Yâdigâr mektûblar 52.mektûb

 Kuleli'den Edhem Kırçın'a Arabî harflerle yazılmıştır.

23 Cemâzi'l-Âhire Pazar

Ve aleyküm selâm kardeşim Edhem

Cenâb-ı Hak, erhamürrâhimîndir. Rahmet deryâsı nihâyetsizdir. Duâları,tevbeleri kabûl edicidir. Onun habîbi, sevgili Peygamberi sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki "Günâh edip de pişman olan, tevbe eden, günâh işlememiş gibidir". Ya'nî günâhı muhakkak afvedilir. Günâhlara tevbe etmeliyiz. Bir daha yapmamağa karar vermeliyiz. Günâhlarımızın afvını ondan beklemeliyiz. 

Yazılarınız çok hoşuma gitdi. Cenâb-ı Hakkın sevdiği şeyleri güzel yapanlara ve mutlu çalışınca zâhir ve bâtın ma'mûr olur. Taklîdden tahkîka kavuşulur, ârızâlardan halâs bulup selâmete varılır. Sualleriniz çok  mufassal cevâb ister, fakat karınca kaderince kısaca arz ediyorum.

1- Müftiyüssekaleyn Ebussu'ûd Efendi (kuddise sirruh), 1264 senesinde basılmış (Kazâ ve Kader) risâlesinde buyuruyor ki: (İlm,ma'lûma tâbi'dir ve haber vak'aya tâbi'dir. Bir ressam bir at resmi yapacağı zemân, zihninde atın sûretini tasavvur eder. Sonra bu tasavvuruna muvâfık olarak resmi yapar. Ressamın zihninde tasarladığı sûret, at o şekilde olduğu içindir, yoksa ressam o şekilde düşündüğü için atlar o şekli almamışdır.

Cenâb-ı Hakkın kâfirlerin ebedî îmân etmeyeceklerini bilmesi ve Kur'ân-ı kerîmde bunu haber vermesi, onları kendi ihtiyârları ile kâfir oldukları ve îmân istemedikleri içindir. Bunların kâfir olması Cenâb-ı Hakkın, bunları kâfir olarak bildiği ve haber verdiği için değildir.

Eğer bunlar, ilm-i ilâhîde ezelî olarak kâfir olacakları bilindiği için cebren ve ilme tâbi' olarak kâfir oluyorlar denirse, Cenâb-ı Hak kendi yapacaklarını ve yaratacaklarını da ezelde biliyordu. O halde kendisi de fâil-i muhtâr olmayıp hâşâ ilmine uygun olarak yaratmağa mecbur olurdu. Cenâb-ı Hak fâil-i muhtâr olduğu gibi insanlarda fâil-i muhtârdır. Cenâb-ı Hak kendi yapacaklarını ezelde biliyordu ve bu bilgisi kendisinin ve kulların irâde sâhibi olmasına mâni' değildir.)

2- [Ecnebilerin kıymet verdiği gecelerde bir tacir] Âdeti olan malı çok getirir satarsa câizdir. O geceye âid husûsî şeyleri getirir satarsa para kazanmak için ise günâhdır. O geceye ta'zîm niyyeti olursa kâfir olur. Müslimâna lâyık olan, âdeti olmayan şeyler fazla getirmemelidir.

3-  Fîsebîlillah [Allah yolunda] harbe gitmek ibâdetdir. Harâm olmayan emirlere itâ'at lâzımdır. Ma'lûmât vermek ise zemânda,mekâna, şartlara göre tehavvül eder ve cevâz ile takvâ farklıdır. 

4- Seâdet-i Ebediyye 215'nci sahîfede bildirildiği gibi uşrda, İmâm-ı A'zâm, nisâb yokdur, buyurdu. İmâm-ı Ebû Yûsüf ile İmâm-ı Muhammed'e göre ise bir sene dayanabilen mahsul mikdârı beş veskden ziyâde olursa uşr lâzım olur. Bir vesk de, 60 sâ'; bir sa', üç buçuk kilodur.

5- [Namazın bozulduğunu] Haber veren kimse âkıl, bâliğ ve sâlih müslimân ise nemâzı iâde etmek lâzımdır.

6- Mudâ'afların her bâbında fiilin sonu sâkin olunca hem nasb, hem cer, hem de ref' okumak câizdir. Ekseriya nasb, ya'nî fetha okunuyor. Maksud'da îzah edilmekdedir.

Cenâb-ı Hak hepimizi afv buyursun, doğru yoldan ayırmasın. Fenâ, zararlı kitâb, söz ve yollardan muhâfaza buyursun.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendi hazretlerini tanıdığımda, *Onsekiz* yaşında bir *Genç*’dim. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerinin *Vasiyyetnâme* kitâbı var. 


Oğluna nasîhatlerini oraya yazmış. O kitapdan birazını bizim *İlmihâl*’e yazdık. Çok kıymetli *Nasîhat*’ler. 


Herkesin, *İlmihâl*’den bu nasîhatleri okuması *İyi* olur, hattâ *Lâzım* efendim. Evinde çoluk-çocuğuna da okutup öğretmesi lâzım olan *Bilgi*’ler. 


Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, *Silsile-i aliyye*’dendir. Silsile-i aliyye’yi şiir şeklinde okurken; 


*Abdülhâlık Goncdüvânî mârifetler semâsında, dünyâyı aydınlattı hem Ârif-i Rîvegerî* diyoruz ya hani. 


Böyle, *Şiir* şeklinde olursa akılda dahâ kolay kalır. Sırasıyla ezberlemek *Zor* olabilir. 

● ● ●

*Çocuk* iken ve *Genç* iken öğrenilenler, *Taş*’a yazılan yazı gibidir kardeşim, silinmez. *Mezar* taşlarındaki *Yazılar* bile, asırlar geçdiği hâlde silinmiyor, kaybolmuyor. 


*Yaşlı*’lar öyle değil, onların öğrendikleri, *Buz*’a yazılan yazı gibidir. Buz eriyince yazı kaybolduğu gibi, *Yaşlı*’nın öğrendiği de unutulur. 


Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri *Yirmi iki* yaşında *Mürşid-i kâmil* olmuş. 


*Hızır* aleyhisselâmdan ders almış. Nerede almış? *Havuz*’da, su içinde *Hızır* aleyhisselâm ona ders vermiş efendim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İslâmiyet, zamana göre değişir, deniyor. Bunun mânâsı, *Mubâh*’ların değişmesidir. *Emir* ve *Yasak*’lar hiç değişmez. 


Mubâhların değişmesi de, bâzen *Harâm* olur, bâzen de *Farz* olur. Meselâ eskiden *Latin* harfleri ile din kitâbı yazmak *Harâm* idi, şimdiyse *Farz* oldu. 


Hattâ, *Arabî*’den başka bir Dil ile, *Din kitâbı* yazılmaz, diyen âlimler vardır. 


Bu konuda *İhtilâf* oldu. *Dîn*’in öğrenilmesi için, her *Dil*’de yazılmasında *Zarûret* olduğu görüldü. 


Bunun gibi, eskiden *Araba* almak lüzûmsuzdu, yâni *İsrâf*’dı. Şimdi ise her müslümâna, araba almak *Farz* oldu. Peki niçin?


Çünkü bu *Sıkışık*’lıkda, bu *İzdihâm*’da, belediye otobüslerine, değil müslümân *Kadın*’ların, *Erkek*’lerin bile binmesi doğru değil kardeşim. 

● ● ●  

Diyelim ki, bir kimse yatarken *Kitap* okuyor. Okudukdan sonra bir yere koyuyor. Namâza kalkacağı için *Sâati* ku-ruyor, *Seccâde*’yi, *Havlu*’yu hazırlıyor.


Ne olur ne olmaz diye *Tabanca*’sını da hâzırlıyor. Gece, bir *Gürültü*’yle uyanıyor ki eve *Hırsız* girmiş. Hırsıza karşı bu hâzırlıklarından hangisine mürâcaat edecek? 


*Tabanca* maddî silâhdır, *Te’sîri* kesin değildir. Zîra *Tutuk*’luk yapabilir, hırsız daha *Atik* davranabilir veyâ hırsızın elinde daha *Güçlü*’sü olabilir. 


Ama öyle *Silâh*’lar vardır ki, hiç *Tutuk*’luk yapmaz, *Hedef*’ini aslâ şaşırmaz, te’sîri de *Kesin*’dir. Bu silâh nedir biliyor musunuz? 


Bu silâh, o *Büyük*’lerin, yâni Mürşid-i kâmil olan *Velî*’lerin, *Evliyâ*’ların *Ruh*’larıdır, *Rûhâniyet*’leridir. Bunlar, mânevî *Silâh*’dır. 


O *Büyük*’ler, isimleri anıldığında, hattâ zihinde *Hâtır*’landığı *An*’da hemen orada *Hâzır* olur ve o kişiyi o sıkıntıdan kurtarırlar.


O mübârek *Zât*’ların gelmesi, bir anda olur. Hattâ daha *Hızlı* olur. *An* bile değil kardeşim. Başka *Kelime* olmadığı için *An* diyoruz. 


Bu Büyük’lerin rûhları çok daha *Hızlı*’dır. Hattâ *Melek*’lerden bile daha *Hızlı* ve daha *Sür’atli* dir. *İmâm-ı Rabbânî* hazreteri öyle buyuruyor kardeşim.

Sûret değişmesi

 Eski ümmetlerde suret değişmesi vardı. Günahkar biri hayvan suretine döner bunu herkes görürdü. Hz peygamber efendimizin ümmetinden bu kaldırıldı. Ancak kâmil veliler manevi olarak kişinin suretinin hayvana döndüğünü görür. Ehli dünya ve münkirler ile bidat ehli kişilerin kabirde suretleri ekseri hayvan suretindedir.


Gavs Seyyid Sıbgatullah Arvasi "kuddise sirruh"

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İmâm-ı Şâfiî’ye sormuşlar; *İmâm-ı Mâlik nasıl bir zâtdı?* diye. Cevâben demiş ki: Bir gün *Onu* görmeye gitdim, çok *Kalabalık*’dı. Herkes bir şey soruyordu. Dikkat etdim, dinledim.


*Otuz* suâl sordular. Bunlardan yirmi ikisine *Cevap* verdi. Sekizi için de; *Bilmiyorum* dedi. O zaman anladım çok büyük *Âlim* olduğunu. 


Efendi hazretlerine de suâl sorarlardı. Mübârek bâzen; *Bilmiyorum, kitaplara bir bakayım*, derdi. Hâlbuki biliyordu efendim. 


İşte bu *Büyük*’ler, bilseler bile, mütevâzı olduklarından bâzen *Bilmiyorum* derler. Bir gün Efendi hazretleriyle oturuyorduk. Bana bakıp buyurdu ki: 


*Hilmi, beni iyi dinle!* Bu zamanda bir müslümân, bu *Büyük*’lerin buyurduklarını iyi anlarsa, onlara tam *Tâbi* olursa ve sâdece onlardan *Nakl*’ederse, işte o, *İlim* sâhibidir.


*Fazîlet* sâhibidir ve gerçek *Âlim*’dir. Sen, birine birşey anlatırken veyâ yazarken, dinliyene ve okuyana *Suâl* sordurma. Bir okumada, *Râhat*’lıkla anlasınlar. 


Eğer suâl sordurursan, bu, *İyi* anlatamadığını gösterir. Yâni iyi *Konuşmak* ve iyi *Yazmak*, hiç suâl sordurmamakla mümkün olur. 


Mübârek, bu *Söz*’leriyle, sanki tâ o zamandan, bize şöyle *Emir* buyurdular: *Hilmi!* Bir gün gelecek, sen, *Kitap* yazacaksın.


Sakın ola ki, kendinden bir şey *Yazma*, kendinden bir şey *Katma*, ancak o *Büyük*’lerden naklet ve anlaşılır şekilde yaz, diye bize *Îkâz*’da bulundular. 


Elhamdülillah, biz de, *Efendi*’nin bu *Emr*’ine uyduk. Buyurdukları gibi *Kendi*’mizden bir *Şey* söylemedik ve yazmadık kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Zamânımızın en büyük *Cihâd*’ı, ehl-i sünnet *Kitap*’larını dağıtmakdır kardeşim. *Kur’ân-ı kerîm* okumak da çok *Sevap*’dır, çook. 


Niçin çok sevaptır? *Kelâm-ı ilâhî*’dir çünkü. Allahü teâlâ; *Benimle konuşmak istiyen, Kur’ân-ı kerîm okusun!* buyuruyor. 


Ne *Güzel* şey yâ Rabbî. Müslümânların her şeyi *Ni’met*’dir kardeşim. *Dünyâ*’da da ni’metdir, *Âhiret*’de de. Zâhiren *Sıkıntı*, hakîkatde ise *Rahmet*. 


İnsan, *Dîn*’ini öğrendiği *Hoca*’sını çok sevmelidir. Sevmek nasıl olur? Evliyâlardan biri diyor ki: Benim hocam *İmâm-ı Husrî* hazretleri, bir gün bir mecliste oturuyordu. 


Âlimlerden biri, hocamın bir *Sözü*’nü beğenmedi, Ona *Îtiraz* etdi. Ben bunu görünce çok üzüldüm.


*Hocam*’ın sözünü beğenmiyen bir *Adam*’ın yanında benim *İşim* yok! dedim ve kalkıp gitdim. İşte *Hoca*’ya muhabbet *Böyle* olur. 

● ● ●

Bir cemâatin içinde Allahü teâlâ en çok hangisini *Sever?* Meselâ şimdi bu *Oda*’da olanların içinde Allahü teâlâ en fazla kimi sever? 


