Hüseyin Hilmi Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin Hilmi Işık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Uşur (Öşür)

 *Hocamız bir sohbetinde uşur (öşür) mevzuunda buyurdular ki; "Anadolu'da toprak zekâtı olan uşur pek verilmiyor. Bize meyve, bulgur, yufka gibi hediyeler geliyor. Bu hediyelerin uşru verilip verilmediğini bilmediğimizden küçük bir kapla 10 parçaya ayırıyorum, bir parçasını tadına bakar mısınız, diyerek bize haftalık temizliğe gelen hanıma uşur niyetiyle hediye ediyorum."

(Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh")

[Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile Hatıralar,1.cild,sf:577]

Faiz çok ince bir mes'eledir

 * Hocamız, bir sohbette buyurdular ki; " Komşuluk münasebetleri çok mühimdir. Komşu,bir demlik çay, bir bardak şeker, bir fincan kahve, tuz, un gibi şeyleri ihtiyaç halinde ödünç ister. Bunları tartarak vermek çok zordur. Komşuya 'tartalım' dense, yanlış anlaşılır, itimatsızlık alâmeti olduğundan kalbi kırılabilir. Tartmadan ödünç verilirse, komşu da aynısını geri getirmezse, faiz olur. Onun için bir Müslüman hanımına demeli ki, sen benim umumi vekilimsin, evde bulunan her şeyi tasarruf edebilirsin. Komşulardan biri bir şey isteyecek olursa hediye niyetiyle verirsin, getirirlerse hediye olarak kabul edersin. Yani hediyemiz olsun, dersin. Ödünç alıyorum, getireceğim derse, eğer getirirsen, hediye olarak kabul ederim, denmelidir. Hiçbir şey söylenmeden hediye niyetiyle verilirse o da olur. Geri getirirse, hediye olarak alınabilir." 

(Hüseyin Hilmi Işık"rahmetullahi aleyh")

[Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile Hatıralar,1.cild,sf: 576-577]

İfşa-i fahiş haramdır

Buyurdular ki: "İfşa-i fahiş haramdır. Yani, bir kabahati veya günahı olan birisinin bu işini başkasına anlatmak, o işten daha büyük bir günah işlemek olur." 

(Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh")

[Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile Hatıralar,1.cild,sf:573]

Bazen görmemek daha iyidir

 Bir arkadaş hangi kabre gitse, o kabirde yatan kimseyle konuşuyor; bir şeyler soruyor ve cevap oluyormuş. Yani Kalp gözü açılmış. Ben de Hocamız'a anlattım. "Efendim, arkadaşın hâline, şaşırdım kaldım" dedim. Onların cevabı şöyle oldu: "Bu çok özenilecek, çok istenilecek bir hal değil kardeşim. Çünkü bizim dinimiz görmeyi şart koşmamıştır, iman etmeyi şart koşmuştur. Gördüğü için kendisinde ufak bir benlik, ufak bir üstünlük gelir hepsi gider. Bazen görmemek daha iyidir." Buyurdular.

[Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile Hatıralar,1.cild,sf:390] 

(Enver Ören "rahmetullahi aleyh" ağabeyin merhum hocamız Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile hatıralarından bir kesit)

Sizden Peygamber Efendimiz'in kokusu geliyor

" Selimiye Câmii imamı Hâfız Mustafa Efendi'nin oğlu Fahreddin Duruöz Abi'ye (v. 2009) Hocamız "Sizden Peygamber Efendimiz'in kokusu geliyor" demişler. Bu da babasına sormak istemiş. Babası çok ciddi ve az konuşan bir zatmış. Bir gün hasta olmuş. Fahreddin Abi de çok hizmet etmiş. Bu arada fırsat bulup sormuş. "Evet, doğrudur. Ben kıymetini bilemez ve taşıyamazsınız diye söylememiştim" demiş. Fahreddin Abi Peygamber Efendimiz'i rüyasında görmüş. Musafaha etmişler. Peygamber Efendimiz ellerini çekmemiş. Fahreddin Abi acaba rahatsız eder miyim diye tereddüt etmiş. Uyandığında bunu Hocamız'a arz etmiş. "Sünnet-i seniyyeye uygun görmüşsünüz. Bu rüyanın sadık olduğuna delalet eder" buyurmuşlar.

[Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile Hatıralar,1.cild,sf: 484, Faruk Koca beyin hatıralarından]

Eğer beğenmiyorsan,kazadır bu,değiştir

1978 yılında bir gün Osman Osmanağaoğlu Abi'nin evinde yemekteydik. Seyyid Taha amca vardı. Hocamız Muhammed Masum hazretlerinin bir mektubundan bahsetti. Sonra bununla alâkalı bir de menkıbe anlattılar:

