*BU STANDA İNEN NURU GÖRÜYOR MUSUNUZ?*

*4 Nisan 2026 Ankara Kitap Fuarı’nda* kitaplarımızı dağıtırken standımızın önünden geçen bir ablayla unutulmayacak bir sohbet nasip oldu.

Önce kendisine bir *namaz kitabı* takdim ettim. Kitabı eline aldı, dikkatlice baktı, sayfalarını merakla inceledi. 


Onun bu ilgisini görünce bu defa kendisine *“İngiliz Casusunun İtirafları”* kitabını hediye etmek istedim.


Bu kitap özellikle dikkatini çekti. Lawrence hakkında oldukça bilgiliydi. Sohbet kısa sürede sıradan bir kitap tanıtımının ötesine geçti; daha derin, daha düşündürücü bir hâl aldı.


Biraz konuştuktan sonra standımızdaki diğer eserlerden de bahsettim. İlgisi daha da artınca bu kez kendisine *Tam İlmihal* kitabını tanıttım. O sırada fuarda birlikte olduğumuz, standın arka tarafında kitaplarımıza ayraç koymakta olan İsmail Koş abi de bizi dinliyordu. 


Sohbete o da dâhil oldu.

Derken abla, bizi hayrete düşüren bazı şeyler anlatmaya başladı. Bu fuarda bazı insanlara baktığında onları çok farklı suretlerde gördüğünü; bazısını *domuz*, bazısını *eşek ve at*, bazısını *şeytan* ve bazısını da muhtelif hayvan suretlerinde gördüğünü anlattı. Hatta bir kişiyi *yılan* gibi gördüğünü, o kişinin de sonradan gerçekten dolandırıcı çıktığını söyledi.


Sonra bize dönerek, standımıza ve kitaplarımıza baktı. Sanki gördüğü manzarayı bize de göstermek ister gibi şu sözleri söyledi:


*“Sizde böyle bir hâl hissetmedim. Standınıza muazzam bir nur iniyor. Bu inen nuru görüyor musunuz? Buradan parlak bir ışık yağıyor. Parlak bir ışık şeklinde tüm fuara yayılıyor. Bunu görüyor musunuz?”* dedi.


O an, fuarın kalabalığı içinde sanki zaman biraz durdu.

Biz sadece kitap dağıttığımızı zannediyorduk; meğer Rabbimiz, o kitapların vesilesiyle gönüllere başka kapılar açıyormuş.

Sohbetin sonunda *Tam İlmihal* kitabını satın aldı. Teşekkür ederek yanımızdan ayrıldı.


Ama söylediği o söz, standın üzerinde asılı kalan bir hatıra gibi gönlümüzde kaldı:

*“Standınıza muazzam bir nur iniyor.”*


Büyüklerimizin buyurduğu gibi *“Kitapların dağıtıldığı yere yağar rahmeti ilahi…”*


Mert Biçer / 4 Nisan 2026 Cumartesi, 23.Ankara Kitap Fuarı.

Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Tövbe etmek, Allahü teâlâya söz vermekdir. Yâni; *(Ben yapdığıma pişmân oldum yâ Rabbî, bir daha yapmıyacağım)* demekdir. 


Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın? Allahü teâlâya götüren kapıdan geçsin. O kapı neresidir? O kapı, büyüklerin kapısıdır.


*(Evliyâ-yı kirâm)* ın kapısıdır, Evliyâ-yı kirâmın huzûrudur, sohbetidir. Bu evin kapısının ne kıymeti var? Burada kastedilen, sohbet kapısıdir. O sohbet kapısından gir. 


Yâni, sohbete gir, sohbetinde bulun o büyüklerin. İşte Allahü teâlâya kavuşduran yol, Allahü teâlâya kavuşduran kapı, bu kapıdır. Allahü teâlânın sevdiklerinin sohbetidir. 