Kim *Hizmet* ediyorsa, onu çok *Sever*. Neden? Çünkü *Seyyid-ül kavmi hâdimühüm!* buyuruldu. Ne demek bu?


Yâni bir cemâatin, bir topluluğun *Efendi*’si, en *İyisi*, onlara *Hizmet* edendir. Allahü teâlâ, hizmet edeni çok *Sever*. 

● ● ●

Acele etmek, *Şeytan*’dandır, yalnız *Namaz* müstesnâ. Vakit girince *Hemen* kılmalıdır. Gecikdikçe *Sevâbı* azalır. Başka şeylerde *Acele* yok! 


Eğilmek yok kardeşim, eğilmeyin. Öpülecek *Eller* nerde? Toprak altında. Onlar, toprak altında kaldılar. *Elim*’e geçse, ben de öpeceğim. 


Sabah namâzında başladık *Teşrîk tekbîr*’lerini okumağa. Sabah namâzının farzında, *Selâm* verince, *Tekbîr* getireceğiz.


*Vâcib*’dir çünkü. Eğer unutursanız, ikindinin farzından sonra *Üç* defâ getirin. İkisi de unuttuklarınızın *Kazâ*’sı olur.

Fitne nedir?

 Fitnenin şerîat dilindeki ma'nâsı, ma'siyetin [günahların] neticesi olan musîbetlerdir. Bu da iki kısımdır:

Birisi, zâlimin kendisine mahsustur. Ya'nî katl [adam öldürmek]. Zina, şarab içmek v.s gibi menhiyât-ı ilâhiyyeden birinin işlenmesinin akabinde, o şahsa nâzil olan musîbettir. Musîbetin en ehveni budur.

İkincisi ise tesiri umûmî olan musîbetlerdir. Böyle fitnesi çok olan musîbetlerin zuhûruna dâir işbu âyet-i celîle nâzil olmuştur: "Öyle bir fitneden sakının ki, o içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz. (Umuma sirâyet eder ve hepsini perişan eder, eseri kıyâmete kadar bâkidir)."

Bu fitnelerden birincisi, bulunduğunuz yerde, Allahu teâlânın yasaklarından biri hep yapıldığı halde, men'ine kâdir iken men' etmez, kâdir değilseniz, kalben olsun bir buğz ve düşmanlık beslemezsiniz.

İkincisi, emr-i ma'rufda müdâhene etmek, önemsememek ve gevşek davranmaktır. Bu da dinde câiz olmayan bir şeyi, canınızın istediği bir şekle sokarak câiz kılmanızdır.

Müdâhenenin mudâradan farkı budur ki, müdâhene câiz olmadığı halde, mudâra bazen haram, bazen mekrûh, bazen ise farz, vacîb ve sünnet olur.

Fitnelerin en büyüğü, en şiddetlisi din kelimesinin iftırakıdır, ya'nî Lâ ilâhe illallah kelîmesinin ma'nâsından uzaklaşmadır. Tevhîd kelîmesi,îman sözü Müslümanlar arasında, artık bir heyulâdır.

Bunun bir misâl ile izâhında: toprağın su ile yoğrulan, hamur hâline getirilen ve kalıplara dökülerek, gerek güneşin ziyâsı ve gerek ateşin tesiriyle kerpiç kesilen ve içinde evvelce yapışmasına yegâne sebeb iken bilâhare güneşin veya ateşin harareti ile giden su olduğu halde ve onun yardımıyla o taş, toprak parçacıkları birbirine yapışmış olarak birlikte bir kitle teşkîl ediyorsa, Tevhîd kelîmesi olan Lâ ilâhe illallah da, bütün mezheb, ırk farkı gözetmeden bütün müslümanların bir tek kitle hâlinde bulunmasına sebebiyet veriyor.

Taşın kırılması, ufalanması, kendini teşkil eden parçacıkların zorla ayrılmasıyla nasıl varlığı kalamıyorsa, kelîme-i tevhîdin kırılması, ya'nî söylenmemesi, levâzım ve levahıkıyla [gerekleri ve icâbları] amel edilmemesi de müslümanların kitlesinin birbirinden ayrılmasına sebebiyet verir ki, bunun cezası âhırete bağlı kılınmış olsa dahî, dünyâdaki eseri, yalnız sâhibine âid olmayıp, umûmidir. Yalnız zuhuru zamanında denilebilir ki, irâde-i ilâhiyye, hangi zamana taalluk etmiş ise, o zamanda zuhûr eder. Zelzele, suların taşması, yangın, kıtlık v.s. gibi.

Fitnelerin bir kısmı da, bid'atlerin zuhuruna sebeb olmaktır. O bid'atlar ki, Zaman-ı Seâdette ve Sahabe zamanında dinde mevcûd değildi.

Bid'atlar iki kısımdır: Birincisi âdetle alâkalıdır. Zuhurunda beis yoktur. Memnû' [yasak] olanlar dinle alâkalı olan bid'atlardır. Meselâ bunlardan biri, terâvih namazı müstesnâ olmak üzere hiçbir sünnet namazı cemâatle kılınmazken, cemâat ile kılmaktır. İşlenmesinde beis [sakınca] olmayan bid'atlar ise, çatal, kaşık ile yemek yemek ve çorap giymek gibi şeylerdir. İklim itibâriyle hıfz-üs sihha nokta-i nazarından çorap kullanmak muvafık [uygun] olamıyacağı cihetle, Server-i  Âlem (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) çorap giymemiştir. Çünkü nokta-i nazar-ı Peygamberî hıfz-üs sihha idi.

Bid'atların zuhuru bir fitnedir ki, zararı bütün mahlûkatadır. Bunlardan biri de cihâdda, gazâda tekâsül [gevşeklik] ve tenbelliktir. Burada bir nükte vardır ki, münâfıklığın alâmetlerinden biri de, şehîd olmağı istememektir. Şehâdet, İslâm dîninin takviyesi yolunda can vermektir. Her mümin kişi bunu kalben ve zevkan istemek ile memurdur. Bunun için enbiyâ-ı izamdan bir çokları ve Sahabe-i kirâmın ekserisi ve evlâd-ı Resûlün (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) cümlesi şehîd olmağı arzu etmiş ve bu itikadla can vererek âhırete gitmişlerdir.

Bu âyet-i kerîmenin devamında: "Biliniz ki, Allah'ın azâbı pek şiddetlidir" buyuruluyor. Bir kişinin sebebiyet verdiği bir fitne ile bütün mahlukatın zarar görmesi karşısında, kalblere gelmesi muhtemel olan bir vehme, şübheye karşı Cenâb-ı Hak, azab-ı ilâhîsinin pek şiddetli olduğunu bildiriyor. Çünkü rıza-ı ilâhisine mugayır [aykırı] olan bir şeyin zuhûrunda, onun sebeb olacağı zarar ve felâkete karşı ne sûretle cezalandırmak lâzım ise, o sûretle inzâl edecek ancak onun kendi zât-ı ulûhiyyetidir.

Allahu teâlânın âdetinin iktizasındandır ki, gelen cezâ umûmî gelir. Yalnız sebeb olanlara, mukaddemesi [girişi], dünyada olmak üzere cezâ, sebeb olmayanlara, ma'fû ve mazûr görülecek olanlara, ya'nî bu fitnenin zuhûr ve sirâyetine mâni' olamıyarak kalbleriyle buğz ve adâvet [düşmanlık] gösterenlere şehâdet nasîb etmek üzere mükâfattır.

(Seyyid Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh) 

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendi hazretleri dünyâdan gitdi, ama mübârek *Rûh*’ları her an *Bizim*’le berâber. Hayâtda iken *Berâber*’dik. Şimdi de *Rûh*’ları bizimle berâber elhamdülillah. Ne büyük *Ni’met*. 


*Mektûbât*’ın ikinci cildinin 66.cı mektûbunu okudum bu gün. *Seâdet-i Ebediyye*’de var bu. Orada *Kul hakkı*’nı anlatıyor. 


Üzerinde bir *Gümüş* para kadar *Kul hakkı* olanın haccı kabûl olmaz! diyor. Hiç *Sevap* kazanamaz, istediği kadar Hacca gitsin, kabûl olmaz. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri; *Ben söylemiyorum bunu, Büyüklerimiz söylüyor!* diyor. Kul hakkı, *İslâm* ahlâkının temelidir. 


Üç gram *Gümüş* borcunu, yâni birkaç *Lira*’lık kul hakkını ödemiyenin haccı, *Hacc-ı mebrûr* olsa dahî kabûl olmaz. 


Hattâ şartlarına *Uygun* olsa dahî. *Kul hakkı* bu kadar mühim. Fakat bunu *Bilen* yok, *Söyliyen* hiç yok. 


*Men sabere zafire!* Ne demek bu? Yâni sabreden kazanır, hadîs-i şerîf bu. Buna sarılalım, birbirimize *Duâ* edelim kardeşim. 


Evinizde olduğu gibi, dışarıda da kimseyle *Münâkaşa* etmeyin. Münâkaşa *Zarar* dır. Neden? Çünkü münâkaşa, *Dost*’un muhabbetini *Azaltır*, *Düşman*’ın da düşmanlığını *Artdırır*. 


Müslümâna gelen her şey *Ni’met*’dir, *Hayr*’dır. Kur’ân-ı kerîm okumak, ibâdetlerin en *Kıymet*’lisidir. Çünkü bu, Allahü teâlâ ile bir nevi *Konuşmak* oluyor. 


Namaz niçin çok *Efdâl*’dir? Çünkü namazda *Kur’ân-ı kerîm* okumak var da onun için. *Mevlîd* okumak niçin çok *Sevap*’dır? 


Çünkü mevlîdde de *Kur’ân-ı kerîm* okunuyor. Kur’ân-ı kerîm okumak bütün ibâdetlerin en *Efdâl*’idir. Hadîs-i şerîfde ne buyuruldu? 


Namazda okunan *Kur’ân-ı kerîm*, namâzın hâricinde okunan Kur’ân-ı kerîm’den daha *Efdâl* ve daha *Hayır*’lıdır. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor.

MUHABBET

  “Muhabbet; sevgilinin dostlarını sevmeği ve düşmanlarına düşmanlık etmeği îcâb ettirir. Bu sevgi ve düşmanlık, sâdık olan muhiblerin elinde ve irâdesinde değildir. Çalışmadan, zahmet çekmeden kendiliğinden hasıl olur.

Dostun dostları ne kadar güzel görünürse, düşmanları da o kadar çirkin ve kötü görünür. Bu hal, dünyâ işlerinde de vardır.

Seviyorum diyen bir kimse, sevgilinin düşmanlarından kesilmedikçe (uzaklaşmadıkça) sözünün eri sayılmaz.

Buna münâfık denir.”

(Umdetü’l-makâmât, sf. 278.)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Ne güzel *Günler*’di o günler. Buradan, yâni *Sarıyer*’den, her gün Efendi hazretleri ile, o vakitler oturduğumuz *Yer*’lere bakıyorum, o güzel *Gün*’leri hâtırlıyorum. 


O *Büyük*’lerin basdığı topraklara *Bakmak* bile, o Büyüklerden *İstifâde* etmeğe, *Feyz* almağa sebep olur kardeşim. Efendi hazretlerinin rûhâniyeti orada vardır. 


*Velîler*’in bulunduğu yerlerde, kıyâmete kadar *Rûhları*’nın irtibâtı vardır. Efendi hazretleri vefât edeli şimdi *Elli Sene*’yi geçdi. Altmış sene evvel, orada oturuyorlardı. 


*Basdığı* yerlerde, hattâ *Bakdığı* yerlerde, gözlerinin *Nûr*’u vardır şimdi onların. Kim *Severek* bakarsa, oradan *Feyz* alır efendim. 


Onların basdığı yerde *Feyz* vardır. *Söz*’lerinden olduğu gibi, *Hareket*’lerinden de *İstifâde* edilir o Büyüklerin. 


Efendi hazretleri, o zaman, yâni *Elli Sene* önce, *Sütlüce*’de, deniz kenarında otururken, görmüşlerdir bizim şu anda *Burada* oturacağımızı. 


Nasıl olur bu? Çünkü *Ruh*’lar için zaman yok ki. Rûh, *Zaman*’sızdır. Zaman, bu dünyâda var. Rûh âleminde zaman *Yok*’dur. 


Meselâ Peygamber Efendimiz, *Mîrac* gecesinde  hazret-i *Osmân*’ın koşa koşa *Cennet*’e girdiğini gördü. Hâlbuki hazret-i Osmân kaç *Bin* sene sonra Cennete gidecek. 


Ama Efendimiz, *Mîrâc*’da gördü Onun *Cennet*’e girdiğini. Onlar için zaman yok. Onun için efendim onlar, tâ o *Zaman*’dan, buraları görmüşlerdir. 


Eskiden dedelerimiz, her gün birkaç sâat *Mektûbât* okurlarmış. Büyüklerin *Sohbet*’i kalbi temizler. Eğer *Büyük*’lerin sohbeti ele geçmezse, o vakit *Rûh*’larından istifâde edilmeye çalışılır. 


Peki ne yapılır? Rûhlarından istifâde etmek için *Râbıta* yapılır. Ama râbıta *Zor*’dur, herkes yapamaz. Râbıta yapmayı beceremiyorsa, o zâtın *Kitap*’larını okur. 


Bu yolla, o *Zât*’ın rûhundan *İstifâde* eder. Yâni rûhâniyetinden *Feyz* alır. Feyz, *Nûr* demekdir. Böylece kalbi nurlanır, temizlenir ve parlar.

Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh Hazretlerinin bir tefsîr dersinden

 Bir tefsîr dersinden:

"Allahu teâlâya hamd, seçtiği kullarına selâm olsun".