 "Muhammed Masum hazretlerinin huzuruna tecennün etmiş (aklını kaybetmiş) ayakları zincirle bağlı bir genç getirdiler. Babası, Muhammed Masum hazretlerinin eski talebelerinden idi. Sultan'ın yanında memur olan oğlum bir kıza aşık oldu. Öyle tutuldu ki, işini gücünü bıraktı. Gece gündüz o kızın yüzün görmek ister; bunun için ne lâzımsa yapar. Tasarruf buyursanız da, eski şuurlu haline gelse, dedi. Muhammed Masum hazretleri, oğlum bu bozuk fikri bırak. Bu lüzumsuz hayalden vazgeç. Himmetini hakikat bahçesine çevir, buyurdu. Oğlan bunun üzerine Hafız Şirâzî'den "İyiler huzuruna çıkmak bize zor bir iştir. Eğer beğenmiyorsan, kazadır bu, değiştir" mealinde bir beyit okumuş. [Der kûyi nîk nâmî mâ râ güzer nedânend. Ger tû nemî pesendî tağyir kün kazâ râ.] Muhammed Masum hazretleri bunu işitince gayet tatlı bir şekilde, kazayı değiştirdiler, buyurdu. Gencin aklı başına geldi, insani aşkı, ilahi aşka döndü. Muhammed Masum hazretlerinin müridlerinden oldu. Efendim değiştiren bizzat Muhammed Masum hazretleriydi. Dua etti. Bu, kaza-i muallak idi, kaza-i mübrem değildi,değişti" buyurdular. Hocamız bunu anlatınca tam karşıda oturan Taha Amca yerinden sıçrayarak "Efendim bizi de değiştirin, bizi de değiştirin" diye haykırdı. Hocamız (Hüseyin Hilmi Işık Efendi) "Estağfirullah efendim" diye geçiştirdiler.

[Hüseyn Hilmi Işık Efendi ile Hatıralar,1.cild,sf: 484-485, Faruk Koca beyin hatıralarından]

Vefâ

Son derece vefâkâr idiler. En başta İslâm âlimleri ve Osmanlılara “Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehl-i sünnet olamazdık” derlerdi. Hocası Seyyid Abdülhakîm Efendinin talebeleri ve aile efrâdına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefâ vecibesi addederlerdi. Bursa’da gezerken rastladıkları, aldığı emre rağmen, sahurda suları kesmeyen ve kendilerine bir bardak çay ikram eden su deposu bekçisini, maaş kuyruğunda sırasını kendilerine veren yüzbaşıyı vefatlarına kadar unutmadılar ve ruhlarına okudular. Hısım akrabayı arayıp sorar; talebelerini gönderip bir arzuları varsa, yerine getirmeye çalışırlardı.

İşbu hikmetli ve faziletli yazı, büyük islam âlimi merhum ve mağfur Hüseyin Hilmi Işık Efendinin mümtaz ve kıymetli talebelerinden nakildir Efendim..

SALGIN HASTALIK DUASI

Bağdat'ta bir veba salgını oluyor, binlerce kişi ölüyor. Hastalığın evine hiç uğramadığı bir tüccarı işiten Halife Harun Reşid huzuruna çağırıp sebebini soruyor.

O da İmamı Azam Hazretleri'nden rivayet edilen bir duayı beyan ediyor. Bu duayı okuyana, üzerinde taşıyana veya evinde bulundurana ve ailesine sâri hastalığın zarar vermeyeceği rivayet olunuyor. 

(Levha Hattat Nazif'in eseridir ve 1901 tarihlidir. Orjinali merhum Hüseyin Hilmi Işık Hazretleri'ne aittir.)

YÛSUF ZİYÂ AKIŞIK BEY

Son devir âlimlerinden. Bosna, Foça’da 1886’da doğdu. Derici Ahmed Beyin oğludur. Dedesi Zülfikâr Paşa, Akkoyunlu soyundandır. İyi bir tahsil gördü. Yaşayışı, ilmi, edebi herkese örnek olacak şekildeydi. Gâyet vakarlı ve sabırlıydı. Son asrın zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin sohbet ve hizmetinde bulunurdu. Çok sevilir ve beğenilirdi. Aldığı feyzlerin bereketiyle kemâl derecelere ulaştı. Halk içinde Hak’la berâberdi.

Yûsuf Ziyâ Bey yakınlarından birine şöyle anlatmıştı: “Rüyâda Abdülhakîm Efendinin elinin ayasını öpmüştüm. Ertesi günü, Eyüpsultan’daki evine giderek, rüyâmı anlatmak istedim. Her zaman olduğu gibi eline öpmek için eğildiğimde, mübârek elini, ayası yukarı doğru olarak uzattı ve “Akşam rüyânda öptüğün gibi öp!” dedi ve iltifât buyurdu.”

Son derece cömert olan Yûsuf Ziyâ Bey, hocaları Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin “Yâ Rabbî! Bu Ziyâ kuluna her türlü nîmetlerini ihsân eyle!” duâsına mazhar olmuştur.

Yûsuf Ziyâ Bey, Vefâ’daki Karamürsel Kumaş Fabrikasının uzun zaman müdürlüğünü yaptı. İdâreciliği, meslekteki bilgisi örnekti. Çalıştırdığı yüzlerce Müslüman fakirin sığınağıydı. Cömertliği ve merhâmeti herkes tarafından takdir edilirdi. İşçilerin her şeyiyle ilgilenir, onlara müşfik bir baba gibi davranırdı. Tekstil Sanâyiinde çalışmaları, gayretleri devlet adamlarınca da beğenilir, takdir edilirdi.

Kendisini ziyârete gelen temiz gençlerden biri ne kıyâmetle alâkalı bir suâline verdikleri cevapta; “Bir insanın ömrü boyunca söylediği her sözün, yaptığı her işin, her hareketin hesâbının yapıldığı o günde, ebedî azaptan kurtulabilenlere imrenilerek, büyük kahraman, diye bakılacaktır.” dedi.