*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, o kemâlâta nasıl kavuşdular? Resûlullahın sohbeti ile. Evliyâ-yı kirâm da, Resûlullah Efendimizin vârisleridir. Onlar, *(Vereset-ül Enbiyâ)* dır. 


Muhammed aleyhisselâma tâbi olmadan seâdete kavuşmaya imkân yokdur. Ona tâbi olmıyan, dünyâda sefâlet çeker, sürünür. Âhiretde de Cehenneme gider ve yanar. 


Resûlullah Efendimize tâbi olmak için, en evvelâ *(Îmân)* etmek, âmentüye inanmak lâzım. Bizim kitaplarımızda bunlar yazılı. Okuyacağız, öğreneceğiz. 


Ondan sonra da öğrendiğimiz farzları, vâcibleri, sünnetleri yapacağız kardeşim. Harâmlardan sakınacağız, bunlar çok mühim. Bir kimse günâh işliyorsa, hiç kıymeti yok 


Eskiden, babamın evinde iken biz akşamları çay içmeyi bilmezdik. Sâdece kahvaltıda çay içerdik. Çay içmeyi dahî Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden öğrendik. 


Abdülhakim Efendi hazretlerinden duymadığımız hiçbir şeyi söylemiyoruz kardeşim. Efendi hazretleri tek şeker ile açık çay içerlerdi. Ziyâ bey üç şeker, Hâlid bey, koyu ve tek şeker. 


Allahü teâlâ mü’mini, namaz kılmak için yaratdı kardeşim. Namaz kılana, *(mü’min)* denir. Kılmıyan, şüphelidir. Dîn-i islâm, namâzın içinde mündemicdir. 


Namaz, çok şereflidir, çok kıymetlidir. Niçin? İçinde *(Kur’ân-ı kerîm)* olduğu için, Kur’ân-ı kerîm okunduğu için. 


Çünkü Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâdan sonra, makâmı, mevkîi, derecesi en yüksek olandır. Peygamberlerden de yüksekdir. 


Bizim Peygamberimizden de yüksekdir. Allah kelâmıdır çünkü. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: *(Bu Kur’ânı, ben dağa indirseydim, dağ su gibi erir ve akardı.)*

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Mahşer)* meydanı, Ortadoğu’da olacak, mahşerin merkezi orası. O zaman dünyâ dümdüz olacak ve Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar her insan, o meydanda toplanacak. 


Yer, beton olacak, tek bir ağaç olmıyacak. Güneş, bir mızrak boyu alçalacak. İnsanlar sıkış sıkış olacak. Zamânı ise, *(elli bin)* âhiret senesi olacak. 


Âhiretin bir günü, dünyânın *(bin)* senesi gibi olacak. Ama bu kadar uzun müddet, ehl-i sünnet bir müslümân için, iki rekât namaz kılacak kadar kısa olacak kardeşim. 


Hele *(mücâhid)* ler, yâni dünyâda iken İslâmın yayılması için çalışanlar, bu süreyi Cennetde geçirecekler. Onlar için hiç sıkıntı yok. 


Bu, zor değil ki, bunu Allahü teâlâ yaratıyor. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, Onun gücünün yetmediği bir şey yokdur kardeşim. 


En büyük günâh, kalb kırmakdır. Kâfire dahî güzellikle emr-i mâruf yapacağız. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin vasiyetnâmesinin en son iki kelimesi şu idi: *(Kimseyi incitmeyin!)* 


Dolayısıyla, müslüman olmak, çok güzel bir şeydir. Hakîkî mü’min olmak, kendisinin bir *(Hiç)* olduğuna inanmak ve bütün varlığıyla hizmet etmekdir. 


Kendinin *(hiç)* olduğunu anlıyan bir mü’min, *(kâmil)* bir mü’mindir. 


Ankara’da Bağlum’da bulunuyorduk. Zelzeleden sonra gitmişdik. Arkadaşlar bizi görmeye gelmişler. Kitap okuduk, sohbet etdik, büyüklerden bahsetdik. 