- Cenâb-ı Hak insanın kalbinde saklı olanlara muttali'dir. Bazen sâhibi olan kimse bile kalbinde saklı ve gizli bulunanlardan habersiz olur. Bazen melekler bile, bu gizliliğe vâkıf olamazlar. Ancak ilim sıfatıyla Cenâb-ı Hak bilir.

İnsanın bir zâhiri, bir bâtını vardır. Zâhir de iki kısımdır. Zâhirin zâhiri, zâhirin bâtını. Bâtının da zâhiri ve batını vardır. Bâtının bâtınından sonra ebtan gelir. Bunun da zâhiri ve bâtını vardır. Ebtandan sonra ebtan-ı butûn gelir. Bunun da zâhiri ve bâtını vardır. Ondan sonra fuâd gelir ki, nazargâh-ı ilâhîdir.

- Ehl-i Cennet ve Cehennem kimlerdir? Cennet ehli şol kimselerdir ki, kalb-i efidede [fuâdında] Allahu teâlânın rızasına uygun şeyleri sever, uygun olmayanları sevmez, isterse kendisi, fiil ve hareketlerinde bunun tersini yapmış olsun. Böyle olan kimselerin hesabını mahşer günü bizzât Allahu Teâlâ yapar. Diğer insanlarla o kimse arasında bir perde halk eder. Muhasebeden sonra meleklere cennete koymalarını emr eder. Melekler, yâ Rabbi, biz bu kulun hakkında cennet ehli olmağa lâyık güzel bir amel görmedik. Dünyadaki bütün ef'ali ve harekâtı da şer'-i şerife mugayır [aykırı] idi. Kendisine Cenneti ihsân etmeğe hikmet nedir? Diye arz ettiklerinde, Hak teâlâ: "Ey meleklerim! Gerçi dediğiniz doğrudur. Ve lâkin onun kalbinde benim muhabbetim takarrur etmişti [karar kılmıştı, yerleşmişti]. Beni sevdiği gibi, sevdiklerimi de sever, sevmediklerimi sevmezdi. Cennetimi bu sebeble ihsân ediyorum" cevabını verir.

Cehennem ehli ise, bunun aksi olup, kalb-i ef'idede hubb-i ilâhînin mugayırı olarak, bir galzat [katılık], bir keder [bulanıklık], bir buğz [kızgınlık] ve adâvet [düşmanlık] mevcûd olup, hatta görünüş bakımından şer'î amelleri yapmakla muttasıf olsa da, bidâyette [başlangıçta] kendisinin de varlığından haberi olmadığı bu galzat, keder, buğz ve adâvet, ölümüne yakın birdenbire zuhur ederek Allahu teâlânın beğendiği fiiller ve hareketlerden birinin aleyhinde bir buğz veya Hak teâlânın rızasına uygun olmayan fiil ve hareketlerinden birinde bir meyil ve muhabbet husûle gelir. Bu sûretle Allahu teâlânın fiil ve hükümleri hakkında kendisinden bir küfür sâdir olarak, ebediyen Cehennemlik olur.

Bununla beraber şerîatin zâhirî amellerini işlemek, insanın yüzünde ve görünüşünde bir nûranîlik husûle getirir. Devamıyla bu nûraniyet kalbe aks eder. Zâten mü'minin kalbi, buluğ zamanında tam nûrâniyet hâlinde iken, emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerden birinin terki, diğerinin işlenmesi ve bu hâlin devam etmesi ile nûraniyet, yavaş yavaş zulmâniyete kaymağa başlar. Eğer bu zulmâniyet amelle alakalı ise, daha sonra tevbe ve pişmânlıkla zâil olarak, aslî hâli olan nûraniyyete döner. Şayet bu zulmet îmana âid, ya'nî itikad edilmesi farz olan şeylerden birinde şek, şübhe,tereddüd ederek husûle gelmiş ve daha sonra bu kötü itikaddan dönülmüş olsa bile, kalbde bıraktığı zulumatın tamamen izâlesi güçtür.

Ancak bir iksirli nazara [teveccühe] bağlıdır. Zâten hikmet-i risâletten biri de budur ki, mü'minin kalbinde bir lînet [yumuşaklık] husûle gelerek hubb-i ilâhî [Allah sevgisi] zuhûr etmiş olsun.

İyi ve kötü ameller, tam açık olmayan delîllerdir. Sâhiblerinin Cennet veya Cehennem ehli olmalarına hüccet olamazlar. Bu keşf yoluyla da bilinemez.

Keşf üç kısımdır: Birincisi, yüzde onu yanlış, doksanı doğru olandır ki, keşfin en yüksek mertebesidir. Diğer kısımlar ise, yüzde ellisinin doğru, ellisinin yanlış olmasıyla, yüzde doksanının yanlış, yüzde onunun doğru olmasıdır ki, bu da keşfin en aşağı derecesidir.

Bu sûretle keşfin en yüksek mertebesi bile olsa, redde mahkûmdur.

Bilmek de üç kısımdır: Birincisi keşfe dayanan, ikincisi akla dayanan, üçüncüsü de ilme dayanandır. Keşfe dayanan makbûl ve muteber olmadığı gibi, akla dayanan bilmek de merduddur. Çünkü akılda bir kararda kalmaz.

Bilmenin makbûl ve mu'teber olanı ilme dayanan bilmektir. Bu ilim de ilm-i ilâhîdir. Ancak kendilerinde ihsân ve verâset yoluyla bu ilm-i ilâhî bulunan kimselerin ilimleri, makbûl ve mu'teberdir. Çünkü Hak sübhânehü ve teâlâ zâtıyla 'alîm'dir. Bütün mahlûkları var olmadan evvel, halk âlemi, emr âlemi, ceberût âlemi, lahut âlemi ve diğer âlemlerin yaratılmasından evvel, âlemlerin bu sûretle oluşunu bilmiş ve meleklerine de o sûretle tekvînleri [vâr etmeleri] hakkında emr-i ilâhîsini bildirmiştir.

Bu ilim sarîhdir. Bu âlem böyle zuhûr edecektir. İlm-i ilâhîde ebda' yoktur. Ezelî iradesi her şeye müreccehdir. İlm-i  ezelî, kudret-i ezelî, irâde-i ezelî nasıl sâdir olduysa, öylece zuhûr edecektir. Buraya duhûlde [girmede] kimsenin hakkı yoktur. "Yaptığından suâl olunmaz" âyet-i kerîmedir.

Allahu teâlânın ezelî ilmi, şekavetine hükm etmiş ise, namaz kılıyorsa, önce namazı bırakır, oruç tutarsa, bunu da terk eder. Nazarında, fiil ve hareketlerinde Allahu teâlanın rızasının veya rızasızlığının olup olmadığını idrâk ve anlamamağa başlar. Dinin büyükleri aklî ve naklî delillerle kendisini uyarmağa çalışsalar da, hurmet ve riâyet etmez. Ölümü geldiğinde de, şakî olarak, kâfir olarak, mürted olarak geberir gider.

Allahu teâlânın ezelî ilmi bir kimsenin seâdetine hükm etmiş ise, kalbinde bir intibah [uyanma] husûle gelir de, şer'-i şerîfin muvâfık gördüğünü sevmeğe, görmediğini sevmemeğe başlar. Kalbi Allahu teâlânın çok zikrine ülfet eder. Ef'âl ve harekâtında, dâima Allahu teâlânın rızasına uygun olup olmamağı düşünür. Zâten bu hal de aynı zikirdir. Sâîd [iyi] olanların en küçük alâmeti, her zaman, mekân ve işinde göz ucu yâra bakıyor ise, kendisinde hubb-i ilâhî mevcûddur. Aksi ise merdûd-i ilâhîdir.

Merdûd-i ilâhî olan kimselerin müstehak olacakları azâb, âhırete mahsûs ise de, diğer emsallerini uyanmağa da'vet yüzünden, dünyâda da bir azâba müstehak olur. Hastalık, elem, keder ve sâire gibi kendisine bir fitne ârız olur.

(Son halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin külliyatı, 2.cild, sahîfe: 274-275-276)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İster *Dünyâ*’da olsun, isterse *Âhiret*’de olsun, o *Büyük*’lere karşı *Kusûr* işliyenler, *Feyz* alamazlar kardeşim. 


Bilmemek *İki* türlüdür. Bir şeyin kendisinin *Harâm* olup olmadığını bilmemek, bir de, bir şeyin içinde *Harâm* bir şey olup olmadığını bilmemek. 


Alkollü *İçki*’nin harâm olup olmadığını bilmemek, *Özür* değildir, affedilmez. Ama bir şeyin aslı *Helâl* olup da, içine *Harâm* bir şey karışmış olduğunu bilmemek *Afv*’edilir.


*Namaz* kılabilmek, *İbâdet* yapabilmek, *Helâl* lokma yemeye bağlıdır. Lokması *Helâl* olmıyan, ibâdet edemez, *Sıkıntı* basar. 


*Harâm*’la beslenen vücut, câmiye girmek istemez. Girse bile *Kaçmak* için fırsat arar. *Maya*'sı bozuk dedikleri gibi, *Gıdâ*’sı bozukdur o kimsenin. 


Allahü teâlâ her bir *Zevk*’i ve her bir *Tad*’ı, hem *Helâl*’de, hem de *Harâm*'da yaratmış. Yâni helâlden yaratılmamış hiçbir zevk *Yok*’dur. 

● ● ● 

Peygamber aleyhisselâmın birçok *Mûcize*’leri vardı. Her bir mûcizesini çok *Kişi*’ler naklediyor,  bâzılarını ise bir *Ordu* haber veriyordu. 


Meselâ; parmakları arasından *Su* akması mûcizesi böyledir. Eshâb-ı kirâmın *Suları* bitmiş, hava da çok *Sıcak*. Efendimiz aleyhisselâm, *Eshab*’dan bir kap *Su* istiyor. 


Derhâl getiriyorlar. Efendimiz, o kapdaki *Su*’yun içine mübârek *Eli*’ni sokuyorlar. Eli *Su*’ya girince, kapdaki *Su* taşmağa başlıyor. 


*Kab*’ın dört bir yanından *Dere* gibi *Su* akıyor. Bütün ordu, kana kana *İçiyor*’lar ve kaplarını dolduruyorlar. Efendimiz; *Yeter mi?* buyuruyor. 


Eshâb-ı kirâm; *Yeter yâ Resûlallah!* diyorlar. Efendimiz elini *Su*’dan çıkarınca, su akması duruyor. Eğer elini suya sokmasaydı, *İp* gibi çok *Az* su akacakdı. 


*Su*’yun içinde tutduğu için, *Kab*’ın her tarafından bol bol sular *Akdı*. O su nereden geldi? Mübârek *Parmak*’larının  arasından çıkıp akdı.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Allahü teâlâ *Kerem* sâhibidir. Kerem sâhibi, *Kerem*’inden dönmez. Yeter ki, *Kul*’ları azmasın. Kulları *Ahd*’i bozmadıkça, Allahü teâlâ *Ni’met*’ini eksiltmez. 


Nitekim kendisi; *Şükr ederseniz, ni’metlerimi artdırırım!* buyuruyor. Bir *Şükr-ü Hâlî* var, bir de *Şükr-ü Kâlî* var. 


Şükr-ü Kâlî, *Söz* ile şükretmekdir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; *Allahümme mâ emsâ* duâsını okuyan, o günün *Şükr*’ünü yapmış olur! buyuruyor. 


*Şükr-ü Hâlî* ise, bir *Ni’met* ne için verilmişse, o ni’meti, *Onun* için kullanmakdır. *Göz* ne için verilmişse, *Ora*’ya bakmak gibi. 


Allahın *Dîni*’ni yaymak ni’metınin devâm etmesi için, bu ni’mete *Şükr*’etmek lâzım. *Ni’met*’e şükretmek nasıl olur? O ni’meti *Yeri*’nde kullanmakla olur. 


*Yeri*’nde kullanmanın birinci şartı da, *Fitne*’den sakınacağız. Fitne demek, müslümâna *Zarar* gelmesi demekdir. *Fitne*’ye sebep de, müslümânların birbirlerine olan *Sevgi*’lerinin azalmasıdır. 


Öyleyse, *Fitne* çıkmaması için, birbirimizi *Çok* seveceğiz. Ayrıca *Sevgi*’mizi de onlara bildireceğiz. Peygamber Efendimiz buyuruyor bunu. Yâni *Hadîs-i şerîf*. 


Resûlullah Efendimiz buyuruyor ki: *Men ehabbe ehâhü, fel yuhbir iyyâhu*. Ne demek bu? Yâni bir kimse, bir din kardeşini *Seviyor*’sa, sevdiğini ona *Bildir*’sin. 


Ona sevdiğini bildirmek, *Seni Seviyorum* demekle olmaz. *Sevgi*’nin şartlarını yerine getirmek lâzım. Meselâ biri, bir din kardeşimizin *Aleyh*’inde konuşursa ne yapacağız? 


O kimseye; *Sus!.. Din kardeşimin aleyhinde konuşma!* diyeceğiz. Onu susturacağız, Mü’min kardeşimizi bir *Müşkilât*’da görünce, hemen *İmdâd*’ına koşacağız, arkasından *Duâ* edeceğiz. 


Bakın, ben namazda duâ ederken ne dedim? Siz de duydunuz. *Hizmetlerimize iştirak eden din kardeşlerimize* diye, sizlere duâ etdim. Beş vakit namazda ben size *Duâ* ediyorum kardeşim.


Neden? *Sizleri Seviyor*’um da onun için. Hadîs-i şerîfde öyle buyuruluyor. Bir kimse, bir din kardeşini seviyorsa, sevdiğini ona bildirsin. 


