Seyyid Sıbgatullah Arvasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyyid Sıbgatullah Arvasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mühim bir ikaz



O Minah kitabı ki Gavs-ı Hizânî ismi ile bilinen ve Seyyîd Tâhâ-i Hakkârî (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin halifelerinden Seyyîd Sıbgatullah-i Arvâsî (Kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin sohbet ve veciz kelamlarının, halifelerinden Molla Hâlid-i Ölekî (Rahmetullahi teala aleyh) tarafından toplandığı kıymetli bir kitabdır.

Gavs Seyyid Sıbğatullah Arvasi hazretlerinin son anları

Abdurrahmân-ı Tâğî (kuddise sirruhu) buyurdular ki: 

Gavs Seyyid Sıbğatullah Arvasi kuddise sirruhu vefat edecekleri cumartesi günü öğleden sonra Molla Abdurrahmân-ı Meczup ve beni huzurlarına çağırdı. Huzurlarına vardığımızda iki omuz etlerinin titrediğini gördüm.Sekerat haline girdiklerini anladım ve sessizce "Yasin" sûresini okumaya başladım. Mevlâ´ya kavuşma arzusunun eseri kendilerinde görülüyordu. 

-Beni doğrultun. dedi. Kendilerini doğrulttuklarında, tekrar: 

Beni yatağıma uzatın, dedi. Uzattıklarında tekrar: 

-Beni doğrultun, dedi. Doğrulttuklarında yine : 

-Beni uzatın, dedi.

lzdırabı ziyadeleşince bana doğru döndü, gülümseyerek: 

- Böyle olsun bakalım, dedi. Ölümü tercih ettiğini belirtiyordu.Bir nargilenin fokurdayışı gibi latif ruhunun titrediği mübarek vücudunda belli oluyordu. Bu sırada sarığını çıkardı. Göğsüne buz koyup yüksek sesle Yasin sûresini okumalarını söyledi. Bir an evvel Mevlâ'ya kavuşmaya iştiyaklı olduğundan dolayı ruhunun çabuk çıkması için dua edilmesini ve ecelinin çabucak son bulması için de oğluna sadaka vermeyi emretti. 

Ruhunu teslim ederken sünnete uyarak sol yanına kuvvetli bir şekilde tükürdüler. Hizmetçiler derhal mendille tükürdüğünü sildiler. Bu sırada yanına girenlere oturmalarını emrediyordu. Ağır sekerata girip ruhunu teslim edeceği zaman, mahzunluğumuz kaybolmuştu. Orada bulunanların bazılarının gözünden yaşlar akıyordu. Sekeratın şiddet ve ağır hallerinden hiç şikayetçi olmadılar.

Sadece bir iki sefer "ay baba!" dediler. Kendisini yatağına koymalarını isteyince kollarından tuttular. Lakin yatağa kadar yürüyerek gitti. Halbuki son hastalığında ayağa kalkmaya gücü yoktu.Yatağına kadar yürüyerek gitti ve yüksekliği bir dirsek boyu olan sedirine kendisi çıktı. Sağ yanına yaslandıktan sonra, sarığının taylasanını yüzüne düşmüş olarak gördük.Sarığı kendisi mi örttü yoksa, sarık kendisi mi düştü, hiç birini bilemedik.Sarığı yüzünden aldığımızda birde ne görelim! Mütebessim bir vaziyette vefat etmiş olduğunu gördük.O anda ortalığa bir koku yayıldı, öyle ki dışardaki sûfiler bu misk kokusunu duydular.Bu koku defin esnasına kadar devam etti.

Seyyid Sıbgatullah-i Arvasi Hazretleri

Seyyid Sıbgatullah-i Hizani hazretleri, Osmanlı âlim ve velilerinden olup, Seyyid Taha-i Hakkari hazretlerinin talebelerindendir. 1870 yılında vefat etti. Kabri, Hizan'ın Gayda köyündedir.


Küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başladı. Babası Seyyid Lütfullah Efendi onun yetişmesi için hususi gayret sarf etti. Çok zeki olan Seyyid Sıbgatullah, kısa zamanda kelâm, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahiri ilimleri tahsil etti. Zamanının fen bilgilerinde de mütehassıs oldu. Bid’atten uzak olup, Peygamber efendimizin sünnetine uygun bir hayat yaşamaya çalıştı. Tasavvufa karşı büyük alaka duydu. Birçok âlim ve veli zatın ilim meclislerinde ve sohbetinde bulundu. Van'a giderek Seyyid Muhyiddin Efendinin hizmetine girdi. Seyyid Sıbgatullah, hocasının verdiği vazifeleri yapmak için canla başla çalıştı. Ağır riyazetler ve mücahedeler çekti. Yani nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yaparak nefsini terbiye etti. Uzun yıllar hocasının hizmet ve sohbetiyle şereflendi. Nihayet bir gün hocası ona; "Vefat etmiş velilerden istifade edecek, faydalanacak makama geldin" buyurdu. Seyyid Muhyiddin vefat edince, Şeyh Halid-i Cezri'ye gitti. Bu mübarek zatın vefatına kadar sohbetleriyle şereflendi. Sonra Seyyid Taha'nın, Molla Murad Hurusi'yle gönderdiği; "Kendi yuvana dön!" haberiyle, Taha-i Hakkari'nin şerefli hizmetine koşup, hakiki ve esas yuvaya kavuştu. Onun paha biçilmez sohbetlerini, çölde susuz kalmış kimseler gibi ruhuna hayat verici buldu. Seyyid Taha hazretleri, Resulullah efendimizden mürşidleri vasıtası ile gelen feyz ve bereketleri onun kalbine akıttı. Kalb gözü açılıp yüksek makamlara kavuştu. Mürşidi Seyyid Taha hazretleri vefat edince, onun yerine geçen Seyyid Salih hazretlerinin sohbetine devam etti. Seyyid Taha'nın huzurunda kemal ve ikmal mertebelerine ulaşan Seyyid Sıbgatullah, Hizan ve Gayda'da halkı irşad eyledi ve insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlattı. Sohbetinde bulunup bir teveccühüne mazhar olanın kalbinde, Allahü teâlânın muhabbeti yerleşirdi. Dinin emirlerine son derece uyar, yasaklarından sakınırdı.


Buyururdu ki:

"Talebe, tavus gibi olmalıdır. Güzel kanatlarına, renk renk tüylerine değil, siyah bacaklarına bakmalıdır. Nefsini son derece kusurlu görmedikçe istikamet ele geçmez. Bu şekilde görmemek büyük günahtır. Muhabbet, ihlaslı amel ve gayret talebeliğin şartıdır. Bunlardan birinin eksik olması manevi felaket alametidir."


Evliyanın hallerini anlatmak ve dinlemek hususunda buyurdu ki:

"Evliyanın menkıbelerini dinlemek, muhabbeti artırır, Eshab-ı kiramın menkıbeleri imanı kuvvetlendirir, günahları mahveder."


Seyyid Taha hazretleri kendisine yazdığı mektupta; "Talebenin hocasına ihlas ve muhabbeti tam, tâbiliği dürüst olup, hâl sahibi olmasa zararı yoktur. Bu üçünden birinde noksanlık olup, hâl var ise Allah korusun istidractır. Şekavet alametidir" diye yazdı. Bu mektuptaki mana o kadar büyüktür ki, bir sene sohbete bu sözlerle başlamıştır.


Vefat etmeden önce buyurdu ki:

"Maksat, İslamiyet'in bildirdiği yönde istikamet üzere olmaktır. Bid’atten ve İslamiyet'e aykırı olarak yapılan amellerden feyz alınmaz. Tasavvuf, İslamiyet’e uymak demektir. İslamiyet’e uymadan vilayete, yani veliliğe kavuşulur diyen sapıktır, zındıktır. Namazlardan hemen sonra istiğfar ediniz. İslamiyet’in bildirdiği hususlara uymayan ve sünneti terk eden mürşid, yol gösterici olamaz."

Minah-82

MİNAH-82:

( "Şii olan seyyidler hakkında ne emrederseniz?" diye Gavs [ = Seyyid SİBĞATULLAH ARVÂSİ] kuddise siruh hazretlerine soruldu. "Şiilik ve ehl-i bid’at olma vasfına buğz edilir. Lakin zatına edilmez. Münkir seyyide de aynı muamele edilir.")

Sûret değişmesi

 Eski ümmetlerde suret değişmesi vardı. Günahkar biri hayvan suretine döner bunu herkes görürdü. Hz peygamber efendimizin ümmetinden bu kaldırıldı. Ancak kâmil veliler manevi olarak kişinin suretinin hayvana döndüğünü görür. Ehli dünya ve münkirler ile bidat ehli kişilerin kabirde suretleri ekseri hayvan suretindedir.