Büyüklerin *(ismi)* nerede anılırsa, ruhları orada hâzır olur efendim. Bakın gelir demiyorum, çünkü zâten oradadır, ismi söylenince irtibât başlar. 


Çünkü rûh zamansızdır, ruh’da zaman yok. Yeter ki o büyüklerin ismi anılsın, hattâ onları düşününce bile, o anda *(irtibât)* kurulur ve istifâde başlar. 


Ne gibi? Radyo dalgaları her yerde var. Radyonun düğmesini çevirdiğin anda irtibât kuruluyor ve yayın başlıyor, onun gibi.   


*(Îmân)* ın bir kişide varlığı veyâ yokluğu nasıl anlaşılır? Bunun birkaç yolu vardır. Bir insanda îmânın asıl varlığı veyâ yokluğu, hubb-u fillah ve buğd-u fillaha bağlıdır. 


Eğer bir insan, Allahın düşmanlarıyla *(dost)* olur, onlarla samîmî görüşür, Allahın dostlarına ise soğuk olur, onlardan uzak olursa, bu adam ne işe yarar ki?

Allahın dînini yaymak nasıl olur?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Allahın dînini yaymak nasıl olur? Bir kelime dahî olsa, öğretmek, bu seâdeti kazandırır insanlara. Hazret-i Alî ne buyuruyor? 


*(Bir kimse, Allahın dîninden bana bir kelime, yâni bir mesele öğretirse, ben onun kölesi olurum)* diyor. 


Îmân, çok kolay kolay korunacak, çok kolay kolay devâm edecek bir unsur değildir. Çok dikkatli olmak lâzım, çünkü hırsızları büyük. 


*Hubb-u fillah* ve *buğd-u fillah*, Allah için olacakdır. Enver âbideki ihlâs, bütün arkadaşlara aks etmiş. 


Çünkü: *(İnsanların dîni, reîslerinin, başkanlarının dîni gibi olur)* buyuruluyor. Onun için arkadaşların ihlâsı, Enver âbi’den geliyor. 


Bugün gazetede resmini görünce sevindik, neş’emiz yerine geldi. Namâzımız bile daha neş’eli oldu. 


Elhamdülillah, Allahü teâlâ bizi *îmânlı* yaratdı kardeşim. Herşeyi Allahü teâlâ bir sebeple yaratır. Îmânın da çeşidli sebepleri var, ilk sebebi, *ana-baba*. Ana-baba ocağı yâni. 


İlk îmânımızı, anamızdan, babamızdan öğrendik. Ana-baba hakkı çokdur bizim dînimizde. Çok büyükdür ana-baba hakkı. İlk mürşidimiz, onlardır. 


Kalbimize *îmânı* ilk aşılıyan, *Besmeleyi* bize ilk aşılıyan, anamız, babamızdır. Onun için İslâm düşmanları şimdi âile yuvasını yıkıyorlar. (Âile yuvasının yıkılması lâzım) diyorlar.


(İslâmı kökünden kazımak için, âile yuvasını yıkmak lâzım) diyorlar. Hazret-i Alî ne buyuruyor? *(Men allemenî harfen, sayyerenî abden)* buyuruyor. Ne demek bu?


*(Men alleme)*, bir kimse öğretdi, *(nî)*, bana. *(Men allemenî)* bir kimse bana öğretdi. *(Harfen)*, bir harf, yâni bir kelime, dinden bir mesele. Bir kimse bana, islâmiyetten bir mesele öğretirse.


*(Sayyere)*, yapdı, *(sayyerenî)* beni yapdı, *(abden)*, kendine köle. Yâni, *(Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum)*. Hazret-i Alî söylüyor bunu. 


Ecdâdımız, analarımız, babalarımız, dedelerimiz, bize bir kelime değil, kaç kelime öğretdiler. İlk mürşidimiz, ilk hocamız kimdir? Analarımız ve babalarımızdır. 


