Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bu büyükler, gelen talebelerde kâbiliyet aramazlar. Zîra onlar, bir *Taş*’a teveccüh etseler veyâ dokunsalar, hattâ sâdece baksalar, o taş *Feyz* alır, feyz verir. Hattâ *bin sene* geçse bile, o feyz, o taşdan gitmez efendim. 


O büyüklerin tahmînî konuşmaları, *Allahü a’lem* demeleri, yâni *Allah bilir ki*, demeleri veyâ öyle zannediyorum ki, demeleri *Kat’iyyet* ifâde eder. 


Çünkü onlar, *Mutlak böyledir* demezler, bir açık kapı bırakırlar. 


Meselâ Efendi hazretleri; *Bu gün, dünyâda bir mürşid-i kâmil, şurada yok, şurada yok, şurada yok, belki Hindistân’da vardır*, buyurdular. 


İşte o *Belki* kelimesi, kat’iyyet ifâde eder. O gün Hindistân’da vardı efendim, İsmi de, *Ehlisünnet Hân*. Hattâ bu zât, bir kitap yazmış. Ben okudum o kitâbı. 


Bir yerinde yazmış ki: *Bizi seven, yolumuzu seven, bu büyükleri seven kimseye, kabir azâbı olmaz*. Öyle buyurmuş Mübârek. 

*******

Bir kadıncağız, kocasına devâmlı söylermiş, dermiş ki: *Ne olur, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine söyle, ben Ona bağlanmak istiyorum*. O da; Söylerim hanım! dermiş, ama gidince unuturmuş. 


Ertesi gün bir daha sormuş: *Söyledin mi efendi?* Aaa, Vallâhi unutdum hanım. *Niye unutdun?* Hanım, bu gün öyle bir sohbet vardı ki, Vallâhi aklıma bile gelmedi. Hanımı; *Bâri bugün söyle*, demiş. 


Adam da; Hayhay hanım söylerim, demiş, ama gene unutmuş. Derken hanım vefât etmiş efendim. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri namâzını kıldırmış ve *Allahü a’lem, bizi sevenler kabir azâbı çekmez*, buyurmuş. 


Ertesi gün, bu kadıncağızı rüyâda görüyorlar. Diyorlar ki: Allahü teâlâ sana ne muâmele etdi? 


Kadıncağız sevinç içinde; *O zâtı sevdiğim için kabir azâbı çekmiyorum*, demiş. Kabir azâbı yok. Niçin? O zâtı sevdiği için. Sevmek kâfi, ne büyük *müjde* kardeşim

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâm zamânında münâfıkların başlarından biri, Peygamber Efendimizi kastederek; *Ey Kureyşliler! Bunun yüzünden ne bu başımıza gelenler?* demiş.


Sonra da –Hâşâ- *Bu Zelîli indirelim, bir Azîzi başa çıkaralım*, demiş. Sahâbeden *Zeyd bin Erkam*, o vakit çocuk imiş. Bunu duymuş ve gidip Peygamber aleyhisselâma söylemiş. 


Bu münâfığın oğlu *Hâris* radıyallahü anh da, bunu duyar duymaz hemen babasına koşmuş. 


Ve hiddetle; *Eğer böyle bir şey dediysen, git Peygamberimizden özür dile. Demediysen, demediğini söyle!* demiş. 


O da korkup *inkâr* etmiş. Bir de *yemîn* etmiş. Ama *Hâris* radıyallahü anh babasının bunu söylediğini iyi biliyormuş. Efendimize koşup, babasını öldürmek için *İzin* istemiş. 


Fakat Peygamber Efendimiz buna izin vermemişler. Bunun üzerine bu münâfık şehre girerken, oğlu *Hâris* radıyallahü anh koşup yolunu kesmiş. 


Ve babasının karşısına dikilip; *Ben Zelîl’im, Muhammed Azîz’dir* demedikçe, şehre giremezsin! demiş. 


O da korkusundan; *Ben Zelîl’im, Muhammed Azîz’dir* demek zorunda kalmış. 

,,,,,,,,,,


Efendi hazretleri gözlerinden râhatsızlardı. Bâzı talebeleri ameliyat olmasını söylediler. Efendi hazretleri bir gün bana; *Sen bu ameliyat husûsunda ne dersin?* diye sordu. Benimle istişâre etdi. 


Ben de cevâben; *Efendim, sizin onların eline teslîm olmanıza dayanamayız. Hem netîcesi de kesin değil*, diye arzetdim. 


Efendi hazretleri; *Biz de öyle düşünüyoruz*, buyurdu.


Efendi hazretlerine biz acırdık kardeşim. *Böyle derin bir âlim tanınmıyor, bilinmiyor, buralarda yazık oluyor*, derdik. 


Şimdiki Lise hocaları hep çocuk. Bizim zamânımızda oturaklı hocalar vardı. Meselâ bir fransızca hocamız vardı ki, Galatasaray Lisesinde senelerce müdürlük yapmışdı. 


Bu hoca, benim gözümde *Büyük*’dü. Ama ne zamana kadar? Efendi hazretlerini görünceye kadar. Ne zaman ki *Efendi hazretlerini* gördüm, *Sohbet*’ini dinledim.


