

3- Niyyet kalb ile olur. Kalb ile niyyet farzdır, lisân ile niyyet müstehab, demişlerdir. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) değil de âlimlerin sünnetidir, âdetidir demişler. Feth-i Aliyye gibi kitâblar bid'at diyor. İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh) bid'atdir buyuruyor. Birçok kitâblar da kalb ile niyyeti te'min etmek için söylese mekrûh olmaz diyor. Kalb ile niyyet etmez, yalnız ağız ile söylese nemâz kabûl olmaz.

Âilenizin yanına gitmek, pederinize itâat etmek, onlara fâideli olmak sevâbdır. Sıla-i rahm sevâbına kavuşursunuz. Onlara fâideli olmak ayrıca sevâbdır. Zemânın, mekânın zulmetini hissetmek büyük lûtf-i ilâhîdir.

" İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar." Hadîs-i şerîf. 

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Birinin günâh işleyip işlemediğini, işin ehli hemen anlar. Çünkü *(maddî)* şeylerin sıfatları olduğu gibi, renk, koku, tat gibi, *(mânevî)* şeylerin de sıfatları vardır. 


Günâh işliyen bir insanda, o günâhın sıfatı bulunur. Bunu, ehli anlar. Büyükler, birinin yüzüne bakınca, ne tür bir *(günâh)* işlediğini hemen anlar. 


Nasıl anlar? Kalb gözleriyle görürler. Bizim kalb gözümüz *(kör)* olduğundan görmüyoruz. Kör demiyelim de, kör olmasın, *(hasta)* diyelim. 


Dışarıda yağmur yağıyor. İlmihâl’de bir üniversiteliye cevap’da yazdık bunu. Gökden *(rahmet)*, yağmurla iner. Yağmura da bereket, şimşekdeki *(elektrik)* den gelir. 


Yâni şimşekden *(bereket)* geliyor. Dışarıya, *(maddî)* rahmet yağıyor, içeriye görünmiyen *(mânevî)* rahmet yağıyor. 


Mânevî rahmet yağdığını nereden biliyoruz? Silsile-i aliyye’nin son satırı neydi? *(Sâlihleri söyleyince, yağar rahmet-i ilâhî.)* Biz de sâlihlerin isminden bahs etdik. 


*İmâm-ı Rabbânî* hazretlerinden, *Abdülhakîm Efendi* hazretlerinden, *Ebül Hasan-i Harkânî* hazretlerinden, *Bâyezid-i Bistâmî* hazretlerinden, *Abdulhâlık Goncdüvânî* hazretlerinden bahsetdik. 


Onun için burayada *(mânevî rahmet)* yağdı efendim. 


*(El ulemâ-i vereset-ül enbiyâ)* buyuruluyor. Mal mülk çocuğa kaldığı gibi, Peygamberlerin *(ilmi)* de âlimlere kalır. Peygamberlerin vârisleri, İslâm âlimleridir. Bunlar, *(mürşid-i kâmil)* lerdir. 


İlmin bir zâhiri, bir de bâtını vardır. İlmin zâhiri, *(hocalar)* da olur, bâtını, *(mürşid)* lerde olur. Hem zâhiri, hem bâtını bulunanlar ise, *(mürşid-i kâmil)* lerdir. İşte vâris, bunlardır efendim. 


Allahü teâlâyı inkâr edenler, şu üzümün bir  tânesini yapabilseler ya. Bir *(hücre)*, muazzam bir fabrikadır. Bugün fen, bu fabrikanın pek azını anlıyabilmişdir. 


Üzüm, *(şifâ)* kaynağıdır. Şifâ ne demek? Kuvvetlenmek demek, hem *bedenen*, hem de *rûhen*.

Allahü teâlâdan bir ân gâfil olmamalıdır

 Şeyh Ebû Sa’îd-i Ebül hayr buyurmuşdur ki, su üzerinde yürümek kolaydır. Kurbağa ve sığırcık da, suda yürürler. Çaylak ve sinek de havada uçarlar. Şeytân da, bir nefesde, doğudan batıya ulaşır. Bunun gibi şeylerin kıymeti yokdur.Murâd odur ki, insanlar arasında bulunup ve halk arasında haşr-neşr olup, Allahü teâlâdan bir ân gâfil olmamalıdır. (5/110 MEKTUBATI MASUMİYYE)

İlmi arttıkça günahı artan kimse

 “Kalb huzûrsuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek istersen, iyi hayırlı işlerini çoğalt.”

“Günahların bağışlanması ve başa gelen belâlardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfardır.” “İlmi arttıkça günahı artan kimse, şüphesiz ki helak içindedir.”

“Allahü teâlâya hakkıyla îmân ve Resûlüne tâbi olmaktan daha büyük kerâmet yoktur.”

Ebü’l-Hasen-i Şâzilî hazretleri

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Mü’minin âhireti, dünyâsından iyidir. *(Tefsîr-i Mazharî)* kitâbını, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin talebesi Senâullah-ı Pâni Pûtî hazretleri yazmış. 


Bu zât o kadar büyük ki, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, onun hakkında diyor ki: Allahü teâlâ, bana âhiretde; *(Benim için ne yapdın?)* diye sorarsa, söyliyecek bir tek sözüm var.


Cevap olarak; *(Yâ Rabbî, senin için Senâullahı yetişdirdim)* derim, buyurdu. İşte Senâullah-ı Pâni Pûtî hazretleri bu kadar büyük bir zât idi


İslâm âlimleri çok çalışmışlar. İmâm-ı Buhârî hazretleri, yediyüzbin hadîs-i şerîf toplamış. Hepsini araşdırmış. Nasıl araşdırıyorlar? 


Birinden bir hadîs-i şerîf duyunca ve bunu; *(Falan sahâbîden duydum)* deyince, o kişi, o sahâbî ile aynı şehirde yaşamış mı? Yaşadıysa, aynı sohbetde bulunmuş mu? 


Bunu araşdırırmış. Bulunmuşsa yazarmış, bulunmamışsa yazmazmış. Bunlar *(Müslim)* de de var. Müslim kitâbının sâhibi; *(Aynı şehirde bulunması yeter)* diyor. 


*(Aynı şehirde bulunmuşsa, bir sohbetde karşılaşmışdır)* diyor. O da sağlam bir kitap. Ama *(Buhârî)* daha sağlam. 


