Seyyid Ahmet Arvasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyyid Ahmet Arvasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı

“Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı münafıkları şaşırttı kâfirleri çileden çıkardı.”

Bilindiği gibi Miraç yalnız yüce peygamberimize mahsus bir mucize. Bir göz kırpması zaman içinde, hücrelerin yücesine doğru tırmanış ve geri dönüş...Ne rüya, ne hayal? Beden ve ruhun uhrevi bir zaman dilimi içinde bütün zaman ve mekanları kuşatan yaratıcı iradeye, bu iradenin sahibi ve bize şahdamarımızdan daha yakın olan yüce Allah’a rü’yet mertebesinde yaklaşıp geri gelişi... Aklı aşan ve fakat hayran bırakan bir vaka... Benzeri olmayan mukaddes ve muazzez yolculuk... Bütün yaratılmışlar aleminin bir damla kadar küçüldüğü Allah ile Resulü arasındaki perdelerin kaldırıldığı, “Can ile Canan”arasında bir yayın iki ucu kadar yakınlığın idrak edildiği an... Herkes iman ve aşkı kadar bu sıradan nasibini aldı.Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı münafıkları şaşırttı kâfirleri çileden çıkardı.Durum şimdi de öyle...

(Seyyid Ahmet Arvâsî)

[Hasbihal 3/232]

Kendini Bulan İnsan Seyyid Ahmet Arvasi

15 Şubat 1932’de Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu.Ailesi Van’ın Bahçesaray (Müküs) ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir.

 

Seyyid Ahmet Arvasi, bir dostuna yazdığı mektupta ailesi hakkında şu bilgileri verir:

“Şu anda Ankara’nın Bağlum Nahiyesinde yatan Seyyid Abdulhakim Arvasî Hazretleri ile aynı ailedeniz.Kendileri aynı zamanda babamın da isim babalarıdır. Babama kendi adlarını vermişlerdir. Babam, şu anda yetmiş beş yaşındadır ve Van Gümrük Müdürlüğü’nden emeklidir. Ailem “Arvasî” adı ile bilinir. 650 yıldan beri Anadolu’da yaşar. Orhan Gazi ile tanışan ve Anadolu'ya ilk gelen ceddim Hacı Kasım-ı Bağdâdî adında bir zattır. Onun oğullarından biri Van Gölünün güneyinde (Arvas köyünde) yerleşmiştir.Biz ondan türemiş ve çoğalmışız.Çok geniş ve köklü bir aileyiz. Şanlı Peygambere “ümmet” olmak nimetlerin en büyüğü iken, bir de “evlat” olmakla şereflenmişiz.”


Öğretmenlik dönemi, onun için genç nesilleri yoğurduğu bir fikir ve karakter inşa zemini hâline geldi.Tüm gayretini, inancına ve milletine sadık, ahlâkı sağlam, şuurlu bir gençlik yetiştirmeye teksif etti. Emeklilik sonrası İstanbul’da ikamet etti. Türkiye Gazetesi’nde “Hasbihal” köşesinde yazdı. Vefat ettiği gün de daktilosunun başındaydı. 31 Aralık 1988’de Erenköy’de Hakk’a yürüdü. Fatih Camii’nde büyük bir cemaat tarafından uğurlandı.Cenaze namazını Van eski Müftüsü Seyyid Kasım Arvasi kıldırdı ve Edirnekapı’da defnedildi.Kabri, İbn Kemal Paşa’nın yakınındadır.

 

Arvasi’nin dünya görüşü

 

Seyyid Ahmed Arvasi, insanı biyolojik bir varlık şeklinde görmez. Onun madde, hayat ve ruh mertebelerinde yükselen bir cevher taşıdığını belirtir. İnsanın yaratılışında hem dış âlemi kavrama hem de kendi iç derinliğini tanıma istidadı mevcuttur. Bu varlık, eşya düzenini gözlemlerken aynı zamanda kendi benliğinin sınırlarını aşma arzusunu içinde taşır. İnsanın merkezinde bir “ben” şuuru bulunur.Bu şuur, dar bir bencilliğe kapanmak yerine, hakikati arama kudretinin kapısını aralar. Akıl, duyularla elde edilen bilgiyi aşar ve mutlak olana yönelme kabiliyetini geliştirir. Böylece insan, dış dünyanın zorunluluklarını izlemekle kalmaz, ruhun ve mananın ufkuna doğru ilerleme iradesi taşır.

 

Varlık merdiveninde en üst basamak insana verilmiştir. Bu sebeple insan, eşyaya hâkim olma çabası içinde, kendi iç âlemini keşfetmek ister. Zihnin maddeyi kavradıktan sonra manevî arayışa geçmesi, bu serüvenin tabii sonucudur. İnsan, madde dünyası üzerine basarak yükselir. Gönlü ve zihni ise sonsuzluk arzusuyla semaya açılır.