İşte o zaman, o hocanın ve onun gibilerin, Efendi hazretlerinin yanında ne kadar *Küçük* olduğunu anladım. Bütün bu ni’metler, büyüklerin karşısında *Edebli* oturmamızdandır kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Biraz mürekkep yalamış bir adam, bir Evliyâyı ziyârete gitmiş. Yolda giderken de kendi kendine; *Buna Allah adamı diyorlar, bakalım nasıl biri?* demiş. 


O zâtın köyüne varmış. Evini bulup kapısını çalmış. *Kabûl ederseniz, misâfir geldim*, demiş. Oturup konuşmuşlar. Akşam namazı vakti gelince de, namazı cemâatle kılmışlar. 


Ev sâhibi imâm olmuş. Adam, onun okuyuşunu dinleyince, içinden; *Buna evliyâ diyorlar. Bu daha Fâtiha’yı bile doğru dürüst okuyamıyor*, diye düşünmüş. 


Sabahleyin namâza kalkdıklarında, köylerde *Çeşme* dışarıda olur. Abdest almağa dışarı çıkınca, bir de bakmış, çeşmenin başında koca bir *Aslan* var.


Nerdeyse adama saldıracak. Adam, korkusundan içeri kaçmış ve ev sâhibine; *Sakın dışarı çıkma, çeşmenin başında bir aslan var*, demiş. 


Ev sâhibi kapıyı açıp, aslana bir kızmış, bir bağırmış; *Sen, benim misâfirimi nasıl korkutursun? Çabuk git buradan!* demiş. 


Aslan, yelelerini sürüyerek, *Hürmet* ve *Saygı* ile geri geri gitmiş ve oradan uzaklaşmış. Misâfir şaşırmış tabii. İçinden; *Allah Alllah! Nasıl olur, aslan insandan korkar mı, aklım almıyor*, demiş. 


Bu Velî zât, o adamın kulağına eğilmiş. *Bizim Fâtihamızla uğraşacağına, biraz adam ol*, buyurmuş. 


Sonra da; *Bir kimse Allah’dan korkarsa, bütün mahlûklar da ondan korkar. Allaha itâat etdiği kadar mahlûklar da ona itâat ederler*, buyurmuş. 


Allahü teâlâ, meâlen: *Kullarımın arasında benden en çok korkanlar, beni en iyi tanıyanlardır*, buyuruyor. Ancak korkmanın temelinde *muhabbet* vardır, *sevgi* vardır. 


Evet, seven korkar. Ama niçin korkar? Kötülük yapar diye mi? Hayır. Onu *üzerim*, *incitirim* diye korkar. 


Meselâ bir talebe, hocasından korkar. Niçin? Bir hatâ yaparım, yanlış bir iş yaparım da hocam *Üzülür*, *kırılır* diye korkar.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Ben *yedi* yaşından beri okuyorum kardeşim, hâlâ da okuyorum. Kitap okumadan duramıyorum, gece gündüz okuyorum. Öğrenmek için okumak lâzım. Bizim kitaplarımız çok *Kıymetli*, onları muhakkak okumak lâzım.


Bizim kitaplar niçin çok kıymetli? Çünkü içinde, bana âit hiçbir yazı yok da ondan. Hepsi, büyük zâtların, ehl-i sünnet âlimlerinin sözleri, yazıları. *Pırlanta* yanında *Cam parçası*’nın kıymeti olur mu? 


*Abdülhakîm Efendi* hazretleri bize hangi kitâbı tavsiye etdi ise, medh etdi ise, o kitâbı aldım, o kitapdan tercüme etdim. Beni Ankara’ya tâyin etdiklerinde, *Mübârek* bana mektûb gönderirdi. 


Mektûblarında; benim için *Azîz Hilmi* diye yazardı. Azîz ne demek? *Sevimli* demek. Bir mektûbunda da yazmış ki: *Bir zaman gelecek, din bilgileri Hilmi’den sorulacak*. Evde saklıyorum o mektûbu. 


Şimdi bütün dünyâ bize soruyor kardeşim. Öğrendiğim her şeyi Abdülhakîm Efendi hazretlerinden öğrendim. Mânevî olarak elime geçen her şey, Onun bereketi ile olmuşdur. 


İlk gitdiğim sıralarda, odada kimse yokken, beni yanına çağırırdı. Kendisi sandalyeye otururdu *Mübârek*, beni de yanındaki sandalyeye oturturdu. 


Sonra elini bana uzatıp; *Tut elimi!* derdi. Tutardım. *Sık!* derdi. Elini sıkardım. *Daha sık!* derdi, yine sıkardım. 


Mübârek; *Daha Sık!.. Daha Sık!..* derdi. Sıkmakdan yorulurdum efendim. Bakardım ki gözlerini kapamış, uyudu zanneder, elimi gevşetirdim. Çünkü yorulurdum. 


Tam elimi gevşetirken gözlerini açar ve *Sık!* derdi. Bu şekilde, bir sene hep elini sıkdırdı bana. Kim bilir, hikmeti nedir? O Büyüklerin bütün hücreleri *Zikr*’edermiş. 