Peygamber efendimizin torunları olan Seyyidleri çok sever, hürmet gösterirdi. Bunlardan biri de Seyyid Fehim’in (kuddise sirruh) torunlarından Seyyid Tâhâ idi. Seyyid Tâhâ, Van’dan her gelişinde, muhakkak Yûsuf Ziyâ Beyi ziyâret ederlerdi. Böyle ziyâretlerden birinde, berâberce son devrin hattatlarından Safi Beye gittiler. Hasta olan Safi Bey gelen misâfirlerden şöyle bir ricâda bulundu. “Seyyid Fehîm Efendinin kabrinde gül vardır. Ondan mektupla birkaç yaprak gönderin. Ziyâ Beye gözlerime, ağzıma kalbime koymalarını vasiyet edeceğim. İnşallah yetiştirirsiniz.” Aradan zaman geçti. Bir ziyâretlerinde açılmış gülü gören Seyyid Tâhâ ricâyı hemen hatırladı. Gül yapraklarını koparıp mektupla gönderdi. Ziyâ Bey mektubu aldığında açmadan telefondan Hattat Safi Beyin vefât haberini aldı. Mektubu açtığında Safi Beyin vasiyet ettiği gül yapraklarını gördü. Cenâzeye gidip arzularını yerine getirdi.

(Yegâne evladı Sîret Nefise hanım, tam bir Osmanlı hanımefendisi olup iffet ve asalet timsaliydi.. 1940 senesinde Hüseyin Hilmi Işık ile evlenmiştir. 28 Şubat 2009 tarihinde vefat etmiş ve Eyüpsultan’da zevcinin yanına defnedilmiştir.)

Yûsuf Ziyâ Akışık 1958’de İstanbul Fâtih’te vefât etti. Kabirleri Edirnekapı Kabristanındadır.

Fotoğraf: Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, Necip Fazıl ve Yusuf Ziya Bey (sağ başta ayakta)

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi, Cild-20, Sh.280

Allahü Teala rahmet eylesin, mekanı Cennet bahçesi derecesi âli olsun inşaallah. Amin...

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Türk asıllı İslâm âlimleri arasında en yücesi, en büyüğü *İmâm-ı Birgivî* hazretleridir “rahmetullahi aleyh”. Büyük âlimdir, kitapları var. Ama bir *Mürşid-i kâmil* görmemiş efendim. 


Mürşidi olmadığı için de hatâ etmiş, bir kitâbında aynen vehhâbîler gibi yazmış. Eğer bir mürşid-i kâmil görseydi bu hatâyı yapmazdı efendim. 

*******

Bizim arkadaşlarımızın en ednâsı, ötekilerin en âlâsından daha *İyi*’dir. Çünkü bizim arkadaşlar, müşrik olmazlar, mezhebsiz olmazlar, vehhâbî olmazlar. 


Belki günâhkâr olabilirler, ama aslâ *Ehl-i sünnet*’den çıkmazlar. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: 


Bu yolu tanıyanlar, bu büyükleri sevenler, edebsiz de olsa, saygısız da olsa, patavatsız da olsa, pervâsız da olsa, gene *Azîz*’dir ve *Makbûl*’dür. Kim diyor bunu? İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor. 

*******

Mahşer meydanı, *Ortadoğu*’da olacak, mahşerin merkezi orası. O zaman dünyâ dümdüz olacak ve Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar her insan, o meydanda toplanacak. 


Yer *Beton* olacak, tek bir ağaç olmıyacak. *Güneş*, bir mızrak boyu alçalacak. İnsanlar sıkış sıkış olacak. Zamânı ise, *Elli bin* âhiret senesi olacak. 


Âhiretin bir günü, dünyânın *Bin senesi* gibi olacak. Ama bu kadar uzun müddet, ehl-i sünnet bir müslümân için, iki rekât namaz kılacak kadar kısa olacak kardeşim. 


Hele mücâhidler, yâni dünyâda iken İslâmın yayılması için çalışanlar, bu süreyi *Cennet*’de geçirecekler. Onlar sizsiniz işte, yâni bütün arkadaşlar.


Siz islâma hizmet ederken, bizim de mezarda çürümüş vücûdumuz, rûhumuz inşallah *Şâd* olur. Yâni haber alırız, melekler haber verirler. 


Bu, zor değil ki, bunu Allahü teâlâ yaratıyor. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, Onun gücünün yetmediği bir şey yokdur kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İçimizde en günâhkâr olan kim, biliyor musunuz? *Benim, Been!* En günahkâr benim. Niçin? En yaşlınız benim de onun için. 


Çünkü insanın, Allahü teâlâyı unutarak, gafletle aldığı, verdiği her nefes, *Günâh* yazılır kardeşim. Hepimiz gaflet içindeyiz. 


Gafletle alınan ve verilen nefesler, hep *Günâh* yazılır. İçinizde, en fazla nefes alıp veren benim, öyleyse içinizde en *Günahkâr* olan da benim. 

*******

Büyüklerden feyz alabilmek için bir yol var efendim. Nedir o? Kendini acındırmak. 


*Feyz* almak istiyorsan, kendini büyüklere acındıracaksın. Niçin? Çünkü onlar, acırlarsa verirler. Acıdıklarına lütfederler, ihsânda bulunurlar. 


Acımadıklarına vermezler. Onların acıyarak bir şefkatli nazarı, kalbleri temizler. Her şeyin bir yolu vardır ya, büyüklerden *Feyz* almanın yolu da budur işte. 


Bu gün, atom bombasının yapmadığını, *Güler yüz* ve *Tatlı dil* hâllediyor efendim. Yâni herkesle iyi olmak, iyi geçinmek. Buna diplomasi diyorlar. Bu haslet kimde varsa, o başarılı olur. 


