KUR'ÂN-I AZÎMÜŞŞÂN'IN HAK TİLÂVETİ

Hak tilâvet, Arabî ve edebî ilim ve fenlerde, ya'nî belâgatın üç fennine kemâl-i vukuf ve riâyetle, tecvîde âid kâidelere dahî, kezâlik vâkıf ve murâ'i [riâyet eder] olduğu halde,tefâsir-i şerîfe ve kâffe-i ulûm-i Kur'âniyyeye kesb-i ittila' ve rusûh ettikten sonra, dilini fenâ sözlerden ve kalbini Allah'dan gayri şeylerden tahliye ve zâhirini şerîat-i mutahharanın süsüyle süslü ve huzûr-i kalb ile okumaktır.

Emirlerde haşyet [korku] ve nehîylerde intihâ [sakınmak], kısas ve emsâlde [hikâye ve misâllerde] itibâr [ibret], va'dde ferah ve surür, vâîdde [tehdidde] havf ve bükâ [korku ve ağlama], ya'nî evâmire müteallık olan âyet-i kerîmelerde emre imtisâl ile beraber,kemâliyle îfâ edemeyeceğinden fevt ve haşyet üzere bulunmak ve nehy olunan umûrda [işlerde], ânında menhî [yasak] olan fiilden intiza' [ayrılma] ile beraber bundan sonra ictinâba azimli, kısas ve emsâlde tam bir basîret ve ibret ile nazar edip, kıssadan hisse ne olduğunu fehm etmek ve lutf ve kerem va'd olunan yerlerde, havf ve bükâ [korku ve ağlama] ile murâat edilebilir [riâyet edilir].

Okuyucunun bâtınındaki ma'nâsı nisbetinde şer'-i şerîf ve akl-i müstakîm dâiresinde esrâr-ı hubbiye-i zâtiyye ve envâ-i mükâşefât-ı rûhiyye ile süslenir. Bütün vucûdu Mûsa aleyhisselâmın ağacı gibi, Kur'ân tilâveti ile güyâ [söyleyici] olur. Kur'ân-ı kerîmin harflerinden her bir harfi uçsuz bucaksız bir derya ve nihâyetsiz engin bir deniz olup, her bir zerresinde zâta âid bir sır münkeşîf olur.

Bu hal, ancak zevk ve tahakkuk ile hâsıl olur. Yoksa yok. Gece ve gündüz tilâvetinden doyulmaz.

Avam, yanî vilâyet derecesine irtika etmeyen [yükselmeyen] kârinin [okuyucunun] kırâatı elfazdır. Ulemâ denen havâssın ve vilâyetin ilk mertebelerinde bulunan evliyânın kırâati ma'nânın tedebbürü [tefekkürü]dür. Yüksek derecelere irtika eden Resûl-i ekmelin (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) tam tâbileri  olan ahass-ı havassın kırâatı, feyz-i ilâhiyi intizâr [bekleme, gözetme] olup, kalblerine, fuyuzât ve tecelliyâta mazhar olmaları sebebiyle, istidatları nisbetinde feyezân eder. Yüksek ma'nâ ve murâdât-ı ilâhiyyesini kalbin üzerinden icrâ ederek [geçirerek] Kur'ân-ı azîmüşşânı istimâ eden [dinleyen] kimse bir ilm-i zarûri ile anlar ki, kelâmullahdır.

Zirâ o kelâmdaki azamet ve üzerindeki satvet, ancak azamet-i rubûbiyyet ve satvet-i ulûhiyettir. Akıllı kimse her istîma' ettiği [dinlediği] kelâmdan mütekellimini anlar. Sahabe-i kirâm Kur'ânın istimâından Hak celle şânühüyü bilirler ve sıfâtlarına ârif olurlardı ve rububiyyetin istihkakını anlarlardı. İstima'-ı Kur'ân onlara ilm-i kat'î ifâde ederdi. İstima'-ı Kur'ân ilm-i kat'î ifâdesinde muâyene ve müşâhede makamında kaim olur idi. Hattâ Hak subhânehu ve teâlâya celîs olurlardı. Celîs-i ilâhî kimseye mahfî [gizli] değildi. Hak subhânehu ve teâlânın kelâmı birkaç emr [şey] ile bilinir:

Birisi, bu kelâmın her bakımdan tavk-ı beşerden [insanın kavramasından] hâric olmasıdır. Zirâ kelâm mütekellimin ilim, kazâ ve hükmü nisbetindedir. Kur'ân-ı azîmüşşânın delâlet ettiği ilim, kazâ ve hükmün muhît olmasından haber verir. Bu kadar muhît bir ilim ve nâfiz [nüfûz eden] bir kazâ, ancak Cenâb-ı Hakka mahsûsdur. Hâdisin [yaratılmışın] böyle bir ilm-i muhît ve kazâ-yı nâfize mâlik olmadığı bedîhîdir. Hâdis ancak,gayri, elinde bulunduğu ilm-i hadîs ve hükm-i âcize muvâfık söz söyler.