Gavs Seyyid Sıbgatullah Arvasi "kuddise sirruh"

Fakih ve Sufi ol

Fıkıh için İlmul Evrak veya Fıkhı zahiri, tasavvuf için ise İlmul Ezvak veya Fıkhı batıni denilmiştir. Tasavvufsuz fakih yerilmiş, fıkıhtan mahrum olan sufi ise hiç kabul görmemiştir.İmam-ı Şafii (rahmetullahi aleyh) bir şiirinde şunu ifade etmişlerdir:


"Fakih ve Sufi ol, sadece ikisinden biri olma,


Allah hakkı için ben sana nasihat ediyorum.


Çünkü O (fakih) katıdır O’nun kalbi takvayı tatmamıştır.


Bu (sufi) ise cahildir, cahil olan nasıl ıslah eder.”[4]


 Fıkıh ölçülerinin dışındaki zevklerin, şevklerin ve vecdlerin hiçbir kıymetinin olmadığını tasavvuf alimleri bildirmektedir. Nitekim Ebu Said el-Harraz bu durumu "Zahiri hükümlere aykırı olan her batın batıldır."[5] şeklinde ifade etmektedir. Beyazıd Bistami: "Bir adamın havada bağdaş kurup oturacak kadar keramete sahip olduğunu görseniz, o adamın Allah'ın emir ve yasaklarına, hududullahı muhafazası ve şeriata riayet hususunda nasıl hareket ettiğini tetkik edinceye kadar ona aldanmayınız." İmam Rabbani hazretleri “Bizim yolumuzda bir adaba riayet ve mekruhlardan ictinab, zikirden, fikirden, teveccühten birkaç derece üstündür. Bunlara riayetle beraber zikir, fikir olunca o zaman nur üstüne nurdur” şeklinde buyurmaktadır. Mutasavvıflardan Murtaişe’ye (V. H. 328) söylendi: Falan su üzerinde yürüyor. Şöyle cevap verdi: Heva ve hevesine nefsinin kötülüklerine karşı sabır gücüne sahip olan kimse su üzerinde yürümekten daha büyüktür." Bu bakımdan mutasavvıflar için fıkıh tasavvufun olmazsa olmazlarındandır.

MİNAHLARIN YAZILMAYA BAŞLANMASI

Bu fakir (Hâlid-i Şirvânî), Gavs’ın (kuddise sırruhu) mukaddes sözlerini kaleme almakta geç kaldığımdan ötürü gerçekten büyük üzüntü duyuyordum. Bu üzüntümün üçüncü gününde Gavs hazretleri, sohbet meclislerinde şu beyiti okudular:


“Bu mesnevi (yazılmakta) bir müddet gecikti.

Ancak kanın süte dönüşmesi için bir müddet beklemek gerekliydi.”

Bunda tevazu benim için zillet olurdu

 Birgün Seyyid Sıbğatullah (kuddise sirruhu) seyr u sülukünü henüz tamamlamayan Şeyh Halid'e sorar: "Molla Halid senin ilmin ne kadardır?” O da: “Efendim! Elhamdulillah. Seyyid Şerif Cürcani ve Teftezani kadar ilmi bilgiye sahibim.”diye cevap verir.Molla Halid dışarı çıkınca sohbette bulunanlar onu yadırgamaya başlarlar. “Sen Ğavsın yanında nasıl böyle cevap verirsin? Bu ne cesaret?” dediklerinde O da: “Soruyu soran benim mürşidim Seyyid Sıbğatullah (kuddise sirruhu) olunca ben gerçek neyse onu söylemek zorundayım, gerçeği gizleyemem. Bunda tevazu benim için zillet olurdu. Ama eğer bu soruyu siz sorsaydınız ben de size ilmimin Şerhul Muğni okuyan bir talebe seviyesinde olduğumu söyleyecektim." diye cevap verir.

GAVS

 Seyyîd-i Büzürk Tâhâ-i Hakkârî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretlerinin büyük halîfelerinden;

 ilim, amel, hârikalar ve tasarruflar sahibi,

Gavs-i Hizânî diye bilinen,

Seyyîd Sıbgatullah-i Arvâsî (kaddesallahu teâlâ sirreh) hazretleridir.

Tasarrufu çok kuvvetli olup, çocuklarda, hatta hayvanlarda bile eseri görülürdü. Bir baktığı kimse  kendini gayb ederdi. Sohbetinde bulunanların ve teveccühüne mazhar olanların hepsinin kalbinde muhabbet ateşi yanardı.

