Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Kuleli askerî lisesinde, bâzı sınıfların *Kimyâ* dersine girerdim. Bir gün, bir talebe bir suâl sordu. Belki de o şimdi *Paşa*’dır. Hocam, harbde ölen şehîd olur mu? dedi. Ben de; *Tabii olur!* dedim. 


Bunu Peygamber haber veriyor mu? dedi. *Evet, Peygamber Efendimiz haber veriyor!* dedim. Tamam, inandım dedi. Bir suâlim daha var. 


Denizde boğulan da şehîd olur mu? dedi. *Tabii olur, hem de iki kat sevap alır!* dedim. Bunu Peygamber haber veriyor mu? dedi. 


*Elbette haber veriyor!* dedim. Tamam inandım, dedi. Ricâ etsem bir suâlim daha var dedi. Ben de; *Tabii sor!* dedim. Çocuk sordu: 


Hocam, harbde tayyâreden düşen şehîd olur mu? dedi. Ben de; *Elbette olur, hem de öncekilerden daha çok sevap alır!* dedim. 


Bunu da Peygamber aleyhisselâm haber veriyor mu? dedi. *Tabii, bunu da haber veriyor!* deyince, çocuk birden kahraman kesildi. 


Ve hemen; Pekiii, Peygamber aleyhisselâmın zamânında tayyâre var mıydı? dedi. Aklı sıra, beni *Mahcup* etmek istedi. 


Ona dedim ki: Evlâdım, biz bir söz söyleriz, *Bir* veyâ *İki* mânâya gelir. Ama Efendimiz aleyhisselâm öyle söz söylerdi ki, *Çok* mânâya gelirdi. Yâni bir sözle *Çok* şey anlatırdı.


Efendimiz aleyhisselâm; *Yüksekden düşen şehîd olur!* buyuruyor. İster tayyâreden düşsün, ister helikopterden, dedim. 


Ben böyle söyleyince, çocuk *Mahcup* oldu tabii. Öyle düşündüğüne *Utandı*. Bunun üzerine; 


*Hocam, buna cevap veremiyeceğinizi zannetdim, ukalâlık yapdım, kahraman kesildim, ama hakîkî kahraman sizmişsiniz!* dedi. 


Belki şimdi o *Paşa*'dır. Hikâye anlatmıyorum kardeşim, bir *Hâdise*, bir *Vak’a* anlatıyorum.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Hubbu fillah*, Allahın dostlarını sevmek demek. *Buğz-u fillah*, Allahın düşmanlarını sevmemek. Bunlar ne ile yapılır? Kazmayla, kürekle, tabancayla mı? Hayır, hayır. 


Bunların yeri *Kalp* dir. Hubbu fillâh, buğz-u fillâh *Kalp* ile yapılır. Elle, ayakla, tabancayla değil. 


*Vemâ cevâbül-ahmakı illes sükût*. Yâni ahmaka verilecek en güzel cevap, susmaktır. Onunla dikkatli konuşmalı, cevap vermemeli ve sükût etmelidir. 


Âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden mânâ anlaşılsa da, *Murâd-ı ilâhî* yi anlamak çok zordur kardeşim. 


Düşmanın her sözüne cevap verilmez. Eğer her sözüne cevap verirsek, düşmanlığı artar. Sükût edeceğiz. Bakdın ki *Ahmak*, ona sükût edilir, cevap verilmez. 


Münâkaşa yok, Hele de bu zamanda. *Tevekkeltü alallah* deyip susacağız. Allahü teâlâ o ahmağa lâzım olan muâmeleyi yapar. Bizim söylememize lüzûm yok. 


Siz, sohbete devâm edin. Bu sohbet bulunmaz. Ama benim gibi, düşünerek konuşun. Ben hep düşünerek konuşuyorum, *Lüzumsuz* söylemiyeyim diye. 


Bir meclisde, bir toplantıda, hiçbir yerde, hiçbir kimseye lüzûmsuz söz söylemiyelim. Hele münâkaşa hiç etmiyelim. Bizim kitaplarımızda; *Münâkaşa zararlıdır ve yasakdır* diye yazıyor.


Birine bir şey söyledin, bakdın ki karşındaki kabûl etmiyor, hiç ısrâr etme. Çünkü iş münâkaşaya dökülür. Münâkaşa, dostla da yapılmaz, düşmanla da yapılmaz. 


Neden? Çünkü dostla münâkaşa yapılırsa, muhabbet *Azalır*. Düşmanla münâkaşa yapılırsa, düşmanlık *Artar*. İslâmiyet, okumakla öğrenilir, anlaşılır. 


Cenâb-ı Hak; *Bilmiyenler bilenlerden sorsun, öğrensin*, buyuruyor. *Fes’elû ehlez zikri in küntüm lâ ta’lemûn*. Âyet-i kerîmedir bu. 


*Fes’elû*, sorunuz. *Ehlez zikri*, ilim sâhiplerinden, yâni âlimlerden sorunuz. *Bilmediklerinizi, bilenlerden sorunuz* diye emrediyor Allahü teâlâ. Yâni öğrenmek *Farz* dır. 


İşte onun için Peygamber Efendimiz de *Farz* dır diyor. Kadınlara da, erkeklere de islâmiyeti öğrenmek farz. Ehemmiyet vermezse, merak etmezse, öğrenmezse *Îmânı gider*.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Her müslümâna, Sırat köprüsünde, yedi yerde, yedi suâl sorulacak. *Îmân* dan, *Namaz* dan, *Oruç* dan, *Hac* dan, *Zekât* dan, *Gusül abdesti* nden ve *Kul hakkı* ndan. 


*Kul hakkı* o kadar mühim ki, bir *Dank* kul hakkı için, âhiretde yetmiş yıllık, cemâatle kılınmış, kabûl olmuş namâzın *Sevâbı*, karşı tarafa verilecek. 


Yetmezse, onun *Günâhları* buna yükletilip Cehenneme atılacakdır. Bunu bilen bir müslümân, *Münâkaşa* edemez, *Kavga* edemez, *Kalb* kıramaz. 


Çünkü korkar kul hakkından. Hattâ bir mü'minin kalbini kırmak, *Kâbe* yi, yetmiş defâ *Yıkmak* dan daha büyük günâhdır. 