 

Arvasi’ye göre çağımız, bu yükseliş çizgisini gölgeleyen bir atmosfer barındırır. Modern insan, toplumsal baskılardan sıyrılmaya çalışırken makineleşmiş hayat düzeninin ağırlığı altında yorulur. Konfor, hız, teknoloji ve tüketim bolluğu, insan ruhunun aradığı sükûneti sunamaz. İç dünyası sarsılan fert, varoluşunun anlamını kaybetme riski taşır. Çünkü ruhî ihtiyaç, maddî tatminlerle doyuma ulaşmaz.

Arvasi’nin düşüncesi hem vahyin aydınlığını hem de bu topraklarda yoğrulmuş millî irfanı esas alan bir terbiye düşüncesidir. İnsanın aklı, ilmi ve tecrübesi kıymetlidir, ancak hakikati bütün açıklığıyla kavratan nur, Allah kelâmının ve Peygamber yolunun rehberliği ile tecelli eder. Tevhid idraki, insana eşyayı yerli yerine koymayı öğretir. Her varlığın ancak Mutlak Varlığın delili olduğunu bildirir. Kur’an’ın hikmeti ve Resûl-i Ekrem’in örnekliğiyle beslenen ruh, kültür ve tarih mirasıyla birleştiğinde kemal yoluna girer. Bu noktada Arvasi, milletimizin asırlardır peygamber sevgisiyle yoğrulan kültür dünyasını, tasavvuf irfanını, büyük velî ve âlimlerin bıraktığı hikmet mirasını bir bütün olarak görür. Böyle bir terbiye, insanı iç âleminde sağlamlaştırır, nefsi disipline eder, iradeyi güçlendirir, şahsiyet inşa eder.İnsan eşyanın esiri olmaktan çıkar, hakikatin şahitliğini üstlenir. Tarihine, inancına ve medeniyet vazifesine sadakatle yürür.Arvasi’nin insan tasavvuru,toplum anlayışı ile iç içe ilerler.Ona göre insan, hem ferdî tekâmül vazifesine sahip hem de medeniyet kurucu bir irade taşır. Büyük medeniyetler, kendi ruhunu keşfetmiş fertlerin omuzlarında yükselmiştir. Nitekim bilgi, ahlâk ve iman arasındaki denge, toplum düzeni, devlet yapısı ve kültürel gelişim için zorunlu zemindir.

 

Arvasi’nin eğitim anlayışı


Arvasi’ye göre eğitim, bir milletin varlık ve istikbal meselesidir. Millî şahsiyet, kültürel devamlılık ve toplumsal ahenk, esasen eğitim yoluyla inşa edilir. Eğitim yalnız bilgi aktarma işi sayılmaz. İnsanın ruh ve karakter terbiyesinin, iman ve ahlâk temelinde yükselmesinin aracıdır. Bu sebeple eğitim, insana yapılan en stratejik yatırım kabul edilir. Arvasi, çocuklardan başlayarak gençlere uzanan bir süreç içinde millî kimliği, İslâmî inancı, ahlâkî sağlamlığı ve teknik kabiliyeti aynı potada buluşturan bir sistem tasavvur eder.

Bir milletin eğitim sistemi, kendi tarihî tecrübesini, kültürel birikimini ve manevî mirasını temel almalıdır. Arvasi’ye göre millî tecrübeden kopuk bir eğitim yozlaşmayı, yalnız tecrübeye yaslanıp çağın ilim ve teknik imkânlarına kapalı kalmak ise geri kalmayı beraberinde getirir. Eğitim hem millî ruha hem beşerî bilgi birikimine yaslanan geniş ufuklu bir sistem hâline gelmelidir. Arvasi, Batı toplumlarının çocuklarına İncil ve klasiklerini öğreterek kültürel süreklilik sağlamasını örnek verir. Türk milletinin de kendi köklerini, tarihini, İslâmî ilimlerini ve millî şahsiyetini merkez alacak bir eğitim sistemine yönelmesini ister.Arvasi, eğitim sisteminde İslâmî terbiye usulünün özgünlüğünü vurgular. Ona göre, Kur’an’dan ve Resûl-i Ekrem’in örnekliğinden beslenen bir terbiye sistemi, insanı hem ruh hem akıl bakımından inşa eder. İman, ahlâk, disiplin, edep, liyakat ve sorumluluk şuuru bu sistemin temelleridir. Eğitim, milletin ham maddesi olan ferdin şahsiyet kazanmasını sağlar.Aile, eğitimin ilk ve en temel kurumudur. Arvasi, çocukların aile ortamında iman, ahlâk ve millî şuurla yoğrulması gerektiğini ifade eder. Aileyi milletin kaderini tayin eden bir çekirdek kabul eder. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren hem Kur’an terbiyesi hem iş disiplini ile donatılmalı, el becerisi kazanmalı, ahlâk ve ibadet şuuru içinde büyümelidir.