Onun için Enver âbi hep başarılı oluyor. Çünkü o, güler yüzlü, tatlı sözlüdür. Zâten bu, mü’min olmanın alâmetidir. *Mü’min*, güleryüzlü olur, tatlı dilli olur. *Münâfık* ise, somurtkan ve asık suratlı olur. 

*******

İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın, bir kuluna vereceği en büyük ni’met, sevdiği bir *Dost*’unu ona tanıtmasıdır. Aynen Eshâb-ı kirâma Peygamber Efendimizi tanıtdığı gibi. 


Onun için bu gün, o büyükleri tanıyanlar, Peygamberimizin zamânında dünyâya gelselerdi, hepsi *Eshâb-ı kirâm* olurlardı. Ve bu gün, o büyükleri inkâr edenler, o zaman dünyâya gelselerdi, *Ebû Cehil*’den beter olurlardı. 


Efendi hazretlerini görmeseydik, Onu tanımasaydık, ne biz olurduk, ne de bu hizmetler olurdu. Çünkü cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde öyle diyor. 


Yâni, *Ey habîbim, eğer bu din gelmeseydi, siz evvelce olduğu gibi, kabîleler arasında kavga ederdiniz, birbirinizi öldürürdünüz*, buyuruyor.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendim, şimdi burda kendi kendime düşündüm, dedim ki: Ben şimdi ölsem, ne yapacaklar beni? Önce *teneşir* tahtasına koyacaklar, yıkayacaklar, sonra da kefenleyip *kabre* koyacaklar. 


Diyelim ki, kabre girdim, oradaki böcekler, yılanlar, akrepler üzerime üşüşdüler. Kimi ısırıyor, kimi kanımı emiyor. Acıdan kıvranıyorum. 



Ben böyle düşünürken bir hadîs-i şerîf hâtırıma geldi. *Kabr-ül mü’mini ravdatün min riyâdün Cenneti*. 

Yâni, *mü’minin kabri, Cennet bahçesidir*. O vakit râhatladım efendim. 


Çünkü Cennetde olan, o haşerelerin eziyetini hissetmez ki. Ben yemîn etsem ve dünyâda iken, *ben Cennete girdim ve çıkdım* desem, bana günâh olmaz efendim. Niçin? 


Çünkü Efendi hazretlerini, kabr-i şerîfine ben koydum. Efendimiz aleyhisselâm ne buyuruyor? *Mü’minin kabri, Cennet bahçesidir*. 


Ben o kabre girdim. Öyleyse ben, Cennet bahçesine girdim. Bu aklıma geldi ve râhatladım efendim. 

*****

Bir gün âilece Bursa’ya gitmişdik. *Sâim Şensöz* kardeşimizin evinde misâfir olduk. Bir akşam oturuyorduk, çay içiyorduk. 1980 senesiydi gâliba. Gazetemiz yeniydi.


Tirajımız azdı. Zannedersem 1500 kadardı. Postayla adreslere gönderiliyordu. *Enver bey* de gençti henüz, şimdiki gibi çok tanınmış değildi. Bir gece rüyâ görmüş efendim. 


Cağaloğlunda, Çatalçeşme sokakta, ikinci kattalarmış. Bir ara kapı açılmış ve *Efendi hazretleri*, bildiğimiz şekliyle, mübârek sakalı, mübârek sarığı, mübârek pardesüsü ile.


Elinde baston, içeri girmiş efendim. Enver âbi; *Yerimden bir fırladım, elini öptüm*, diyor. Mübârek, tak, tak, tak, gidip, Enver âbi’nin yerine oturmuşlar ve Enver âbi’ye dönüp; 


*Bu gazete benim, bugün burada gazete sâhipleri toplanacak, bu toplantıya ben başkanlık yapacağım. Benden sonra da sen devam edersin*, buyurmuşlar. 


Sonra kalkmışlar. Yine tak, tak, tak, yürüyüp, kapıdan çıkıp gitmişler. Ben Enver âbiye sordum, *Bu gün en meşhur gazeteci kim?* diye. Bir isim söyledi. 


Ben de kendisine; *Hepsinin saltanatı bitecek, bir gün en meşhur gazeteci, Enver Ören olacak ve Enver âbiyi şu Türkiye’de tanımayan kimse kalmıyacak*, dedim.

Rastgele kimselerden din öğrenilmez

Cennet’in en yüksek derecesi şehîdlere mi? 

Hayır. 

İslâmiyet’i yayanlara. 

Zâten şehîdler de islâmiyyet’i yaymak için şehîd oluyorlar.

 İslâmiyet’i yayanlara cennetde en yüksek derece var. 

Peygamber efendimize sormuşlar; insanların en kıymetlisi kimdir? 

İki kelimeyle cevab vermiş;

 İlm öğrenen ve öğrendiğini de öğretendir. 

Yalnız öğrenmekle olmuyor.

 Öğrendiğini de öğretecek.

 Asıl lâzım olan budur.

 Elhamdülillah biz öğretiyoruz. 

Birisine bir kitâb vermek demek, öğretmek demekdir.

 Peygamber efendimizin müjdesi bu. 

Öğrenecek ve yayacak, öğretecek. 

Nasıl yayacak, bu zemanda?

 Kitâb vermekle. 

Ne mutlu ilm öğrenene ve Allah’ın kullarına yayana. 

Ne mutlu!.. 

Emin olun ki, dîne hizmet edenler vefat edince, melekler onun cenâzesini taşırlar. 