*Hubbu fillah* ve *Buğdü fillah* yâni Allah için seveceksin, Allah için düşmanlık edeceksin. Kimdir o Allah için düşmanlık edeceğimiz kimseler? *Allah* ın düşmanları. Şimdi zamânımızda çok var. 


Ne demek islâmiyet? Allahü teâlânın *Emrleri* ve *Yasakları*. Allahü teâlânın emretdiği şeyleri yapacağız. Yasak etdiği şeylerden de kaçınacağız. 


İşte budur hubbu fillah, buğd-ü fillah. *Îmân* ın alâmeti budur. Zamânımızda Allahın düşmanları çok var. İslâmiyetle *Alay* ediyorlar. Allahın düşmanları sevilmez efendim. 


Namaz kılmak *Farz* dır. Namaza mâni olanler, Allahın düşmanıdır. Oruç tutmak *Farz* dır. Oruca mâni olan da Allahın düşmanıdır. 


Bunlar sevilmez. Sevmek ve sevmemek *Kalb* ile olur. Muhabbetin yeri *Kalb* dir. 


Kitaplarda; *Evliyâlar, Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmışlardır* diye yazıyor. Yâni dünyâda, Allahü teâlânın sıfatları ile hareket ederler. 


Onlar da, bu dünyâda dost ile düşmanı ayırmazlar. *Evliyâlar* da, dostlara yapdıkları iyi muâmeleyi, düşmanlara da yaparlar. 


*Ve men yüridillâhe bihî hayren yüfekkıh hü*. Ne demek bu? *Ve men*; bir kimse ki, *Yüridillâhe*; Allahü teâlâ irâde ediyorsa, diliyorsa. 


*Bihî*; o kimse için. *Hayren*; Hayr murâd ediyorsa, yâni Allahü teâlâ, bir kulunu seviyorsa. *Yüfekkıh hü*; onu fıkh âlimi yapar.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Evliyâ-yı kirâm, *Râhat* ve *Huzûr* kaynağıdır kardeşim. Resûlullahın mübârek kalbinden çıkan *Feyz* ve *Nûr* lar Onların kalbleri vâsıtasıyla yayılır. Kimlere yayılır? Onları sevenlere yayılır. 


Peki, sevenler o feyzleri alır mı? Yâni o feyzler gelir, ama sevenler alır mı? Alması için de *İstîdâd* lâzım, yâni *Kâbiliyet* lâzım. O kâbiliyet ve istîdâd nasıl hâsıl olur? 


*İbâdet* ile. Bilhâssa *Namaz* kılmakla. Namaz kılanlar, ibâdet edenler, helâle harâma dikkat edenler, Onlardan *Feyz* alırlar. Onlardan gelen feyz, *Muhabbet* ile gelir. 

********

Rabbimiz, kıyâmetde inşallah hepimize *Kevser Şerâbı* içmek nasîb eder, ihsân eder, inşallah. Hadîs-i şerîfde; *Dîn-ül mer’i dîn-ül ahîhi* buyuruluyor.


Bir de, *Dîn-ül mer’i dîn-ül halîlihî* var. İkiz, yâni iki tâne. Birincide *ahîhi*, ikincisinde *halîlihî*, aynı şey. Yâni bir insanın dîni, arkadaşının dîni gibidir. 


Mü’minin dîni, kiminle *Sohbet* ediyorsa, kimi *Seviyor* sa, onun dîni gibidir. Pekii, seveceğimiz öyle büyük zâtları bulamazsak ne yapacağız? 


Onların kitaplarını okuyacağız. Kitapları vesîlesiyle onları gıyâben seveceğiz. *Rûhen*, onlarla berâber olacağız inşallah. *El mer’ü mea men ehabbe*. Bu da hadîs-i şerîf. 


Yâni insan dünyâda kimi severse, âhiretde onun yanında olacak. Ne büyük *Müjde* efendim. Onun için, biz büyüklerimizi seviyoruz kardeşim, elhamdülillah. 

********

Bu ramezânda kaç gün oruç tutuldu, belli değil. *Ay* hesâbiyle olmak lâzım, *Takvim* hesâbiyle olmaz. Onun için, ya bir gün evvelden başlamış olduk veyâ bir gün sonradan. 


Hakîkî Ramezândan bir gün evvel başladıksa, o bir gün evvelki orucumuz kabûl olmaz. Niçin? Ramezândan evvel olduğu için. 


Yok, bir gün sonra başladıksa, bu sefer de, bizim bayram yapdığımız gün, hakîkî Ramezândır. O günü *Yemiş* oluyoruz. 


O hâlde başından ve sonundan *İki gün* dedi Efendi hazretleri, böyle buyurdu. Bayramdan sonra, iki gün *Kazâ* etmemiz lâzım kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Ubeydullah-ı Ahrâr* hazretleri, silsilemizin büyüklerindendir. Allahü teâlâyı, bir an bile unutmazdı. Bununla birlikle, 113 tâne Çiftliği vardı. Herbirinde, yüzlerce insan çalışırdı.


Her çiftlikde yüzlerce buğday tarlası, binlerce davarları vardı. İşçiler, hesaplarını Ona getirirlerdi. O mübârek zât, hepsini dinler ve *Zekât* hesaplarını yapar, buna rağmen Allahü teâlâyı bir an unutmazdı. 


Çünkü mübârek kalbi, *Allah sevgisi* ile dolu idi. Bir kalb, Allah sevgisi ile dolu olunca, o kalb zikreder. Hattâ bu büyüklerin her *Zerre* si, yâni her *Hücre* si zikreder kardeşim. 


*Men dakka bâb-el kerîmi infetehâ*. Yâni, Kerîm’in kapısı çalınırsa, açılır. Kerîm, burada cömert demekdir. Yâni *Cömert* insanların kapısını çalarsanız, o kapı muhakkak açılır. 


*Men*; bir kimse, *Dakka*; çalarsa, *Bâb-el kerîmi*; kerîmin kapısını, *İnfetehâ*; açılır. 

********

Bir *Seyyide* hizmet etmek ne büyük seâdet kardeşim. Seyyidin biri, bir ahbâbını ziyâret için bir köye gidiyor. Ama evini bulamıyor. O ara karşıdan gelen birine; *Falancanın evi neresi?* diye soruyor. 