Arvasi’nin sanat anlayışı

Seyyid Ahmed Arvasi’ye göre sanat, insanın varlık içindeki konumunu idrak etmesiyle başlayan bir tefekkür yolculuğudur. Maddeyi aşan, ruhu merkeze alan bir idrakten beslenir. Güzellik, yalnız dış görünüşe ya da duyusal hazza bağlı bir keyfiyet değil, varlığın iç ahengini, ilahî nizamın yansımasını ve insanın Rabbine yönelişini sezdiren yüksek bir tecellidir. Bu yüzden estetik duyarlılık ruhi bir kabiliyet sayılır. İnsan, eşyanın görünen suretinde bulunan sınırlı şekilleri aşarak onların ardındaki sonsuz düzene ve ilahî sanatın kudretine yönelir. Arvasi’nin anlayışında sanat, tabiatı taklit ederek donuklaştırmaz. Varlığın ardındaki iradeyi sezdirir, ruhu harekete geçirir ve insana mânâ âleminin kapısını aralar. Bu yaklaşım, İslâm’ın tevhid nazarını estetiğe taşır. Her şeyde bir ölçü, bir sır, bir nizam vardır ve sanatkâr bu sırra nüfuz etmeye çalışır.Sanat, Arvasi için milletin hafızası, şahsiyeti ve ruh dünyasının kristalleşmiş hâlidir. Bir toplumun estetik zevki, tarih boyunca yaşadığı tecrübelerin, mücadelelerin, sevinçlerin ve imanının süzülmüş ifadesidir. Nitekim millî estetik, rastgele oluşmuş bir alışkanlık seviyesinde kalmaz. Milletin kaderi, ruhu ve karakteriyle yoğrulur. Türk-İslâm medeniyetinin sanatında sadelikle beraber yücelik, derinlikle beraber zarafet bulunur. Nakıştan mimariye, musikiden hat sanatına kadar bütün sahalarda görülen bu çizgi, maddenin sınırları içinde kapalı kalmayan, insanı sonsuzluğa ve ilahî hakikate çağıran bir estetik ruhunu ifade eder. Bu sebeple formun ardındaki mânâyı kavramayan her sanat anlayışı eksik kalır. Böylece sanat, varlığın ardındaki tecelliyi anlamaya yönelen bir arayış hâline gelir.

Arvasi, kopyacılığı, şahsiyetsizliği ve kültür yabancılaşmasını en büyük tehlike olarak görür.Ona göre büyük sanatkâr, milletine yaslanır. Çağın imkânlarını ve teknik seviyesini benimser fakat kendi ruh kökünü terk etmeden eser verir. Bu bakımdan sanatçı, hem milletine hem çağının şartlarına borçludur. Batı sanatına hayranlık duyulabilir, fakat esas olan kendi köklerinden doğan estetik istikameti korumaktır.


Arvasi’nin Türk anlayışı


Seyyid Ahmed Arvasi’ye göre Türk-İslâm Ülküsü, bu milletin bin yıllık iman, kültür ve devlet tecrübesinin adıdır. Türk milleti, Satuk Buğra Han devrinden itibaren İslâm’a yönelmiş, bu seçimi sıradan bir kabulleniş şeklinde yaşamamış, aksine imanını tarih boyunca medeniyet kurucu bir iradeye dönüştürmüştür. Türklük, İslâm’ın vakar ve ahlâkıyla yoğrularak şahsiyet kazanmış, İslâm ise Türk’ün fedakârlığı, adaleti ve cihangirlik ruhuyla dünyaya taşınmıştır. Arvasi “Türk-İslâm Ülküsü” olarak isimlendirdiği bu fikirle toplumumuzda Türk’ten İslâm’ı çıkarmaya çalışanlara bir cevap vermiş, sağa sola savrulan ülkücüleri toparlamış, adeta Üstad Necip Fazıl gibi o da bu taraftan nefes vermiştir. Bu nefes doğrultusunda milletin hem manevî hafızasını hem de tarihî misyonunu diri tutmuştur.

 

Arvasi’nin ülküsünde amaç, Türk milletinin inanç ve kültür değerlerine sadık, ilim ve teknoloji ile donanmış, mazlum coğrafyaların umudu hâline gelmiş bir diriliş nesli yetiştirmektir. Bu nesil, ne kuru bir kavmiyetçilik ne de köksüz bir evrenselcilik peşindedir. Türklüğü beden; İslâm’ı ruh kabul eden bu anlayış, milletin şahsiyetini tahkim eder, devleti adalet ve merhamet ekseninde yüceltir. Türk-İslâm Ülküsü, gençliği ümmet şuuruyla, millet sevgisiyle, ahlâkla, disiplinle ve teknik kudretle donatmayı hedefler, milletin, İslâm âleminin ve bütün mazlumların haysiyetini koruyacak bir medeniyet atılımını esas alır.