Ama bu, *Lâf*’la olmaz ki. *Ben seni seviyorum* demek kâfi değil. *Sevgi*’sini ona bildirsin demek, *Sevgi*’nin *Şart*’larını yerine getirsin demekdir.

Yâdigâr mektûblar 51.mektûb

 Kuleli'den Mehmed Batır Gürgezeroğlu'na Arabî harflerle yazılmıştır.

Kıymetli kardeşim Mehmed Efendi (Batır)

Güzel harfler ile yazmış olduğunuz tebriğinize teşekkür ederim. Ben de sizin kandil-i şerîfinizi tebrîk eder sizin ve bütün arkadaşlarımızın mübârek Ramezân-ı şerîf ayını elemsiz, kedersiz idrak etmenize duâlar ederim. Cenâb-ı Hak hepimizi bu bereketli günlerin ve gecelerin feyz ve ni'metlerine kavuşdursun ve insan ve cin şeytanlar şerrinden muhafaza buyursun.

Diş diplerinde hâsıl olan beyaz ve sarı cisimler kefeki'dir. Bunların altına su girmezse gusl kabûl olmaz. Bunları ayna karşısında kürdanla temizlemeli ve misvak kullanınca bir daha hâsıl olmaz. Dişlerin sarı, siyah renk olması kefeki değildir. Bu renklerin gusle zararı yokdur. Cism halinde olunca mâni' olur. Temizlemek için çok uğraşmamalı, mümkün olduğu kadar temizlemelidir. Bir diş tabîbine temizletmek daha iyi olur. Daha önceki nemâzları kazâya lüzum yokdur. Vesveseye lüzum yokdur.

1- Hacda 13'ncü vâcib, tavâfdan sonra iki rek'at nemâzdır.

2- Başkasına veled-i zinâ diyene [şer'î devlette] 80 sopa had vurulur. Kendisine derse cevâbını kitâblarda bulamadım, bilmiyorum.

3- Kağıd para da [necâset bulaşmak ve temizlenmek bakımından] bez gibidir.

4- [Müezzin] kendi tesbihini yüksek sesle söylerse dâhil olur, ilân için ayrıca söylerse [tesbih mikdarına dahil] olmaz.

Kunutu bilmeyen, Rabbenâ âtina fiddünyâ haseneten sonuna kadar okursa vâcib ifa edilir. Veya üç kere Allahümmağfir lî demek de olur.

[ Bir şeyi unutmamak için] Parmağa ip bağlamak memnu' değildir.

Tabîb-i müslime mürâceat lâzımdır.

[Radyo ve televizyon] Alıp satmak ve ta'mir etmek uygun değildir.

[Mushafdan başka içinde] Âyet-i kerîme bulunan kitâblar abdestsiz tutulur; fakat yere konmaz.

[Mü'minin] Sıfatı, harâmlardan ictinâb, ibâdetle iştiğal,Mevlâ-yı teâlâya itâ'atdir.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bu zamanda, *Dünyâ*’nın bu kadar *Kötü*’lüğünü görünce, onu sevmemek daha *Kolay*. Hattâ biraz *Îmân*’ı olan bile dünyâyı sevemez, biraz *Akl*’ı olan bile sevemez. 


Bir büyük *Evliyâ zât*’dan *Feyz* alan kimse, hiç *Dünyâ*’yı sevebilir mi? Herkes kendine baksın. *Büyük*’lerden istifâde edip edemediğini *Buna* göre anlasın. 


Büyüklerin *Sohbet*’ine kavuşan, *Seâdet*’e kavuşur. Ya *Sevgi*’sine kavuşan ne olur? Peki, o *Büyük*’lere kavuşamazsak ne yapacağız? 


O zaman *Vâris*’lerinden *İstifâde* edeceğiz. Vârisleri de yoksa, *Köle*’lerinden, o da yoksa *Kitap*’larından istifâde edeceğiz. 


Onların *Basdığı* yerlerde, hattâ *Bakdığı* yerlerde bile, gözlerinin *Nûr*’u vardır şimdi. Kim *Severek* bakarsa, oradan *Feyz* alır efendim. 


*Sözleri*’nden olduğu gibi, *Hareket*’lerinden de istifâde edilir. Ama *Sevmek* şartıyle. Ne demek sevmek? Yâni Onun *Yolu*’nda olmak, Onun sevdiklerini *Sevmek* demekdir. 


*El mer’u mea men ehabbe*. Bu, büyük bir *Müjde*’dir bize. Hadîs-i şerîfdir. Yâni herkes, dünyâda *Kimi* seviyorsa, âhiretde *Onun* yanında olacak. 


İnşallah *Biz* de âhiretde, o *Büyük*’lerin yanında olacağız efendim. Bırakmazlar inşallah. Çünkü *Kerîm*, kereminden vazgeçmez. 


Bir talebede *İki* husûsiyyet olması lâzımdır. Birincisi, *Edeb* ve *Saygı*’dır. İkincisi, dünyâlık olarak eline ne kadar *Servet* ve *Şöhret* geçerse geçsin, *Tevâzû* sâhibi olmasıdır. 

● ● ● 

*Cumâ* günleri, mevtâların *Ruh*’ları, tanıdıklarına, evlâtlarına gelir ve bir *Hediye* beklerler. Bir *Yâsin-i şerîf* okusa da, *Sevâb*’ını bana hediye etse! diye beklerler.


*Şâh-ı Nakşibend* hazretleri buyuruyorlar ki: *Dindâr* bir arkadaşla berâber olmak, *Evliyâ* kabirlerine gitmekden daha *Fazîlet*’lidir. Neden? *Görüşüyor*’sun çünkü. 


Bu dînin aslı, bizzât *Görmek*’dir, bizzât *Görüşmek*’dir, *Sohbet*’inde bulunmakdır. *Eshâb-ı kirâm*’ın derecesine hiç kimsenin ulaşamamasının *Sebeb*’i de, işte budur. 


Çünkü *Onlar*, Resûlullah Efendimizle *Bizzât* görüşüyorlardı, konuşuyorlardı, *Sohbet*’ini dinliyorlardı. Bütün *Üstün*’lükler, büyüklerin *Sohbet*’inde mevcûddur kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Dîn*’ini bilmiyen, *Ona* göre yaşamıyan bir kimse, dünyâ işlerinde *Muvaffak* olamaz. Dünyâda muvaffak olsa bile, mutlaka sonu *Hüsrân*’la biter. 


Ya *Hanım*’ından, ya *Çocuğu*’ndan, ya da *Kendi*’nden, kesinlikle *Râhat* edemez. Çünkü hadîs-i şerîf var, *Dünyâda râhatlık yokdur!* diye. 


Mü’mine râhatsızlık, *İbâdet* gibi gelir. Kâfire râhatlık, *Felâket*’dir. Birine *Sevap*, diğerine *Azap* var. Ne tâlihsiz insanlar ki, hem dünyâda, hem de âhiretde *Azap* görecekler. 


Dünyâya *Gönül* bağlamamalı. Yolcu, yolu *Tâmir *etmekle uğraşmaz. Meselâ *Hacca* giden bir kişi, orada; şu *Ev*’i, şu *Apartman*’ı alayım! diye düşünmez. Çünkü bir müddet sonra *Geri* dönecek. 


Dünyâ hayâtı da böyle. İnsan vücûdu çok büyük bir varlık. Darwin bile; *Gözün yapısını düşündükçe hayretimden tepem atacak gibi oluyor!* demişdir. 


İnsanın *Vücûdu* bile böyle olursa, ya *Rûh*’u? Rûh, bir anda *Şark*’dan *Garb*’a gider. 


Allahü teâlâ *Cevher*’i, *Elmas*’ı çöplüğe koymaz. Eğer *Kalb*’iniz, Rabbimiz tarafından sevilmeseydi, seçilmeseydi, bu *Büyük*’leri tanımak, size *Nasîb* olmazdı. 


Kalplerin zindeliği, *Zikr-i ilâhî* ile olur. Ben çok yoruluyorum, ama *Kalb*’imiz zinde elhamdülillah. İmâm-ı Rabbânî hazretleri *Mektûbât*’da buyuruyor ki: *Seâdet*’lerin başı, bir *Büyük* tanımakdır. 


Allahü teâlânın *Sevdiği* kullarını sevince, onlardan *Feyz* alınır, *İstifâde* edilir. Onlardan feyz alındığı nasıl belli olur? Onun bir *Alâmet*’i var. O da *Dünyâ*’yı sevmemekdir. 


Dünyâyı *Sevmemek*, eskiden daha *Zor*’du. Çünkü eskiden dünyâda da biraz *Nûr* vardı. Yâni sevilecek bir *Tarafı* vardı. Ama şimdi hiç kalmadı.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Allahü teâlâ, bizi *Seçdi*. Biz seçildik kardeşim. Biz seçemeyiz, O bizi *Seçdi* ve bu *Îmân*’ı bize nasîb etdi. Bize düşen, sâdece bunu *Korumak*’dır. Çünkü düşmanı çok. 


Ayrıca, *Elli lira*’nın düşmanıyla, bir *Pırlanta*’nın düşmanı bir olur mu? Bu düşman, çok *Kuvvetli*. Onun için *İmâm-ı Rabbânî* hazretleri buyuruyorlar ki: 


Sen, o *Îmân* cevherini tek başına koruyamazsın. O *Pırlanta*’yı korumanın bir *Yol*’u var. O da, onu koruyabilen *Kimse*’lerle berâber olmaktır. *Onlar*’la berâber olursan, *Sen* de korunursun. 

● ● ● 

İnsanlığa *Hizmet*, cemiyete *Hizmet*, islâmiyeti *Anlatmak*’la mümkündür kardeşim. İslâmiyeti anlatmak da *İlim*’le mümkündür. *İlim*’siz islâmiyet olmaz. 


Bu zamanda cihâd, *Yazı* ile olur, *Kalem*’le olur. O kalemi iyi yerde kullanan, *Mücâhid* olur, kötü yerde kullanan da *Mülhid* olur kardeşim, Allah korusun. 


Ne *Ni’met* yâ Rabbî, ne *Seâdet*. Allahü teâlâ gözümüzü açdı. O *Büyük*’leri gösterdi, tanıtdı, sevdirdi. Rabbimize sonsuz *Hamd* olsun ki o *Büyük*'leri hem *Gördük*, hem *Tanıdık* hem de *Sevdik*. 


Yalnız *Görmek* kâfi değil, asıl büyük seâdet, *Tanımak* ve *Sevmek*’dir. Bu da Rabbimizin *İhsân*’ı kardeşim. O *Tanıt*’masaydı, biz tanıyamazdık. O *Sevdir*’meseydi, biz sevemezdik. 


*Müjde*’ler olsun bu büyük *Ni’met*’e kavuşanlara. 1400 seneden beri, *Hak* ile *Bâtıl* çatışması var. Bu çatışma, *Âdem* aleyhisselâmdan beri var, *Kıyâmet*’e kadar da devâm eder. 


*Bid’at*’ler var, sahte *Şeyh*’ler, sahte *Mürşid*’ler var. Bunlar *Âhiret* adamı değil, *Dünyâ* adamı kardeşim. Gençlerin *Îmân*’larını çalıyorlar. 


Daha evvel de *Vardı*, her zaman *Var*. Onların tuzağına düşmemek kadar büyük *Seâdet* yok kardeşim, *Altıyüz* senede kurulan *İslâm* ahlâkı, *Altmış* senede bitdi. 


Niye? Çünkü nefs *Kâfir*, onun için *Küfr* çabuk yayılır. *Ahlâk*’sızlık, *Îmân*’sızlık çabuk yayılıyor. Çünkü insanın içindeki *Nefs*, fırsatını bulunca hemen döner. Onu zapdetmek çok *Zor*’dur.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendimiz aleyhisselâm vefât edince, ortalık karışdı. Ensâr ve muhâcirîn; *İki tarafdan da birer halîfe seçilsin!* dediler. 


Hazret-i Ömer kılıcı çekip; *Ebû Bekr halîfedir, bî’at etmiyeni keserim!* dedi. Bu konu âcil olduğu için hemen *Seçim* işi yapıldı. 


Eğer gecikdirilseydi, iki *Halîfe* olacak ve Eshâb-ı kirâm *İki*’ye bölünecekdi. 


Halîfe seçimi sırasında, *Hazret-i Alî* radıyallahü anh *Defin* işi ile meşgûl oluyordu. Onun için önceden *Kendi*’sini çağırmadılar. 


Ama işi bitince, O da gelip hazret-i Ebû Bekre *Bî’at* etdi. Hazret-i Alî’nin *Üzüntü*’sü, halîfe olmak için değil, önceden çağırılmadığı içindi. 


Ama çağırılmayışının da *Sebeb*’i vardı. Çünkü o vakit, *Ehl-i beyt*’in yanındaydı. Onları *Tesellî* ediyordu. 

● ● ● 

Biz hepimiz çok *Şanslı*'yız kardeşim. Çok *Bahtiyâr*’ız. Niçin? Çünkü *Sâhip*’siz değiliz. Bir sâhibimiz var. 


*Yâsin-i şerîf*’de geçiyor bu. Meâlen; *Onunla, biz onları tutduk!* buyuruyor. 


Yâni Allahü teâlâ, *Has* kullarının, *Sevgili* kullarının boynuna, mânevî bir *Tasma* atar. Yâni ona *Sâhip* çıkar. Kendine bağlar. 


Bu *Bağ* varken, o kimse *Râhat*’dır, *Mutlu*’dur, *Huzûr*’ludur. Bu, onun için bir *Seâdet*’dir. Çünkü içi *Râhat*’dır. 


