Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır

 Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır. Zekât vermenin farz olması için, zekât malının nisâb miktârı olduktan îtibâren bir hicrî sene sonra da mülkünde bulunması lâzımdır. (Kâşânî hazretleri rahmetullahi aleyh)*Ödünç alma karşılığı olan borçlar ve zekât vermek farz olduğu günden önce ödeme zamânı gelmiş olan müeccel (taksitli) kul borçları nisâb hesâbına katılmaz.Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için saklanan altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisâb hesâbına katılır... 

(İbn-i Âbidîn hazretleri rahmetullahi aleyh)

Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir

 ***Hüseyin bin Said hazretleri Buyurdular ki:

Her kitabı okumak gayet tehlikelidir. Hakiki bir âlimin yazdığı bir kitaptan, fen bilgisi de okusan, feyz alırsın. Lakin habis birinin tefsirini okusan fayda görmek yerine zehirlenirsin. Mühim olan kalbin temizliğidir. Kafayı çok bilgi ile işgal etmek değildir. Bir Allahü teâlâ adamının bir tek kelamı ile bir insan hidayete erer. Lakin bir cahil ve habisin sözü ile felakete düşer. Kalbin nurlanmasının nişanı icraattır. Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir.

İslâmiyet iki kelimeyle özetlenebilir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İslâmiyet, iki kelimeyle özetlenebilir. *(Peki)* ve *(Hayır)*. Ama bunun için de *(İlim)* lâzım. Nerede (peki) diyecek, nerede (hayır) diyecek? 


Bunu iyi bilmek lâzım. Bunu da, herkes bilemez ki. Bunu, ancak *(Allah adamları)* bilir, herkes bilemez, (peki) denecek yerde *(Hayır)* derse, yanar efendim. 


Meselâ *(Hazret-i Ömer)* radıyallahü anh, Peygamber Efendimize (evet) yerine *(Hayır)* deseydi, *(Ebû Cehil)* den daha *(Tehlike)* li olurdu. 


Veyâhut da *(Ebû Cehil)*, (hayır) diyeceğine, *(Peki)* deseydi, *(Hazret-i Ömer)* den daha *(Üstün)* olurdu. Bu iş *(Nasip)* meselesidir kardeşim. 


*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, Resûlullah Efendimizden *(Mûcize)* beklemediler. Hiç böyle şeyler düşünmediler ve konuşmadılar. Çünkü buna *(İhtiyaç)* ları yokdu. 


Onlar, Peygamber aleyhisselâmın mübârek *(Sohbet)* inde bulunmakla *(Şeref)* lendiler. Hiçbir şey, (sohbet) gibi *(Kıymetli)* olamaz. 


O *(Sohbet)* de bulunmakdan daha büyük *(Kerâmet)* yokdur. Bunu, *(Mektûbât)* bildiriyor efendim. Allahü teâlânın *(Sevgili kulu)* olmanın ölçüsü, Onun dînini *(Yaymak)* dır. 


Evliyânın *(Sohbet)* inden istifâde etmenin şartları var kardeşim. Önce, o zâta karşı *(Edeb)* li olacak. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: *(Hiçbir bî-edeb vâsıl-ı ilallah olamamışdır.)* 


Sonra o büyüklerden *(Kerâmet)* beklememelidir. Biz kazandıklarımızı, *(Büyük)* lerimize olan *(Edeb)* imiz sâyesinde kazandık. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri çok *(Sevimli)* idi. 


Çok da *(Heybet)* liydi. Heybetinden yüzüne bakamazdık kardeşim. Bu *(Büyük)* lerin her bir (zerre) si, her bir (hücre) si Allahü teâlâyı *(Zikr)* eder. 


Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: *(Hak gelirse, bâtıl gider)*. Hak gelmesi için (gayret) lâzım, (yorulmak) lâzım, (üzülmek) lâzım, (ağlamak) lâzım. 


Osmânlılar, *(Viyana)* ya kadar gitmeselerdi, dövüşmeselerdi, oralara *(Hak)* gitmezdi. Dolayısıyla oradaki insanlar *(İslâmiyet)* le şereflenemezdi.

Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay

 Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay şöyledir:


Yavuz Sultan Selim Hazretleri, gecelerini genellikle kitap okuyarak geçirmeyi adet edinmişti; pek az uyurdu. Çoğu zaman bana okutur kendisi dinlerdi. Tarihi baştan sona bilirdi. Bir keresinde, bu şekilde bir kaç gece üst üste uykusuz kalmış, sonunda yorgunluktan uyuya kaldım. Padişah da gece biraz uyumuş. Sabah namazını kıldıktan sonra hizmetine koştuğumda, bana:


- Bu gece görünmedin, ne yaptın?

diye sordu.

- Birkaç gece uykusuz kaldığımdan bu gece gaflet galebe edip hizmetinizden mahrum oldum

diyerek özür diledim.

- Pekala! Ne rüya gördün?

dedi.

- Öyle hatırda kalacak rüya görmedim.

diye cevap verdim!