Kesin kaynak bulamazsa, hadîs-i şerîf de mühimse, o zaman Ravda-i mutahhera’ya gelirmiş mübârek, kabr-i seâdetin halkalarından yapışırmış ve;


*(Yâ Resûlallah, sen bu hadîs-i şerîfi söyledin mi?)* diye sorarmış. Kabirden de, *(Evet söyledim)* cevâbını alırmış, ondan sonra yazarmış. *(Buhârî)*, böyle sağlam kitâbdır. 


Şimdi *(din)* den bahsedenlerin mânâdan haberi yok, yaldızlı kelimelerle konuşup yazıyorlar. 


Efendi hazretlerinin kelime hazînesi çok *(zengin)* di. Aynı mânâya gelen sekiz-on kelime söylerdi. Birinden anlamıyan, diğerinden anlasın diye. 


Hakkı, bâtıl’dan ayırmak kolay değildir. Mürşid-i kâmil olmıyan ve bir mürşid-i kâmile kavuşmamış olan kimsenin, hakkı bâtıldan ayırması mümkün değildir. 


Peygamber Efendimiz, aleyhisselâm; *(Erinel hakka hakkan ve erinel bâtıla bâtılan)* buyururdu. Yâni *(Yâ Rabbî, bana hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bildir)* diye duâ ederdi. 


Ayrıca, *(erzel-i ömür)* den sana sığınırım diye de duâ ederlerdi. 63 yaşında, gencecikken, henüz kuvvetliyken vefât etdi.

Meslek eksperliği

Mübarek Hocamızın bir sohbetlerinde, babamız Muammer dede ve kayınpederimiz Elmas dede de bulunmuşlardı. Bu sohbetde bir ara mesleklerden bahsedilmişdi. Muammer dedenin mesleği; halıcılık, tütün ve üzüm eksperliği idi. Elmas dede senelerce PTT şubelerinde merkez müdürlükleri yapmıştı. Bizim Manisa vilayetimizin bazı ilçeleri tütün ve bazı ilçeleri de üzüm ziraatında öndedirler. Muammer dede, İzmir de tütün ve kuru üzüm işleyen ve ihracatını yapan bir firmanın eksperiydi. Hocamız Muammer dedeye sordular “sizin mesleğinizin inceliği nedir” buyurdular. Babam inceliklerini anlattı, tütün mahsulünü ve müstahsilini senelerce tanıyınca, tütünün kaç derece olduğunu bilirdik. Ayrıca tütün üreticisinin şahsını da tanımak çok mühimdir dedi. 
Mübarek Hocamız da “kayınpederim Yûsüf Ziyâ Akışık bey de ‘rahmetullahi teâlâ aleyh’ kumaş eksperiydi. Bir kumaşı eline aldığında; yüzde kaçı yün, yüzde kaçı pamuklu olduğunu bilirdi. Yünlü kumaşların, merinos koyununun yünü mü, dağlıç veya karaman koyununun yünü mü olduğunu bilirdi. Pamuklu kumaşların da yüzde kaçı akala ve yüzde kaçı da diğer pamuklar olduğunu bilirdi” buyurdular. 

(Osmân Nûrî Osmânağaoğlu)

Bakınız: Yûsüf Ziyâ Akışık “rahmetullahi aleyh” Tam İlmihal Sayfa:1193

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Ehl-i sünnet âlimleri, dînimizi *(sahâbîler)* den öğrendiler. Sahâbe’nin talebelerine, *(ehl-i sünnet âlimi)* denir. 


O ehl-i sünnet âlimlerinden bir tânesi, hattâ reîsleri, en büyükleri, *(İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe)* hazretleridir. İlk fıkh kitâbını yazan Odur. 


İlk kitâbı, o meydâna getirdi. Ama kendisi yazmadı. Talebeleri, kâtipleri yazdı. Yâni kendi eliyle yazmadı. O söyledi, talebeleri yazdılar. 


*(Tefsîr)* den din öğrenilmez kardeşim. Esas mânâsını bizler anlıyamayız. Îmânı, islâmı öğrenmek istiyen, *(İlmihâl)* kitaplarını okur. İbâdetleri öğrenmek istiyen, *(Fıkh)* kitaplarını okur. 


Hadîs-i şerîfde; *(Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğinin alâmeti, fıkh ilmiyle uğraşmasıdır)* buyuruluyor. Tefsîrden, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını bizler anlıyamayız. 


Ni’metlerin şükrünü yapabilmek kolay değildir. Büyükler, bunun da kolaylığını göstermişler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât’da ne buyuruyor?


Sabahleyin, *(Allahümme mâ esbahâ)* duâsını okuyunca, o gecenin şükrü yapılmış olur. Akşam da, (esbahâ) yerine *(emsâ)* olarak okuyunca, o gündüzün şükrü yapılmış olur, buyuruyor. 


Bütün mürşid-i kâmiller *(müctehid)* dir, bütün müctehidler de *(mürşid-i kâmil)* dir. 


Meselâ İmâm-ı A’zâm hazretleri aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri gibi *(mürşid-i kâmil)* dir. 


Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de, İmâm-ı A’zâm hazretleri gibi *(müctehid)* dir. Yalnız aralarında iş bölümü yapmışlardır. 


Bunu, Şâfi’î âlimlerinden Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri, *(Tezkiret-ül kurtubî)* kitâbında haber veriyor. 


Kendisi şâfi’î âlimi olduğu hâlde İmâm-ı A’zâm hazretlerinin büyüklüğünü anlatıyor.

HÎFÂ HÂTUN (radıyallahü anhâ)

*Medîne-i münevverede güzelliği* ve *ahlâkı ile meşhûr kadın sahâbîlerden.*


Bir gün, Peygamber efendimizin huzûruna gelerek *"Yâ Resûlallah! Bana bir iş* (amel) *öğret ki, onu yaparak Cennet'i kazanayım"* dedi. Efendimiz Ona;


*"Önce evlenmelisin. Böylece dîninin yarısını emniyete almış olursun"* buyurdular. Bu emir üzerine, *"Yâ Resûlallah! Küfvüm (dengim) kim olabilir ki?* Ben, Habeşistan hükümdârı Melik Necâşî'nin teklifini kabûl etmedim. Nice zengin beyleri geri çevirdim. *Ama siz kimi beğenip, uygun görürseniz ona râzıyım"* diye arz etti.