Şeriate son derece bağlı olup, sünnet-i seniyyeden hiç ayrılmazdı.

”Evliyâ menkıbeleri muhabbeti arttırır. Eshâb-ı kirâmın hallerini okumak, dinlemek îmânı kuvvetlendirir ve günahları mahv eder”

buyururdu.

(Son Halkalar I, sf 242-243)

...

GAVS’IN KÖPEKLERİ

 “Gavs-ı Hizânî Seyyid Sıbgatullah-i Arvâsî (kaddesallahu teala sirreh) hazretleri bir hârika idi. Kapısının köpeğinde bile hârikalar zuhûr ederdi.
Şöyle ki;
Verebîn köylüleri arasında bir çatışma oldu. Gavs’ın köpeklerinden ikisi bu köye gidip, köyü dolaştılar ve ölen kişinin kapısına gelip oturdular. Verilen et ve ekmekten yemeyip, katil afv olununcaya kadar bu evin kapısından ayrılmadılar.”
(Son Halkalar, sf 91, Süleyman Kuku)
...
Ey kardeşim!
Bu büyüklerin teveccühü köpeklere bile te’sir ediyor. Köpekler dahi onların teveccühü ile hârika hallere kavuşuyorken,
onları seven, sevmeye gayret eden, isimlerine hürmet ve edeb ile mukabele edenlere te’sir etmezler mi sanıyorsun?
Sevdiğin kadar tâbi olursun, tâbi olduğun kadar da sevilirsin.
Ne mutlu tâbi olan ve sevilenlere!

BU YOLUN ESASI

Seyyid Tâhâ (kaddesallahu teala sirreh) hazretleri buyurdular ki;

“Şâh-ı Nakşibend (kuddise sirruh) tarîkatının esasını Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân) yolu üzere kurdu. Onlar Resûlullahın (sallallahu teala aleyhi ve sellem) muhabbeti ile yetindikleri gibi, bize de mürşîde muhabbet yetişir.”

Ben seni evimde soyacağım

“Herkes âlemi, yâni insanları dağda soyuyor, ben seni kapımın önünde, evimde soyacağım. Senden Seyyid Fehîm’i alacağım”buyurdu Seyyid Tâhâ hazretleri, Seyyid Sıbgatullah hazretlerine (kaddesallahu teala esrarehum).Öyle de oldu.

HALİFELİĞİN MAKAMLARI

Gavs-ı Hizânî (kuddise sırruhu) buyurdu ki:

    İşârî (Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi vesellem) veya sâdât-ı kiramın herhangi birinin işaretiyle verilen halifelik). Bu, halifeliğin en üstün mertebesidir.

    İbârî (Mürşidin halifelik vereceği kimseye, bu vazifeyi sözlü, şifahi olarak vermesidir). Bu ise halifeliğin orta derecesidir.

    Kitâbî (Mürşidin, halifelik vereceği kimseye, bu vazifeyi bir kitabe şeklinde yazılı olarak vermesidir). Bu da halifeliğin en alt derecesidir.

(Seyyid Sıbgatullah Arvâsî kuddise sirruh)

Gavs-ı Hizaniden Hikmetler-5

Minah-11:
Kalbi havatırdan korumak için yapılan rabıta şöyledir. Mürid, mürşidini başının üstünde oturuyor şeklinde düşünür. Çünkü bana açıklandığına göre, şeytanın vücuda girme yeri baş tarafındandır.
Minah-12:
Gavs (k.s) namazdan önceki rabıta şöyle olur dedi :
-Yalnız; namaza girmeden (iftitah tekbirinden) önce mürid, gafletin gitmesi için mürşidin bir elbise gibi bütün vücudunu kapladığını düşünür.Diğer vakitlerde mürid mürşidinin her an yanında olduğunu tasavvur ederse çok büyük fayda görür.
Minah-13 :
Seyyid Taha (k.s) rabıtanın ehemmiyetini şöyle belirttiler : “ Zikirsiz rabıta ile Allah (c.c)’a ulaşılır, ama rabıtasız zikir ile Allah (c.c)’a ulaşılmaz.” Bu sözleri Gavs (k.s) H.z kabul ettiler. Bazen buyururlardı ki : “ Zikir kalbi sultası altına almak şartı ile rabıtasız zikirlede Allah (c.c)’a ulaşmak mümkündür. Lakin nadiren ulaşılır.”
Minah-14:
Gavs (k.s) H.z ; Bazı meşayihlerin, müridlerini yalnız rabıtayla terbiye etmelerini görürdü.
Minah-15:
Gavs (k.s) H.z ; Müridin mürşidinden rabıta yoluyla aldığı feyzin konuşarak aldiğından daha kuvvetli olduğu kanaatindeydi.
Atıyye -8 :
Onbir ve onikininci minah hakkında dedi ki : ”Rabitanin bir çok çeşidi vardır. Minah zikredilenlerle sınırlı değildir. Zikredilmeyenlerin birisi rabıta-i kalbidir.”
(Bu not, Seyda-i Abdurrahman Taği’den alınmıştır. Müridin kendi şeyhinin cismini bir mana gibi bilerek onun suretini, büyüklüğünü ve nurani nisbetini kalbinde tasavvur etmesine rabıta-i kalbi denir.) 
”Sen kalbimle, kapağının arasına akıyorsun
Damlaların gözkapağından aktığı gibi.
Kalbimin içindeki zamirine giriyorsun,
Ruhların bedenlere girmesi gibi.”