İnsan aklı ve vesvese

İnsanın aklına özellikle imanı ile ilgili yersiz, saçma sapan fikirler, düşünceler gelmektedir. Bu da insanda dinden çıktığı gibi korkuya, endişeye sebep vermektedir. Seyyid Ahmet Arvasi aşağıda yer alan makalesinde bu düşüncelerin kaynağını ve bundan nasıl kurtulabileceğimizi açıklıyor.


“Hatarat”Arapça bir kelimedir.Sözlük manası itibari ile hem tehlikeler hem de akla gelen fikirler,vesveseler ve suizanlar demektir.Psikologlar, insan aklının, sürekli olarak zıtlar arasında yalpaladığını görmüşlerdir.İnsanın aklına ak deyince kara da gelir.Yani iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin,hürriyet ile esaret,adalet ile zülüm, tevhid ile kesret birbirini tedai ettirir.Bu, insan aklının bir özelliğidir psikologlar bunu tedai (çağrışım) kanunları olarak adlandırılırlar.Böyle olduğu içindir ki akıl, iman konularını incelerken farkında olsun olmasın küfrün saldırılarına uğrar.Siz, imanınızın hazzını ve heyecanını yaşamak isterken, aklınız, nefsi emmarenin sinsi ve şeytani oklarına hedef olur;zihniniz çeşitli vesvese ve suizanlar ile bulanır.Bir çok okuyucumun mektup ve telefonlarından öğrendiğime göre, onların büyük bir çoğunluğu bu ruh halini yaşamakta ve bundan tedirgin olmaktadır.Kimisi imanından şüphe etmekte kimisi yaptığı ibadetlerin işe yaramaz duruma geldiğine inanmaktadır. Hemen hepsi bundan kurtulmanın bir çaresi yok mudur diye sormaktadır.

Okuyucularımın bilmesi gerekir ki;kalpte Allah ve Resulü‘ne karşı derin bir sevgi ve aşk taşıyan mü'minlerin, aklına gelen vesvese ve zanların hiçbir tehlikesi yoktur.Bunlar küfür değil, nefsi emmareye bağlı zihni cilvelerdir.Bu karanlık çizgiler ve noktalar, gönlümüzde taşıdığımız imanın nuru karşısında kaybolup giderler. Küfre yenik düşmemek için akıl kalemiz gibi, gönül sarayımızı da iyi donatmamız gerekir.Çünkü sevgi ile şüphe bir arada barınamaz;sevgi şüpheleri izale eder.


Seyyid Ahmet Arvasi

Peygamberler aslında vahiy almıyor muydu?

Peygamberler aslında vahiy almıyor muydu? Vahiy sandığımız şey bir hastalık hali mi? Seyyid Ahmed Arvasi bu konuyu şöyle açıklar:

“Vahiy” kelimesinin sözlük manası “fısıldamak”, “gizli konuşmak”ve “acele etmek”tir.Dindeki manası ile “vahiy”ise Yüce Allahın peygamberlerine bildirdiği mesajları,haberleri ve emirleri ifade eder.Bunun nasıl ve ne şekilde olduğunu peygamberlerden başkası anlayamaz.Vahiy esnasında peygamberlerin kendinden geçtikleri ve dış dünyadan “koptukları”görülür. Öyle ki tamamı ile “içe kapanır” ve gelen mesajları korkunç bir iç dikkat ile dinlemeye geçerler. Bu mesajlar “vasıtalı veya “vasıtasız”olabilir.Vahiy idrak edilirken “peygamberlerin şuuru” çok berraktır ve ancak içe dönüktür.Hafıza tam uyanık olup gelen mesajları olduğu gibi tutar ve asla unutmaz.Vahiy peygamber idrakına inen bir nur şeraresi biçiminde tezahür ettiği için bu esnada Allah elçileri sarsılır, titrer,sararır ve ter dökerler . Peygamberlerin yanında bulunanlar bile vahyin ağırlığını duyar kıpırdamaz duruma düşerler.Nitekim bir defasında peygamberimiz deve üzerindeyken vahiy gelmiş sırtına oturduğu deve vahyin ağırlığına dayanamayarak arka ayakları üzerine çökmüştü.Evet vahiy böyle bir haldir.Vahye inanmayan çevreler peygamberlerin bu hallerini şu veya bu tarzda yorumlayarak lekelemek istemişlerdir.Bu gibilere göre bu pekala bir cinnet hali yahut sara nöbeti yahut histeri krizi olabilirdi. Oysa ilmi araştırmalar kesin olarak göstermiştir ki sara veya benzeri hastalık durumunda şuur tamamı ile kaybolur hafıza görev yapamaz ve hasta nöbet esnasında neler cereyan ettiğini bilemez.Bu durum da ortaya koymaktadır ki vahiy pırıl pırıl bir şuura,sağlam bir hafızaya ve yüksek bir idrake bağlı olarak tecelli ettiği halde yukarıda sözünü ettiğimiz patolojik hallerde şuur tamamıyla örtülüdür, hafıza kayıptır ve idrak kapalıdır.