Evliyânın vücûdunun her zerresi, zikr edermiş. *Mektûbât*’da var bu. *Bütün zerreleri zikreder*, diye yazılı. Biz bunu sonradan öğrendik, *Seâdet-i Ebediyye*’ye de yazdık bunu. 


Belki elini sıkdırıyor ki, o *Zikr* benim hücrelerime de, kalbime de sirâyet etsin diye. Bir sene sonra ders okutmaya, arabca öğretmeye başladı bana. Millet bahçede namaz vaktini beklerdi. 


Daha namaza yarım sâat varken, Mübârek, beni içeriye, odaya alır, *Arabî* öğretirdi, yâni *Sarf* ve *Nahiv* öğretirdi.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Askerî* okulda, lisede okurken, ben namâzımı kılardım. Başka kılan yokdu. Ben hademelerin odasına gider kılardım. *İlmihâl’de* de yazdım ya; *Bir kadir gecesi uyuyamadım, yatağımdan fırlayıp kalkdım ve duâ etdim*.


O gece rüyâda, Allahü teâlâ bana *Efendi hazretleri’ni* gösterdi. Bir câminin kubbesinin etrâfında *Nûr* şeklinde idi. Daha sonra, bir gün dersden çıkınca, *Bâyezid* câmiine namaz kılmağa girdim.


Bir de bakdım, câminin Bâyezid meydanına bakan kapısının yanındaki demir parmaklıklı bölmede, bir *Hoca Efendi* va’z ediyor. Çok kalabalık bir cemâat de, Onu dinliyordu. 


Câminin ortasına kadar cemâat dolu idi. Oraya doğru yürüdüm. Parmaklıkların arkasında, nûr yüzlü, sevimli bir *Hoca Efendi*, bir kitâbdan birşeyler anlatıyordu. 


Hoca Efendinin karşısından gidersem *Edebsiz’lik* olur diye düşündüm ve Hoca Efendinin karşısından yürüyüp gitmeye utandım. Evimden de öyle terbiye almışdım. 


Onun için arkadan dolaşıp, demir parmaklıkların yanına geldim. *Hoca Efendi*, demir parmaklıklara arkası dönük vaziyette oturuyordu. 


Parmaklıkdan atlayıp, tam Onun arkasında oturdum. Kucağını, arkadan seyrediyordum. Hiç duymadığım, bilmediğim, çok merak etdiğim *Konu’ları* anlatıyordu. Biraz sonra ezân okundu. 


Hoca Efendi; *Dersimiz burada kalsın*, deyip, kitâbı kapatdı. Bakdım, *pırıl pırıl*, çok güzel bir kitâbdı. Hiç arkasına dönmeden o kitâbı alıp, arkaya, yâni bana uzatdı ve; *Bu kitap, küçük efendiye benim hediyem olsun*, dedi. 


Çok şaşırdım, hayret ettim. Çünkü hiç arkasına bakmamışdı, beni görmemişdi. Arkasında *küçük efendi* olduğunu nerden bildi? Sonra hep berâber namâza kalkıldı. 


Ben, biraz sonra derse gidecekdim. Onun için namâza kalamadım ve ayrıldım. Fakat kendi kendime; *Bu zât kimdir, nerde bulunur?* dedim. Merak etdim, araşdırdım, cemaate sordum. 


Bana cevâben; *Cum’a günleri Eyüp Sultân câmiinde va’z eder*, dediler. Sevindim ve Cum’a gününü sabırsızlıkla bekledim. Cum’a namâzına *Eyüp sultâna* gitdim. Maksadım, o *Hoca Efendi’yi* görmekdi. 


Ben, *Abdülhakîm Efendi* hazretlerinin her zaman tam karşısına otururdum. Hattâ *Eyüp Sultân* Câmii’nde, ilk tanıdığımda da, en önde, burun buruna oturmuşduk. 


Allahü teâlâ; *Her istiyene veririm, bâzan da istemiyenler arasından seçdiğime veririm*, buyuruyor. *İnnâ fetahnâ leke* sûresinin son âyet-i kerîmesidir bu.


Bu âyet-i kerîmede hem adâlet, hem de ihsân var. Her istiyene veririm buyurması, *Adâlet*’dir. İstediğime veririm buyurması da *İhsân*’dır. 


İstiyene nasıl verir? Meselâ bana verdiği gibi. Ben istedim, Allahü teâlâ da verdi. 


Askerî okulda, birinci sınıfa başlamışdım. Ramezân-ı şerîfde oruç tutmak istiyenleri, doktor muâyene edip, tutabilecek ve tutamıyacak olanları ayırdı. 


*Seksen kişi* oruç tutmak istiyen vardı. Bunların içinden güçlü kuvvetli olanlarından *Otuz* kişiyi, oruç tutabilir diye ayırdı. *Elli* kişiyi de, zaîf gördüğü için tutamaz diye ayırdı. 


Ben de ufak tefekdim, zaîfdim. Beni de tutamıyacakların içine ayırdı. Doktora; *Ben tutmak istiyorum*, dedim. Çünkü evimde de öyle terbiye almışdım. Önceden de tutuyordum. 


Ben tutmak istiyorum deyince, doktor bana bir kızdı, bir bağırdı. *Sen oruç tutacak adam mısın? Oruç tutarsan sınıfda kalırsın, hasta olursun, ölürsün!* dedi. Doktor, iriyarı bir yüzbaşıydı. 