- Bu ne sözdür? Böyle uzun geceleri hem sadece uyku ile geçir, hem de bir rüya görme! Mutlaka görmüşsündür! Söyle! Benden saklama!

diyerek ısrar etti. Ne kadar düşündüysem de hatırlayamadım.

- Nakli mümkün bir şey görmedim.

diye yemin ettim.

Mübarek başlarını hayretle iki tarafa sallayıp düşündü. Ben de "Bu ısrarla sualin sebebi nedir?" diye hayrette kaldım. Biraz sonra beni bir iş için kapı ağasının bulunduğu daireye gönderdi. Gittiğimde Hazinedar Başı Mehmed Ağa, Vekilharç Başı Osman Ağa ve Saray Ağası Hasan Ağa'nın, hepsinin topluca bir arada oturduklarını gördüm. Saray Ağası Hasan Ağa'nın başı önünde ve gam ü kasavet içindeydi. Gerçi salih ve dindar bir kişiydi; ama bu hali, evvelkilerden pek başkaydı. Gözlerinden yaşlar aktığını da görünce, yakınlarından birinin vefat ettiğini zannettim. Kendisine:

- Ağa hazretleri! Kalbiniz kederli, gözünüz yaşlı görünüyor. Hikmeti nedir?

dedim.

- Hayır! Hiçbir şey yok

dedi, sıkıntısını benden gizledi, fakat Hazinedar Başı:

- Ağa kardeşimiz bu gece garip bir rüya görmüş, şu anda onun tesirindedir

diye açıkladı. Ben:

- Allah Teala hayırlar vere! Bana da söyleyin!. Zira Devletli Padişahım; “Sen bu gece mutlaka rüya görmüşsündür! Niçin söylemiyorsun?” diye beni azarladı. Beni sıkıştırması boşuna değildir. Ne gördünse anlat

diyerek Hasan Ağa'ya ısrar etti. Söylemekten sıkılarak dedi ki:

- Benim gibi asî günahkarın, padişah huzurunda söylenmeye layık ne rüyası olabilir ki? Lütfen bana bunu teklif etme!


Biz ısrara devam ettik. Gitgide hayası artıyor ve

Sonunda Hazinedar Başı Mehmed Ağa:

- Niçin söylemiyorsun? Daha önce söylemeğe memur olduğunu kendin açıkladın. Şimdi gizlemek hıyanet olmaz mı?

deyince sırrını açıklamaya mecbur kaldı:


- Bu gece rüyamda, bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı aceleyle vurduklarını duydum. Ne oluyor diye ileri vardım. Baktım ki kapı dışarısı biraz görünecek kadar aralanmış; ama adam sığmaz. Ne var diye baktım. Ellerinde bayraklar vardı ve silahlarını kuşanmışlardı. Harbe hazırdılar. Ellerinde birer sancak olan dört nûranî kişi, kapıya yakın duruyordu. Bana: "Niye geldiğimizi bilir misin?" dedi. Ben de: "Buyurun!" dedim. "Bu gördüğün büyük kalabalık Rasulullah'ın ashabıdır. Bizi o gönderdi. Selim Han'a selam etti Hemen kalkıp gelsin, bugünden sonra Haremeyn (Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere) hizmeti ona verildi" diye ferman buyurdu. Bu gördüğün dört kişi Ebü Bekir Sıddîk, Ömer bin Hattab, Osman Zinnüreyndir. Ben de Ali bin Ebî Talib'im. Git Selim Han'a benim tarafımdan bildir!" dedi ve kayboldu.

Bana dehşet gelip kendimi kaybettim. Sabaha kadar yatıp kalmışım. Hizmetçiler teheccüd zamanı, adetim olduğu halde kalkmamamı hastalığıma hamletmişler. Sabah namazını kaçırmayayım diye gelip beni uyandırmak istediklerinde, terden su içinde yattığımı görmüşler. Değiştirmek için çamaşır getirmişler. Beni ovarak uyandırdılar. Alem bana dar geldi. Aklım başıma gelince aceleyle kalktım. Namazımı kıldım; hatta zor yetiştirdim. Fakat hala benden hayret ve şaşkınlık gitmedi" dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı.


Ben de padişahın emrettiği işi görüp hemen, döndüm.

Padişahın huzuruna çıktığımda o, yine rüyadan söz açıp:

- Böyle uzun gecelerde sabaha kadar uyuyup bir şey görmemen bana acayip geliyor.

dedi. Ben de:

- Padişahım! Eğer rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse Saray Ağası olan Hasan Ağa görmüşlerdir. Şayet emriniz olursa arz edeyim"

dedim.

- Söyle!. Göreyim!

buyurdular.

İşittiklerimi anlatırken mübarek yüzleri kızarmaya başladı ve:

- Biz sana her zaman demez miyiz ki "Bizler bir cihete, vazifeli olmayınca hareket etmemişizdir? Ecdadımız keramet sahibi idi, içlerinde sadece biz (onlara) benzemedik " diyerek tevazu gösterdiler.