Büyük mütefekkir Seyyid Ahmed Arvasi

Büyük mütefekkir Seyyid Ahmed Arvasi emekli bir gümrük memuru olan Abdülhakim Arvasi Bey’in oğlu olarak hayata gözlerini açar. Kuyumcu çıraklığı yaptığı günlerden birinde dükkana gelen bir Allah dostu “senin işin gönül sarraflığı olmalı” deyince hayatına yeni bir yön verir. 


Necip Fazıl’ın deyimiyle;

“Beyninden kalemine kan çeker ve yazardı”

Sayfalar, dosyalar dolusu yazar. Aklının kopma noktasına geldiği anlarda İmam-ı Rabbani Hazretlerine sığınır ve kalemini ona bırakırdı. 


31 Aralık 1988 bundan 35 yıl evvel noel çığlıklarının atıldığı o gün Seyyid Ahmed Arvasi, Türk gençliği’nin kötü gidişinin verdiği üzüntü ile kaldırır mübarek parmaklarını ve daha tuşlara dokunamadan yorgun vücudu düşer daktilosunun başına ve Hak’ka kavuşmak arzusuyla ayrılır aramızdan.


Kıymetli yazılarından bazı alıntılar;

-“Aydın kelimesi, sözlüğümüze yeni girmiş bir kavramdır. Bizim kültür ve medeniyetimizde bunun yerine “münevver” sözü kullanılırdı. “Müvevver”, bizim sözlüğümüzde “ nurlandırılmış, aydınlatılmış, karanlıktan aydınlığa çıkarılmış…” demektir.


-Hiç şüpheniz olmasın ki, her eylemin arkasında bir veya birkaç kitap vardır. Bombalara ve silahlara yol gösteren kitaplardır; ilim, fikir ve sanat adamlarını cezbeden kitaplardır. Dualara, ibadetlere ve mabetlere ışık tutan kitaplardır. Kafaları ve gönülleri aydınlatan da, karartan da kitaplardır. Dostlukları pekiştirenler, düşmanlıkları kışkırtanlar da kitaplardır. Dünyayı, kendi kitapları ve klasikleri ile meşgul eden ülkeler, gerçekten de zamana hakim olurlar. Ya kendi klasiklerini ve kitaplarını yitiren milletler…

DİYÂNET

"Diyanet Teşkilatı, devletin bir müessesesi olarak, dinin yanlış anlatılmasına, bozulmasına ve saptırılmasına karşı tarafsız kalamaz. Aksi hâlde “sahte mürşitler”, art niyetli veya cahil kişi ve zümreler ve bunların etrafında oluşan “akımlar”, hem milleti hem de dinî hayatı parçalar. 

Unutmamak gerekir ki, İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Hanbel, İmâm-ı Mâtürîdî, İmâm-ı Eş'arî, İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbanî gibi güneşler unutturulunca, ateş böcekleri, kendilerini “aydınlık kaynağı” zannettiler. Gerçekler ortadan çekilince, sahteleri piyasayı doldurdu. 

Diyanet kadrosu, gerçek din büyüklerinin “çizgisinde ve tavizsiz” yürümek zorundadır."


(Seyyîd Ahmed Arvasî)

Müslümanlar dört mertebe içinde yer alır

 Seyyid Ahmet Arvasi'den (Doğrudan Kur'an diyerek milletimizi mezhebsizliğe teşvik ederek 1400 seneden beri bozulmadan bize kadar gelen dinimizi, itikadımızı bozmak isteyenlere cevap...)


«Tarik-ün Necat» adlı kitabın yazarı Hace Muhammed Hasan Sahib Serhendî'ye göre, yukarıda sayılan kaynaklar karşısında, müslümanlar, dört mertebe içinde yer alırlar:


 1. Mertebe yüce Peygamberimizin mertebesidir. Dinimizin en yüce ve şerefli merkezi O'dur. Kitap O'na indirilmiştir. O, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün sırlarına vakıf tek kişidir. Peygamberimiz, «doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerimden ilham alan ve başka bir kaynağa ihtiyacı olmayan tek insandır» ve O'ndan gayrisi bu iddiaya kalkışırsa küstahlık etmiş olur. Hiç kimse. yüce Kitabımızı, Peygamberimizin tebliğleri dışında tefsir ve tevil edemez.