Oruç tutacak olan *Otuz kişiye* yemek çıkıyordu. Ben de onlarla berâber gece kalkıyordum. Onların yemeklerinden yiyordum. Ben de o sene orucumu tutdum. 


Daha sonra o doktor yüzbaşı görülmez oldu. Sorup soruşdurduk. Öğrendik ki, ölmüş. O bana; *Sen oruç tutarsan ölürsün!* demişdi. Kendisi öldü. 


Ben seksen senedir oruç tutuyorum. Oruçdan dolayı hasta bile olmadım. Doktor bana; *Oruç tutarsan sınıfda kalırsın!* demişdi. Ben okulun birincisi oldum. 


Bir sonraki sene, oruç tutanların sayısı daha azaldı. Sonra da azala azala, son sınıfda iken oruç tutan bir tek *Ben* kalmışdım.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Arabîyi iyi bilen, Kur’ân-ı kerimi ve arabî kitapları anlar efendim. Arabî lisânı, diğer lisânlardan daha efdâldir. Çünkü arabî lisânı, *Lisân-ı Cennet*’dir. Yâni Cennet lisânıdır. 


Cennetde *Arapça* konuşulacak, fransızca değil, İngilizce de değil. Kur’ân-ı kerîm arabîdir. *Lisân-ı Kur’ân*, lisân-ı Cennetdir. Diğer lisânlar, insanlar tarafından yapıldı. 


İngilizce’yi İngilizler yapdı, Fransızca’yı Fransızlar yapdı. Peki, Arapçayı kim yapdı? *Allahü teâlâ* yapdı. Nerden biliyoruz? Çünkü Arapça lisânı, insanlar yaratılmadan evvel vardı. 


İlk insan olan *Âdem* aleyhisselâm Cennete girdiğinde bir bakdı, her yerde *Lâ ilâhe illâllah* yazılı. Demek ki, insanlar yokken, bu harfler vardı. 


Şimdiki insanlar, şeytana değil, nefsine tâbi. Nefse uymak daha kötüdür. Çünkü mahlûkların en ahmağı *Nefs*’dir. 


Kur’ân-ı kerîmde; *Küllü şey’in hâlikün illâ vecheh*, buyuruluyor. Bunun mânâsı, *Küllü şey’in*, her şey, *Hâlikün*, helâk olacaktır, yok olacakdır. 


*İllâ vecheh*, ancak Allah yok olmaz. Allahdan başka her şey yok olacak. Allahü teâlâ yok olmaz. 


Bir zındık Bağdat’a gelmiş ve İmâm-ı Âzam hazretlerini bulup; *Siz, Allahü teâlâ hiç yok olmaz diyorsunuz. Hâlbuki her şey yok oluyor, Allah da yok olur*, demiş. 


İmâm-ı âzam sormuş o dinsize: *Sen sayı saymasını biliyor musun?* Elbet biliyorum, deyince, *Say bakalım*, buyurmuş. Zındık yirmiye, otuza, kırka kadar saymış.


Yorulmuş. İmâm-ı âzam; *Daha saysana!* buyurunca, yoruldum demiş. *Sonuna kadar say!* deyince de; bunun sonu yok ki, demiş. 


O böyle deyince, İmâm-ı âzam hazretleri; *İşte nasıl ki sayıların sonu yok. Allahü teâlânın da sonu yok*, buyurmuş. 


Hazret-i İmâm böyle deyince, zındık; *Çok doğru söylüyorsun, Allah birdir, O’nun sonu yokdur*, demiş ve müslümân olmuş.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Enver âbi*, yanına her gelene güleryüz gösteriyor, tatlı tatlı konuşup, iyi davranıyor. Onların yanında gülüyor, müdârâ yapıyor. Biz de râhat ediyoruz. 


Dün, bir genç çocukla karşılaşdım eczânede. Bizim eczânede daha önce staj görmüşdü. *Efendim ben müslümânım*, dedi. 


Ben de ona; Ee peki, sen namaz kılıyor musun? dedim. *Yok efendim kılmıyorum*, dedi. 


Şunu yapıyor musun? dedim. *Yok yapmıyorum*, dedi. Bunu yapıyor musun? dedim, *Yok yapmıyorum*, dedi.


En sonunda çocuk; *Müslümânlık kalbde olur efendim. Sen ne yaparsan yap, asıl iş kalbdedir, sen kalbe bak!* dedi. 


Sen bunu nerde okudun? dedim. *Türkçe Kur’ânda okudum*, dedi. Şimdi türkçe Kur’ân satılıyormuş her yerde, bu türkçe Kur’ânda böyle yazıyormuş. 


Müslümânlık kalbde olur, senin kalbin temiz olsun da, ne olursan ol, ne yaparsan yap. Allah affeder, iş kalbdedir. Allah kalbe bakar. Böyle yazıyormuş o Türkçe Kur’ânda. 


Çok üzüldüm kardeşim. O çocuğa dedim ki:


*Sen deli misin yâhu. İslâm’ın şartları var, Allahü teâlânın emirleri var. Onun emirlerinden bir tânesinde şübhe eden, beğenmiyen kâfir olur. Kalbi ne olursa olsun*, dedim.