Birisi dahi, Hak celle ve a'lânın kelâmında gayrin kelâmında,mevcûd olmayan bir nefes mevcûddur. Zirâ kelâm, zât-ı mütekellimin ahvâline tâbi'dir. Kadîm olan zâtın kelâmı efvah-i beşerden [insanların ağzından] dahî sudûr etse, satvet-i rubûbiyyeti ve izzet-i ulûhiyeti müsteshıbdir [bulundurur]. Bundandır ki, va'd ve vaîdle [müjde ve tehdîtle] mübeşşîr ve tahvîf ile [müjdeleyici ve korkutucu olmakla] memzûcdur [bir aradadır]. Kur'ân-ı azîmüşşân da izzet ve satvet-i ulûhiyyeti andırır. Bu kadar kâfi değil midir? Bunun mütekellimi bulunan Allah'dır celle celâlühü. Mülk Onun mülkü, beldeler Onun bilâdı,ibâd [kullar]  Onun ibâdı, arz [yer] Onun arzı, semâ Onun semâsı, mahlûkat Onun mahlûku. Bunların hiçbirisinde onun münazi' ve şerîki olmadığı halde onu mütekellimdir. Gayrın kelâmında bunların hiçbirisi yoktur. Allah subhânehu ve teâlâ 'azîz'dir. Onun kelâmı dahi azîzdir.

Birisi dahî budur ki, kadim olan kelâmdan, hâdis olan harfler izâle edilirse,kadîm ma'nâlar hâli üzre [olduğu gibi] bâkı kalır. Allah subhânehu ve teâlânın lütf ve keremiyle basîreti açılan bir insan, kadîm ma'nâlarına dikkat nazarı ile nazar ederse, nihâyetsiz olur. Ondan sonra zâil olan harflere nazar ederse, kadîm ma'nâları, kendisinde setr eden bir sûrete müşâbih olur. Bu sûreti izâle ettiği zamân mestûr [örtülü] olan meâni [ma'nâlar]-i kadîmesini nihâyetsiz görür. İşte Kur'ânın bâtını budur. Sûreti bulunan hurufa [harflere] nazar ederse, iki cildin arasında mahsûr gibidir.İşte Kur'ânın zâhiri de budur. Kırâat-ı Kur'ânı sâkit [sükût hâlinde] dinlerse, kadîm ma'nâlarını elfazın zıllında görür. Mahsûsât  [eşya, maddeler] hâse-i beşerden mahfî [insan duygularından gizli] olmadığı gibi, meâni-i kadîme de bâtının idrâkinden mahfî [saklı] kalmaz. Kelâm, mütekellimin sıfâtının aynasıdır. Akl-i selîm, tab'-i müstakîm, ilim ve uyanıklığa mâlik olan insan, boş zihin ve sâkit [sükûtla] istima'-ı Kur'ân eder [Kur'anı dinleyip], sonra Kur'ândan gayrisini bu sûretle dinlerse, elbette farkı idrâk eder.

Esası, sırf keşfe dayanan farkı dermeyân etmeğe [ortaya koymağa] luzûm görmedim. Zirâ bu fark aklın verâsındadır [ötesindedir].

Resûl-i ekremin Zât-ı Risâletinde sâkin râkid [durgun] bir nûr-i ilâhî var idi. Bu nûr hiçbir vakit gaib olmaz idi. Zira Allah subhânehü ve teâlâ onun zât-ı şerîfine envâr-ı zâtiyyesi [zâtının nûrlarıyla] imdâd [yardım] etmiş idi. Cirm-i şems [güneşin kursu] nûr-i mahsûse [hissedilen ışıklarla] nûrlandırdığı [aydınlattığı] ve güneşin ışığı güneşten ayrılmadığı gibi, nûr-i ilâhî zât-i şerîfinden infikâk etmezdi [ayrılmazdı]. Bu hal kendisinde tabiî bir hâl idi. Bazan bunun fevkınde bir nûr zât-ı Peygamberiyi ihâta eder idi. Bu ihâtâdan bir husûsî müşâhede hâsıl olurdu. Bu, müşâhede-i dâimesinin [her zaman görüldüğünün] fevkınde [üstünde] idi. Bu nûr ile muhata [kaplanmış] olduğu zaman, kelâm-ı Hakkı istima' eder [Hakkın kelâmını işitir], yahud vahy meleği nâzil olur,kelâmı ilka ederdi. İşte bu halde nâzil olan ve tekellüm ettiği [söylediği] kelâm Kur'ândır. Eğer bu halde Hakdan istima' etmedi ve melek nâzil olmadı ise, tekellûm buyurduğu kelâm, hadîs-i kudsîdir. Eğer aslı hâlinde tekellüm buyurdu ise, hadîs-i nebevîdir.