 2. Mertebe, Ashab-ı Kiram'ın mertebesidir. Onlar yüce Peygamberimizin sohbetiyle bereketlenmiş yüce bir kadrodur. Onlara Kitap ve Sünnet kâfi geldi. Yüce Peygamberimiz, hazır bulundukça, onlar asla başka bir kaynağa baş vurmadılar.


 3. Mertebe, Tabiînin mertebesidir. Tabiinin, Peygamberimizi göremeyip O'nu görenleri (yani Ashab'ı) görenlerdir. Bunlar, ashab'dan Kitap ve Sünnet'i öğrenmekle kalmadılar, onların icma'ına da şahit oldular ve onlara uydular. Peygamberimizin «Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz» hadîsine uyarak yaşadılar. Üçüncü nesil olan <te-be-i tabiin» de onların izlerinden gittiler. Yani onlar için üç kaynak vardı: Kitap, Sünnet ve İcma-ı Ümmet. Bunlara «Selef-i Sâlihin» adı verilir.


 4. Mertebe, yukarıda saydıklarımızdan sonra gelen müslümanların mertebesidir. Nur kaynağından uzaklaştıkça müslümanların işi güçleşiyordu. Yüce Allah, dinini, büyük âlimler eliyle korudu ve müslümanların işini kolaylaştırdı. Hicretin birinci ve ikinci asrında büyük müctehidler yetişti. Aralarından Imam-ı Âzam, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Hanbel gibi «mutlak müctehidler» çıktı. Ümmetin büyük çoğunluğu, onların «mezhep»lerini kabul ettiler, işleri kolaylaştı ve sapıklığa düşmediler.


Bu «mezhep' imamlarının» Kitaba, Sünnete, İcma'a uygun olarak ortaya koydukları «ictihadlarından» Ehl-i Sünnet Vel Cemaat» adı verilen «ana cadde» açıldı. Selçuklu ve Osmanlı âlimleri bunların izlerinde yürüyerek tertemiz bir dinî hayat yaşadılar ve Türk milletine yaşattılar. Bunun tabiî bir neticesi olarak da Türkler, tam dört yüzyıl «Yüce Peygamberimizin Halifesi olmakla» şereflendiler. Dinde sapık akımların ve yolların doğmasını engellediler.


 (Seyyîd Ahmet Arvasi, Türk-İslam Ülküsü 2. cilt)

Allah aşkına beni bu hemşireden kurtar

Kardeşi Halid bey anlatıyor:

Ahmet Arvasi abim cezaevinde tutuklu iken hastalığı sebebiyle   hastanede tedavi görmeye başladı.Zar zor ziyaret  edebildim.Ziyaretimde bana

-Allah aşkına beni bu hemşireden kurtar.Demek gençleri zehirleyen sensin deyip iğneyle işkence yapıyor.” dedi.

Müslümanlar dört mertebe içinde yer alırlar

 Seyyid Ahmet Arvasi'den (Doğrudan Kur'an diyerek milletimizi mezhebsizliğe teşvik ederek 1400 seneden beri bozulmadan bize kadar gelen dinimizi, itikadımızı bozmak isteyenlere cevap )


«Tarik-ün Necat» adlı kitabın yazarı H. Muhammed Serhendî'ye göre, yukarıda sayılan kaynaklar karşısında, müslümanlar, dört mertebe içinde yer alırlar:


 1. mertebe yüce Peygamberimizin mertebesidir. Dinimizin en yüce ve şerefli merkezi O'dur. Kitap O'na indirilmiştir. O, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün sırlarına vakıf tek kişidir. Peygamberimiz, «doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerimden ilham alan ve başka bir kaynağa ihtiyacı olmayan tek insandır» ve O'ndan gayrisi bu iddiaya kalkışırsa küstahlık etmiş olur. Hiç kimse. yüce Kitabımızı, Peygamberimizin tebliğleri dışında tefsir ve tevil edemez.


 2. mertebe, Ashab-ı Kiram'ın mertebesidir. Onlar yüce Peygamberimizin sohbetiyle bereketlenmiş yüce bir kadrodur. Onlara Kitap ve Sünnet kâfi geldi. Yüce Peygamberimiz, hazır bulundukça, onlar asla başka bir kaynağa baş vurmadılar.


 3. mertebe, Tabiînin mertebesidir. Tabiinin, Peygamberimizi göremeyip O'nu görenleri (yani Ashab'ı) görenlerdir. Bunlar, ashab'dan Kitap ve Sünnet'i öğrenmekle kalmadılar, onların icma'ına da şahit oldular ve onlara uydular. Peygamberimizin «Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz» hadîsine uyarak yaşadılar. Üçüncü nesil olan <te-be-i tabiin» de onların izlerinden gittiler. Yani onlar için üç kaynak vardı: Kitap, Sünnet ve İcma-ı Ümmet. Bunlara «Selef-i Sâlihin» adı verilir.