O Kur’ân tercümesi elimize geçseydi de baksaydık, kim bilir daha neler neler yazıyordur. Hiç öyle şey olur mu kardeşim? İslâmın şartları var. Allahü teâlânın emirleri var, yasakları var. 


İslâmiyyet, yalnız *Îmân* değil ki. Allahü teâlânın bütün emirlerinden bir tânesini beğenmiyen *Kâfir* olur. Allahü teâlâ bize, sevdiklerinin kitaplarını okumak nasîb etmiş elhamdülillah. 


Bu din, bugüne kadar nakledilerek gelmişdir. İnsanların en kötüsü, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri, kendi anladığına göre anlatandır. Onlar için, Efendimiz ne buyuruyor? 


*Kim, Kur’ân-ı kerîme, yâni Allahü teâlânın dînine, kendi aklına göre, kendi fikrine göre, kendi düşüncesine göre mânâ vermeye kalkarsa, kâfir olur*, buyuruyor. 

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Biz, Peygamber aleyhisselâmın eshâbını çok severiz. Niçin? Çünkü, Peygamber aleyhisselâm onları seviyor. Onlar da Onu seviyorlar. 


Mâdem ki Peygamber Efendimizi seviyoruz, öyleyse Onu sevenleri ve Onun sevdiklerini de seveceğiz. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın, bir kuluna vereceği en büyük ni’met, sevdiği bir *Dostu* nu ona tanıtmasıdır. Aynen Eshâb-ı kirâma Peygamber Efendimizi tanıtdığı gibi. 


Onun için, bu gün bu büyükleri tanıyanlar, Peygamberimizin zamânında dünyâya gelselerdi, hepsi *Eshâb-ı kirâm* olurlardı. Ve bu gün, o büyükleri inkâr edenler, o zaman dünyâya gelselerdi, *Ebû Cehil*’den beter olurlardı. 


Peygamber Efendimiz ne buyuruyor? *Benden sonra Ebû Bekr’le Ömer’i seviniz, Ebû Bekr’le Ömer’in yolundan ayrılmayınız*, buyuruyor. 


Yine Peygamber aleyhisselâm; *Aleyküm bi sünnetî ve sünnet-i hulefâ-i râşidîn*, buyuruyor. Yâni benim yolumdan şaşmayınız ve benim dört halîfemin de yolundan şaşmayınız, buyuruyor. 


Efendimiz aleyhisselâm yine buyuruyor ki: *Bütün ümmetimin îmânları, Ebû Bekr’in îmânı ile tartılsa, Ebû Bekr’in îmânı daha fazla gelir, daha ağır basar*. 


Bütün ümmetin îmânına, *hazret-i Alî* de dâhil, *hazret-i Ömer* de dâhil radıyallahü anhümâ. Cümle Evliyâların, âlimlerin hepsinin îmânını topla, hazret-i *Ebû Bekr*’in îmânı, onlardan fazladır.


Kim söylüyor bunu? Peygamber Efendimiz söylüyor. Peygamber Efendimiz ayrıca ne buyuruyor? *Allahü teâlâ hak sözü, Ömer’in diline koymuşdur*. 


Ne demek bunun mânâsı? Yâni, *hazret-i Ömer* radıyallahü anh her ne söylerse *Doğru*’dur. Bir hadîs-i şerîfde de Efendimiz aleyhisselâm buyuruyor ki: 


*Benden sonra peygamber gelmiyecek. Ben âhir zaman peygamberiyim. Eğer benden sonra peygamber gelmek mümkün olsaydı, Ömer peygamber olurdu*, buyuruyor.


Yâni Efendimiz aleyhisselâm, bu hadîs-i şerîfinde; *Hazret-i Ömer*’in radıyallahü anh o hâliyle *Peygamber* olacağını, yâni daha yükselmesine lüzûm olmıyacağını beyân buyuruyor.

Fakir

"Allâh'tan başkasına ihtiyaç duyan 

Herkes fakirdir..." 

(Abdülkadir Geylani Hazretleri)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bu gün *Hak* gizlenmiş, *Bâtıl* ise hak şekline bürünmüş, hak gibi görünüyor. Mektûbât’da var bu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: 


*Peri yanaklarını saklamış, şeytan naz ediyor. Şaşırdım kaldım, hayretden aklım gidiyor*. 


*Şeytan*, yâni bâtıl, peri şekline girmiş, melek şekline girmiş, herkese sevimli, nûrlu, güzel gözüküyor. *Melek*, yâni hak ise, saklanmış, gizlenmiş, görünmüyor. 


Şeytan, *Peri* şekline girmiş, her tarafda cilve yapıyor, süslü püslü dolaşıyor, kendini gösteriyor. Şaşırdım kaldım hayretden aklım gidiyor. Böyle diyor İmâm-ı Rabbânî hazretleri. 

  

Abdülhakîm Efendi, bir gün cebinden kâğıt kalem çıkardı. Üzerine birşeyler yazdı, yazdı, yazdı, sonra bana uzatıp; *Al, bunları oku!* dedi. 