Ama *Nefs*, devâmlı sûretle o *Tasma*’yı çıkarmasını ister. *Bir an evvel at şunu!* der. Devâmlı bunu söyler. Niçin? 


Çünkü o *Bağ* varken yanaşamıyor ona. *Vesvese* veremiyor. *Zarar* yapamıyor, *Yol*’dan çıkaramıyor. Çünkü o, *Rabbi*’ne bağlı. O bağı çıkarırsa, hemen gidip *Musallat* olacak.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki*:


Cenâb-ı Hak, bu *Sonsuz* olan *Ateş*’i söndürecek bir *Şey* yaratmış. Yâni bunun bir *İlâc*’ı var. Sonsuz ateşi söndüren bu ilâç nedir? 


*Lâ ilâhe İllallah Muhammedün resûlullah* kelâmıdır. Bu kelâmı, inanarak *Bir* defâ söyliyen için, o sonsuz *Ateş*, sonsuz olarak *Söner* efendim. 


Kalpdeki *Kir*’leri temizlemek için de ilâç; *Estağfirullah min külli mâ kerihallah* kelâmıdır. 


Bunları, hem *Kalb*’en, yâni inanarak, hem de *Fiil*’en, yâni ağızla söylemek lâzım kardeşim. 


Velhâsıl Cenâb-ı Hak, insanlar için iki *İlâç* yaratmış. Biri, *Kelime-i tevhîd*, diğeri de *İstiğfâr*. Bunlara, baha biçilmez efendim. 

● ● ●

Hedefi, maksadı *Allah*’ın rızâsı olmıyan kimse, Cehennem ve kabir *Azâb*’ından kurtulamaz. *Bid'at* çıkartan kimse de *Cehennem*’de yanacakdır. 


*Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihî şey’ün fil ardı velâ fissemâi*. Kim bu duâyı okursa, yerde ve gökde, ona aslâ bir *Zarar* gelmez. 


*Bismillâhillezî*, bu, öyle bir Besmeledir ki, *Lâ yedurru me’asmihî şey’ün fil ardı velâ fissemâi*. Gökde ve yerde, hiçbir şey o kula zarar veremez. 

● ● ● 

Bizim *Kitap*’larımızı alıp da okuyana, Allahü teâlâ *Îmân* nasîb eder. Hattâ *Seâdet-i Ebediyye* kitâbının evlerde bulunması bile, *Feyz* almaya sebep olur efendim. 


Yâni bizim *Kitap*’lar, birer *Mücevher* kardeşim. Çünkü kendimden bir şey yazmadım. Falanca kitapda *Şöyle*, filanca kitapda *Böyle* bildiriyor, diye yazdım. 


Velhâsıl bizim *Kitap*’lar, hep *İslâm Âlim*’lerinin yazılarıdır. Bizim ilâvelerimiz varsa, onlar da *Efendi* hazretlerinden duyduğum, öğrendiğim *Bilgi*’lerdir.


İşte bizim kitaplar, hep o *Büyük*’lerin yazıları olduğu için, bütün dünyâ *Hayrân* kalıyor. Elhamdülillah, bunlar hep *Efendi* hazretlerinin *Bereket*’i.


Onun *Himmet*’i kardeşim. Bizimle alâkası yok. *Abdülhakîm* Efendi hazretlerini görmeseydik, bu kitapların *İsmi*’ni bile işitmezdik, değil basdırmak.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Biz, çok *Şanslı*’yız kardeşim. Dünyâda yedi *Milyar* insan varsa, bunun *Bir* milyar kadarı *Müslümân*’dır. Bu bir milyar müslümânın da, yüzde doksanı *Bid’at Ehli*’dir. 


Geriye, *Yüzde On* kalıyor. Onun içinde de, neler vardır, neler. Onun için biz çok *Bahtiyâr*’ız kardeşim. 


Şu dünyâda en *Ahmak* kimse, *Rızk*’ından *Şüphe* edendir kardeşim. Rızık, *Mukadder*’dir. Yâni ezelde *Takdîr* edilmişdir. 


Hiç kimse *Rızk*’ını yemeden ölmez. Çocuk, daha anne karnındayken, *Cebrâil* aleyhisselâm gelir ve ona birkaç *Şey* söyler. 


Bir tânesi; Senin ömrün, şu kadar *Sene*, şu kadar *Ay*, şu kadar *Gün*, şu kadar *Saat*, hattâ şu kadar *Dakîka*, şu kadar *Sâniye*’dir, der. 

● ● ● 

*Efendi* hazretlerinin talebelerinden *Cevat bey* vardı. Muhârebede bir ara *Aklı* bozulmuş. Doktorlar; *Her an saldırabilir!* diye rapor vermişler. 


Ama kimseye de saldırmadı. Bir gün, *Efendi*’nin sevdiklerinden *Mehmet Efendi*, *Cevat Bey*’i yemeğe *Dâvet* etdi. Biz de oradaydık. 


Cevat bey, baklava tepsisine bir avuç *Tuz* koydu. Bize de; *Sakın Söylemeyin!* diye işâret etdi. Ondan herkes çekinirdi. 


Ama çok da *Şakacı*’ydı. Tepsi ortaya konunca, *Tuzlu* tarafını Mehmet Efendi’nin önüne çevirdi ve *Önce ev sâhibi başlasın, bakalım nasıl?* dedi. 


Mehmet Efendi bir *Dilim* aldı, ağzı yüzü *Değişdi*. Yüzü değişince, Cevat bey sordu; *Bir şey mi var tadında yoksa?* dedi. 


Mehmet Efendi de; *Tadı da tuzu da yerinde!* dedi ve hemen dışarı çıkıp, *Kızları*’na seslendi. Biz anladık ki onlara *Kızacak*. Hemen çağırdık, hakîkati söyleyince, ferahladı. 

● ● ● 

*Efendi* hazretleri buyurdu ki: Herkes, *Hac*’da bir *Duâ* eder, en çok *İstediği* şeyi ister, orada yalvarır. Ben de; *Yâ Rabbî, benden okuyanı âlim eyle!* diye duâ etdim, buyurdu. 


*Efendi* hazretleri, bizi *Kendisi* çağırdı. O çağırmasaydı biz gidemezdik efendim. Bize her *Şey*’i, O öğretdi. Hiç yüzlerine bakamazdım.

Sofra ve yemekler

 Sofra ve yemekler

Macid-ül Kürdi hazretlerinin “rahmetullahi aleyh” oğlu Süleyman şöyle anlatıyor:


Babamla aynı evde kaldığımız zamanlarda kapımıza kim gelse, karnını doyurur ve giderdi sevinerek.


Bir gün, yine bir çok fakirler gelip çok aç olduklarını söylediler babama.


Babam bana dönüp;

- Gir şu küçük odaya. Oradaki sofrayı alıp buraya getir! dedi.


Çok şaşırdım.

Zira o odada yemek olmadığını çok iyi biliyordum.

Hatta az önce o odadaydım ve yerdeki kilimden başka bir şey yoktu odada.


Ama yine de itiraz etmedim babama.

- Peki, deyip odaya girdim.


Bir de ne göreyim. Mükellef bir sofra duruyor odanın ortasında.

Üzerinde çeşit çeşit yemek ve meşrubat vardı üstelik.


Getirip koydum fakirlerin önüne.

Oturup bir güzel yediler.

Ve Allah'a şükredip, babama da teşekkür ederek ayrıldılar.


Otuz fakir daha geldi


Az sonra, otuz fakir daha geldi evimize.


Babam, aynı şekilde emretti bana:

- Git şu odadaki sofrayı buraya getir!


Tereddütsüz girdim odaya.

İkinci sofrayı da kucaklayıp getirdim misafirlerin bulunduğu yere.


Onlar da yemekleri yiyip, geri gittiler.

Ben alışıktım bunlara.

Hiç yadırgamıyordum artık.


Rahat etmek için


Bir gün sohbetinde;

- Kardeşlerim, dünya ve ahirette rahat etmek, İslamiyet’e uymaya bağlıdır, buyurdu.


Ve açıkladı bunu:

- Görünen görünmeyen bütün iyilikler, Resulullah efendimize “aleyhisselam” tâbi olmaya bağlıdır. Fakat bu iş bilgi ister. İslamiyet ilim dinidir. Bilmeden Müslümanlık olmaz. Resulullaha “aleyhisselam” uyabilmek için Onun dinini iyi bilmek gerekir. Bilmezsek nasıl uyacağız?

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*El mer’u me’a men ehabbe!* hadîs-i şerîf bu. Yâni herkes, bu dünyâda *Kim*'i severse, âhiretde de *Onun*’la berâber olacak. Her hadîs-i şerîf, bir *Âyet-i kerîme*’nin açıklamasıdır. 


Bu hadîs-i şerîf de, *Mâide* sûresindeki; *Müşrikleri ve yahûdîleri severseniz, onlardan olursunuz!* meâlindeki âyet-i kerîmenin açıklamasıdır. 


Burada, *Müşrik*’lerden maksat, bugünkü *Hristiyan*’lardır. Çünkü onlar, hâşâ *Allah Üç*’dür dedikleri için *Müşrik* oldular. Bugünkü hristiyanların çoğu böyledir. 


Allahü teâlânın, bir *Kulu*’nu sevmediğinin alâmeti, onun *Mâlâyanî* şeylerle vakit geçirmesidir. Yâni ne *Dîni*’ne, ne de *Dünyâ*’sına fâideli olmıyan işlerle uğraşmasıdır kardeşim. 


Ne gibi? Meselâ *Top* oynamak, *Maç* izlemek ve *Futbol* gibi. Bunlar, *İngiliz*’lerin, müslümân gençlerin *Dinleri*’ni öğrenmelerine *Mâni* olmak için, islâm memleketlerine sokdukları *Oyun*’lardır. 

● ● ● 

Allahü teâlânın bir kulunu *Sevdiği*’nin alâmeti, *Fıkh İlmi* ile meşgûl olmasıdır. *Fâsık*’lar, Allahü teâlânın *Sıfat*’larına düşmandır, *Kâfir*’ler ise *Zât*’ına düşmandırlar. 


Her *Ülfet*, bir *Külfet* mukâbilidir. Yâni bir *Hizmet*’de ne kadar *Zor*’luk varsa, ne kadar *Sıkıntı* çekilirse, *Sevap* da o kadar *Fazla* olur. 


Onun için, zor da olsa, *Zor* demeyin kardeşim. Siz, zor olana *Tâlip* olun. Çünkü bir iş *Hayr*’lı ise, onun *Sıkıntı*’sı çok olur. 


Bir hizmetde hiç *Sıkıntı* yoksa, ondan biraz *Çekinmeli*. Niçin? Çünkü hayrlı işlerde sıkıntı vardır. Sıkıntı yoksa, o *İş*’den vazgeçmeli. 


*Hayrlı İş* neden sıkıntılıdır? Çünkü *Nefs* ona karşıdır, *Şeytan* karşıdır. Şeytan gibi olan *İnsan*’lar da buna karşıdırlar. 


Bütün bu *Karşı* olanları bir bir aşacaksınız, ondan sonra *Âb-ı Hayât*’a kavuşacaksınız.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Eshâb-ı kirâm*’ın, çok üstünlükleri var. Çok *Meziyet*’leri var, çok *Kıymetli* insanlar. Allahü teâlâ onları, Kur’ân-ı kerimde, *Sûre-i Feth*’in son âyetinde methediyor: 


Ve Kur’ân-ı kerîmde; *Onlar, kâfirlere karşı çok sertdiler, ama birbirlerini çok seviyorlardı!* buyuruyor. 


*Ruhamâü beynehüm!* Yâni onlar, birbirlerine karşı çok merhametliydiler. Birbirlerini çok seviyorlardı. 


Demek ki; bizim de, Peygamberimizin *Ümmeti* olarak, en birinci *Vasf*’ımız, birbirimizi çok *Sevmemiz* olmalıdır. Neden? 


Çünkü *Eshâb-ı kirâm* efendilerimiz, Peygamber Efendimizin vefâtından sonra, *Sık sık* birbirlerinin evine *Ziyâret*’e gider ve; 


*Gel kardeşim, biraz Peygamber Efendimiz’den bahsedelim de îmân’ımız tâzelensin!* derlermiş. 


Bunlar, yâni *Eshâb-ı kirâm*, müctehidlerin *İlk*’leri, evliyâların *Şâh*’ı, âlimlerin *Âlâ*’sı, yâni her bakımdan *Kemâl*’de olan insanlardır. Birbirlerine diyorlardı ki: 


Hazret-i Peygamberin *Vefât*’ından sonra *Kalp*’lerimiz kararabilir. Gel biraz oturalım, Ondan bahsedelim, bir iki *Salevât-ı şerîfe* okuyalım, Onun hayâtından konuşalım da *Îmân*’ımız *Tâze*’lensin.


*Eshâb-ı kirâm* böyle derse, bizim gibi *Zavallı*’lara ne demek düşer? Cenâb-ı Hak, hepimizi, o *Büyük*’lerin şefâatine kavuşdursun kardeşim. 


*İmâm-ı Rabbânî* hazretleri; Kendini, değil ki bir *Müslümân*’dan, frenk *Kâfiri*’nden, hattâ uyuz *Köpek*’den üstün gören, Allahü teâlâya *Yol* bulamaz! buyuruyor. 


Ancak *Şeytan*, kendini başkalarından *Üstün* görür. *Ben daha iyi bilirim!* der. Onun için, hakîkî bir talebenin husûsiyeti, *Mütevâzı* ve *Edeb*’li olmasıdır. 