O da, parmağıyla işâret ediyor, *Şu karşıki ev!* diyor. Meğerse o işâret eden kimse, yehûdî imiş. Yehûdî, bir müddet sonra vefât ediyor. 


Rüyâda görüyorlar ki, azap içinde. *Ne hâldesin?* diyorlar. Cevâbında; *Azap içindeyim, yalnız şu elim, şu parmağım, azap görmüyor* diyor. 


Neden? Bir seyyide hizmet etdi, ev gösterdi, o kadar. Bir seyyide hizmet etdiği için, Efendimiz aleyhisselâmın yüksek hâtırı için, o eli *Azap* görmüyor. Seyyidler, böyle çok kıymetli kardeşim. 


Bizim *İngiliz Câsusu* kitâbına bakıyordum da; İngiliz câsusu; *Seyyidleri* kıymetden düşüreceğiz, seyyid olmıyanların, sokak adamlarının başına da *Yeşil Sarık* saracağız ki, seyyidlerle karışsın, diyor. 

********

Bizim *Abdülhakîm* anlatmışdı. Tanıdığı birinin kızı vefât etmiş. Abdülhakîm, kızın babasına; *Başın sağolsun, çok üzüldük* demiş. Ama hemen ardından; 


*Aslında üzülmemek lâzım. Çünkü kızınız îmânlı idi, onun için o Cennete gitdi* demiş. 


Doğru demiş efendim. Evet kız 18 yaşında, elbette günâhları vardır. Fakat Ramezân-ı şerîfde vefât etdi. Ramezânda vefât edenin günâhları *Affolur* kardeşim. 


Sonra Abdülhakîm, kızın babasına; *Kızınız iki kere beyin ameliyatı oldu. Ne eziyetler, ne meşakkatler çekdi* demiş. 


Mü’min, eziyyetle meşakkatle can verirse, *Şehîd sevâbı* kazanır. Binâenaleyh kız hem Cehennem azâbından kurtuluyor, hem de şehîd sevâbına kavuşuyor. 


Abdülhakîm; *Şimdi o, kabirde ni’metler içinde* demiş. Adamcağızın da hoşuna gitmiş tabii, tesellî olmuş, rahatlamış. Velhâsıl Abdülhakîm *Kitâba uygun* konuşmuş efendim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir kalp Allaha yaklaşınca, o kalp *Allah sevgisi* ile dolar, *Dünyâ sevgisi* o kalpden çıkar. Meselâ boş bir tencerede ne vardır? *Hava* vardır. 


Buna *Su* koyunca, havayı çıkarmaya lüzûm var mı? Hayır! Hava kendisi çıkar. İşte bir kalbe, *Allah sevgisi* girince de, *Dünyâ sevgisi* kendiliğinden çıkar. 


O zaman ne olur? O kişi, Allahü teâlâ ile *Görür*, Allahü teâlâ ile *İşitir*. Her işi, *Allah için* olur. Dünyâyı hiç kalbine getirmez. 


Kâdî Muhammed Zâhid, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin halîfesidir. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetlerinde, ne söylemişse, onları hep kaydetmiş Mübârek. 


Bu yazıları, 150 sahîfelik fârisî bir *Kitap*. Bunu basdırdık ve bu kitâba, *Mesmûât* ismini koyduk. Mesmûât demek, işitdikleri demek. Kimden? *Üstâdından*. 


Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinden işitdiklerini yazmış ve *Kitap* hâline getirmiş Mübârek. 500 sene sonra, biz onu basdırdık. İşte orada okudum. Diyor ki:


Evliyâ-i kirâm, Allahü teâlânın sıfatları ile sıfatlanmışdır. Onlar, dost ile düşmanı ayırmazlar diyor. 


İnşallah bu büyüklerin teveccühleri, himmetleri bize de gelir de, toparlanırız. Değil mi ki, bizim kalbimize bu muhabbeti ilkâ etdiler. 


Muhabbeti veren de onlar. Sevgi nedir? Onu dahî bilmeyiz. *Seviyorum* deriz, ama, sevmek ne demek, onun farkında değiliz. 


Şimdiki insanlar, hayvânî arzûlarına, nefslerinin şehvetlerine *Sevgi* diyorlar, *Aşk* diyorlar. Hâşâ! Öyle değil. Aşk, muhabbet, *Sıfat-ı ilâhî* dir.


Mübârekdir, muhteremdir, mukaddesdir. Hayvanların şehvetine aşk denmez, muhabbet denmez. Ama onlar öylesine uydurmuş, isim takmışlar. 


Bizim kalbimize, cenâb-ı Hak *Aşk* vermiş, *Muhabbet* ilkâ etmiş. 


*Ulûm-i zâhiriyye*, mektebde okumakla, hocadan işitmekle olur. *Ulûm-i bâtına* ise, bir büyük *Evliyâ* zâtın kalbinden gelir. 


Ulûm-i zâhiriyyeyi öğrenene *Âlim* denir. Kalb bilgileri nasîb olana ise *Ârif* denir.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Yasîn-i şerîfi* her Cum’a günü, ölmüşlerimize okuyoruz ya. Yasîn-i şerîfde ne buyuruyor cenâb-ı Hak? *Vemtâzül yevme eyyühel mücrimûn!* Yâni, ey kâfirler, bugün dostlarımdan, müslümânlardan ayrılınız! 


Kâfirler, *Eshâb-ı şimâl* dir, onlar başka tarafda. Müslümânlar, *Eshâb-ı yemîn* dir. Bunlar başka tarafda. Orada Müslümânlara *Ni’metler* var, kâfirlere *Azap* var. 


Ne büyük *Ni’met* içindeyiz kardeşim. Çok mes’uduz. Sevinelim, üzülmiyelim, kızmıyalım. Seâdete kavuşan insan kızar mı? *Neş’eli* dir o. Allahü teâlâ, hizmet edenleri sever. 


Rabbimiz, müslümânlara hizmet edeni çok sever. Şimdi biz de, Türkiye’de ve bütün dünyâdaki müslümânlara *Hizmet* ediyoruz. Nasıl mı? Bu kitapları göndermekle. 


*Dünyâ* larına hizmet etmek kıymetli. Fakat *Âhiret* lerine hizmet etmek daha kıymetli. Onların Cennete gitmelerine, *Küfr* den, *Cehennem* den kurtulmalarına hizmet ediyoruz. 