Bize ninni söylerken, *Allah* kelimesini ilk defâ annemizden işitdik. Babalarımız, dedelerimiz, bize masal anlatır, menkîbe söylerlerdi. Sevgili Peygamberimiz’den anlatırlardı.

Cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyen adam

 Ebû Hureyre radıyallahu anh aktarıyor:

“Resulullah’ın sallahallahu aleyhi ve sellem etrafında oturmuştuk.

Bize Cennet’ten bahsediyordu.Bir ara buyurdular ki: “Bir adam cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyecek.Rabbi ona diyecek ki: "Sen arzuladığın hâl üzerine değil misin?"O da şöyle diyecek:"Evet. Fakat ben ziraatı seviyorum."diyecek.Ona izin verilecek,hemen tohum ekecek bir anda ekin verecek,büyüyecek, harmanı yapılıp,dağlar gibi mahsul yığılacak…Allah Teâla ona:

“Ey Âdemoğlu!Senin gözün doymaz ama al bakalım bunu buyuracak."

Ebû Hureyre diyor ki,biraz sessizlik oldu, herkes sevindi,ama sonra ademoğlu’nun kanaatsizliği üzerinde tefekkür oluştu.Tam esnada bir bedevi dedi ki:

“Ya Resulullah!O cennette ziraat isteyen kişi ya Kureyş’tendir,yada Ensar’dandır. Çünkü onlar çiftçidir. Biz değiliz, ben olsam Cennet’te yan gelip yatmayı isterim, ne işim var, ziraatla uğraşmaya!” dedi.

Ebû Hureyre diyor ki:“Bu sözler,  Resulullah’ın öyle bir hoşuna gitti ki,azı dişleri görünene kadar güldü, o güldü, biz de güldük!”

(Buhari, Tevhid, 38)

Mesnevi mi yoksa Mektûbât mı daha üstün?

Birgün dergâhın kapısında ehibbâdan Tâhir efendiyle Seyyid Cemâl efendi, "Mesnevi mi, yoksa Mektûbât mı daha üstün" diye münazara ediyorlarmış. Abdülhakîm Arvasî hazretleri çıkıp bunlarla mülaki olunca, Mektûbâtın daha üstün bir kitâb olduğunu söyledikden sonra, "İmâm Rabbânî hazretlerinin oğullarının dahâ onaltı onyedi yaşlarında kavuşduğu dereceye, vaslı üryanî makâmıma, Mevlânâ hazretleri vefâtına yakın ancak kavuşmuşdur. İşte bu yol böyle kavuşdurucudur..

(Hatıralar)

Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?

Hilmi ışık hocamız Mahmûd hocanın kendilerine emr-i ma'ruf yapmaya geldiğini anlatdılar. "Sakal bırakaceysun, hanımına çarşaf giydireceysun" demiş. Hocamız kırmamış. "Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?" diyerek, Mektûbâtdan 313. Mektûbu okumuşlar. Burada bir kişiye din ve dünyâ işlerinde parmakla gösterilmenin musîbet olarak kâfi geleceğini bildiren hadîs-i şerîf yazılıp îzâh ediliyordu. Buna rağmen Mahmûd efendi ikna olmamış. Hocamız, "Mahmûd efendi Ahıskalı Alî Haydâr efendinin talebesiyim diyor. Halbuki ben, o zâtın talebesiyim desem yeri var, çünki sohbetinde bulundum", buyurdular.

(Hatıralar)

Bundan daha büyük keramet olur mu ?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendim, bir gün evde, yukarıki odada oturuyordum. Kapının zili çaldı. Enver bey inip açdı, sonra gelip; *(Efendim arkadaşlar kitap satışından gelmişler, satış raporunu getirmişler)* dedi. 


*(Açın, okuyun)* dedim. Okudu, çok sevindim efendim. Çok kitap satmışlar, dağıtmışlar. Çok *(Memnun)* oldum, çok *(Duâ)* etdim.