*Şâh-ı Nakşibend* hazretleri, onun için; Bu yolun başı *Edeb*, ortası *Edeb*, sonu yine *Edeb*’dir! buyurmuşlar. Hepimiz, bu hususta *Kusur*’luyuz kardeşim. 


Ama *Büyük*’ler affederler, kimsenin yüzüne *Vurmaz*’lar. *Efendi* hazretleri, kusûrları hiç *Görmez*’di, hemen affederdi. *Büyük*’ler böyledir. 


Eğer affetmeseler, yanlarında *Kimse* kalmaz efendim. Onlar, *Allah* için hep yutkunurlar, *Sabr*’ederler, *Hoş* görürler. Yoksa, insanlar o *Büyük*’lerden uzaklaşır Allah korusun.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Ben eğer *Efendi* hazretlerini görmeseydim, ya *Kör* idim, ya da *Şaşı*. Kördüm, çünkü *Îmân*’sız olurdum mâzallah. Şaşı idim, çünkü *Bid’at* ehli olurdum. 


Yâni *Bozuk* bir yola girer, doğru *Yol*’u bulamazdım efendim. Çünkü bu, öyle *Kolay* bulunabilecek bir şey değil. 


Biz, *Îmân*’ımız dâhil, her şeyimizi *Efendi* hazretlerine *Borçlu*’yuz. Çünkü Onu görmeseydik, hiçbir *Şey*’den haberimiz olmıyacakdı.

● ● ● 

Bu dünyâ, *Sevgi* üzerine kurulmuşdur. Neden? Çünkü Cenâb-ı Hak, hiç bir şey yaratmadan önce buyurdu ki: *Tanınmayı sevdim!* Bakın, tanınmak istedim değil, tanınmayı *Sevdim*, buyuruyor. 


Yâni, kullarım beni *Tanısın* da *Şeref*’lensin istedim Onun için hepinizi *Yaratdım!* Öyle buyuruyor Cenâb-I Hak. O hâlde bu işin temelinde, *Muhabbet* vardır. 


Onun için Allahü teâlâ, bütün Peygamberlere bir *İsim* vermişdir, ama bizim Peygamberimiz için *Sevgilim* buyurmuşdur, *Habîbim* demişdir. 


Onun için, bir yerde eğer *Sevgi* ve *Muhabbet* yoksa, orda *Geçim* olmaz. 


*Eshâb-ı kirâm* aleyhimürrıdvân, hazret-i Peygamberi o kadar seviyorlardı ki, Onun uğrunda *Can*’larını, *Mal*’larını, her *Şey*’lerini *Fedâ* ediyorlardı. 

● ● ● 

*Gıybet* edilen yere *Lânet* yağar efendim. Lânet yağacağına *Rahmet* yağsın, daha iyi değil mi? *Gıybet* çok kötü birşey. Efendimiz aleyhisselâm; 


*El-gıybetü eşeddü minez zinâ!* buyuruyor. Hadîs-i şerîfdir bu. Yâni *Gıybet* etmek, *Zinâ* etmekden daha büyük *Günâh*’dır. Neden? 


Çünkü *Kul hakkı* var bir kere. Öteki, *Allah* ile *Kul* arasında olan bir *Günâh*. Tövbe istiğfâr eder, *Afv*’olunur.  


Ama *Gıybet*’de, bir de *Kul* hakkı var. gidip bulacaksın, helâlleşeceksin, gönlünü alacaksın. Ya *Ölmüş*’se? Evlâtlarıyla helâlleşsen olmaz, *Para* işi değil çünkü.

Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî hazretleri ve tefsir yazan zat

 -Bir kış günü, zamanın şöhretlilerinden biri ziyaretlerine gelerek âdâb-ı ziyâreti edâdan sonra: "Efendim, Ben bir tefsîr yazdım [Yâsîn Sûresi tefsîridir], getireyim de tedkîk buyurun" dedi. Îşân (kuddise sirruh): "Tefsîr yazmak kim, biz kimiz. Getirirsen, yanan sobayı işaretle, şu sobaya atar, yakarım" buyurup [:S..., Biz bu karargâhda nöbetçi onbaşısı gibiyiz. O büyük kumandanlar gitti. Onların yerini tutamayız. Bizim vazîfemiz, bu karargâha yabancıları sokmamaktır. Onların yaptıklarında ne kusur ve eksiklik buldunuz ki, tefsîr yazmak ihtiyâcını hissettiniz] yollu daha çok şeyler söylediler.

Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden Mîr Alay [Alay kumandanı] HİLMÎ BEY'E

Yazın indimde çok kıymetli olduğundan buraya derc ettim.

 Din-i islâmda tevbeden daha mühim ve ziyâde müşkül [çok zor] bir ibâdet yoktur.

Tevbenin birinci rüknü [şartı] nedâmettir [pişmanlıktır]. Ciddî nedâmet, büyük helâke sebeb olmuş ihtiyârî bir kabahatten daha büyük bir pişmanlık ve nedâmet hissi duymaktır.

İkinci rüknü, bir daha o cürme avdet etmemek [o günâha dönmemek] azminde bulunmaktır. Ciddî ve hakîkî bir azim ve o azim de kararlılık ve metanet etmek.

Tevbenin üçüncü rüknü, sırf Hak teâlânın rubûbiyyet hakkını edâ etmek; ne dünyevî, ne de uhrevî bir maksad için olmamak.

Bu üç rükün tedrîcen hâsıl olur. Bir anda olmaz ve işlenebilen günâhlarda olur.  Kudretin hâricinde hiçbir kimse mükellef değildir. Bu bildirilenleri göz önünde bulundurmak sühûlete [kolaylığa] sebeb olur.

Tekarrub-i ilahîye sebeb-i hakîkî [ Allah'a yaklaştıran hakîkî sebeb ] kalbinin Allahu teâlâya müteveccih olmasıdır. Onun dahi esbab-ı muhassalası [ onu da ele geçirten sebeb], onu tezekkür etmek [hâtırlamak], her işinde Onu hâtırına getirmek ve emirlerine mümkün olduğu kadar imtisâl ve nevâhîden ictinâb ile [yasaklardan sakınmakla] olur. Bunu teysîr ve teshîl eden [kolaylaştıran] Onun ism-i Celîlinin çok zikr edilmesidir. Veyahud Onun mukarreblerinin simâlarını hâtırlamaktır. Ona râbıta ismini vermişlerdir.

Bu vazîfenin en mühimmi, en zoru, en müşkülü ve fâidelisi budur. Bu da mürür-i zamanla ve devâm etmekle hâsıl olur.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Beylerbeyi*’nde vapur iskeleye yanaşırmış. İnsanlar birbirlerine; Buyurun *Beyefendi!* Siz buyurun *Beyefendi!* diye birbirlerine yol verirken, vapurun kalkma sâati gelirmiş. *Beyefendi* diye diye, oranın adı *Beylerbeyi* kalmış. 


Yukarıda büyük bir *Zahîreci* varmış o devirde. Karşısında da küçük bir *Arpa* dükkânı varmış. Zahîreciye gelenler, hayvanlarına *Arpa*’yı da aynı yerden alıp çıkarlarmış. 


O zahîreci bakmış ki, karşıdaki *Arpacı*’dan alış-veriş eden yok. Kendininki ise *Yarı* olmuş. Kendi kendine; *O da çoluk çocuğuna ekmek götürecek!* diye düşünüp, kendi *Arpa* çuvalını kaldırırmış. 


Gelen müşteriler *Arpa* da isteyince; *Arpamız kalmadı, onu da karşı dükkândan alın!* dermiş. İşte din kardeşliği budur kardeşim. *Osmânlı*’da bile böyle olunca, ya *Eshâb-ı kirâm* nasıldı? 

● ● ● 

Mekke’den Medîne’ye Hicret edilince, Medîneli müslümânlar, evlerinin arsalarının *Yarı*’sını onlara verdiler. Mekkeliler, evi, arsayı alınca; *Bunun kirâsı ne kadar?* diye sordular. 


Onlar da; *Ne kirâsı, bu ev eşyâsıyla berâber sizin!* dediler. Asıl mühim olan da, kendine lâzım olmıyanı değil, *Lâzım* olanı verebilmekdir. 

● ● ● 

Efendim *Nefs* olmasaydı, *Ben* burada yokdum. Bizim dünyâya gelmemizin sebebi, nefsimizin varlığıdır. O hâlde, *Nefs*'i çok dikkatli kullanmak lâzım. 


Yemek içmek, inşaat yapmak, konuşmak, yaşamak, evlenmek, bunların hepsi *Nefs* ile oluyor. Nefs *Yok*’sa, hiç biri *Yok*’dur. 


Ama Cenâb-ı Hakkın bütün yaratdıkları içerisinde de Allahü teâlâya mutlak düşman olan da, *Nefs*’dir. Başka *Düşman* da var. Ama bu nefs, *Yüzde yüz* düşmandır. 


Yâni Cenâb-ı Hak, bütün bu *Varlık*’ları yaratmış, bir tâne de kendisine *Düşman* yaratmış, onu da *İçimiz*’e koymuş. İmtihanın büyüklüğü de burada. 


Fakat haber de vermiş; *Nefsiniz benim düşmanımdır, ona uymayın!* demiş. Dolayısıyla, nefsiyle *Dost* olan, Allaha *Düşman* olur. Çünkü nefsin nihâi hedefi, insanı *Kâfir* yapmakdır.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Cümleten merhabâ! *Kandil-i şerîf*’iniz mübârek olsun. Allahü teâlâ nasîb etdi, gene kavuşduk. 


İki *Şey* vardır ki, bu iki şeye, *Göz* ne kadar çok ağlasa, yeridir. Nedir bu iki şey? *Firkat-ı şebâb* ve *Firkat-i ahbâp*. Yâni gençlikden ayrılmak ve dostlardan ayrılmak. 


Bu gece *Mevlîd kandili*. Bugün mü’minlerin bayramıdır. Bayram, *Sevinmek* demekdir. 


Bugün Peygamber Efendimiz *Doğdu*’ğu için bütün müslümânlar *Sevinir*. Bunun için sevinen müslümânlara Cehennemde *Azap* yapılmaz. 


Peygamber aleyhisselâmın amcası *Ebû Leheb*, Efendimizin doğum *Müjde*’sini getiren câriyesini, sevincinden dolayı *Âzâd* etdi. Bunun için mevlîd kandilinde *Ebû Leheb*’in bile *Azâb*’ı kalkar. 


O doğduğu için sevinen *Kâfir*’in bile azâbı kaldırılırsa, Onun *Yolu*’nda olan, Onu çok seven *Mü’min*’lere hiç *Azap* olur mu? 

● ● ● 

Bir adam, bir *Evliyâ*'yı ziyârete gitmiş. Kalbinden; *Bu zâta Allah adamı diyorlar, bakalım nasıl biri?* demiş. O evliyâ zât imâm olup, namaz kılmışlar. 


Adam içinden; *Bu daha Fâtiha’yı doğru dürüst okuyamıyor!* diye düşünmüş. Sabahleyin namâza kalkıp, *Abdest* almağa dışarı çıkınca, bir de bakmış, çeşmenin başında koca bir *Arslan* var. 


Sanki kendisine saldıracak! *Korku*’sundan içeri kaçmış ve ev sâhibine; *Sakın dışarı çıkma, çeşmenin başında koca bir arslan var!* demiş. 


Ev sâhibi kapıyı açıp, arslana bir kızmış! *Sen benim misâfirimi nasıl korkutursun!* diyerek azarlamış. Arslan da *Mahcup* bir hâlde, geri geri gitmiş ve kaybolmuş. 


Misâfir, içinden; *Allah Allah! Nasıl olur, arslan insandan korkar mı, aklım almıyor!* demiş. O vakit bu zât, o adamın kulağına eğilmiş ve; 


Bizim *Fâtiha*’mızla uğraşacağına biraz *Adam* ol. Bir kimse Allahdan *Korkar*’sa, bütün mahlûklar da ondan *Korkar*. Allaha *İtâat* etdiği kadar, mahlûklar da ona *İtâat* eder, buyurmuş.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâmın hepsi *Şehîd*’dir kardeşim. Neden? Allah yolunda *Cihâd* etdikleri için. Dîn-i islâmı *Yaymak* için Arabistânı terk etdiler. Allah yolunda *Cihâd* için yürüdüler ve *Şehîd* oldular. 


Bizim *Âbiler* de hepsi *Şehîd* olacaklar, yatakda ölseler bile. Niçin? Allah *Yolu*’nda yürüdükleri için. Şehitler, ölürken hiç *Acı* çekmezler. Daha doğrusu öldüklerinin farkına bile varmazlar.


*Nevm-ül âlimi ibâdetün*. Ne demek bu? Âlimin uykusu *İbâdet*’dir. *Âlim*, çok kitap okuyan, çok şey bilen değil efendim. *Âlim*, hakkı bâtıldan ayırandır. Yâni bu *Doğru*, bu *Yanlış* diyebilendir. 


Biz zâten *Efendi* hazretlerinden bunu öğrendik. Bu *Sevilir*, bu *Sevilmez*. O hâlde bütün arkadaşlarımız *Âlim*’dir, uykuları *İbâdet*’dir. Bu ni’mete nasıl şükredilir kardeşim? 


Efendi hazretleri buyururdu ki: Bu *Büyük*'ler ankâ kuşu gibidir. *Ankâ* kuşunun nerde olduğu belli değil. *İsmi* var, *Kendi*’si yok. İşte *Büyük*'ler, böyledir kardeşim. 


Çok *Az*’dırlar, ama çok *Kıymetli*’dirler. Onları, ancak *Nasîb*’i olanlar görebilir. Bu *Büyük*’lere kavuşmak, büyük *Ni’met*. O Büyüklere kavuşamıyan, *Talebe*’lerine kavuşursa, yine büyük *Ni’met*’dir. 