Efendimiz memnun oldular. *Fakat böylesine güzel, zengin ve sâliha bir hanımla evlenmeyi kim istemezdi?*


Efendimiz, kimsenin ümitsiz olmaması, alınmaması için, "Yâ Hîfâ! *Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse, onunla evlen"* buyurdular.


Efendimiz, *mescide ilk gelenin kim olacağını merakla beklerken Süheyb* "radıyallahü anh" *göründü.* Süheyb, kimsesi olmayan, fakir, rengi siyaha yakın, fiziki güzelliği olmayan, uzun boylu, zayıf, ince yapılı bir sahâbiydi.


Peygamber efendimiz namâzdan sonra, Hîfâ Hâtun'u çağırarak durumu bildirdi. *Hîfâ* "radıyallahü anhâ", *Allahü teâlânın kazâsına râzı olduğunu,* Resûlullaha arz etti.


*Efendimiz sevindi, nikâhlarını kıydı.* Ve damat adayına; " Ey Süheyb! Hanımının elinden tut , evine götür" buyurdular.


Süheyb "radıyallahü anh"; *"Yâ Resûlallah! Ne bir dirhem gümüşüm, ne de bir evim var.  Benim evim mescidlerdir"* dedi.


Bunları işiten Hazreti Hîfâ; Süheyb'e "radıyallahü anh" *on bin dirhem bulunan bir kese göndererek, filân yerdeki konağı da ona hediye ettiğini bildirdi.*  Süheyb'den kendisini götürmesini istedi. Ve beraberce konağa gittiler.


Hîfâ Hatûn,  ona; "Yâ Süheyb, takdir edersin ki *ben sana  nîmetim, sen bana mihnetsin* (sıkıntı veren). *Sen bu nîmete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel, bu geceyi ibâdet ve tâatle geçirelim.*


Resûlullah'tan işittim. Buyurdu ki, *"Cennette yüksek çardak vardır. Burada yalnız şükr edenler ve sabr edenler bulunur."*  


Zifâf gecesi ikisi de *Allahü teâlâya karşı ibâdet ve tâatta bulundular.* Süheyb "radıyallahü anh" sabah mescide geldi. Cebrâil aleyhisselâm geceki durumdan Resûlullahı haberdâr etti. *Cennet ve Cemâl-i ilâhi ile müjde verdi.*


Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" "Ey Süheyb, *geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi söyliyeyim?"* buyurunca, "Yâ Resûlallah siz söyleyiniz" dedi.


Peygamber efendimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" *"İkiniz de Cennetliksiniz ve Allahü teâlâyı göreceksiniz"* müjdesini verdi.


Süheyb "radıyallahü anh" sevincinden secdeye kapanarak şöyle duâ etti: *"Yâ  Rabbî! Tekrar günâha bulaşmadan rûhumu al."*  Allahü teâlâ, O'nun bu duâsını kabûl ederek, *secdede rûhunu aldı.*


Bunu gören sahâbîler gözyaşlarını tutamadılar!


Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem"; *"Daha şaşılacak şey, Hîfâ da şu an evinde rûhunu teslîm etti"* buyurdu. 


Sahâbe-i kirâm şaşırdılar! Ve hayretlerinden; *"Allahü ekber! Allahü ekber!" diyerek tekbîr getirdiler.*

 

Her ikisinin de namâzını kılarak, yanyana defn ettiler.

Bayramın sünnetleri

 Bayram günlerinde şunları yapmak sünnettir.


*1-* Erken kalkmak.


*2-* Gusül abdesti almak.


*3-* Misvâk ile dişleri temizlemek.


*4-* Güzel koku sürünmek.


*5-* Yeni ve temiz elbise giyinmek.


*6-* Sevindiğini belli etmek.


*7-* Kurban kesen, o gün ilk olarak kurban eti yemek.


*8-* O gün yüzük takmak.


*9-* Câmiye erken gitmek.


*10-* Bayram tekbîrlerini,  Kurban bayramında açıktan, yüksek sesle söylemek.


*11-* Dönüşte başka yoldan gelmek. Çünkü, ibâdet yapılan yerler ve ibâdet için gidip-gelinen yollar, kıyâmet günü şehâdet edeceklerdir.


*12-* Mü'minleri güler yüzle ve "Selâmün aleyküm" diyerek karşılamak.


*13-* Fakîrlere sadaka vermek.


*14-* Dargın olanları barıştırmak.


*15-* Akrabâyı ve dîn kardeşlerini ziyâret etmek.


*16-* Ziyârette hediye götürmek.


*17-* Erkeklerin kabirleri ziyâret etmeleri de sünnettir.

KURBAN BAYRAMI

*Bayram günleri, günâhların affedildiği, birlik ve berâberlik duygularının pekiştirildiği, yoksulların sevindirildiği günlerdir.*

       Çok eskilerden beri her kavim, yılın bazı günlerine önem vermiş, bunu çeşitli şekillerde kutlamıştır. Dînî ve millî bakımdan önemi olan, milletçe her sene kutlanan bu günlere çeşitli isimler verilmiştir.

       İslâmiyetten sonra bayram ma'nâsına gelen *"Îyd"* kullanılmıştır. Her yıl *Müslümânların günâhları affedildiği* ve *sevinçli, neşeli günleri tekrar geldiği için* böyle günlere *Îyd,* ya'nî *"Bayram"* denilmiştir.

       Müslümânları sevindirmek çok sevaptır. Bayramlar, müslümânların birbirini sevindirmesine birer vesîledir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

       *"Allahü teâlânın en çok sevdiği amellerden biri, mü'mini sevindirmek, üzüntüsünü gidermek, borcunu ödemek, yâhut aç iken doyurmaktır."*

       *"Bir mü'mini sevindireni, Allahü teâlâ da kıyâmetde sevindirir.*  

       Dinimize göre, bayram ikidir. Birincisi arabî aylardan Şevvâl ayının birinci günü Ramazân bayramının, ikincisi, Zilhicce ayının onuncu günü Kurban bayramının birinci günleridir. *Bu iki günde, güneş doğduktan ve kerâhat vakti çıktıktan sonra, ya'nî İşrak vaktinde, iki rek'at bayram namâzı kılmak, erkeklere vâcibdir.* Ramazân bayramı, üç gün, Kurban bayramı ise dört gündür.