Kim ediyor bu hizmeti? Bütün arkadaşlar, hepsi, hepimiz. Bu yolda bir adım atan, meselâ kitâbı alıp da cildciye götüren, bu sevâba kavuşur. Yeter ki *Allah için* yapsın. 


Rabbimize hamdolsun, elhamdülillah, bizde çalışan yüzlerce arkadaşımız, hepsi *Allah için* çalışıyor. Hepsi bu sevâba kavuşacak inşallah. Kıyâmetde karşımıza çıkacak bu hizmetler. 


Ne büyük *Ni’met* içindeyiz. Allahın yolunu yaymak büyük ni’metdir. Bunun devâm etmesi için bu ni’mete şükretmek lâzım. *Şükretmek*, yerinde kullanmak demekdir. 


Yerinde kullanmanın da birinci şartı, *Fitne* den sakınacağız. *Velâ tülkû bi-eydiyeküm ilet-tehlüke*. Yâni kendinizi fitneye sokmayınız, buyuruluyor. Peki, fitne ne demek? 


Fitne, müslümânları zarara uğratmak, onlara zarar getirmekdir. Fitnenin de çeşitli sebepleri var. Birinci sebep, müslümânların birbirlerine olan *Sevgisi* nin azalmasıdır. 


Fitne çıkmaması için, birbirlerimizi çok seveceğiz. Sevgimizi de ona bildireceğiz. *Bir kimse birini severse, sevgisini ona bildirsin!* buyuruluyor. Sevgisini ona bildirsin ne demek?


Yâni, sevginin şartlarını yerine getirsin de, o da onun sevdiğini anlasın. Ben seni seviyorum, demeye, *Lisân-ı kâl* denir. *Kâl*, söz demekdir. 


Ama sevginin şartlarını yapsın, yerine getirsin demek, *Lisân-ı hâl* dir. Yâni hâlimizle, tavrımızla sevdiğimizi bildireceğiz. *Lisân-ı hâl, lisân-ı kâlden entakdır* diyor âlimler.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendi hazretleri bâzen elini bana uzatır ve *Sık!* buyururlardı. Ben de sıkardım. Az sonra, Efendi gözlerini kapatırdı. Ben, *Uyudu* zannedip, elimi gevşetirdim.


O zaman gözünü açar ve yine *Sık!* buyururdu. Bu *Büyükler* in her bir hücresi zikredermiş efendim. Demek ki, kendi hücrelerindeki o *Zikr* bana da geçsin diye öyle yapardı Mübârek. 


Bu hususta *Râbıta* da var, ama o kolay birşey değil. Herkes yapamaz. Efendi hazretlerinden, râbıta için izn istemeye gelenlere; *Ona da sıra gelir, daha vakti var* deyip, geçişdirirlerdi. 

********

Ben her şeyi, Efendi hazretlerinden öğrendim. Yalnız arabça kitapları değil, türkçe kitapları bile Ondan öğrendim. *Mâlûmât-ı Nâfia* diye bir kitap vardı.


Onu bana verip, *Bunu oku, fâidelidir* buyurdu. Biz onu şimdi basdırdık. *Bir* numaralı kitâbımız oldu. *Fâideli bilgiler*. Efendi hazretleri tavsiye etdi bize onu. 


Velhâsıl hep Efendi hazretlerinin methetdiği, tavsiye etdiği kitapları basdırdık. O büyüklerin ismini bile söylemek kârdır. *İnde zikrissâlihîn tenzîlürrahme*. 


Hadîs-i şerîfdir bu. Peygamber Efendimiz, bu hadîs-i şerîfde ne buyuruyor? *Allahü teâlânın sevdiklerinin, yâni Evliyâ kullarının ismi bir yerde söylenirse, oraya rahmet yağar* buyuruyor. 


Elhamdülillah, Rabbimize çok şükür. Mübârek ramezânda Cum’a namâzı kılmak ne büyük seâdet, ne büyük bahtiyârlık. Cenâb-ı Hak bize *İhsân* etdi. 


Abdullah ibni Abbâs hazretleri buyuruyor ki: Günlerin en kıymetlisi *Cum’a* günüdür. Ayların en kıymetlisi *Ramezân-ı şerîf* ayıdır. Amellerin en kıymetlisi de ihlâs ile kılınan *Namaz* dır. 


Elhamdülillah, bugün işte bize üçü de nasîb oldu. *Ne güzel, ne güzel, ne güzel*. Ne kadar şükretsek azdır kardeşim. 

********

Allahü teâlâ bâzı kullarına *Hâdî* ismiyle tecellî etmiş, yâni *Hidâyet* nasîb etmiş. Bunları kendi hizmetinde kullanıyor. Kullarının hidâyetine vesîle ediyor. 


Bâzı kullarına da *Mudil* sıfatıyla tecellî etmiş. Bunlar da, dalâlete vesîle oluyorlar, yıkıcıdırlar, bölücüdürler. *El-hamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah*. Rabbimiz bizi onlardan etmemiş. 


*Elhamdülillah elhamdülillah elhamdülillah*, Rabbimiz bizi *Hâdî* ismiyle şereflendirdiği, mes’ud, bahtiyâr kullarından eylemiş. Ne büyük *Seâdet*, ne büyük *Müjde* efendim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendi hazretleri, bir defâsında fârisî olarak; *Ba’de kitâbullah ve ba’de kitâb-ı Resûlullah, efdâl-i kütüb mektûbâtest*, buyurdu. 


Ne demek bu? Yâni, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden sonra, islâm kitaplarının içinde en kıymetlisi, *Mektûbât* dır. 


*Mesnevî*, daha geride kalıyor. Efendi hazretlerinden böyle duyduğumuz için, *Mesnevî* için yazılanları biz *Te’vîl* ediyoruz. Ne diyoruz? 


*Mesnevî*, yalnız tasavvufda benzeri yok. Mektûbât da ise, hem *tasavvuf*, hem *akâid*, hem de *fıkh* var. Onun için *Mektûbât* daha yüksektir, diyoruz. 

********

Dînini bilmiyen, ona göre yaşamıyan bir kimse, dünyâ işlerinde muvaffak olamaz kardeşim. Muvaffak olsa bile, mutlaka sonu *Hüsrân* la biter. 