Ehl-i sünnet yolunu, yani Peygamber efendimizin yolunu yaymak, Allahın kullarına bildirmek en büyük ibâdetdir. 

Ne mutlu ki, bir müslimâna bir kitâb verseniz, o da okusa, istifade etse, en büyük ibâdet, en büyük sevab olur buyuruluyor. 

Bize Ehl-i sünnet yolunu öğretenlerden Allah râzı olsun.


Cihâd eden, yâni birine bir kitâb veren, çok sevâb alır ve bu sevâb alma işi, kıyâmete kadar devâm eder. 

Neden? 

Çünki bir hayra vesîle olan, o hayr işlendikçe sevâb kazanır. 

Onun için kıyâmete kadar onun defterine de sevâb yazılmaya devâm eder.


Bu, çok büyük ni’metdir.

 Cenâb-ı Hak elimizden almasın kardeşim. 

Çünki bugün, yeryüzünde böyle bir arkadaş topluluğu yokdur. 

Kâinatda böyle bir hizmet yokdur, yok... 

Olsa, biz de ona iltihak ederiz, onlara dâhil oluruz, ama yok.


Allahü teâlânın bir sıfatı da, hidayete erdirici sıfatıdır. 

Bu sıfatla kim hidayet bulursa insanların hidayeti için uğraşır. 

Çünki artık o büyük bir nimete kavuşmuşdur, diğer insanların da bundan istifade etmesini ister. 

Dolayısıyla hâdî sıfatına kavuşan, hidayete eren mutlaka başkalarının da Ehl-i sünnet olması için uğraşır.

 Bu hizmeti yapmazsa ne olur? 

Nimet elinden alınır. 

Çünki orada din için, islamiyet için ne yaptın? diyecekler. 


Allahü teâlânın bir de dalâlete götürücü sıfatı vardır. 

Allahü teâlâ mülkün sahibidir. 

Neden böyle yapar sual edemeyiz. 

Sebebini O bilir. 

Bu dalâlete gidenler de hidayete erenlerin yaptıklarının tersini yapmaya çalışırlar. 

Hidayet de dalâlet de Allahü teâlânın takdiridir. 

Hidayete erecek olan kullarını bir mürşid-i kâmille karşılaştırır. 

O mıknatısın manyetik cevheri çektiği gibi, kendisine tabi olacakların hepsini çeker. 

Kendisi çeker, kitapları çeker, talebeleri çeker, ama eninde sonunda çeker. 

Sevindirici haber şudur ki; 

bu büyükleri seven şaki olmaz, yani mürted olmaz.

 Ama ezelde şeklen inanır da bunun kıymetini bilmezse mudîl sıfatı tecelli eder ve mürted olur. 

Allah korusun. 

Mürted olarak giden çok vardır. 

Çünki bu verilen hidayet sıfatının gereğini yerine getirmediği, nimetin kıymetini bilmediği için elinden gitmiştir. 

Elimize geçen bu nimetin kıymetini bilip fırsatı iyi değerlendirelim. 

Bu beden, bu îmân, bu ahlak, bu fırsat çok kıymetlidir.

 Hem îmân hem de hizmet ihsan edildi. 

Bunlardan daha büyük nimet düşünülemez. 

Elimizden gitmemesi için çalışalım.


Mahlûkâtın yaratılmasına sebep olan muhabbet sıfatıdır.


Benim ömrüm kitâb okumakla geçdi. Bu kadar okuduğum kitâbların sonunda vardığım bir netîce var efendim. 

O da şu: 

Çok kitâb okuyan, sapıtır.

 Mârifet, çok kitâb okumak değildir. 

Asıl mârifet, doğru kitâbı çok okumakdır. 

Çok şey bilmek hüner değildir, asıl hüner, hakkı bâtıldan ayırabilmekdir.


Peki, ben niye çok kitâb okudum? 

Ben, kitâblardan yeni bir şey öğrenmek için okumadım ki.

 Efendi hazretlerinden duyduklarımın vesîkasını, senedini, kaynağını aradım.

 Yoksa ben, Efendi hazretlerinden herşeyi öğrendim zâten. 

Başka şeyler öğrenmeye ihtiyâcım yok ki.


Bir mü’min, elini açıp da 

“yâ Rabbî!” dediği zaman,

 aynı anda Allahü teâlâ: 

“Lebbeyk kulum, söyle, ne istiyorsun?” diye cevâb verir.

 Bu, ne şerefdir kardeşim...

 Allahü teâlâ, bir kuluna cevâb veriyor. 

Söyle kulum, ne istiyorsun? diyor.


Gene efendim, bir mü’min, bir mü’min kardeşinin arkasından ona duâ etse, muhakkak kabul olur. 

Niçin? 

Çünki o duâ etdiği zaman, melekler bu duâya“âmîn, âmin” derler. 

Melekler günâhsız olduğu için, bu duâ da kabul olur efendim.


Din ilmi, ehl-i sünnet bilgileri, “mürşid-i kâmil”den öğrenilir kardeşim, kitâbdan öğrenilmez. 

Niye kitâbdan öğrenilmez?

 Çünki kitâblarda, hak-bâtıl karışıkdır, çeşitli rivâyetler vardır. 

Hangisi doğru? Herkes bunu anlıyamaz. Bunu ancak mürşid-i kâmiller anlar.


Yâni din, mürşid-i kâmilden öğrenilir, kendisi yoksa, kitâblarından öğrenilir.

 Rastgele kimselerden din öğrenilmez. 