       Kurban bayramı namâzından önce birşey yememek, namâzdan sonra, önce kurban eti yemek, namâza giderken, yüksek sesle, özrü olan yavaşça *(Tekbîr-i teşrîk)* getirmek müstehabdır. 

       Bayram günlerinde şunları yapmak sünnettir.

*1-* Erken kalkmak.

*2-* Gusül abdesti almak.

*3-* Misvâk ile dişleri temizlemek.

*4-* Güzel koku sürünmek.

*5-* Yeni ve temiz elbise giyinmek.

*6-* Sevindiğini belli etmek.

*7-* Kurban kesen, o gün ilk olarak kurban eti yemek.

*8-* O gün yüzük takmak.

*9-* Câmiye erken gitmek.

*10-* Bayram tekbîrlerini,  Kurban bayramında açıktan, yüksek sesle söylemek.

*11-* Dönüşte başka yoldan gelmek. Çünkü, ibâdet yapılan yerler ve ibâdet için gidip-gelinen yollar, kıyâmet günü şehâdet edeceklerdir.

*12-* Mü'minleri güler yüzle ve "Selâmün aleyküm" diyerek karşılamak.

*13-* Fakîrlere sadaka vermek.

*14-* Dargın olanları barıştırmak.

*15-* Akrabâyı ve dîn kardeşlerini ziyâret etmek.

*16-* Ziyârette hediye götürmek.

*17-* Erkeklerin kabirleri ziyâret etmeleri de sünnettir.

BU DERGÂHTA DÜNYÂ İLE MEŞGUL OLANIN İŞİ YOK!

Akbıyık Sultan, İkinci Murâd Han ve Fâtih Sultan Mehmed devrinde yaşayan büyük velîlerdendir. Asıl adı Ahmed Şemseddîn'dir. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin sohbetinde yetişti. 


Bir taraftan hocasının sohbeti ile bereketlenirken diğer taraftan İkinci Murâd Han'ın seferlerine katıldı. 


Bu gazâlarda gösterdiği başarılardan birinin sonunda İkinci Murâd Han tarafından Yenişehir köylerinden bir tanesi kendisine temlik edildi. Bu parayı ticarette kullanan Akbıyık Sultan kısa zamanda malının hesâbını yapamayacak kadar zenginleşti. 


Bu sebeple bir gün hocası Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, dünyâya ve onun geçici lezzetlerine bağlanmanın mahzurlarından bahsederek Akbıyık Sultan'a; "Evlâdım bu dünyâ fânidir. Malı mülkü elde kalmaz. Ne kadar malın olsa murâd alamazsın. 


Âhiretten gâfil olma. Zîrâ gidişin dönüşü yoktur. Allahü teâlâdan gayri işlere tutulmaktan kurtul. Devamlı bâki kalan işlerle meşgul ol" buyurdu.


Hocasının bu sözleri üzerine Akbıyık Sultan; "Hocam! Peygamber efendimiz; (Dünyâ, âhiretin tarlasıdır) buyuruyor. Bu sebeple dünyâ malı ile de meşgul olmak gerekmez mi?" der.


Hacı Bayram-ı Velî hazretleri uzun bir sükûttan sonra; "Evlâdım! Mâdemki dünyâyı terk edemiyorsun, öyle ise bizi terk et. Bu dergâhta dünyâ ile meşgul olanların işi yoktur" buyurdu.


Akbıyık Sultan bu sözler üzerine kapıdan dışarı çıkarken tam eşik üzerinde başından sarığını düşürdü.  Bunu hocasının bir kerâmeti bilip günü gelince sebebi meydana çıkar, düşüncesiyle alıp başına giymedi...


Akbıyık Sultan'ın bundan sonra topladığı altın ve gümüş para sayılamayacak ölçüde arttı. Ancak gönlünü hiçbir zaman para ve pula kaptırmadı. Eline geçen para da hiçbir zaman kendisinde kalmadı. Fakir, fukarâ, kimsesiz, öksüz, yetim, dul, borçlu ve gariplerin sığınağı oldu. 


Bursa'da büyük bir imâret yaptırarak gelen geçen yoksullara ikramlarda bulundu. Misâfirleri ağırladı. O dağıttıkça parası artıyor, parası arttıkça o da dağıtmaya devâm ediyordu... Bu arada Alâeddîn Ali el-Arabî hazretlerinin derslerine devam ederek ilimde ilerlemeye de gayret sarfediyordu... 


Nihâyet hocasının kerâmeti tahakkuk etti. Sarığının eşik üzerinde düşmesinin esrârı aydınlandı. Yine şeyhi ve üstâdı Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin eşiğine yüz sürdü. Mübârek sohbetlerine tekrar kabûl olunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Hocasının sekiz halîfesinden biri olma şerefine kavuştu.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(İstigfârı)* çok söylemek lâzım. İnsan iyi birşey yaparken de günâh işliyebilir. Onun için namazlardan sonra *(üç)* kere istiğfâr söylüyoruz. Duâdan sonda da *(yetmiş)* e tamamlıyoruz.


Bir harâmı *(hafif)* görmek, îmânı götürür kardeşim. Meselâ; *(Bu şey harâm olmasaydı)* demek. Veyâ, *(Bundan ne çıkar?)* demek, îmânı götürür. 


Dikkat etmek lâzım kardeşim. Yine çok büyük günâh olan ve çok kimsenin kıymet vermediği, en çok işlenen günâh, *(gıybet)* dir. 


Meselâ; *(Ben doğruyu söylüyorum, bu da günâh olur mu?)* dese, îmânı gider. Harâmı hafife almış olur. Allah korusun kardeşim.


Ebül Hasan-i Harkânî hazretleri, bin sene evvel, Sultân Mahmûd-i Gaznevî zamânında yaşamış. 


Sultân Mahmûd-i Gaznevî, bir gün arkadaşlarıyla ava çıkdığında bir ev görmüş. *(Bu ev kimin?)* diye sormuş. Arkadaşları da;


*(Ebül Hasan-i Harkânî hazretlerinin tekkesidir)* demişler. Sultân Mahmûd-i Gaznevî de, Ebül Hasan-i Harkânî hazretlerinin büyüklüğünü duymuş, ziyârete gitmek istemiş. 