 4. mertebe, yukarıda saydıklarımızdan sonra gelen müslümanların mertebesidir. Nur kaynağından uzaklaştıkça müslümanların işi güçleşiyordu. Yüce Allah, dinini, büyük âlimler eliyle korudu ve müslümanların işini kolaylaştırdı. Hicretin birinci ve ikinci asrında büyük müctehidler yetişti. Aralarından Imam-ı Âzam, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Hanbel gibi «mutlak müctehidler» çıktı. Ümmetin büyük çoğunluğu, onların «mezhep»lerini kabul ettiler, işleri kolaylaştı ve sapıklığa düşmediler.


Bu «mezhep' imamlarının» Kitaba, Sünnete, İcma'a uygun olarak ortaya koydukları «ictihadlarından» Ehl-i Sünnet Vel Cemaat» adı verilen «ana cadde» açıldı. Selçuklu ve Osmanlı âlimleri bunların izlerinde yürüyerek tertemiz bir dinî hayat yaşadılar ve Türk milletine yaşattılar. Bunun tabiî bir neticesi olarak da Türkler, tam dört yüzyıl «Yüce Peygamberimizin Halifesi olmakla» şereflendiler. Dinde sapık akımların ve yolların doğmasını engellediler.


 ( Seyyid Ahmet Arvasi Türk-İslam Ülküsü 2. cilt )

SEYYİD AHMET ARVASİ'DEN OKUNMASI GEREKEN BİR MAKALE

Belirtelim ki, İmam-ı Âzamların, İmam-ı Malîklerin, İmam-ı Şafiîlerin, İmam-ı Hanbellerin, İmam-ı Mâtüridilerin, İmam-ı Eş'ârîlerin, İmam-ı Gazalîlerin ve İmam-ı Rabbanîlerin yerine, İbni teymiyyeleri, Şeyh Abdulvahhabları, Cemaleddin-i Efganileri, Muhammed Abduhları, Seyyid Kutupları, Mevdudileri ve Şeriatileri, Ayetullahları...  oturtmaya çalışanlar, asla İslâm'a hizmet etmemektedirler...Bilhassa Türk Gençliğinin  bu konuda çok hassas olması gerekir.


 Bin yıldan beri İslâm ile şereflenen aziz Türk Milleti, her türlü sapık yoldan ve koldan uzak durarak İslâm'ın anacaddesinde yürümüş, ''sünnetten'' ve ''cemaatten'' asla ayrılmamıştır.Karahanlı'nın, Selçuklu'nun ve Osmanlı'nın çizgisi hep bu olmuştur.Bugün de Türkoğlu, bu çizgide yürümek, kendi kafasını ve vicdanını, sapık cereyanlara kapamak zorundadır.

Emperyalizm ''din'', ''mezhep'' ve ''tarikat''  kılığında ülkesine sızmasına izin vermemelidir.


 Türkoğlu unutmamalıdır ki, en az bin yıldan beri müslümandır, Ashab-ı Kiram'dan sonra, İslâm'a en çok hizmet eden kavim olmak şerefini taşımaktadır.Miladi 11.asırda Tuğrul Gazi ile birlikte ''Sultan ül-müslimin'' ünvanını kazanmış ve Yavuz Sultan Selim Han'dan itibaren de tam dörtyüz yıl ''Şanlı Peygamberin Kutlu Vekili'' olmakla bereketlenmiştir.Bütün bunların yanında,

İslâm dünyası'na binlerce ilim adamı, fikir ve sanat adamı hediye etmiş yüce bir milletdir.Dünyanın en büyük kültür ve medeniyetine sahip olan bu millet, aynı zamanda, zengin ve tarihi kitapları ile de göz kamaştırıcıdır.


 Asırlarca dünyaya müslümanlığı öğreten Türk Milleti, yine aynı imkânlara sahiptir.Bazıları, Türk Milletine, yeni ihtida etmiş bir cemiyet gözü ile bakıyor galiba... Ne idüğü belirsiz kimselerin kitaplarını Türk'ün eline tutuşturmak isteyen çevrelere, aziz Türk Gençliği, İslâmın ne olduğunu öğretecektir inşallah. Evet bekliyoruz.

İman ve şüphe

 

Dinde esas olan “iman” felsefede esas olan “şüphe”dir. Yani din sahasında aklı kontrol eden iman felsefe sahasında aklı kontrol eden şüphedir.İnsanoğlu peygamberlerin ve velilerin ellerindeki sıcaklığı  filozoflarda bulamamış, daima peygamberleri filozofa tercih etmiştir.