Çünki hadîs-i şerîf var.

 Meâlen“İslâmiyyeti, büyük âlimlerin ağızlarından alınız”buyuruluyor. 

Yâni onların sohbetlerinden veyâ kitâblarından öğreniniz.


🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹

       *Hüseyin Hilmi Işık rahmetullahi teâlâ aleyh)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâm, ilk sohbetde *Müctehid* olurlardı. Yâni dereceleri, bütün Evliyânın üstünde olurdu. Çünkü nefsleri *Îmân* ederdi. 


*Nefs* îmân edince, *Kalb* ile birleşir ve terakkîleri çabuk olurdu. Ama huy, kolay değişmez. 


Çünkü huy, doğarken insanın hücrelerinde, genlerinde vardır. *Can çıkar, huy çıkmaz*, derler ya, bunun mânâsı, huy değişmez değil. Huy değişir, ama çok zor değişir. 


Tasavvuf, bunun için vardır zâten. Can çıkmadan, önce *Huy* bedeni terk eder, sonra *Can* çıkar. 


İyi huylu olmak çok zordur. Peygamber aleyhisselâmın en büyük mûcizesi, *Kur'ân-ı kerîm* idi, ondan sonra *Güzel huylu* olmasıydı. Güzel ahlâk yâni. 


Nitekim kendisi; *Ben size, güzel ahlâkı anlatmak için geldim*, buyuruyor. 


Yine Efendimiz aleyhisselâm; *Üç kişinin Cennete gireceğine ben kefîlim*, buyurmuş. 


Birincisi, şaka için de olsa, yalan söylemiyen. İkincisi, din kardeşinin kalbi kırılır diye korkup, münâkaşa yapmıyan ve sen haklısın diyen. Üçüncüsü de, güzel ahlâklı olan. 

*****

Peygamber aleyhisselâm buyuruyorlar ki: *İyş mâ şi’te, fe inneke meyyitün*. Ne demek bu? Yâni ne iş yaparsan yap, bir gün öleceksin. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri, bâzan; *Aranızda misâfirim, bu günlerin kıymetini iyi bilin, yoksa çok ararsınız*, buyururdu. 


Ölüm hak kardeşim. Eûzü billâhi mineş şeytân irracîm. *Küllü nefsin zâikat-ül mevt*. Yâni Allahü teâlâ; Herkes, ölümün acısını tadacaktır, buyuruyor. 


Size, mutlak olan birşey söylüyorum: Âhiret hayâtı, dünyâ hayâtından daha Râhat, daha Huzûrlu, daha İyi’dir. Sakın ola ki ölümden korkmayın. 


*Ölüm*; evin bir odasından diğer odasına geçmek gibidir. Müslümânlar, son nefesde Peygamber Efendimizi aleyhisselâm görerek ve Cennet hayâtını seyrederek, ölüm acısını hiç duymıyacaklar.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir savcı, *Üç* tâne *Suâl* hâzırlamış, *Efendi* hazretlerine soracakmış. Ehibbâdan Hâlid efendi ile Bâyezid’de buluşup, Eyüp Sultâna gideceklermiş. Savcı câmiye gitmediğinden, kahvede buluşmuşlar. 


Hâlid efendi demiş ki: *Efendi hazretlerinin câmide sohbeti var, Onu dinleyip, sonra berâber yanına gideriz*. Hâlid efendinin zoruyla, savcı câmiye girmiş. Efendi hazretleri de sohbete başlamış.


Ve o sohbetin içinde, savcının bütün suâllerine de bir bir cevap vermiş efendim. Çıkdıkdan sonra, savcı; *Gitmemize lüzûm kalmadı, bütün suâllerimin cevâbını tek tek aldım ve tatmîn oldum*, demiş. 

*****

Eyüp Sultân’da, *Hüseyin efendi* diye meşhur bir *Şeyh* vardı. Efendi hazretleri oraya gelince, bu Hüseyin efendi merâk etmiş. Kendi kendine;


*Benden büyük şeyh olur mu? Kimmiş bu Vanlı Hoca, gidip bir göreyim*, demiş. Efendi hazretlerinin yanına cübbeyle, sarıkla gelmiş, kendini tanıtmış. 


Efendi hazretleri, *Buyurun!* deyip, yanına oturtmuşlar. Herkes bir geri kaymış. Hüseyin efendi kendi kendine; *Kıymetimi bildi, yanına oturttu*, demiş. 


Fakat biri dahâ gelince, onu da yanına oturtmuş. Hüseyin efendi de dâhil, herkes bir geri kaymış. Her gelen, Efendi hazretlerinin yanına oturduğundan, Hüseyin efendi kendini kapının eşiğinde bulmuş. 


Fakat sohbeti dinleyince herşeyi anlamış efendim. Ertesi gün cübbeyi, sarığı çıkarmış, Efendi hazretlerine gelmiş. Efendi hazretleri; *Hüseyin Efendi sen misin, niçin geldin?* diye sormuş. 


Hüseyin Efendi; Efendim, ben kendimi *şeyh* zannederdim. Meğer ben, *Eşşeyh* değil, *Eşşek*’mişim, size kul köle olmağa geldim, demiş ve o gün dergâhta hizmete başlamış. 