Elhâsıl, dâimi olarak muhat olduğu nûr ile bulunduğu  halde söz söylerse, o söz Kur'ândan anladığı murâd-ı ilâhîdir ve  HADÎS olur. Eğer bundan gayri başka husûsî bir nûr ile muhat olarak söz söylerse, Allaha niyâbetle söyler ki, bu da HADÎS-İ KUDSÎ'dir. Bu ikinci nûr ile muhât [kaplanmış] iken bîkeyf [keyfiyetsiz, nasıl olduğu bilinmeyen] olarak istima'-ı kelâm-ı ilâhî veya vahy meleği teblîğ ederse, KUR'ÂN' dır.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (Kuddise Sirruh) 

KOLONYA

Hüseyn Hilmi Işık hoca efendinin hocası Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretleriyle ilgili bir anısı;
"Bir gün Kaşgârî Câmii'nin bahçe kapısından içeri girdim.Abdülhakîm Efendi Hazretleri bahçede,çok yaşlı zevcesi Nene Hanım ile beraber oturuyordu.Yanlarına gitmeye çekindim.Beni yanlarına çağırdılar. O sırada zevcesi Nene hanım kolanya şişesi getirdi.Efendi hazretleri'ne döktü. Efendi hazretleri de başına sürdü.Daha sonra Efendi Hazretleri'ne "Efendim,kolonyada alkol var.Alkol necistir. Siz onu üstünüze sürdünüz?" dedim. Efendi Hazretleri tebessüm ederek, "Nereden biliyorsun onun içinde alkol olduğunu ? Yoksa onu sen mi yaptın?" buyurdu.

Not: Bir şeyin necis olduğu iyi bilinmedikçe buna necis denmez. Su ile topraktan biri temiz ise ,karışımları olan çamur temiz kabûl edilir. Fetvâ da böyledir. Fıkh alimlerinin bu sözlerinden,ihtiyâcı karşılamak için yapılan kolonya ,ilâc ,vernik ve boya gibi ispirtolu karışımların temiz kabul edilecekleri anlaşılmaktadır. Şafi'î ve Mâlikî mezhebinde de böyle olduğu Ma'füvât kitâbında yazılıdır. Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye, S.154; İslâm Ahlâkı, s.380. Bu hâdiseye üstad Necip Fâzıl'ın "O ve Ben" kitabında da temas edilmektedir. s.203.

Din ve Küfr

Kendiyle olmak küfür,kendinden geçmek dindir.

Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri ve sarhoş adam

Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri bir gün Bağdat'ın eski sokaklarında talebeleri ile birlikte yürürken yolun kenarında sızmış, üstü başı perişan bir sarhoş onu durdurur.

Ve ona;
Ey Abdülkadir,Allahu teala kadir midir, değil midir? diye sorar.
Hazreti şeyh'te gülümser ve evet kadirdir der.

Sarhoş ikinci kez, Ey Abdülkadir, Allahu teala kadir midir, değil midir? Diye sorar.
Hazreti şeyh yine gülümser ve evet kadirdir der.

Adam üçüncü kez sorar:
Ey Abdülkadir, Allahu teala kadir midir, değil midir?
Hazreti şeyh bu sefer ağlar ve secdeye kapanır ve üç sefer: kadirdir, kadirdir, kadirdir, der.

Sonra talebelerine o sarhoşu götürüp yıkamalarını ve o sarhoşa ikram etmelerini emreder.

Bu değişik diyaloğa şahit olan talebeler hiç bir şey anlamaz ve hazreti şeyh'e sarhoşun neyi sorduğunu ve onun verdiği cevapların manasını sorarlar.

Hazreti şeyh'te şöyle açıklar:
Birincide bana, Allahu teala beni affetmeye kadir midir,değil midir dedi, bende kadirdir dedim.

İkincide bana Allahu teala beni senin yerine koymaya kadir midir, değil midir, dedi. Bende evet kadirdir dedim.

Üçüncü de bana, Allahu teala seni benim yerime koymaya kadir midir, değil midir, dedi. Bende korkumdan ağladım ve kadirdir,kadirdir, kadirdir, dedim.
Ve secdeye kapanıp Allah'a hidayet nimetini benden almasın ve âfiyetini üzerime daim kılsın diye dua ettim, dedi.