Bir de bakdım ki: na-sa-ra   yen-su-ru   nas-ran   nâ-sı-run   men-sû-run diye yazmış mübârek. Devâmı var, hem de sayfalarca. *Bunları ezberle!* buyurdu. Tabii başüstüne efendim, dedim. 


Bir ay içinde ezberledim. Bir gün bana; *Yazdıklarımı okudun mu?* buyurdular. Evet efendim, dedim. *Oku bakalım!* dediler. Ezberden okudum. Çok hoşuna gitdi mübâreğin. 


Gene bir kâğıt çıkardı, birşeyler daha yazıp; *Al, bunları da ezberle!* buyurdu. Birkaç kerrede, bu fiil çekimlerini bitirdik. Efendi, bana; *Bunlar, Kur’ân-ı kerîmin anahtarıdır*, dedi. 


Arabîyi iyi bilen, Kur’ân-ı kerîmi ve arabî kitapları anlar efendim. Arabî lisânı, diğer lisânlardan daha efdâldir. Çünkü arabî lisânı, *Lisân-ı Cennet*’dir. Yâni Cennet lisânıdır. 


Bu dînin aslı; Bu *İyi*, bu da *Kötü*, diyebilmekdir. Yâni hakkı bâtıl’dan ayırmakdır. Ama sırf bilmek insanı kurtarmaz. *İcraat* da lâzım. Çünkü *İyi*’yi bilen, ona tâbi olacak. 


*Kötü*’yü bilen de, kötülükden sakınacak ki, fâidesini görsün. Mektûbât’da İmâm-ı Rabbânî hazretleri kuddise sirruh buyuruyor ki: *İlim, edinmek içindir*. 


Yâni *İlâç*, içmek içindir. *Su*, içip kanmak içindir. Her şeyin sebebine yapışacağız. *Şifâ* istiyorsak, ilâcını içeceğiz kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Her an, bizi varlıkda tutan kimdir? Allahü teâlâdır. Meselâ ben şu takkeyi elimle burada durduruyorum. Bu takke yere düşüyor mu? Düşmüyor, havada duruyor. Neden? 


Çünkü ben tutuyorum. Bunu havada durduran kimdir? Benim elim. Ben bunu bir an bıraksam, hemen yere düşer. 


İşte Allahü teâlâ da, bizi ve bütün bu kâinâtı, kendi kudretiyle, her an varlıkda durduruyor. 


Bir an bıraksa, bir an kudretini çekse, biz de Yok oluruz, bütün bu kâinât da hepsi Yok olur… 


Meselâ bir an için ceryan kesilse, elektrik gitse, lâmbalar söner. Allahü teâlâ da, bir an bizi bıraksa, kudretini çekse, hemen Yok oluruz. Bütün bu kâinat da Yok olur. 


İşte Allahü teâlâ, her an bizi ve bütün bu kâinâtı varlıkda durduruyor kardeşim. Âyet-el kürsîde var bu. *Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm*, buyuruluyor. 


Her namazdan sonra *âyet-el kürsî* okuyoruz ya. İşte orada geçiyor. *El hayyül* demek, Allahü teâlâ hayâtdadır, diridir, demekdir. 


*Kayyûm* ise, bütün mahlûkları her an varlıkda durduruyor mânâsınadır. Hattâ Muhyiddîn-i Arabî hazretleri ne buyuruyormuş, Mektûbât’da var bu.


Her an, bütün bu kâinât, yerler, gökler, dağlar, güneşler, her an, *Var* olur, *Yok* olur buyuruyor. 


Allahü teâlâ her an yaratıcıdır ve yok edicidir. Her an yaratıyor, ve her an yok ediyor. *Yuhyî*, yaratıcı demek. *Yümît*, yok edici demek. Allahü teâlâ her an yok edicidir. 


Bizi, her an *Yok* ediyor, her an da *Var* ediyor. Ne gibi? Elektrik cereyânının frekansı gibi. Elektrik cereyanı, her an, her sâniye, 50 kere yanıp sönüyor. 


Her sâniyede, bu lâmba elli kere sönüp yanıyor. Yâni elektrik yön değişdiriyor, kesiliyor. İşte bunun gibi, Bu kâinât da her sâniyede, bir *Var* oluyor, bir *Yok* oluyor. Böyle diyor Muhyiddîn-i Arabî hazretleri.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Hocam Seyyid *Abdülhakîm Efendi* hazretleri bir gün buyurdular ki: 


Başkale şehrinde bir medresem vardı. Bu medresede 20-30 talebe okutuyordum. Talebenin yemesi, içmesi, elbiseleri, bütün masrafları hep bana âit idi. 


Bir gün medresede ders veriyordum ki, kapı açıldı. Gâyet temiz giyinmiş bir beyefendi içeri girdi, selâm verdi ve dersi dinledi. Ders sonunda yanıma geldi.


Ve *Efendim, kaç talebeniz var? Hangi kitapları okutuyorsunuz? Hangi kitaplara ihtiyâcınız var?* diye sordu. Ben de, lâzım olan birçok kitap ismi verdim. 


Cebinden defterini çıkardı, bütün ihtiyâçlarımı o deftere yazdı. Sonra da vedâ edip ayrıldı. Konuşması gâyet nâzik, elbisesi gâyet muntazam ve temiz olduğundan, bunun bir *İstanbul beyefendisi* olduğunu anladım. 