Ya hanımından, ya çocuğundan, ya kendinden, kesinlikle mutlu olamaz, râhat edemez. Çünkü hadîs-i şerîf var. *Dünyâda râhatlık yokdur*, buyuruluyor. 


Mü’mine gelen râhatsızlık, hastalık, sabretmek şartıyle *İbâdet* dir. Kâfire gelen râhatlık, *Felâket* dir. Birine *Sevap*, diğerine *Azap* var. 


Ne tâlihsiz insanlar ki, hem dünyâda, hem de âhiretde *Azap* görecekler. 


Dünyâya gönül bağlamamalı kardeşim. Yolcu, yolu tâmir etmekle uğraşmaz. Meselâ *Hacca* giden bir kişi, Orada şu evi, şu apartmanı alayım, diye düşünmez. 


Çünkü orada kalmıyacak ki. Bir müddet sonra geri dönecek. Dünyâ hayâtı da böyle işte. 

********

Efendi hazretleri, Onu tanıdıkdan bir sene sonra ders okutmaya, *Arabca* öğretmeye başladı bana. Millet bahçede namaz vaktini beklerdi. Daha yarım saat varken, Mübârek beni içeriye, odaya alırdı.


*Arabî* öğretirdi. *Sarf* ve *Nahiv* öğretirdi. Cebinden kâğıt kalem çıkarır, kendisi yazardı, yazardı Mübârek. Sonra bana verirdi, *Al, bunları oku, ezberle!* derdi. Evvelâ kendi okurdu.


O okurken, ben hareke koyardım. Giderken hemen yolda, tramvayda, onları ezberlerdim. Ertesi gün gidince, *Ne yapdın?* derdi. Ezberledim efendim, derdim. *Oku bakayım*, derdi. 


Bir okurdum, amân ne hoşuna giderdi Mübâreğin. *Hadi bakalım, sana yeni ders vereceğim*, derdi. Böylece arabî ve fârisî öğretdi bana. Yoksa o kitapların ismini bile bilmiyordum. 


Okumak şöyle dursun, böyle şeyler var mıymış, yok muymuş, haberim bile yokdu efendim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendimiz aleyhisselâm, Eshâb-ı kirâmdan birini üzgün görünce, sebebini sormuşlar. O sahâbî de *Dünyevî* bir sebep söylemiş. 


Bunun üzerine Efendimiz aleyhisselâm; *Ben de, bir namâzı, evvel vaktinde kılamadın da, onun için üzgünsün sandım*, buyurmuşlar. 


Yine bir gün de, namâzın ehemmiyeti hakkında; *Birinin, binlerce devesi olsa, hepsini fakirlere dağıtsa, bir namâzın evvel vaktinde kılınması sevâbına kavuşamaz*, buyurmuşlar.

********

Bizim kitaplar şimdi dünyânın her yerine gidiyor efendim. Güney Afrika’da, ismini duymadığımız ne memleketler varmış. Oralara bile *Kitap* gönderiyoruz


Bizim bildiğimiz bir *Güneş* olduğu gibi, bir güneş daha var, o da *Muhammed aleyhisselâm* dır. İnsanın bedeni için, güneş ne kadar çok faydalı değil mi, hepimiz biliyoruz.


İşte Peygamber Efendimiz de, kalbin temizliği için, îmân etmek için, bilsek de bilmesek de, her zaman *Güneş* gibi feyz verir. 


Allahü teâlâ, yeryüzünde her hastalığa bir *İlâç* yaratmışdır. Her şey için bir *Şifâ* vardır. Ama kalbin, yâni gönülün şifâsı, *Zikrullah* dır. Yâni kalbimizin ilâcı, Allahı *Zikr* etmekdir. 


Harâmları istiyen nedir? *Nefs* dir. Mahlûkların en ahmağı da nefsdir. Çünkü her isteği kendi aleyhinedir. Doydukdan sonra yedirir. 


Hep harâmları ister. Allahdan korkanlar, harâm işlemezler efendim. Bunlar, nefslerine gâlip olan *Kahraman* lardır. 


Peygamber Efendimiz *Uhud* harbinden döndükden sonra, o kadar şehîd verilmiş, o kadar sıkıntı çekilmiş iken Eshâbına; *Küçük cihâddan döndük, büyük cihâda geldik*, buyurmuş. 


Eshâb-ı kirâm şaşırmışlar, anlıyamamışlar. Tekrar kılıçlarını kuşanıp, o yorgunlukla başka yere harbe gidileceğini sanmışlar. 


Ve Efendimize; *Nereye, kimin üstüne gideceğiz yâ Resûlallah?* diye sormuşlar. Efendimiz aleyhisselâm da *Nefs ile cihâda, yâni cihâd-ı ekbere gidiyoruz*, buyurmuşlar.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


O *Büyük*’lerin ruhlarından istifâde etmek, onları sevmeye bağlı. Ne kadar seversen, o kadar *Feyz* alırsın. Onun için, bir araya geldiğimizde, o büyüklerin ismini anıyoruz.


Çünkü onların *İsmi* nerede hürmetle anılırsa, ruhları orada hâzır olur. Bakın, *gelir* demiyorum. Çünkü zâten orada, bir yerden gelmiyecek ki. Radyo dalgaları gibi, devâmlı her an mevcut. 


Yalnız irtibât kurmak için *İsmi*’nin anılması lâzım, o kadar. Peki, nasıl irtibât kuracağız? Ruhlarına, üç *İhlâs* bir *Fâtiha* okuyup, hürmetle isimleri söylenince, irtibat kurulmuş olur. 


*Râbıta* ile *Sohbet*, aynı şeydir kardeşim. Her an, tâbi olduğumuz büyük zât ile râbıta hâlinde olmak çok iyidir. 


Meselâ, her işimizde; *Mübârek hocam olsaydı, bu işi nasıl yapardı?* diye düşünmek, râbıtadır işte. Onu düşününce irtibât kuruluyor, râbıta da irtibât kurmakdır zâten. 


Aynen radyonun düğmesini çevirmek gibi. Radyo dalgası zâten orada var. Düğmeye basınca, İrtibât kuruluyor, onun gibi. 


Ancak bir şey var. Ne duâ edecekseniz, onların ismini söyler söylemez, nefes almadan hemen söylemeli ki, irtibât kesikliği olmasın. Böyle yapılırsa, mutlaka kendilerine arzedilmiş olur. 