Hele *Kitap*’larına kavuşursa, çok büyük *Ni’met*’dir. Yalnız isimlerine kavuşsa, gene ni’metdir. O Büyüklerin *İsim*’leri söylendiği zaman, Allahü teâlâ *Hâtır*’lanır kardeşim. 


Çünkü onların, *Dünyâ* ile hiç alâkaları yok. *İlgi*’leri yok. Kalplerinde hiç dünyâ *Sevgi*’si yok. Bunun için o *Büyük*’ler anıldığı zaman, *Allah* hâtıra gelir. 


*Allahü teâlâ*’nın hâtırlandığı yere de *Rahmet* yağar. Rahmet yağar ne demek? Yâni orada bulunanların hepsi *Afv*’edilir. Bir mü’minin, dünyâda kavuşacağı en büyük makâm da, *Afv*’a uğramakdır zâten.

Yâdigâr mektûblar 50.mektûb

 Ve aleyküm selâm Beşışık [Mehmed Ali Karaduman]

Cenâb-ı Hak,Mehmed Ali isimlerinin sâhiblerinin feyz ve kemâllerine kavuştursun. Sizi onlarla berâber etsin. 26 Şa'bân-ı şerîf tarihli mektûbunuzu bugün aldım. İki gün evvel de bir mektubunuzu almıştım. Lütfi [Uyan] ile de daha evvel almıştım. Cevâb yazamadığım için çok mahcûbum. Fakat gelen mektûblara cevâb yazmaktan izhâr-ı acz ediyorum. Sizlerin ma'sûm mektûbunuzu okumakla zevk alıyorum, memnûn oluyorum, duâ ediyorum. Tekrar tekrar okuyorum. Fakat her birine cevâb yazmaya muvaffak olamadığım için üzülüyorum. Oradaki kardeşlerim bu hususta ma'zûr görsünler. Hele Ramezân-ı şerîfte daha âciz olacağım.

1-Dün Cum'a olup gurûb zamanında garb tarafı açık hava idi. Hilâli aradık, göremedik. Bunu nazaran oruca pazar günü başlamak muvâfık oluyor.

2-Yatsı namazı vakti Şâfi'î mezhebinde kırmızılık kaybolunca, Hanefî mezhebinde beyazlık kaybolunca başlar. İmam-ı Ebû Yûsüf ile İmam-ı Muhammed de, İmam-ı Şâfi'î gibi buyurmaktadır. İki mezheb arasında 3 derece, yani 20 dakika kadar fark vardır. Seâdet-i Ebediyye ikinci kısım 121.sahifede vakit bahsini okuyunuz. Bizler de Şâfi'î'ye göre kılıyoruz.

3-Yalnız kılan da sesli olan yerde sesli okumakta serbesttir. Kendisine birisi uyarsa, muhakkak sesli okumalıdır.

4- Özürlü özürlüye İmam olur. İmamlığa niyete lüzum yoktur. Kabul olur.

5- Doktora gitmek sünnettir. [Gitmeyip] Vefat ederse günah olmaz. Fakat şifâyı doktordan değil, Cenâb-ı Hak'dan beklemelidir.

6- Güneş doğarken namaz kılınmaz. Her türlü kitâb ve duâlar okunur.

7- Ağlamak istemek, ağlamak gibidir.

Kalbine İlâhî bir nûr penceresinin açılmasını istersen şu dört şeyi yap

 _*Kalbine İlâhî bir nûr penceresinin açılmasını istiyen, şu dört şeyi yapsın:_*

1- _Günün muayyen bir vaktinde, yalnız kalsın ve huzûra dalsın._

2- _Mi’desini pek fazla doyurmasın._

3- _Sefîh kimselerle düşüp kalkmağı bıraksın, arkadaşlık etmesin._

4- _İlimleri ile yalnız dünyalık arzû eden ilim sâhiblerine buğz etsin._

_*İmam-Şafiî Muhammed bin İdris_* _"rahmetullahi teâlâ aleyh"_

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bu *Büyük*’lerin *Feyz*’i, güneş enerjisi gibi her tarafa *Yayılır* efendim, herkese gelir. Nasıl ki ışık vermek *Güneş*’in elinde değilse, *Feyz*’in gelmesi de o zâtın elinde değildir.


O *Feyz*, güneş ışığı gibi her tarafa yayılır. Ancak bu *Feyz*’i alabilmenin üç *Şart*’ı var. Herkes alamaz. Bu üç şart kimlerde *Varsa*, onlar alır. Nedir o şartlar? 


O büyük *Zât*’ın büyüklüğüne *İnanmak*, onu *Sevmek* ve ona *İtâat* etmek. Herkes, inancı nisbetinde *Feyz* alır. Peki inanmıyorsa, yâni *İnkâr* ediyorsa? O feyz yine gelir. 


Gelir ama, içerde *Zehir*’e dönüşür, zararlı olur. O zâta olan *Kin*’i ve *Nefret*’i artar. Daha da uzaklaşır. Aynen *Tatlı* yemenin, şeker hastasına *Zarar*’lı olduğu gibidir. 


Şimdi bizim bu *Konuşma*’larımızı duymamız için *Hava*’ya ihtiyâç var, değil mi? Neden? Çünkü hava olmazsa, hiçbir *Şey* duyamayız. Hava, *Ses*’i taşıyor. 


Yâni bizim *Sesimiz*’i, kulağa kadar götürecek bir *Taşıyıcı*’ya ihtiyâç var. O da *Hava*’dır işte. Ayrıca *Telefon*, *Televizyon* ve *Radyo* da var. 


Bunlarda da taşıyıcı elektro manyetik *Dalga*’lar vardır. Amerika’da *Adam* televizyona çıkıyor, biz burada onu görüyoruz, dinliyoruz. Nasıl oluyor bu? 


*Görüntü*’yü ve *Ses*’i, bir şeyin nakletmesi lâzım. Onu da, elektro manyetik *Dalga*'lar yapıyor işte. Peki, *Evliyâ*’ların ruhlarından istifâde etmek *Nasıl* oluyor? Bunları taşıyan *Nedir?* 


Bunu da üç *Şey* taşıyor. Nedir bunlar? Bir mübârek zâtın, mübârek olduğuna, büyük olduğuna *İnanmak*, onu *Sevmek* ve ona *İtâat* etmek. Bu üçü varsa, ismini söylemek kâfîdir, ânında *Feyz* gelir.

Arabistanlı (sapkın) aşağılık İslâm düşmanı Lawrence

 Tepeden tırnağa, büyük İslâm düşmanı İngilizin yüzlerce ajanından birisi idi sadece.

“Arabistanlı (sapkın) aşağılık İslâm düşmanı Lawrence”

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Kıyâmet* kopmuş, *Terâzi* kurulmuş, herkesin hesâbı görülüyor. Melekler, bir Müslümânın amellerini *Tartıyor*’lar. 


Görüyorlar ki, günahları ile sevapları *Aynı*. Aralarında gram *Fark* yok. Şaşırıp; *Yâ Rabbî, buna ne yapalım?* diyorlar. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: 


Gitsin, *Anne*’sinden, *Baba*’sından, *Akrabâ*’larından bir iki *Sevap* istesin, onları *Terâzi*’ye koyun da *Cennet*’e gitsin. 


Adam *Mahşer*’e dönüyor ve bunların her *Biri*’nden ayrı ayrı *Ricâ* ediyor, yâni biraz *Sevap* istiyor, yalvarıyor.


Fakat hiçbiri, *Sevâb*’ından ona vermiyorlar. *Me’yûs* hâlde, eli boş dönüyor. Melekler; *Yâ Rabbî, eli boş döndü!* diyorlar. 


Cenâb-ı Hak, meleklere; *Dünyâ*’da iken onun samîmî *Arkadaş*’ları vardı, bir de *Onlar*’dan istesin, buyuruyor. O da bir *Arkadaş*’ına gidip vaziyeti anlatıyor. 


O arkadaşı, hiç düşünmeden; *Hayhay* kardeşim, bütün *Sevap*’larım senin olsun. Benim *Günâh*’ım pek çok, ne olacağım *Belli* değil, hiç değilse sen *Kurtul*, diyor. 


Melekler *Terâzi*’ye koyuyorlar, Sevap’ları *Ağır* basıyor tabii, adam seviniyor. Ama öbürünün *Hâli* ne olacak? Cenâb-ı Hak, meleklere; 


O *Kulum*, benden daha mı *Cömert*’dir? İkisine de *Hesap* sormayın, kol kola *Cennet*’ime girsinler, buyuruyor. İşte, din *Kardeş*’i budur efendim. 


Bizim birinci *İmtihân*’ımız, ölürken *Allah* demekdir. İkinci imtihânımız, *Kabir* suâli kardeşim. Kabir *Suâl*’i *Hak*’dır. Yâni, *Kabir* de var, *Hesap* da var. 


Üçüncüsü *Mahşer*. Güneş, bir *Mızrak* boyu aşağı inecek, ama mü’minler *Arş-ı âlâ* altında gölgelenecekler. 


Ayrıca, *Mîzân* var, *Terâzî* var. Velhâsıl her şey ortaya konacak. *Defter*’ler uçarak sâhibine gelecek. Kimse kimseyi kayıramıyacak. 


Çünkü bütün *Konuşma*’larımız, bütün *Hareket*’lerimiz, orada *Cisim* olarak önümüze gelecek. Onun için *Tövbe*’ye ve *İstiğfâr*’a devâm edeceğiz kardeşim. *İyilik* yapmaya devâm edeceğiz.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Öldükden sonra, bütün *Gerçek*’ler, bütün *Hakîkat*’ler ortaya çıkacak ve insanlar *Eyvaah!* diyecekler. İşte, o *Gün* gelmeden, bir *Eyvâh!* diyebilsek.


Belki o hakîkatlerin *Hepsi*’ni, dünyâda iken *Görmüş* oluruz. Öldükden sonra, zâten o *Hakîkat*’leri bizzât göreceğiz. Bâri ölmeden *Görsek* ve görmeden *İnansak*. 


Onun için, bu *Büyük*’ler; *Ölmeden evvel ölün!* buyuruyor. Ne demek bu? 


Yâni âhirete gidince göreceğimiz o *Hakîkat*’lere, ölmeden *İnanalım*, onları şimdiden *Görelim*, yâni görmüş gibi *İnanalım*, demekdir bu. 


Allahü teâlânın *Rızâ*’sı, Onun kullarının *Rızâ*’sına bağlıdır kardeşim. Bir Allahın kulunu *Sevindir* ki, Allah da *Seni* sevindirsin. 


Bu gün, bir insanı sevindirecek en *Güzel* şey, ona *İslâmiyet*’i öğretmekdir, yâni bir *Kitap* vermektir. Niçin? Çünkü onu, *Yanmak*’dan kurtarıyorsun.


Bundan büyük *İyilik* olur mu? O kitâbı okuyunca, *Yanlış* yolda gitdiğini anlayıp, *Doğru* yolu bulacak, *Cehennem*’den kurtulacak. 


*Şâh-ı Nakşibend* hazretleri, Alâaddîn-i Attâr hazretlerine, mübârek kızını vermiş ve buyurmuşlar ki: *Alâaddîn, beni taklîd et!* 


Alâaddîn-i Attâr hazretleri de buyuruyorlar ki: Hocamı *Taklîd* etdim ve taklîd etdiğim her hususta *Hakîkat*’e erişdim. 


O hâlde, tasavvufda en *Mühim* ve kestirme yol, *Taklîd*’dir efendim. Eshâb-ı kirâm efendilerimiz de, Resûlullahı *Taklîd* etdiler. 


Buyurduklarına; *Niçin?* demediler, *Peki* deyip, Ona uydular. Öyleyse biz de *Aklımız*’ı bir tarafa bırakacağız. *Vardır bir hikmeti*, diyeceğiz. Mantık işi değil bu. 


Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri de ne buyurmuş? *Hocam*’a kavuşdum, *Aklım*’ı bırakdım ve *Kurtuldum*, demiş.

Hasen (ya’nî Nizâm-ül-mülk), zulüm mevkiinde bulunanların” hayırlısıdır

 *Ebu İshak Şirazi hazretlerinin Allahü teala katındaki derecesinin yüksekliğini anlatan menkıbe*


Birgün Nizâm-ül-mülk, kendisinin yaptığı hayır ve hasenatı, insanlara ikram ve iyiliklerini, günahlardan sakınmasını, Allahü teâlânın emirlerine yapışmasını anlatıp, yüksek âlimlerden yaptıklarının İslâmiyete uygunluğu hakkında fetvâ istedi. 


Bütün âlimler cevâbında: *“Bu yapılanların hepsi doğrudur. Cennete girmenize vesiledir”* diye yazıp, onun hakkındaki iyi düşüncelerini bildirdiler. 


Nizâm-ül-mülk, âlimlerin kendisi hakkındaki şahitliğini görüp yazılarını okuyunca: *“Bunlarla benim kalbim rahat olmadı. Ancak, büyük âlim Ebû İshâk-ı Sîrâzî de bunu yazar ve hakkımda diğer âlimler gibi şehâdette bulunursa, inanırım”* dedi. 


Şeyh Ebû İshâk’a başvurduklarında o da: 


*“Hasen (ya’nî Nizâm-ül-mülk), zulüm mevkiinde bulunanların” hayırlısıdır” diye yazdı.*


Nizâm-ül-mülk, bu zâtın yazısını okuyunca “Şeyh doğru söylemiştir. Doğru cevap, işte budur!” dedi. 