Aradan iki ay geçdi. Ben artık bunu unutmuşdum. Bir gün medreseye postacı geldi ve *Seni postâneden istiyorlar*, dedi. Hemen kalkıp gitdim. 


Postânedeki memurlar; *Bunlar sana geldi*, dediler ve bana iki büyük *sandık* gösterdiler. Bakdım, koca koca iki sandık. İki sandık da *Kitap* doluymuş. Kitapları, sandıkları aldım.


Hayvana yükletip medreseye getirtdim. Sandıklar açıldı. Bir de ne göreyim, sandığın içinde, iki ay evvel, İstanbul’dan gelen o beyefendiye isimlerini yazdırdığım *Kitaplar* bunlar. 


Üzerine de bir kâğıt konulmuş. Alıp okudum. Kâğıtda; *Halîfe-i müslimîn sultân Abdülhamîd Hân’ın hediyesidir*, yazılıydı. Çok sevindim. Efendi hazretleri, bize böyle anlattı efendim. 


Efendim, ben *albay* idim. Beşiktaş’da, Hamîdiye câmiini ziyârete gitdim. İhtiyâr bir imâm beni gezdirdi. Câmi-i şerîfde, Sultân Abdülhamîd Hâna hediye edilmiş *Kâbe* örtüsünü ve *Levha*’ları gezdirdi.  


Sonra da, *Hünkâr*’ın namaz kıldığı yeri gösterdi. Daha sonra bir odaya ve afedersiniz abdesthâneye girdik. Abdesthâne taşının üstünde, iki tâne *Nalın* [takunya] vardı. 


İmâm bana; *Bu nalınları, Sultân Abdülhamîd Cennetmekân giyerdi*, dedi. Sultân Abdulhamîdin mübârek ismini işitince, gözlerim sulandı. 


Halîfe-i müslimînin mübârek ayaklarının temas etdiği o nalınlara eğildim. Yüzümü, yanaklarımı sürdüm, öpdüm. Gözlerimin *Yaşı* nalınlara damladı.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Allahü teâlânın dînine hizmet edecek kişiler yetişiyor. Bu kişileri kim yetişdiriyor? Allahü teâlâ yetişdiriyor. Allahü teâlâ; *Bu dîni, ben muhâfaza ederim*, buyuruyor. 


Muhâfaza etmek için de sebebini yaratıyor. Bu sebep de, işte bu *Mücâhid*’lerdir, yâni *Sizler*'siniz. Allah yolunda hizmet eden mücâhidler, bir kişi daha yanmasın diye uğraşanlardır. 


Onun için, kelime-i şehâdet getiren bir insan, bir mü’min, Allahü teâlânın *Velîsi*’dir, *Dostu*’dur, *Evliyâsı*’dır. Derecesini Allah bilir. 


Ama ona karşı *Hasımkâr* davranmak, *Düşman* gibi bakmak, tepeden bakmak, çok tehlikelidir. Hele hele Allah korusun ona hakâret etmek, kalbini incitmek, onu üzmek, felâketlerin en büyüğüdür. 


Eğer bir mü’mini üzersek, Peygamberimiz üzülür ve böylece Peygamberimizi kendimize *Hasım* yapmış oluruz, *Düşman* yaparız, Allah korusun. 


Peygamberi kendimize hasım yaparsak, bu defâ Allahü teâlâya *Hasım* oluruz. Amân, amân! Sakın ola ki, bir müslümânı incitmiyelim kardeşim. 


Allahü teâlâ, hadîs-i kudsîde; *Benim bir mü’min kuluma, bir evliyâ kuluma düşmanlık, bana karşı harp îlân etmekdir*, buyuruyor. 


Muhammed Ma’sûm hazretleri de Mektûbât kitâbında; *Mü’min kardeşlerinizle münâkaşa etmeyiniz!* diyor. 


Bir mü’minin, bir müslümân kardeşinin kalbini incitmenin, *Kâbe*’yi yetmiş kerre *Yıkmak*’dan daha büyük günâh olduğunu, dînimiz bildiriyor. 


Efendim, bugün bir *Mürşid-i kâmil* görmiyen, hattâ onun bir *Talebesi*'ni görmiyen kimse, denizin ortasında yüzen bir *Tahta* parçasına benzer. Tahta, bir batar, bir çıkar.


Sonra tekrar batar, sürüklenir, velhâsıl her an tehlikededir. Ama bir *Mürşid-i kâmil* gören, yâhut Onun bir *Talebesi*’ni gören, hattâ Onun *Kitâbı*’nı okuyan, böyle değildir.


O, denizde bir *Kaya* gibidir, bir *Ada* gibidir, yerinden oynamaz, hiç kıpırdamaz. Tehlikelerden emîndir, ona bir şey olmaz. Sonra efendim mürşid-i kâmil ne demek? 


Mürşid-i kâmil, *İslâm âlimi* demekdir. İslâm âlimi demek de, islâmiyeti *Yaymak* demekdir. İşte Allahü teâlâ, bize bu hizmeti nasîb etdi kardeşim, ne kadar şükretsek, azdır.