*******

Bir gün, Efendi hazretleri ile berâber gidiyorduk. Eyüp câmiinden dergâha doğru, o yokuşda yürüyorduk. Birden karşımıza iri bir *Köpek* çıkdı. 


Ben o zaman gencim, subayım, Efendi hazretlerini korumam lâzım. Böyle düşündüm, ama gayr-i ihtiyârî hemen Efendi hazretlerinin arkasına geçdim, oraya saklandım. 


Elimde olmıyarak öyle yapdım. Efendi hazretleri bastonuyla *Hoşt! Hoşt!* dedi, köpeği kovdu. Köpek de gitdi efendim. 


Ben kendi kendime; *Benim öne geçmem lâzımdı, benim Efendi hazretlerini korumam lâzımdı*, dedim. 


Ama öyle yapmadım, ben Ona sığındım. Neden? Çünkü evlât, babasının arkasına saklanır, evlât babasına sığınır, evlât babanın önüne geçer mi?

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Şâh-ı Nakşibend* hazretleri buyuruyor ki: Ben gençliğimde, *tasavvuf* nedir, *evliyâlık* nedir, hiç bilmezdim. Ama benim bir huyum vardı, hastalara giderdim, *ilâç* alır verirdim. 


Borçluların borcunu öderdim, evlenecekse yardım ederdim. Yâni Allahın kullarına *hizmet* ederdim. Bu hâlim, Allahü teâlânın hoşuna gitdi. 


Mükâfat olarak, beni *sevdiği* kimselere kavuşdurdu ve tasavvufun zirvesine çıkardı. 


Allahü teâlânın, bir kulunu sevip sevmediği nereden anlaşılır? Bu, bir şeyden belli olur. Eğer Allahü teâlâ o kuluna, *sevdiği* bir kulunu tanıtmış ve sevdirmişse, onu *seviyor* demekdir. 


Bizim arkadaşlar böyle meselâ. Onlar, eğer Peygamber aleyhisselâmın zamânında olsalardı, hepsi *Eshâb-ı kirâm* olurlardı. 


Bu gün, bu *Büyük*'leri inkâr edenler de, eğer Resûlullahın zamânında olsalardı, *Ebû Cehil* gibi, *Ebû Leheb* gibi olurlardı. Nitekim İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyorlar ki: 


Bu yolun *Büyük*'lerini tanıyanlar, sevenler, kitaplarını okuyup, yollarında yürümeye gayret edenler, *edebsiz* de olsalar, *saygısız* da olsalar, *pervâsız* da olsalar, *patavatsız* da olsalar, yine azîzdirler, makbûldürler, kıymetlidirler. 


Niçin? Çünkü îmânları ve îtikatları *sağlam*'dır da ondan. 


Allahü teâlânın dînine *hizmet* niyetiyle yaşıyanlar, bu yolda gayret gösterenler, yâni derdi bu olanlar, yataklarında ölseler bile, *şehîd*’dirler kardeşim. 


Yeter ki, niyetleri bu olsun. Allahın dînini, Onun kullarına anlatmak, yaymak olsun. Bu niyetle yaşasın. 


Böyle olan bir mü’min, ölürken Resûlullahın *nûr cemâl*'ini görür ve onun zevkiyle hiç acı hissetmeden *şehîd* olarak Rabbine kavuşur.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Peygamber aleyhisselâmın aslî vazîfesi, islâmiyeti yaymakdır. Yâni onun için gelmişdir. Onun dînine *hizmet* etmek, getirdiği dîni yaymak için uğraşmak da peygamberlik vazîfesine *ortak* olmakdır. 


Böyle bir *mücâhid* yola çıkdığı zaman, melekler gelir, o mücâhidin ayaklarının altına kanatlarını döşerler. İslâma *hizmet*, böyle çok kıymetlidir. 


Allahü teâlânın dînini yayan, *bu aşk* ile kalbi yanan bir mücâhid, yatağında ölse bile *şehîd* olur kardeşim. Bu dünyâda, iki şeye akıl erdiremedim. 


Birincisi, Mehmed Dârende’nin *din gayreti*, kitaplarımızın dağıtılmasında gösterdiği *fedâkârlık*, akıl alacak gibi değil. Onun bu gayretine, bu fedâkârlığına akıl erdiremedim, anlıyamadım, olmaz böyle şey. 


İkincisi de Enver âbi’nin *merhameti*. Bunu da anlıyamadım. Bu nasıl bir merhamettir efendim, aklım ermiyor onun merhametine. Ben öyle yapamam. Bu, yaratılıştan gelen bir şey. 

*******

Ömründe bir defâ olsun, *bir fâtiha* okuyup, bu yolun büyüklerine gönderen kimseyi, bu büyükler unutmazlar kardeşim. 


Onlar *vefâkârdır*, onu tanırlar, bu iyiliğini kaydederler. Ve yârın âhiretde, ona *şefâat* ederler. Bu, ne büyük *müjde*. 


Bir mü’min, bir mü’mini, herhangi bir şekilde sevindirirse, bundan cenâb-ı Hak sevinir, memnun olur. 


Bu memnûniyetden hâsıl olan nûr, bir *ampül* olarak dünyâya inse, onun ışığında *güneş* kararır efendim. Neden? O mü’mini sevindirdiği için. 

*******

Mektûbât’da geçiyor, *dünyâ ehli* biriyle karşılaşırsanız, yolunuzu değişdirin. Aynı köydeyse, başka yere hicret edin. Aynı mahalledeyse, başka yere taşının. Niçin? Onunla karşılaşmamak için. 


Bu, çok mühim, çünkü kalbiniz meyleder. Bizim yolumuz, *hassas* ve *ince*’dir. Bu yolda en çok dikkat edilecek husus, dünyâyı sevenlerle dostluk kurmamakdır. Gayr-i ihtiyârî *kalb* meyleder kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bâzı mü’minler, ölüm acısını tatmıyacak. Nasıl öldüğünü anlamıyacak. Aslında acı var, ama o duymıyacak. Niçin? Çünkü Allahü teâlâ, ona, Peygamber aleyhisselâmı gösterecek. 