Tekkeye gelmişler. Sohbet esnâsında Sultân Mahmûd-i Gaznevî, Ebül Hasan-i Harkânî hazretlerine; *(Hocanız Bâyezid-i Bistâmî hazretleri nasıl biridir?)* diye sormuş. 


Ebül Hasan-ı Harkânî hazretleri de; *(Benim hocam Bâyezid-i Bistâmî hazretleri öyle biridir ki, Onu gören yehûdî ve hıristiyanlar müslümân olurdu)* buyurmuş. 


Bu söz üzerine Sultân Mahmûd-i Gaznevî kahkahalarla gülüp; *(Olur mu öyle şey?)* demiş ve şöyle devam etmiş: 


Resûlullah Efendimizi, en yakınları, amcaları, *(Ebû Leheb)* ler, *(Ebû Cehil)* ler gördü. Peygamber Efendimiz onlara yalvardı, gene müslümân olmadılar da, senin hocanı gören yehûdîler ve hıristiyanlar mı müslümân oluyordu? demiş. 


Ebül Hasan-i Harkânî hazretleri de buyurmuş ki: 


Ebû Leheb ve Ebû Cehil gibi kâfirler, Resûlullah Efendimizi *(Peygamber)* olarak görmediler. Abdullahın *(yetîmi)* olarak gördüler. Ona, Abdullahın yetîmi olarak bakdıkları için îmân etmediler.


Eğer hazret-i Ebû Bekr gibi, Allahın *(Peygamberi)* olarak görselerdi, onlar da inanır, *(Eshâb)* dan olurlardı. 


Hocam hazretlerini gören yehûdîler ise, hocamın, Allahın *(evliyâsı)* olduğunu bildikleri ve Ona bu gözle bakdıkları için *(îmân)* ediyorlardı, demiş.


Bu cevap, Sultân Mahmûd-i Gaznevî’nin çok hoşuna gitmiş. *(Çok doğru söyledin)* demiş ve Ebül Hasan-i Harkânî hazretlerine olan sevgisi daha da artmış.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Ebül Hasan-i Harkânî hazretleri, talebelerini uzak bir yere göndermiş. O zamanlar böyle otobüsler falan yok. Dağlardan gidilirdi. Yollarda *(eşkıyâ)* lar olurdu. 


Ebül Hasan-i Harkânî hazretleri, talebelerine; Eğer yolda eşkıyâ ile karşılaşırsanız, kalbinizden *(yâ Ebel Hasen!)* diye beni çağırın, buyurdu. Talebeleri eşkıyâ ile karşılaşdılar. 


Ama bu tenbîhi unutup, *(yâ Rabbî, bizi kurtar)* diye yalvarmağa başladılar. Tabii hepsi soyuldular. Sabahleyin bir de bakdılar ki, arkadaşlarından bir tânesi soyulmamış. 


Eşyâları, elbiseleri, aynen duruyor. Merak etmişler ve soyulmıyan o arkadaşlarına; *(Sen ne yapdın da, seni görmediler?)* diye sormuşlar. O da demiş ki: 


Eşkıyâlar beni görünce, kalbimden *(yâ Ebel Hasen!)* dedim, hocamızı çağırdım, onun için bana dokunmadılar. Soyulan arkadaşları şaşırmışlar.


Nasıl olur, biz *(Allah)* dedik, Allah’dan istedik, soyulduk. Sen *(kul)* dan istedin, soyulmadın, bunun hikmeti nedir? demişler. Oradan geri dönmüşler, hocalarına sormuşlar. 


Hocaları onları dinlemiş ve cevap olarak buyurmuş ki: Siz Allahdan istediniz, ama hangi *(ağız)* la istediniz? Siz henüz, ağzınızdan *(harâm)* girip çıkmasına dikkat edemiyorsunuz. 


Harâm giren ve harâm çıkan bir ağızla yapılan *(duâ)* yı Allahü teâlâ kabûl etmez. Arkadaşınız benden yardım isteyince, ben onu duydum. Arkadaşınız için duâ etdim.


Onun kurtulması için Allahü teâlâya yalvardım. Allahü teâlâ da benim duâmı kabûl etdi. O arkadaşınız öyle kurtuldu, buyurmuş. 


Harâm giren ve harâm çıkan ağız ile yapılan duâyı Allahü teâlâ kabûl etmez. Ağızdan harâm girmesi ne demek? *(Yiyecek)* lerin nereden, nasıl geldiğinin belli olmaması. 


Ağızdan harâm çıkması ne demek? *(Yalan)* söylemiyeceğiz, *(dedikodu)* yapmıyacağız, *(gıybet)* etmiyeceğiz *(söz)* taşımıyacağız, *(iftirâ)* etmiyeceğiz. 


Böyle olursa, Allahü teâlâ duâmızı kabûl eder. Dikkat etmezsek, duâmız kabûl olmaz.

İbrahim aleyhisselam

İbrâhim aleyhisselâmın oğlu Hazreti İsmail’e vasiyeti: “Ey oğlum! Alnında parlayan bu nûr, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bütün baba ve dedelerimizin vasiyeti; bu nûru iyi muhâfaza edip, zâyi etmeyip ehline teslim etmektir. Bu mübârek nûru iyi muhâfaza et, nikâhlı, afif ve temiz kadınlara teslim eyle. Sen evlâdına da böyle vasiyette bulun.” Bu hususta Hz. İsmâil’den kuvvetli söz alıp vasiyetini tamamladı... 

“Seni bu eve kim koydu?”