Allahü teâlâ nasıldır bilinemez

 İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki;

Allahü teâlâ, madde değildir. Benzeri yoktur. Nasıldır denilemez. Allahü teâlâ, Âdemin ruhunu bilinemez, nasıldır denilemez olarak yarattı. Allahü teâlâ mekânsız olduğu gibi, ruh da mekânsızdır. Ruh da madde değildir. Ruhun bedene bağlılığı, Allahü teâlânın âlem ile olması gibidir. Ruh insanın ne içindedir, ne dışındadır. Ne bitişikdir, ne ayrıdır. Yalnız onu varlıkta durdurmaktadır. Bedenin her zerresini diri tutan ruhdur. Bunun gibi, âlemi varlıkta durduran, Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, bedeni ruh vâsıtası ile diri tutmaktadır.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Âhiretde herkes, kitaplarımızı dağıtan bu âbilere, bu arkadaşlara gıpta edecek. *Keşke, biz de bu ekibe dâhil olsaydık*, diyecekler. Neden? Çünkü bu kardeşlerimize *Cennet*’de çok büyük dereceler ihsân edilecek. 


Hocasından, bir dînî mesele öğrenmek için yola çıkan talebenin ayaklarının altına, melekler gelir, kanatlarını döşerler. Niçin? Şereflenmek için. 


Karadaki bütün *Hayvanlar*, yalnız kelebek türü bir milyondan fazla, havadaki bütün *Kuşlar* ve denizdeki bütün *Balıklar*, onun için duâ ve istiğfâr ederler. Bu, öğrenmek için gidene.


Ya öğretmeye giderse. Ya birine bir *Kitap* vermek için giderse, düşünün artık. Öğretmek için gitmek, emr-i mârufdur. *Emr-i mâruf* sevâbı yanında *Cihâd* sevâbı, deryâ’da damla bile değildir. 


Bu zamanda en iyi emr-i mâruf şekli, kitap vermekdir kardeşim. Birini sevindirmek mi istiyorsun? Ona, bir *Namaz Kitâbı* ver, o kadar. 


Bunu yapmak, hem *Cihad*’dır, hem de en güzel *Emr-i mâruf*’dur Bunu yapana, Allahü teâlâ, yüz şehîd sevâbı veriyor kardeşim. 


Bir genç, köyünden çıkıp mübârek bir zâta geliyor ve hizmet istiyor. Hoca Efendi; *Sana verecek bir iş yok*, dese de, o genç; Efendim, beni parçalasanız da gitmem buradan, ben size hizmete geldim, diyor. 


Allah Allaah! Hoca Efendi ne yapsın; *Al o zaman baltayı, git dağa, çalı çırpı topla, denk yap getir, birikdir, kışın yakar ısınırız*, diyor. 


Genç; *Emrin olur hocam*, diyor ve gidiyor dağa. Her sabah, hava buz gibi, yağmur, çamur dinlemiyor, soğukda karda kışta gidiyor, çalı çırpı topluyor, *Denk* yapıp getiriyor, biriktiriyor. 


Bir müddet sonra, kendi kendine; *Ben buraya hizmete geldim, ama şu denklerden başka bir faydam olmadı*, diye düşünerek, hocaya da sormadan köyüne geri dönüyor. Gitdiği gece bir *rüyâ* görüyor. 


Mahşerde hesâbı görülüyor. Günahları çok olduğu için melekler Cehenneme götürüyorlar. Tam ateşe atacaklar, o esnâda gökden bir sürü *Denk*’ler, patır patır yere düşüyor. Cehennemle o genç arasında *Perde* oluyor. 


Bir de bakıyor ki, kendi yapdığı, biriktirdiği  denkler. O anda uyanıyor. Tabii anlıyor hatâ ettiğini. *Eyvaah! Ben ne yapdım!* diyor. O gün dergâha geri dönüyor ve daha büyük bir aşkla, şevkle, denk yapmaya devam ediyor.

Allahü teâlâ tevbe eden kullarını sever

 Allahü teâlâ tevbe eden kullarını sever

Efendim insanlar vefât etdiği zemân muhakkak ki pişmân olacaklar. Her şey için pişmân olacaklar. Kaçırdıkları fırsatlar için, günâhlar için, tevbe imkânı varken yapmadıkları için. Ama şimdiden pişmân olanlar, şimdi pişmânlığını ifâde edenler ve de arkasından tevbe istiğfâr edenler, anadan doğmuş gibi tertemiz olurlar. Allahü teâlâ tevbe eden kullarını seviyor, ayrıca Allahü teâlânın sevgisi var. Sûre-i Hûd'da Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki; Tevbe ve istiğfâr ederseniz imdâdınıza yetişirim. Ya'ni, yardım ederim değil, imdâdınıza yetişirim, buyuruyor. İnsan perişân olunca imdâd der ya, cenâb-ı Allah tevbe et, imdâdınıza yetişirim diyor.

Allah bir kuluna hayr murâd ederse ya'nî iyilik murâd ederse, ona iyi iş nasîb eder. Eğer Allah celle celâlüh bir kulunu kovmuş ise, onun hâli yapdığı işden belli olur.

(Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi aleyh)