Onun akıl almaz güzelliğini görünce, kendinden geçecek ve hiç acı duymıyacak, hani *narkoz* verilmiş gibi. 


Beş vakit namazda Ettehiyyâtü’yü okurken *Esselâmü aleyke!* diye Peygamber aleyhisselâma selâm veriyoruz ya, işte o anda, Efendimiz aleyhisselâm bunu işitiyor.


*Bana selâm veren kim?* diye bakıyor ve onu hâfızasına kaydediyor. O mü’min vefât edeceği zaman hemen geliyor ve *nûr* cemâlini ona gösteriyor. Bu, ne büyük *müjde* kardeşim! 

*******   

Dünyâda en zor iş nedir? İslâmı anlatmakdır. Dîni yaymakdır, yâni dîne *hizmet* etmekdir. 


Bu iş, peygamberlik vazîfesidir. Peygamber aleyhisselâmın çekdiği *çile*’yi, kıyâmete kadar, hiç kimse, ne çekmişdir, ne de çekecekdir. 


Bu gün, birine bir *Namaz Kitâbı* vermek, dîne hizmetdir kardeşim. Bunu yapana ne mutlu. O, bu hizmetiyle Resûlullahın *vârisi* olmuş olur. Çünkü Resûlullahın vazîfesine *ortak* oldu. 

*******

İki tâne *kötü huy* vardır efendim, iki kötü huy. Nedir onlar? *Kibir* ve *İnat*. Kibir ve inat, müslümân olmaya mânidir. Bu din, bu iki şeyi yıkmak için gelmişdir. 


Kim, kendinde zerre kadar bir *varlık*, bir *üstünlük* görürse, yanar kardeşim. Cenâb-ı Hak, her günâhı affeder, ama *kibr*’i affetmez.


İblîs’in, şeytan olmasının, yâni kovulmasının sebebi, Âdem aleyhisselâma karşı secde etmediğinden değildi kardeşim. Neydi ya? 


Kibirlendi, büyüklendi, *Bu emir yanlış!* dedi. Emri beğenmedi, Cenâb-ı Hakka karşı geldi. Onun için *tard* edildi. Yoksa secde etmediği için değil.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Akıllı* olmanın alâmeti, kendini Cehennem ateşinden kurtarmakdır. Bir *kelime-i şehâdet* getirse, Cehennemde yanmakdan kurtulacak. Bunu akıl edemiyene, akıllı denir mi efendim? 


O hâlde *Mü’min* bir çoban, *Kâfir* bir devlet başkanındandan, bin kere daha akıllıdır. Niye? Çünkü bu, *Cennete* gidecek, öbürü *Cehenneme*, hangisi akıllı? İmâm-ı Rabbânî hazretleri ne buyuruyor? 


*Kelime-i tevhîd*, yâni Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, o kadar büyük ki, bunu bir defâ söylemenin *Sevâbı*, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlara dağıtılsa, yeter ve artar, buyuruyor. 


Yine o buyuruyor ki: *Bu kelimenin hürmetine, cenâb-ı Hak bütün kâfirleri affetse, yeridir*. 


Yedi kat yerler dolusu ve yedi kat gökler dolusu *Günâh*'ların tamâmı bir kefeye konsa. Bu *Kelime-i tevhîd* de öbür kefeye konsa, bu kelime-i tevhîd ağır gelir. 


Ama bu, söyliyenin derecesine göre böyle kıymetlidir. Herkesin söylediği değil efendim. 


Bir gün hazret-i Osmân radıyallahü anh abdest alacak, su getiriyorlar. Ellerini yıkarken gülmeye başlıyor. Sonra ordakilere dönüp; *Niçin güldüğümü niye sormuyorsunuz?* diyor. 


Onlar da sorunca, şöyle anlatıyor: Bir gün, tam bu yerde, Peygamber aleyhisselâm abdest almak için bizden *Su* istedi. Ben koşup ibriği getirdim ve dökmeye başladım. 


Tam ellerini yıkarken Efendimiz gülmeye başladı. Sonra bize dönüp; *Niçin güldüğümü niye sormuyorsunuz?* buyurdu. Biz de sorunca buyurdu ki: Nasıl gülmiyeyim? 


Bir *Mü’min* abdest alırken, elini yıkadığı zaman, eliyle işlediği bütün *Günâhlar* dökülüyor. Yüzünü yıkarken, yüzüyle, gözleriyle, burnuyla, ağzıyla işlediği bütün *günâhlar* dökülüyor. 


Başını yine öyle, ayaklarını yıkarken de, ayaklarıyla işlediği bütün *günâhlar* dökülüyor. Ben bunu görüyorum da sevincimden gülüyorum, buyurdular diyor. *Hazret-i Osmân*, bunu hâtırlamış da onun için gülmüş efendim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde; *Bu din geldikden sonra, birbirlerinizle kardeş oldunuz. Değil öldürmek, birbiriniz için canlarınızı fedâ eder hâle geldiniz*, buyuruyor. 


Nitekim, bir savaşta kan kaybetmiş ve *Suuu! Suuu!* diye inliyen bir sahâbîye, bir başka sahâbî, bir bardak *Su* götürüyor efendim. Tam suyu içecekken, başka bir sahâbî *Suuu!* diye inliyor. 


O, bunu işitince suyu içmiyor ve işâretle; *Suyu ona götür!* diyor. Ona götürürken bir başkası, *Suuu!* diye inliyor. O da içmeyip, *Ona götür!* diyor. 


Böylece o suyu, birbirlerine ikrâm ederken, üçü de *Şehîd* oluyor efendim. İşte Efendi hazretleri, bizi himmetleri altına almasaydı, kim bilir ne hâlde olacaktık. 

********

Mahşer meydanı, bu dünyâda olacak kardeşim. Sûriye, Arabistân, Ürdün, Yemen, buralarda. Dümdüz olacak bu yerler. Hiç engebe kalmıyacak. Mahşer, orada kurulacak.


Düşünün ki, her taraf *mermer*, güneş iyice alçalmış. Herkes, günâhları nisbetinde tere garkolmuş. Tek bir ağaç gölgesi yok, *rüzgâr* yok, insanlar feryâd edecek; 


*Yâ Rabbî, ne olur hesâbımızı gör! Cennetse Cennet, Cehennemse Cehennem, yeter ki şu izdihâmdan kurtulalım!* diyecekler. 


Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyuruyorlar ki: *Mahşer, elli bin âhiret senesi sürecek*. Ama bu, kâfirler için böyle. 


Onlar, o yakıcı güneşin altında, o müthiş izdihâmda, sıkış sıkış, Elli bin sene bekliyecekler. Ama bu kadar uzun süre, mü’minlere, iki rekât namaz kılacak kadar *Kısa* gelecek efendim. 


İki rekât namaz kılacak kadar. Yâni en fazla *Beş dakîka*. Hem de Arş-ı âlânın altında, serinde. Bir de bakacaklar ki, mahşer bitmiş. 

*******

En büyük bayram, o *Büyük*’leri tanımak ve sevmekdir kardeşim. Çünkü bu ni’met, dünyâ ve âhiret ni’metlerinin en büyüğüdür, bundan büyük ni’met yok. Niçin? Çünkü Cennete girmek, buna bağlı. 


O büyükleri görmiyen, kitaplarını okumıyan kimsenin, kurtulması çok *Zor*’dur. Meselâ biz, Efendi hazretlerini görmeseydik, belki şimdi müslümân bile değildik, yâhut da *Sapık* bir müslümândık.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâm, ilk sohbetde *Müctehid* olurlardı. Yâni dereceleri, bütün Evliyânın üstünde olurdu. Çünkü nefsleri *Îmân* ederdi. 


*Nefs* îmân edince, *Kalb* ile birleşir ve terakkîleri çabuk olurdu. Ama huy, kolay değişmez. 


Çünkü huy, doğarken insanın hücrelerinde, genlerinde vardır. *Can çıkar, huy çıkmaz*, derler ya, bunun mânâsı, huy değişmez değil. Huy değişir, ama çok zor değişir. 


Tasavvuf, bunun için vardır zâten. Can çıkmadan, önce *Huy* bedeni terk eder, sonra *Can* çıkar. 


İyi huylu olmak çok zordur. Peygamber aleyhisselâmın en büyük mûcizesi, *Kur'ân-ı kerîm* idi, ondan sonra *Güzel huylu* olmasıydı. Güzel ahlâk yâni. 


Nitekim kendisi; *Ben size, güzel ahlâkı anlatmak için geldim*, buyuruyor. 


Yine Efendimiz aleyhisselâm; *Üç kişinin Cennete gireceğine ben kefîlim*, buyurmuş. 


Birincisi, şaka için de olsa, yalan söylemiyen. İkincisi, din kardeşinin kalbi kırılır diye korkup, münâkaşa yapmıyan ve sen haklısın diyen. Üçüncüsü de, güzel ahlâklı olan. 

*****

Peygamber aleyhisselâm buyuruyorlar ki: *İyş mâ şi’te, fe inneke meyyitün*. Ne demek bu? Yâni ne iş yaparsan yap, bir gün öleceksin. 


Efendi hazretleri, bâzan; *Aranızda misâfirim, bu günlerin kıymetini iyi bilin, yoksa çok ararsınız*, buyururdu. 


Ölüm hak kardeşim. Eûzü billâhi mineş şeytân irracîm. *Küllü nefsin zâikat-ül mevt*. Yâni Allahü teâlâ; Herkes, ölümün acısını tadacaktır, buyuruyor. 


Size, mutlak olan birşey söylüyorum: Âhiret hayâtı, dünyâ hayâtından daha *Râhat*, daha *Huzûrlu*, daha *İyi*’dir. Sakın ola ki ölümden korkmayın. 


*Ölüm*; evin bir odasından diğer odasına geçmek gibidir. Müslümânlar, son nefesde Peygamber Efendimizi aleyhisselâm görerek ve Cennet hayâtını seyrederek, ölüm acısını hiç duymıyacaklar.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir savcı, *Üç* tâne *Suâl* hâzırlamış, *Efendi* hazretlerine soracakmış. Ehibbâdan Hâlid efendi ile Bâyezid’de buluşup, Eyüp Sultâna gideceklermiş. Savcı câmiye gitmediğinden, kahvede buluşmuşlar. 


Hâlid efendi demiş ki: *Efendi hazretlerinin câmide sohbeti var, Onu dinleyip, sonra berâber yanına gideriz*. Hâlid efendinin zoruyla, savcı câmiye girmiş. Efendi hazretleri de sohbete başlamış.


Ve o sohbetin içinde, savcının bütün suâllerine de bir bir cevap vermiş efendim. Çıkdıkdan sonra, savcı; *Gitmemize lüzûm kalmadı, bütün suâllerimin cevâbını tek tek aldım ve tatmîn oldum*, demiş. 

*****

Eyüp Sultân’da, *Hüseyin efendi* diye meşhur bir *Şeyh* vardı. Efendi hazretleri oraya gelince, bu Hüseyin efendi merâk etmiş. Kendi kendine;


*Benden büyük şeyh olur mu? Kimmiş bu Vanlı Hoca, gidip bir göreyim*, demiş. Efendi hazretlerinin yanına cübbeyle, sarıkla gelmiş, kendini tanıtmış. 


Efendi hazretleri, *Buyurun!* deyip, yanına oturtmuşlar. Herkes bir geri kaymış. Hüseyin efendi kendi kendine; *Kıymetimi bildi, yanına oturttu*, demiş. 


Fakat biri dahâ gelince, onu da yanına oturtmuş. Hüseyin efendi de dâhil, herkes bir geri kaymış. Her gelen, Efendi hazretlerinin yanına oturduğundan, Hüseyin efendi kendini kapının eşiğinde bulmuş. 


Fakat sohbeti dinleyince herşeyi anlamış efendim. Ertesi gün cübbeyi, sarığı çıkarmış, Efendi hazretlerine gelmiş. Efendi hazretleri; *Hüseyin Efendi sen misin, niçin geldin?* diye sormuş. 


Hüseyin Efendi; Efendim, ben kendimi *şeyh* zannederdim. Meğer ben, *Eşşeyh* değil, *Eşşek*’mişim, size kul köle olmağa geldim, demiş ve o gün dergâhta hizmete başlamış. 


Hanımına ve kayınvâlidesine de; *Siz de gelin, dergâhda bulaşık-çamaşır yıkayın*, dermiş. Biz onları, orada hizmet ederken gördük efendim.