İbrâhim aleyhisselâmın ibâdet ettiği bir evi var idi. Bir gün evden çıkıp kapıyı kilitledi ve bir müddet sonra döndü. Kapıyı açıp girince, içeride birisinin oturduğunu gördü. “Bu eve seni kim koydu?” diye sorunca, o şahıs; “Ev sâhibi koydu” diye cevap verdi. “Ev sâhibi benim. Ben seni içeri koymadım!” deyince de; “Senden ve benden başka bir sâhib vardır. O her şeyin sâhibidir” dedi. Bunun üzerine oturanın melek olduğunu anladı. “Kimsin” diye sordu ve Melek-ül-mevt, yâni ölüm meleği Hz. Azrail olduğunu öğrendi. Sonra İbrâhim aleyhisselâm; “Mü’minlerin rûhunu nasıl alırsın bana göster” buyurdu. Azrâil aleyhisselâm; “Mübârek yüzünü yan tarafa çevir” dedi. Yüzünü çevirince gâyet güzel bir sûret gördü. Hiç öyle güzel yüz görmemişti. Bunun üzerine; “Ey Azrail! Eğer ölen bir kimseye bu suret gösterilirse ona kâfidir” buyurdu. "Bundan sonra îmân etmeyenlerin, kâfirlerin rûhunu nasıl alıyorsun onu da göster?” deyince, Azrâil aleyhisselâm; “Tahammül edemezsin” buyurdu. Görmek isteğinde ısrâr edince; “Yüzünü yana çevir” dedi. İbrâhim aleyhisselâm yan tarafa dönüp bakınca, çok korkunç bir suret gördü ve kendinden geçti. Kendine gelince de; “Eğer kâfire bundan başka kötü şey göstermeseler bu ona yeter” buyurdu.

“Canımı cânâna kavuştur”

İbrâhim aleyhisselâm bundan sonra da Azrâil aleyhisselâma; “Ziyârete mi geldin? Rûhumu almaya mı?” buyurdu. “Eğer izin verirsen rûhunu almaya!” diye cevap verdi. İbrâhim aleyhisselâm; “Dost dostun canını alır mı?” deyince; “Yâ İbrâhim bu husûsu Allahü teâlâya arz edeyim, ne buyurursa sana bildireyim” dedi. Azrâil aleyhisselâm gidip hemen geldi. Allahü teâlâ; “Dost dosta kavuşmak istemez mi?” buyurdu dedi. İbrâhim aleyhisselâm bunu işitince; “Çabuk gel kardeşim, hemen canımı cânâna kavuştur, benim için bundan büyük müjde olamaz” buyurdu. Bunun üzerine Azrâil aleyhisselâm mübârek rûhunu kabzetti.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Osmanlılar zamânında Beylerbeyi’nde, büyük bir *(zahîreci)*, karşısında da küçük bir *(arpa)* dükkânı varmış. 


Zahîreciye gelenler, *(zahîre)* aldıktan sonra, hayvanlarına lâzım olan *(arpa)* yı da, aynı yerden alıp çıkarlarmış. O zahîreci bakmış ki, karşıdaki arpacıdan alışveriş eden yok. 


Kendisininki ise yarı olmuş. O da çoluk çocuğuna ekmek götürecek diye, kendi arpa çuvalının üzerini örter ve müşteriler arpa da isteyince;


*(Arpamız kalmadı, onu da karşı dükkândan alın)* dermiş. İşte din kardeşliği budur efendim. *(Osmânlı)* da böyle olursa, ya *(eshâb-ı kirâm)* nasıldı? 


İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretleri şâhzâde idi. Şehzâde değil de *(şâhzâde)* idi. Arkadaşlarıyla bir gün ava gitdiklerinde bir topluluğu gördüler, araştırdılar.


*(İmâm-ı A’zam)* hazretlerinin, talebeleriyle sohbet etdiğini anladılar. İmâm-ı A’zam hazretlerini çok merak ediyordu. *(Gidip dinliyelim)* dediler. Fakat kalabalıkdan yaklaşamadılar.


Uzakdan, ancak birkaç dakîka dinlediler. İmâm-ı A’zam hazretleri o esnâda talebelerine, *(helâ)* da islâmiyete uygun nasıl oturulacağını anlatıyordu. 


İslâmiyetde, helâda oturmanın dahî âdâbı vardır. Sağ kol *(bacak)* da, sol el *(yanak)* da olacak. İmâm-ı Muhammed Şeybânî hazretleri bunu dinledi ve *(Sonra tanışırız)* diyerek, ayrıldılar. 


Biraz sonra abdest bozması îcab etdi. Arkadaşlarından ayrılıp, sâkin bir yere gitdi. *(Zengin)* olduğu için eşkıyâlar Onu tâkip ediyordu. İmâm-ı A’zam’dan öğrendiği gibi çömeldi. 


Eşkıyâlar onu yalnız görünce, *(kement)* atdılar. Eli başında olduğu için, kemendi asılınca, sıyrıldı ve çıkdı. O da hemen kalkıp, *(imdaat!)* diye bağırdı, eşkıyâlar kaçdılar. 


İmâm-ı A’zam hazretlerinin sohbetinde birkaç dakîka bulunduğu için hayâtı kurtuldu. Eve geldiğinde babasına olanları anlatdı ve İmâm-ı A’zam hazretlerinin sohbetine gitmek istediğini söyledi. 


*(Birkaç dakîka sohbetinde bulunmakla hayâtım kurtuldu. Daha fazla sohbetine gidersem, âhiretim de kurtulur)* dedi. 


Babası da uygun görünce, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin talebesi oldu. Muhammed Şeybânî hazretleri, çok da *(güzel)* di. Onun için İmâm-ı A’zâm hazretleri, Onu kürsünün arkasına oturturlardı.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâm Mekke’den Medîne’ye hicret edince, Medîneli müslümânlar, evlerinin arsalarının yarısını onlara verdiler. Odayı verince, *(Bunun kirâsı ne kadar?)* diye sordu Mekkeliler. 


Onlar da; *(Ne kirâsı, burası eşyâsıyla birlikde sizin)* dediler. Kendi evlerini verdiler. Mühim olan da zâten, kendine lâzım olmıyanı değil de, kendine lâzım olandan verebilmekdir. 


Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında, bir adada yaşıyan bir *(kutub)* varmış. Bir gün, denizin üzerine yağmur yağarken, bu kutub, kalbinden;


*(Yâ Rabbî, hikmetinden suâl olunmaz ama, Afrikada çöller susuzlukdan kavrulurken, burada suyun üzerine yağmur yağıyor)* diye düşünürken, bir anda derecesi düşmüş. 


Gene evliyâlıkdan çıkmamış da, sâdece derecesi aşağı düşmüş. Kendisi de bunu fark etmiş, o düşüncesine pişmân olmuş ve Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinden yardım istemiş. 


O büyük Velî de, o esnâda talebeleriyle sohbet ediyormuş. O anda penceredeki perde kıpırdamış. Perdenin  kıpırdadığını bâzı talebeleri görmüşler, merak edip, hocalarına, *(Bu neydi?)* diye sormuşlar. 