Hattâ pencereyi açıp, o arabaya bakdım. Arkadaşı da gördüm. Enver beye; *(Gidin, çok sevindiğimi ve duâ etdiğimi o arkadaşa söyleyin)* dedim. 


Ve ayrıca; *(Arabayı sürerken dikkat etsin. Melekler kanatlarını, o arabanın altına döşüyorlar)* diye söyleyin dedim. 

● ● ●

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri; *(Biz Mektûbâtı teberrüken, yâni bereketlenmek için okuruz, kitâbın heryerini anlıyamayız)*, buyururdu. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine *(Sevgi)* ve *(Muhabbet)* le bakdıkları anda, o talebenin kalbi *(Zikr’e)* başlarmış. 


Bir kişi o kadar *(Zengin)* olsa ki, bütün dünyânın herşeyi onun olsa, malının hepsini *(Sadaka)* olarak dağıtsa, bundan aldığı *(Sevap)*, unutulmuş bir *(Sünneti)* meydana çıkarmanın sevâbına yetişemez. 


Hele *(Farz)* sevâbıyla hiç kıyaslanamaz. İşte bizim *(Kitap)* larımızın yayılmasıyla, *(Farz)* lar yayılıyor kardeşim.


Bizim, *(Başarı)* dan kastımız, âhiretdeki başarıdır kardeşim. Yoksa dünyâyı *(Îmâr)* eden, dünyâyı *(Ma’mûr)* eden kişiye, başarılı denmez. Başarı, *(Kalıcı)* olandır. 


Kalıcı olan da *(Âhiret)* dir, dünyâ değil. Hepimiz bir işlerle uğraşıyoruz. Bunun sonunda bir muhâsebe var, bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmada *(Kazanmak)* da var, *(Kaybetmek)* de. 


Velhâsıl âhiretde kendisini Cehennemden kurtaran kişi, *(Başarılı)* dır. Kendisini *(Yanmak)* dan kurtaramıyana hiç başarılı denir mi? 


Kardeşim görüyorsunuz, benim ömrüm *(Kitap)* okumakla geçdi. Çok kitap okudum, hâlâ da okuyorum. Ama ben, yeni bir *(Şey)* öğrenmek için okumuyorum ki. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden herşeyi öğrendim zâten. Ben, Efendi’den duyduklarımın, mûteber kitaplardan, *(Mehaz)* ını, *(Kaynağı)* nı, *(Vesîka)* sını, *(Senedi)* ni arayıp bulmak için okuyorum. 


Benim ömrüm, aramakla geçdi. Ve böylece bir netîceye vardım efendim. Bir şey öğrendim. O da şu: *(Rastgele çok kitap okuyan, sapıtır, yoldan çıkar.)* 


Ancak, bir *(Mürşid-i kâmil)* görmüşse, ondan, hakkı bâtıldan ayırmayı öğrenmişse, onun kitap okuması, zarar vermez. Çünkü bir *(Mürşidi)* var. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin şu kerâmeti varmış, bu kerâmeti varmış, benimle hiç *(Alâka)* sı yok kardeşim. Neden? Çünkü ben *(Yanlış)* yolda idim, ben *(Küfr)* de idim.


Beni *(Küfr)* den kurtardılar, *(Müslümân)* olmama sebep oldular, bundan daha büyük *(Kerâmet)* olur mu? Yâni ben *(Ateş)* de idim, beni yanmakdan kurtardılar.

Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır

 Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî Hazretleri (kuddise sirruh) bir gün şöyle buyurmuş: Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır: 

1- Erkeğin namâzı,

 2- Kadının örtüsü

Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha" annemizin Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında okuduğu mersiye

Subbet aleyye, mesâibü lev ennehâ.

Subbet alel eyyâmi sırne leyâlehâ.


(Üzerime yağan musibetler bellidir herkesce, Eğer gündüzlere yağsalardı, hepsi olurdu gece.)


Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha", Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında buyurmuşlardır.

[Mektûbât Tercemesi: 1/195]