Hanımına ve kayınvâlidesine de; *Siz de gelin, dergâhda bulaşık-çamaşır yıkayın*, dermiş. Biz onları, orada hizmet ederken gördük efendim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 Hüseyn Hilmî Bin Sâ'îd-î İslâmbôlî Hazretleri buyuruyor ki:

 

Allahü teâlâ, (Derd-ü belâ) yı ve (Hastalığı) sevdiği kullarına verir kardeşim. Hazret-i Alî radıyallahü anh ne buyurmuş? (El mü’minü beleviyyûn). Ne demek bu?

 

Yâni mü’min, (Belâ) dan ve (Üzüntü) den kurtulamaz. Çünkü mü’min olmanın alâmeti, (Keder) li olmakdır, (Üzüntü) lü olmakdır. El mü’minü beleviyyûn, bu demek. 

 

Peygamber aleyhisselâm, birgün Eshâb-ı kirâmla bir yere gidiyorlardı. (Hava) da çok (Sıcak) dı, (Güneş) heryeri kavuruyordu. 

 

Eshâb-ı kirâmdan biri, Peygamber aleyhisselâmın mübârek başının üzerine bir (Örtü) koymak istedi, hani (Güneş) den korumak için. 

 

Ama Efendimiz aleyhisselâm bunu (Kabûl) etmediler. Niçin kabul etmediyer? (Farklı) muâmele olmasın diye. 

● ● ● 

(Sevme) nin üç alâmeti vardır. Birincisi, sevdiğini kim seviyorsa, onu da (Sever). Kim sevmiyorsa, onu da (Sevmez). Bu, sevenin elinde değildir. Kendiliğinden olur. 

 

İkincisi; insan, sevdiğine (İtâat) eder. İtâat varsa, (Seviyor) demekdir. Yoksa, (Sevmiyor) dur. Bu da, insanın elinde değildir. 

 

(Sevgi) nin üçüncü alâmeti de, hep (Sevgili) den bahsetmek ister. Bu da sevenin elinde değildir. 

 

İki mü’min, (Sevgi) le, (Muhabbet) le bir araya gelseler, muhakkak birinden diğerine (Feyz) akar. Hiç bir şey konuşmasalar bile.

 

Sâdece birbirlerinin yüzüne (Sevgi) ile baksalar, (Kalp) leri arasında bir hareket başlar. Hangisinin (İhlâsı) daha çoksa, onun kalbinden öbürünün kalbine (Feyz) akar. 

 

Feyz, (Nûr) demekdir. Bu, onların ellerinde değildir. Haberleri olmadan bu münâsebet kurulur. (Sahâbî) ler, henüz ilk sohbetde (Müctehid) olurlardı. 

 

Yâni dereceleri, bütün (Evliyâ) nın üstünde olurdu. Çünkü onların nefsleri (Îmân) ederdi.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Peygamber Efendimizin aleyhissalâtü vesselâm Medîne’yi teşrîfleri sırasında Medîneli kadınlar, kendisini *Def* çalarak bekliyorlardı. 


Efendimiz, hazret-i Ebû Bekr ile, Medîne’nin biraz ilerisinde, bir ağaç altında dinleniyorlardı. Bunu öğrenip, def çalarak, *Şiir*’ler okuyarak oraya koşdular. 


Biri, biraz *Yaşlı*’ca, diğeri daha *Genç* idi. Medîneliler, Peygamber Efendimizin daha yaşlı olduğunu bildikleri için, hep yaşlı görünene hitâb ediyor, Ona hürmet gösteriyorlardı. 


Biraz sonra güneş çıkıp da, üzerlerine gelince iş değişdi. Şöyle ki, *Yaşlı* görünen hemen fırlayıp kalkdı ve *Genç* görünene hizmet etdi. Güneşden râhatsız olmasın diye Ona gölgelik yapdı. 


Medîneliler anladılar ki, *Genç* görünen, Peygamber Efendimizdir. Aslında Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, hazret-i Ebû Bekr’den radıyallahü anh daha *Yaşlı* idi. 


Ama mûcize olarak, Efendimiz kimin yanında olursa olsun, ondan daha *Genç* ve daha *Dinç* görünürdü. 

*****

Peygamber Efendimiz aleyhisselâm, ölüm hastalığında ağlıyordu. Niçin ağladığını sordular. *Harb meydanında ölmediğime ağlıyorum*, buyurdu. 


Fakat Peygamber Efendimiz de aleyhisselâm şehîd olmuşdur. Çünkü ölüm hastalığında; *O yehûdî kadının verdiği zehirin te’sîriyle, ebher damarım kopmak üzeredir*, buyurdular. 


Daha önceleri, bir yehûdî kadın, Efendimize zehirli et vermişdi. Efendimiz eti çiğnerken, et dile gelip; *Yâ Resûlallah! Ben zehirliyim, beni yemeyin!* dedi. Peygamber Efendimiz hemen eti çıkardılar.


Ve Eshâb-ı kirâma, *Siz de yemeyin!* buyurdular. Fakat bir genç, yutmuş bulundu. Bünyesi de zaîfmiş ki, hemen orada vefât etdi. Sahâbe, yehûdî kadına; *Niye böyle yapdın?* diye soruyorlar.


Kadın da cevap verip; *Eğer yalancıysa, bütün insanları ondan kurtarmış olurum. Eğer doğru söylüyorsa, Allah Ona bildirir ve yemez. Ben de îmân ederim dedim*, diyor.


Ve kelime-i şehâdeti söyleyip müslümân oluyor.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâm zamânında münâfıkların başlarından biri, Peygamber Efendimizi kastederek; *Ey Kureyşliler! Bunun yüzünden ne bu başımıza gelenler?* demiş.