O da, bu hâdiseyi anlatmış ve *(Biraz önce o zât buraya geldi, benden yardım istedi. Ben de ona duâ etdim. Eski derecesine kavuşdu)* buyurmuş. 


Bu zamanda *(küfr’e)* girmek çok kolay kardeşim. Meselâ insan, bir harama, *(ne güzel)* dese, mâzallah küfr’e girer. Fakat efendim îmâna gelmek de çok kolaydır. Bir tövbe etse, küfrden kurtulur. 


Meselâ *(Yâ Rabbî, bilerek veyâ bilmiyerek bir günâh işledimse veyâ küfr’e girdimse çok pişmânım, beni affet)* dese, o anda günâhları affolur, îmânı gitdiyse, geri gelir. 


Yalnız iki şey geri gelmez. Kılınmayan namazların *(kazâsı)*, bir de *(kul hakkı)*. Öyleyse helâllaşacığız, kazâmız varsa, bir an önce kılıp bitireceğiz kardeşim. Namâzını kazâya bırakan, iki suç işlemişdir. 


Biri, Allahın *(namaz)* emrini yerine getirmemekdir ki, ancak kazâsını kılmakla affolur. İkincisi, o namâzı vaktinde kılmamak suçudur ki, o da, *(emr-i mâruf)* yapmakla affolur. 


Meselâ bizim kitapları dağıtmak, hem *(cihâd)* dır, hem *(emr-i mâruf)* dur, hem de büyük günâhların affına sebepdir.

Yâdigâr mektûblar 60. mektûb

 Ve aleyküm selâm kıymetli kardeşim Ali Aygün

Mektûbunuzu okudum. Maşa[allah] ne güzel yazmışsınız. Bu yazılar [yani İslâm harfleri], ne büyük hazînedir. Zemânla artık yazınız terakki eder. Cenâb-ı Hak hepinizi câhillerin, ahmakların sözlerine aldanmaktan muhâfâza buyursun.

1- Sabah ve ikindiden başka nemâzların farzlarını kıldıktan sonra cemâat yapıldıkda,nâfile olarak cemâate uyulur. Sevâb olur. Sabah ve ikindi farzından sonra [nâfile] nemâz kılmak mekrûhdur.

2- Dağda ve tarlada giyilen mest çizme üzerinde necâset bulunmadığı ma'lûm ise, bunlara mesh edilir. Necâset varsa edilmez. Meshin yolcu iken müddeti üç gün üç gecedir.

3- Oruç adayan kimse, gün adedi söylemedi ise, bir gün oruç tutar. Adak yaparken gün adedi söylemelidir. 

4- Kitâblı kâfirlerin hediyyeleri kabûl edilir. Onlara birşey ısmarlanır. Sadaka, hediyye verilir. Zekât verilmez.

5- Büyük günâh işleyenin geçmiş amelleri bozulmaz. Hiçbirini kazâ etmez. Fakat bir kimse mürted olursa geçmiş amelleri bozulur, yok olur. Tekrar İslâma geldiği zemân, kâfirlikde geçen nemâzları ve oruçları ve kâfir olmadan evvel kıldığı nemâzları ve tuttuğu oruçları kazâ etmez. Ya'nî müslimân olunca bu ibâdetler tekrar geri gelir. Kâfir olmadan evvel kazâya bırakdığı nemâzları ve oruçları tekrar müslimân olunca kazâ etmesi lâzımdır. Kâfir olmadan evvel yapdığı hac geri gelmez, tekrar hac etmesi lâzımdır.

Ali Karaduman'ın mektûbunu aldım. Duâlarınıza şükr etdim. Onun sualini bir yerde okumadım. Zannedersem, İslâm memleketlerinde velî bulunur. Ahkâm-ı şer'iyye tatbik edilmeyen memleketlerde [kolay kolay] bulunmaz. O halde bugün, Seâdet-i Ebediyye 164'ncü sahîfede yazılan kutbü'l-aktâb vardır; diğerleri yokdur. Hakîkî mü'min, Ehl-i sünnet pek az, evliyâ nerede olacak? Hadîs-i şerîf, [müslümanların] kıyâmete doğru garîb olacağını bildiriyor.

Hüseyn Hilmi 

Muhabbet kesbî değil vehbîdir

“Muhabbet, çalışarak elde edilmez. Muhabbet verilir ise, bir daha geri almazlar.”

(Murad-ı Münzevî)

“Kaddesallahu teâlâ sirreh”

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bizim hizmetlerimizin esâsı, *(Sünneti)* ihyâ etmek ve *(Bid’ati)* yok etmekdir. Bu da çok zordur, gayret ister. Zor olduğu gibi, çok da kıymetlidir. Niçin kıymetli? Çünkü bu, *(Emr-i mâruf)* dur efendim. 


Bir insan çok zengin olsa, öyle ki, bütün dünyânın serveti onun olsa ve hepsini muhtaçlara dağıtsa, kazandığı *(sevap)*, bir sünneti ihyâ etmenin sevâbına yetişemez. Hattâ onun yanında *(damla)* gibi kalır. 


Kaldı ki, bizim kitâblarda yalnız sünnet yok efendim, *(vâcib)* ler var, *(farz)* lar var, alınacak sevâbı bir düşünün. *(El mer'ü mea men ehabbe)*. Hadîs-i şerîfdir bu. 


Yâni insan, sevdiğiyle berâberdir. Gece de berâberdir, gündüz de berâberdir. Neş’eli zamanda da, sıkıntılı zamanda da, dünyâda da, kabirde de, âhiretde de berâberdir. 


Sevince, berâberlik böyle olur. Büyükler buyuruyorlar ki: Hiçbir üstünlük, hiçbir şifâ, *(sohbet)* inki kadar olamaz.  


İnsan kendi başına kitap okuyabilir. Buna, kitap okumak derler. İyidir, fâidelidir. Ama biri okur, diğerleri dinlerse, buna *(sohbet)* denir. Her türlü feyz ve bereket, sohbetdedir, yâni birlik ve berâberlikdedir. 


Peygamberimiz aleyhisselâm eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, kuşlar gelir, Eshâbın üzerine konarlardı, hem de defâlarca. Biri uçardı, öbürü konardı. Çünkü onları *(ağaç)* zannederlerdi. 