Seyyid Ahmet Arvasi

Tasavvuf ve Terbiye

İslâm’da “sofî” kelimesinin menşei etrafında mühim tartışmalar cereyan etmiştir. Bizi, bu tartışmalar pek fazla ilgilendirmemektedir. Bu kelime, ister şanlı Peygamber’in ilk meydana getirdiği terbiye, halkası olan “Ashab-ı Suffa”dan, ister yine yüce Peygamber’in sünnetine uyarak “yün elbise” (sof) giyinenlerin sıfatı olmaktan, ister arınmış, temizlenmiş kimseler mânâsına gelen “saf”tan gelmiş olsun ne fark eder?
Bizim için mühim olan; yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “mukarrebîn” ve “Allah’ın velî kulları” olarak öğülen bu ulvî kadronun (mutasavvıfların), Allah ve Resûlü’nün çizgisinde yürüyerek ve zerre taviz vermeden “sırat-ı mustakim” üzere yücelmenin ve yüceltmenin yollarını göstermiş olmalarıdır.
İslâm’da “medrese” ve “tekke”, birbirine zıt, iki müessese değil, aynı imanı, aynı aşkı, aynı ahlâk ve şuuru, farklı, metodlarla kitlelere mal etmeye çalışan ve birbirini tamamlayan İslâmî kaynaklardı. “Medresede”, kitap, ders, akıl, nakil, tecrübe, müşahede, ilim, tâlim ve terbiye vardı. Orada “müderrisler” bir ömür boyu, didinir, çalışır, çırpınır “ilim adamları” yetiştirirdi. Orada, akıl ve zekâ ile başarıya ulaşılır, dünya ve ahîretin “sırları” öğrenilirdi. Oysa “tekkede”, yol daha kısa idi. Orada akıldan çok gönül, ilimden çok aşk, dış dünyadan çok iç dünya, tecrübe ve müşahededen çok “mükaşefe” vardı. Orada “kiyl ü kal” (dedim-dedi) ile vakit kaybeden müderrisler değil, “aşk” ile “tevhidin sırlarını” çözen “mürşidler” vardı. Mevlâna Celâleddin-i Rumî, bir rubaisinde, bu konuda şöyle buyururlar: “Aşkın gönlüme dolalı beri, senin aşkından başka neyim varsa hep yandı/Aklı, dersi, kitabı hep rafa koydum.” (Bkz. Mevlâna, Rubailer, -M. N. Gençosman- Sf: 96, 495. Rubai).
Gerçekten de “mutasavvıfların” hayat ve menkıbelerini inceleyenler hayretle görmüşlerdir ki, onlar, hiçbir ilmin, fennin ve aklın ulaşamıyacağı “ötelerin ötesinden” sesler getirmektedirler. Evet, onların böyle birer “hayat hikâyesi” vardır.
Bu konuda büyük fikir adamımız Necip Fazıl Kısakürek, “Halkadan Pırıltılar” adlı muhteşem eserinin önsözünde şöyle yazar; “Bu hikâyeler, dünyada insanî ve beşerî kaç mevcut varsa ve bu mevcutların ne kadar idrak müessesesi kurulmuşsa, topyekün hepsinin birden olamadığı, varamadığı, eremedlğl; ne şiirin, ne tılısımın, ne ilmin, ne fennin, ne aklın ulaşabildiği noktada bağdaş kuranların hayatından pırıltılardır.” (Bkz. ag.e. Önsöz).
İslâm’ın büyük mütefekkiri, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazali Hazretleri, büyük bir ruhî bunalım içinde hakikati araştırırken, nihayet tasavvufun yüce kaynaklarını da kurcalamak ihtiyacını duyar. Bu maksatla Ebu Tâlib-I Mekkî Hazretlerinin “Kut-ül Kulûb” adlı kitabını, Hâris-I Muhasibî’nln kitaplarını, Cüneyd, Şiblî. Ebu Yezidî Bestamî ve diğer büyük mutasavvıfların sözlerinden meydana getirilmiş kitapları okur. Bu arada öğrenir ki, “Mutasavvıfların ilmi, netice itibarı ile nefse ait geçitleri atlatmaktan, onun kötü ahlâkiyle fena vasıflarından kendini uzaklaştırmaktan İbarettir. Bu suretle insan, kalbini, Allah’tan gayrı şeylerden boşaltır, onu Allah’ın zikri ile bezer.” (Bkz. İmam-ı Gazalî, El-Munkızu Min-Ad-Dalal,-Hilmi Güngör- 2. Baskı, 1960, Maarif Basımevi, Sf: 57).
İmam-I Gazali şöyle devam eder: “Şüphe götürmeyecek surette anladım ki, mutasavvıflar, Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları, ahlâkların en temizidir… Onların dışlarındaki ve içlerindeki bütün hareketleri ve durgunlukları, hep nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır.” (Bkz. a.g,e., Sf: 63-64).
Evet, “şeriatın” büyük üstadı İmam-ı Gazali hazretleri “tasavvuf* konusunda böyle düşünür ve böyle yazar. Çünkü, bunların her ikisi de ayni hakikatin iki yüzü gibidir.

( Seyyid Ahmet Arvasi)