Gavs-ı Hizaniden Hikmetler-4

Minah-9:
Gavs (k.s) şöyle buyurdu :
Hayvanlar, ınsanlara nisbeten anne ve baba terbiyesinde daha az kaldıklarından dolayı akılsızdırlar. İnsanlar ise anne ve baba terbiyesinde çok kaldıklarından dolayı akıllı ve faziletlidirler. Bunun gibi salikin ikinci doğumu olan manevi doğum diye adlandırılan seyr-i süluku erken tamamlayıp mürşidin terbiye memesinden erken kesilenin makamı daha düşük olur.Kim ki mürşidin terbiye ve himayesinde daha uzun bir müddet kalırsa (sey-i sülukunu geç tamamlarsa) onun makamı ve kemalatı yüksek olup, devamlı istikamet üzerinde olur.Mürşidin bir nazarıyla kemalata erip icazet alanlar ise, kendileri bu dünyadan gidince izleri silinir, hiç bir silsilede de adları geçmez.
Minah-10: 
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir. 
Atiye -7 :
Dokuzuncu minahın açıklanmasında şöyle diyor : ”Mürid iki kısımdır. Biri Mürid diğeri muraddır.
Birincisi Allah (c.c)’ın ve şeyhin rızasını kazanmak için bütün imkanlarını kullanıp gayesine ulaşandır. Ki bu gayret ve çalışmaya süluk denir. Süluk da iki kısımdır.
a) Salik-i meczub: Gece gündüz şeyhinin emrettiği yolda yürür. Şeyhinin muhabbet ve terbiyesi ona, Allah (c.c)’a doğrubir çekilme verir. O buna vakıf oluncaya kadar devam eder. O cezbe ve muhabbet bineği ile gün be gün yükselir.
b) Yalnız salik; yani salik-i gayr-i meczub: Bu kısım birinci kısım gibi süluk etmiş, yalnız o şekilde çekildiğine vakıf olamamıştır. Bu ya sekeratta, ya kabirde, ya da daha sonra vakıf olacaktır.
Müridin ikinci kısmı olan murad,birincisi gibi, irade-i cüziyesini çalıştırmamış veya hiç diyecek kadar az çalıştırmıştır. Yalnız Allah (c.c)’ın emriyle şeyh dileyip ona nazar etmiştir. Bu sebeble de cezbeye düşmüştür. Ki bu cezbeye "muhabbet" denir.
Muhib de iki kısımdır.
Birincisi : Meczub-u salik olup, cezbesi sebebiyle şecaata gelerek süluk etmiş ve ona çok sohbet nesib olmuştur.
İkincisi : yalnız meczubdur. Yani meczub-u gayr-i saliktir. Meczub olduğu halde, ona şecaat gelmemiş, sohbet ve terbiyeden hiç bir şey nasib olmamış veya yok denecek kadar az nasib olmuştur.
En yüksekleri birinci kısım, sonra üçüncü kısım, en alt tabakasıda dördüncü kısımdır. Gavs (ks) ” Hiç eseri kalmamış.” diye işaret ettiği bu kısımdır. 
Onuncu minhanın tafsilinde Gavs (ks) : ”Kalbe istemeden gelen havatırdan (düşünce) istiğfar” hakkında şöyle dedi: ”Gerçi onlar zarar vermezse de yine kalbde bir çeşit ağırlık ve duman meydana getirir. İstiğfar onu siler.”