Niçin? Hiç hareket etmezlerdi ki. Edeblerinden kıpırdamazlardı. Mümkün olsa, nefes almıyacaklar. Hattâ nefes almaları zorlaşırdı efendim. Eli böyle kalmışsa, aşağı indirmezdi, saygısızlık olmasın diye. 


İşte o edebe riâyet etdikleri için *(feyz)* aldılar ve vâsıl-ı ilallah oldular. Efendim, ben kitâplarda okuduklarımı unutuyorum, ama Efendi hazretlerinden duyduklarımı unutmuyorum. 


Meselâ şimdi size Efendi hazretlerinden duyduğum bir hadîs-i şerîfi söyliyeceğim, onu hiç unutmuyorum. Peygamberimiz aleyhisselâm; *(İnnallahe yuhibbu en yürâ esera ni’metihî alâ abdihî)* buyuruyor. 


Yâni Allahü teâlâ, muhakkak ki, verdiği *(ni’met)* in eserini, kulunun üzerinde görmek ister. O ni’meti, kulunun üzerinde görmeyi sever. 


Çok kitap dağıtalım kardeşim. İşimiz bu bizim. Bu kitaplar, ehl-i sünnet âlimlerinin sözleridir, o büyüklerin kelâmıdır. Nasîbi olan *(feyz)* alır. Dağıtdığımız bu kitâpları herkes okur zannetmiyelim. Nasîbi olan okur. 


Çünkü miknatıs, *metal* parçasını çeker, *(cevheri)* çeker, saman çöpünü çekmez efendim. Bu, bir nasîb meselesidir. Peygamber aleyhisselâm herkese anlatıyordu. Anlıyanlar *(eshâb-ı kirâm)* oldu, anlamıyanlar ise *(düşman)* oldular.

Hilmi Efendi'nin, Enver Bey'in kızıyla izdivac talebine verdiği cevap

 Enver Ören Bey'in izdivac talebine cevab mahiyetinde Arabî harflerle yazılmıştır.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Selâmün aleyküm kıymetli oğlum Enver Ören bey

Esselâmü aleyküm ve alâ ittibea'l-hüdâ vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve ezvâcihi ve etbâihi ecmaîn. Âmin.

Muhterem vâlideniz hanım, fakirhânemize teşrîf ederek kerîmem Âişe Dilvin Hanım'a tâlib olmuşlar. Sizin selâmınızı getirerek kerîmem ile izdivâc etmek istediğinizi bildirmişler. Siz, ahbâbım ve talebem arasında İslâm ahlâkını, insanlık fazîletlerini câmi bulunmakla, din ve dünyâ seâdetini te'min eden tarîk-i müstekîme sâlik olmakla [doğru yolda bulunmakla], mümtâz,afîf,nezîh ve halîm bir şahs-ı âlisiniz. Maddî ve manevî ni'metlere mazhar, güzide ve bahtiyarsınız. Cenâb-ı Hak size olan ihsanlarını artdırsın. Râzı olduğu yoldan ayırmasın. Veliyy-i kâmil Seyyîd Abdülhakîm Efendi (kuddise sirruh) hazretleri ve silsile-i aliyyesi ekâbirinin [büyüklerinin] feyzleri, teveccühleri ve himâyeleri altında bulundursun. Seâdet-i dâreyn ihsan buyursun. Şeytan ve düşman ve nefs-i emmâre şerrinden muhafaza buyursun. Âmin.

Sizin bu arzu ve teklîfiniz, bizim de arzumuzdur. Kerîmem Âişe Dilvin Hanım naz-u ni'am [nimetler] ile büyüdü. Ulûm-i diniyyesini iyi öğrendi. İslâm ahlâkı, iffet, edeb, nezâket sahibi olarak ve bir İslâm hanımına lâzım ve lâyık mezâyâ ve mekârim ve kemâlâtı iktisâb ederek [meziyetleri, şerefleri ve olgunlukları kazanarak] yetişdi. Bütün hayatı müddetince, hiçbir kimseden hiçbir tekdîre ve ihtâra bile sebeb olacak nâ-ma'kul bir hareketi sâdır olmadı. Ailemizden ve ahbablarından kimseyi incitmedi. Hiç kimse tarafından, hiçbir zaman, hiçbir suretle incitilmedi. Bir inci, bir pırlanta gibi yetişdi.

Böyle misli bulunmayan bir cevherimizi, büyük ihtimamla yetiştirdiğimiz gözbebeğimizi, ancak sizin gibi seçilmiş, kıymetli bir müslimâna aile ve zevce yapmağı muvâfık buluyorum. Mahbubum olan kerimem Âişe Dilvin Hanımı, makbulüm olan Enver Bey'e zevceliğe uygun görüyorum. Bu arzunuzu kabul ediyorum. Çünki kerimemin hayatı müddetince mes'ud ve bahtiyar olması, din ve dünya seâdetine kavuşması birinci emelimdir. Onun hiçbir suretle incinmemesini, ölünceye kadar rahat ve neş'eli kalmasını istiyorum.

O daima tatlı dile, güler yüze, iltifata, ikrama alışmışdır. Acı bir söz, sert bir nazar, onu çok kırar, perişan eder. Biricik mahsul-i hayatım olan ve ömrüm boyunca üzerine toz kondurmadığım, her arzusunu seve seve karşıladığım, gözümün nuru kızımın, dünyada ve âhiretde mes'ud olmasını istiyorum. Sizin nikâhınızda kalmakla bu seâdete kavuşacağından emin olarak Cenâb-ı Hakka şükr ediyorum. Onun ibâdetlerinde kusur yapmamasına, şerî'atden aslâ ayrılmamasına dikkat ve itinâ etmenizi ehemmiyetle ricâ ediyorum. Allahü teâlâ her ikinize hayırlı ömür, helâl rızk, rahat ve huzur ve selâmet-i îman ihsan buyursun. Yevm-i kıyâmetde Habîb-i Ekrem'in havz-ı kevseri yanında hepimizi cem' eylesin. Âmin ve'l-hamdü lillahi rabbi'l-âlemîn. 26 Şevvâl-i Mükerrem 1386-Pazartesi. 6 Şubat 1967.

Muhtac-ı duâ Hüseyn Hilmi Işık