Sonra da –Hâşâ- *Bu Zelîli indirelim, bir Azîzi başa çıkaralım*, demiş. Sahâbeden *Zeyd bin Erkam*, o vakit çocuk imiş. Bunu duymuş ve gidip Peygamber aleyhisselâma söylemiş. 


Bu münâfığın oğlu *Hâris* radıyallahü anh da, bunu duyar duymaz hemen babasına koşmuş. 


Ve hiddetle; *Eğer böyle bir şey dediysen, git Peygamberimizden özür dile. Demediysen, demediğini söyle!* demiş. 


O da korkup *inkâr* etmiş. Bir de *yemîn* etmiş. Ama *Hâris* radıyallahü anh babasının bunu söylediğini iyi biliyormuş. Efendimize koşup, babasını öldürmek için *İzin* istemiş. 


Fakat Peygamber Efendimiz buna izin vermemişler. Bunun üzerine bu münâfık şehre girerken, oğlu *Hâris* radıyallahü anh koşup yolunu kesmiş. 


Ve babasının karşısına dikilip; *Ben Zelîl’im, Muhammed Azîz’dir* demedikçe, şehre giremezsin! demiş. 


O da korkusundan; *Ben Zelîl’im, Muhammed Azîz’dir* demek zorunda kalmış. 

,,,,,,,,,,


Efendi hazretleri gözlerinden râhatsızlardı. Bâzı talebeleri ameliyat olmasını söylediler. Efendi hazretleri bir gün bana; *Sen bu ameliyat husûsunda ne dersin?* diye sordu. Benimle istişâre etdi. 


Ben de cevâben; *Efendim, sizin onların eline teslîm olmanıza dayanamayız. Hem netîcesi de kesin değil*, diye arzetdim. 


Efendi hazretleri; *Biz de öyle düşünüyoruz*, buyurdu.


Efendi hazretlerine biz acırdık kardeşim. *Böyle derin bir âlim tanınmıyor, bilinmiyor, buralarda yazık oluyor*, derdik. 


Şimdiki Lise hocaları hep çocuk. Bizim zamânımızda oturaklı hocalar vardı. Meselâ bir fransızca hocamız vardı ki, Galatasaray Lisesinde senelerce müdürlük yapmışdı. 


Bu hoca, benim gözümde *Büyük*’dü. Ama ne zamana kadar? Efendi hazretlerini görünceye kadar. Ne zaman ki *Efendi hazretlerini* gördüm, *Sohbet*’ini dinledim.


İşte o zaman, o hocanın ve onun gibilerin, Efendi hazretlerinin yanında ne kadar *Küçük* olduğunu anladım. Bütün bu ni’metler, büyüklerin karşısında *Edebli* oturmamızdandır kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Her zaman söylüyorum, münâkaşa *Yasak*. Nasıl olur da bir mü’minin kalbi incitilir efendim. Muhammed Mâsum hazretleri, *Mektûbât*’ında bunun zararlı olduğunu bildiriyor ve *Münâkaşa etmeyiniz!* diyor. 


Bir mü’minin, bir mücâhid kardeşinin kalbini incitmenin, *Kâbe*’yi, yedi kerre yıkmakdan daha büyük günâh ol-duğunu, dînimiz bildiriyor. Onun için, buna çok dikkat edeceğiz kardeşim. 


Birbirimizin kusûrunu affedeceğiz ve sabredeceğiz. *Sabredenin gideceği yer neresidir?* Peygamber Efendimiz bunu bildiriyor. Hadîs-i şerîfde; *Sabredenin gideceği yer, Cennetdir*, buyuruyor. 


Onun için birbirimizi incitmiyeceğiz. Birimiz, birimizi incitirsek dahî, karşıdakinin buna *Sabr*’etmesi lâzım. Hattâ ona *Duâ* etmesi lâzım. Dînimiz böyle emrediyor. Müslümânlık budur, kardeşlik budur. 


Her zaman söylüyorum. *Kimseyle münâkaşa etmeyin!* diyorum. Münâkaşa *Zararlı*'dır. Dostun muhabbetini azaltır, düşmanın da düşmanlığını artdırır. 


Bir vazîfe ile *Burgaz* mağaralarına keşfe gitmişdim. O akşam da Efendi hazretlerine iftâra dâvetliydim. Vakt geç oldu, dönecek vâsıta yok. Durakda beklerken, bir *Taksi* gelip yanımda durdu.


Onlar da İstanbula gidiyorlarmış. Beni de aldılar. Edirnekapıda indiğimde, akşam ezânı yeni okunmağa başladı. Koşarak dergâha gitdim. 


Efendi hazretleri beni görünce; *Hilmi, önce namâzını kıl, biz seni bekleriz*, buyurdular. İftârdan sonra Burgaz’da neler gördüğümü sordular. 


Ben de anlattım ve *Orada çok mağara var*, dedim. 


Bunun üzerine; *O mağaralar nasıl meydana geldi biliyor musun?* diye sordular. Bilmiyorum efendim, dedim. 


*İstanbul’un surları ne ile yapıldı? Surlar yapılırken Bizanslılar oralardan kireç çıkardılar. Bunları keşif raporuna yaz*, buyurdular. 


Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri; *İbrâhim aleyhisselâm ateşe atıldığında ben oradaydım. Üfledim, ateş söndü*, buyurmuş. 


Bunun gibi, *Efendi hazretleri* de, o surlar yapılırken orada olabilir. Birden cevâplaması bunu gösteriyor kardeşim.