Gavs-ı Hizaniden Hikmetler-3

Minah-6:
”Nefsi gayet kusurlu görüp onu bütün hallerinden dolayı suçlamadıkça, şeriat üzere istikamet sağlanamaz.” sözünün manası sorulduğunda, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Semnana’nin Nefahat’taki : ” Nefsi kusurlu görmemek onu itham etmemek büyük günahtır.” sözünü naklettikten sonra :
-” İstikamet ise büyük günahla birleşmez.” cevabını verdi.
Minah-7:
Peygamber Efendimiz (a.s) buyurmuştur ki :
“ Hud suresi beni ihtiyarlattı.” ( Hud suresi. 112. Ayet)Bu surede, ” Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyrulduğu için Peygamber Efendimiz (a.s) böyle buyurdular:
Ne zaman ki sure-i Yasin’in başındaki, “ Muhakkak ki sen ( Ey Resülüm tarafımızdan elçi olarak kllarıma) gönderilen peygamberlerdensin doğru bir yol ( islam dini) üzerindesin.” Ayeti nazil oldu. Resulullah (a.s)’ın kalbi rahatladı. (Yasin suresi. 4. Ayet)
Minah-8:
Mürşidimin emri ve zaruret olmasaydı, nefsimdeki ayıbı, kusuru gördüğümden, kabiliyetsizliğimi bildiğimden dolayı tarikat üzere konuşmaya ve irşada cesaret edemezdim.Şeyhim Seyyid Taha (k.s) bana şöyle buyurmuştu : ”Sen nefsini küfrü kat’i olan kafirden daha aşağı görmezse, yazıklar olsun sana !…”
Bir seferinde de ben şeyhime ” Nefsimin kusurunu gördüğümden ve halkın da bunları bildiğine inandığımda, onların arasına karışmaya hatta onlarla yolda karşılaşmaya utanıyorum.” dediğimde, bana “ hep bu hal üzere ol.” diye söyledi.
Atıyye-6
Üç minahın (6-7-8) işaretlerinde, muhatabın anlayışı kıt olduğundan özetle şöyle dedi : ” Dini hükümlarin istikameti, bilindiği üzere yalnız emirleri yapıp, nehiylerden kaçmak değildir. Çünkü, böyle bir kişi kendini büyük görebilir. İnsanların kendisini beğenmesini isteyebilir.Ameline güvenebilir ve gösteriş için yapabilir. Halbuki böyle ameller fayda vermez.Emirleri yapıp nehiylerden kaçmakla beraber, nefsi gayet kusurlu görmek lazımdır. Hatta nefsi böyle görmek emirler yapıp nehiylerden kaçmanın anahtarıdır.İstikametin kemali de emrolunduğu şekilde yapılandır. İstikametin kemali ancak Peygamberler (a.s) için gerçekleşmiştir.Bundan sonraki, istikamet sahibinin rutbesine göre üst üste sıralanır. Bu kısımlardaki istikametlerde gayet şiddetli zorluklar vardır.Veli’yi kamil kendi nefsini bütün halktan alçak görür. Hatta kafirden dahi. Bu yalnız iman ve küfür yönünden değildir.
Kafirin günahı, eskiden verdiği vaadi bilmemesi ve Allah (c.c)’ı inkar etmesidir.Veli kendi nefsinin kafirden fazla olarak, emrin emir, yasak nehiy oduğunu bilip emir sahibini tasdik ettiğini halde, gene Allah (c.c)’ın emrini terkettiğini yasakladığını işlediğini görür.
(Cenab-ı Hak ervah aleminde zerreler şeklindeki ervahlara hitap ederek : "Ben Rabbiniz değil miyim?" buyurdu. Bütün ervah : "Evet, Sen bizim Rabbimizsin" diye cevap verdiler. Dünya aleminde müslümanlar bu sözü yerine getirip iman ettiler. Buna misak adı verilir.)
Keza Veli kendi nefsini, halk ona tabi olmasına rağmen hiç bir sıfata mazhar olmamış bilir. Kafirde ise en azından mü’minin kaçınması gerektiğini bildiği kahir sıfatı vardır.(İnsanlar Allah (c.c) sıfatlarının aynalarıdır. Kimisinde Cemal, kimisinde Celal, kimisinde Kahir sıfatları tecelli eder.)Bu meseleyi müşkil görerek, açıklanmasını istedim. Cevaben : ”Bu söylediğim dini hükümlerin dışı değil aynıdır. Ancak bunu anlatmakla değil, o makamın zevkini yaşamakla öğrenirsin.” dedi.