*Nizâm-ül-mülk vefât edeceği zaman vasıyyet edip, Ebû İshâk’ın fetvâsının sûretini kefenine bağlanmasını istedi. Bu isteği yerine getirildi.* 


Sonra sâlih bir zât, rüyasında Nizâm-ül-mülk’ü görüp hâlini sordu. O da cevâbında: 

*“Allahü teâlâ bütün günahlarımı bağışladı ve: “Bu ihsânımız, senin hakkında Ebû İshâk’ın, hayırlı diye yazmasındandır” buyurdu” dedi.* 


Ebû İshâk-ı Şîrâzî’nin, Allahü teâlâ katındaki derecesinin yüksekliği bu menkıbeden de anlaşılmaktadır.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Hiçbir şey, *Sohbet* gibi kıymetli olamaz kardeşim. O sohbetde bulunmakdan daha büyük *Kerâmet* yokdur. Bunu, *Mektûbât* bildiriyor efendim. Allahü teâlânın *Sevgili* kulu olmanın ölçüsü, Onun dînini *Yaymak*’dır. 


Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: *Hak gelirse, bâtıl gider*. Hakkın gelmesi için de, *Gayret* lâzım, *Yorulmak* lâzım, *Üzülmek* lâzım, *Ağlamak* lâzım. 


*Osmânlı*’lar Viyana’ya kadar gitmeselerdi, dövüşmeselerdi, oralara *Hak* gitmezdi. *Eshâb-ı kirâm* aleyhimürrıdvân, Arabistân’dan *Çıkıp*, dünyânın her yerine dağıldılar.


*Savaş*’dılar ve *Şehîd* düşdüler. Onun için, bir yere *Hak*’kın gitmesi için, *Hak*’kı bilenlerin oraya kadar *Gitmesi* lâzım efendim. 


Hazret-i Alî radıyallahü anh; *Ben kimseye iyilik etmedim*, buyurmuş. Dinliyenler; Efendim, siz herkese iyilik ediyorsunuz, demişler. 


O da cevâben; Ben birine *İyilik* etdiğim zaman, bana *Sevap* yazılıyor, ona yazılmıyor ki. O biraz *Seviniyor*, o kadar, demiş. Devâmında da;


Ama esas *Kâr*’da olan benim, çünkü âhiretde, o iyiliğin *Mükâfât*’ına ben kavuşacağım. O hâlde ben, *Kendim*’e iyilik yapıyorum, *Onlar*’a değil, buyurmuş. 


Benim ömrüm *Kitap* okumakla geçdi kardeşim, hâlâ da okuyorum. Ama ben, *Yeni* birşey öğrenmek için okumuyorum ki. *Efendi* hazretlerinden *Herşey*’i öğrenmiştim zâten. 


Ben, *Efendi* hazretlerinden duyduklarımın, öğrendiklerimin, *Mehaz*’ını, *Vesîka*’sını, *Sened*’ini, *Kaynağı*’nı bulmak için okuyorum. 


Çok *Kitap* okumakla bir *Netîce*’ye vardım efendim. O da şu: *Rastgele kitap okuyan, sapıtır*.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İnsanlar *Gülme*’yi unutdu kardeşim. Neden? Çünkü herkesin kalbinde, *Dünyâ* var, yâni dünyâ *Sevgisi* var. Dünyâ meşgûliyeti var. Hâlbuki Allahü teâlâ, bu dünyâyı, *Sıkıntı* ve *Üzüntü* için yaratdı. 


Âhireti ise *Güzellik* için, yâni *Huzûr* ve *Seâdet* için yaratdı. Huzûr demek, bir an olsun dünyâyı *Unutmak* demekdir. Dünyâ o kadar *Kötü* ki, onu bir an unutduğunuz zaman *Huzûr*’a kavuşuyorsunuz. 


Efendi hazretleri buyururdu ki: *Âhiret’e hazır olan, neş’esinden belli olur*. Nasıl belli olur? Âhirete hazır olan kimse, *Neş’eli*’dir. Ama bugün herkesin *Surat*’ı asık. Niçin? Çünkü *Âhiret*’le ilgilenmiyorlar. 


Öyle bir *Düşünce*’leri yok. Öyle bir *Dert*’leri yok. Âhireti dert etmiyorlar. Hâlbuki mü’min, *Âhireti* dert eder. Onun derdi, *Âhiret*’dir. Âhiret derdi olanın da *Dünyâ* derdi olmaz, onun için *Neşeli*’dir. 


Bugün yapılacak en mühim iş, *Büyükler*’imizden aldığımız bu *Emânet*’i, bu ehl-i sünnet *Îtikâd*’ını, bu doğru *Îmân*’ı, bizden sonrakilere aktarmakdır. Eğer bu emânet aktarılmazsa, çok *Kötü* olur. 


*Nankör*’lük olur, ni’mete *İhânet* edilmiş olur. Hem bulunduğu *Yol*’a, hem de kavuşduğu bu *Ni’met*’e ihânet olur. 


Neden? Çünkü bu *Ni’met*’in şükrü, onu herkese *Yaymak*’la olur. Başkalarına *Öğretmek*’le olur. 


Bir insan, bir *Ni’met*’e kavuşursa ve bunun *Kıymeti*’ni bilirse, mutlaka başkasının da *Bilmesi*’ni ister ve bunun için *Çalışır*. Eshâb-ı kirâm Efendilerimiz böyle idiler. 


Kendileri *Îmân* eder etmez, hemen *Arkadaş*’larına koşdular, onların da *Îmân* etmesini sağladılar. Eshâb-ı kirâm, Resûlullah Efendimizden *Mûcize* beklemediler. 


Hiç böyle *Şey*’ler düşünmediler ve konuşmadılar. Çünkü, buna *İhtiyaç*’ları yokdu. Onlar, Peygamber aleyhisselâmın mübârek *Sohbet*’inde bulunmakla şereflendiler.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Tam İlmihâl*, benim hayâtımdır kardeşim. Çünkü ben hayâtımı ona *Vakf*’etdim. Her gün, hiç olmazsa bir iki *Sayfa* okumalı. 


Okuyunca, insan hem birşeyler *Öğrenir*, hem de *Feyz* alır. Feyz, *Sevgi* demekdir. Büyüklere karşı *Sevgi*’si artar. 


Sizin *Yeriniz* orası değil kardeşim, benim *Başım*’ın üstü. Niçin böyle söylüyorum? Çünkü *Ehl-i sünnet* îtikâdında olan bir müslümân, çok *Kıymetli*’dir. 


Hele bu *Yol*’un Büyüklerini *Tanımış*’sa, Onu *Sevmiş*’se, hele de Allahü teâlânın dînine *Hizmet* ediyorsa, o, Allahü teâlânın *Sevdiği*, kıymetli bir kuludur. 


Onun için siz çok *Kıymetli*’siniz kardeşim. Kıymetinizi bilin. Çok *Sevinin*, çok *Şükr*’edin. Bu doğru *Îmân*, bu doğru *Îtikad*, herkese nasîb olmaz.


*Bin* kişide, *Bir* kişiye nasîb olur. *Bin*’de *bir* yâni. Bu dünyâda en *Zor* şey, doğru *Îmân* elde etmekdir. 


Bunu da, Rabbimiz bize *Nasîb* etmiş kardeşim, ne büyük *Ni’met*. Bizler çok şanslıyız. Neden? Çünkü bu Büyükleri *Tanıdık*. Ve onları *Seviyor*’uz. 


Bu yolun *Büyük*’lerinden istifâde etmenin birkaç *Şart*’ı var. Bunları îfâ eden, onlarla berâberdir, onlardan *Feyz* alır. Başka bir kâidesi, *Merâsim*’i yok efendim.


Nasıl ki, müslümân olmak için *Müftü*’ye gitmek, *İmzâ* atmak gibi bir merâsim yoksa, bu *Büyük*’lerin rûhâniyetinden, *Feyz*’inden istifâde etmenin de merâsimi yok, sâdece birkaç *Şart*’ı var. 


Bu şartları kim yerine getirirse, *İhlâs*’ı nisbetinde *İstifâde* eder, *Feyz* alır. Şartın biri, bu *Zât*’ın, bir Allah adamı olduğuna *İnanmak* ve bunda aslâ şek ve şüphe etmemek. 


İkincisi, onu *Sevmek*. Üçüncüsü de Ona *İtâat* etmek. Bunları yapan, *İhlâs*’ı nisbetinde o zâtdan *Feyz* alır efendim. Feyz, *Nûr* demekdir, *Sevgi* demekdir kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Her bir *Rızk*’ın üzerinde, *Kime* âitse, onun *İsmi* yazılıdır. O rızık, döner dolaşır o kimseye *Nasîb* olur. Kimse, kimsenin rızkını *Yiyemez*. Herkes, kendi rızkını *Yer*. 


Meselâ *Afrika*’daki bir *Elma*’nın üzerinde kim’in ismi yazılıysa, döner dolaşır, sonunda o elma, o *Kimse*’ye nasîb olur. Çünkü üzerinde onun *İsmi* var. Başkası onu yiyemez. 


Onun için dünyânın en *Ahmak* insanı, rızkı için *Üzülen*’dir. Bir *Kedi* yavrusuna, tâ İstanbul’dan *Pirinç* tânesi gidiyor kardeşim. 


Çünkü *Cenâb-ı Hak*, daha biz yaratılmadan evvel, daha biz dünyâya gelmeden evvel, *Rızk*’ımızı ve *Nefes* sayımızı yazdı. O, *Ezel*’de biliyordu ve takdîr etdi, yazdı. O, bir *Program*’dır.


Ve mutlaka olacakdır. Onun için insan *Ömrü*, ne bir nefes *İleri* gider, ne bir nefes *Geri* gelir. Ezelde nasıl *Takdîr* edildiyse, *Öyle* olur. Hiç kimse, hiç kimsenin *Rızk*’ını yiyemez.


Hiç kimse, *Rızk*’ını bitirmeden *Ölmez*. Ölmek, rızkın bitdiğine *Alâmet*’dir. Bir insanın rızkı bitdi mi, o artık yaşıyamaz, *Ölür*. 


Kardeşim, ben yeni evlendiğim zaman, bir gün *Efendi* hazretlerine gitmişdim. Bana buyurdular ki: 


Hanımını *Üzersen*, kayınpederini *Üzersen*, kayınvâlideni *Üzersen*, bil ki kabirde kemiklerim *Sızlar*. Kemiklerim sızlar ne demek? Yâni haberim olur, *Üzülürüm*. 


Kabirdekiler, *Dünyâ*’dan haber alırlar, dünyâda olanlardan *Haberdâr* olurlar. Ben de haber alırım ve *Üzülürüm*, buyurdu. 


*Kerâmet*’lerin en büyüğü üç tânedir kardeşim. Birincisi, bu *Büyük*’leri, yâni Allah dostlarını *Tanımak*, ikincisi, onları *Sevmek*, üçüncüsü de onlara *İtâat* etmekdir.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Efendimiz*’in güzelliği, *Yûsuf* aleyhisselâmın güzelliğinden daha *Fazla*’dır. Nitekim *Âişe* vâlidemiz, Peygamber Efendimize buyurmuş ya: 


*Yûsuf* Peygamberi gören kadınlar, *Seni* görmüş olsalardı, *Parmak*’larını değil, *Kalp*’lerini doğrarlardı da yine hiç *Acı* duymazlardı. Böyle buyurmuş efendim.


*Efendi* hazretleri buyurdu ki: Dînimizin bütün *Emir* ve *Yasak*’larını bilen ve hepsini *Yerine* getiren bir kimsenin, âhiretde azabdan *Kurtulma* ihtimâli vardır. Yâni kurtulabilir. 


Ama, bu yolun *Büyük*’lerine muhabbeti olanın, *Kurtulmamak* ihtimâli yokdur. Neden? Çünkü bu *Büyük*’ler, aldıkları emânete *Sâhip* çıkarlar. 


Ona herşeyi öğretirler, yetişdirirler ve âhiretde elinden tutup, tâ *Cennet*’in içine kadar götürür, hattâ *Köşk*’ünü bile ona gösterip; *İşte, senin köşkün şu!* derler. 


Efendim her *Yol*’un, kendine has bir husûsiyeti vardır. Bu Büyüklerin *Yolu*, aldıklarını *Cennet*’in içine kadar götürürler. 


Ötekiler, nihâyet otobana çıkarırlar ve derler ki: *Bak kardeşim, işte Cennete giden yol, budur. Sağa sola sapmadan gidersen, netîcede Cennete varırsın*. 


Onlar *Bu* kadar yaparlar. Bundan sonrası o *Kimse*’ye kalmış. 


Bu yolun *Büyük*’leri ise o *Kimse*’nin elinden tutarlar, tâ ki *Cennet*’in kapısına kadar götürürler, hattâ *Birlikde* içeri girerler, hattâ makâmını, *Köşkünü* bile gösterir, sonra bırakırlar.


Dünyânın en tâlihsiz, en bedbaht, en şanssız insanı, bu *Büyük*’leri tanımıyandır kardeşim. Çünkü bu Büyükleri *Tanıyan*’lar ve *Seven*’ler, yarın âhiretde kurtulacak. 


*Tanımıyan* ve *Sevmiyen*’ler, kurtulamıyacak. Bir de tanıdığı hâlde *İstifâde* etmiyen insanlar var. Peki, tanıdığı hâlde istifâde etdi mi, etmedi mi? 


Bu nasıl anlaşılır? Eğer o kimse, *Âhiret* menfaatini, *Dünyâ* menfaatinin üstünde tutuyorsa, *İstifâde* ediyor demekdir. Yok, bunun *Tersi* ise, hiçbir şey alamamışdır.