Bu rüya olayından sonra sefere çıkan Yavuz Sultan Selim, 1517 yılındaki Mısır Seferi'nden döndükten sonra. Halife III. Mütevekkil Alallah'ın İstanbul'da kendisine bıraktığı halifelik unvanını üzerine almıştır.

El-Alim celle celaluhu

El-Alim celle celaluhu:

Herşeyin zahirine ve batınına külli ve tam bir ihata ile âlim olan;rakik ve celî yani en gizli ve açık şeylerin evvelini, halini, akıbetini ilmiyle ihata eden, bilendir. 

Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz?

 Minah–82: Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz, diye Gavs-i Hizani Seyyid Sıbğatullah Arvasi'ye (kuddise sirruhu) soruldu. Buyurdular: Şiîlik ve ehli bidat olma vasfına buğz edilir. Lâkin zatına edilmez. Münkir seyyide de aynı muamele edilir.

Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken...

 Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken ve genç nesiller çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkanlarından mahrum edilmişken piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk milleti yeni Müslüman olmuş gibi nevzuhur sahte müctehidlerin kitapları genç nesillerin ellerine veriliyor.

Maalesef ülkemizde İbni Teymiye,Muhammed Abdulvahhab gibi sapıkların fikirleri,farmason Cemaleddin  Efgani, Muhammed Abduh'un görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz Müslüman Kardeşler teşkilatına bağlı yazarların kitapları veya İran'dan kaynaklanan Fars emperyalizmine ait eserler din adına okunmaktadır.Öte yandan ecdadımızın meydana getirdiği eserler yalnız Türk dünyasına değil bütün İslam dünyasına İslamiyeti yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır. Ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır. 


Seyyid Ahmet Arvasî

İMAN ÜÇ MERTEBEDİR

 "MÜZEKK-İN NÜFUS’DA İMAN" 

Bilmiş olunuz ki, imân üç mertebedir: Biri avamın imanıdır ve esfele sâfilindir ki, ondan aşağı iman yoktur. Bundan ileri iman da yoktur, zira, bunsuz iman tamam olmaz. Fakat, bundan aşağı iman yoktur denilmesinin sebebi, bundan aşağısı ile cehenneme gidilir mânasınadır. Zira, imanın temeli ve aslıdır. Avamın imanı hakkında Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Avamın imanı TAKRÎRÜN BÎL-LÎSAN VE TASDÎKUN BÎL-CENÂN'dır. Yani, dil ile söylemek ve kalp ile tasdik etmektir.” 


Server-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri: “İman; Allahu teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirileceğine, cennete ve cehenneme, hayır ve şerrin Allahu teâlânın takdiri ile olduğuna dil ile ikrar etmen ve gönül ile inanmandır.” buyurmuşlardır.  İşte, bu mertebe iman avamındır. Bundan aşağı iman yoktur. Bunları inkâr eden, kâfirdir demek olur.  


Bundan yukarı bir mertebe has’lardır ki, ona İMAN-I HAS derler. Hasların imanı da bunları ikrar ve itikat edip avamın imanını bildikten sonra amelde, kavilde ve fiilde ve ibadette: (Allahu teâlâ beni görür.) diye işlerler. Bunlar her ne yaparlar ve her ne işlerlerse, Allahu teâlânın kendilerini gördüğünü bilirler. Buna, havassın imanı denildiği gibi ÎMAN-I-ÎHSAN da denilir. Zira, Hz. Resûl aleyhisselâmdan soruldukta: “En büyük ihsan, Allahu Teâlâ’yı görür gibi ibadet etmendir. Sen, onu görmesen bile, o seni görür.” buyurmuşlardır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz böyle buyurduklarına göre, bu mertebe imana İMAN-I-İHSAN dense olur.  


Bundan da açıkça anlaşılıyor ki, havassın imânı ibadet ve tâ'atte Allahu tealâyı görür gibi olmaktır. Her türlü işlerinde, sözlerinde, zahirde ve bâtında (dışlarında ve içlerinde) böyle düşünür ve hazır görürler. Allahu teâlânın ululuğunu öyle fikrederler ki, gönüllerine Allahu tealâ’dan başka hiçbir şey gelmez. Allahu tealâyı zikretmekten başka, hiçbir şeyle sefaları olmaz. Oturmaları, kalkmaları, yürümeleri edep ve hudû içinde olur. O kadar ki, sağlarından sollarından haberleri bile olmaz. Yanlarında erkek mi, kadın mı, hayırlı mı, şerli mi, kim var bilmezler. Huzurları da amelleri de bu dereceye varır ve imanları o derece yakin olur.  


Fakat, bunlardan yukarı bir mertebe daha vardır ki ona da HASSÜL-HAS derler. Onların imanı, ihlâsı ve ameli o mertebede bulunur ki, gönülleri Allahtan başkasının hayalinden pâk olup arınır, basiret gözleri açılır. Hak teâlâ, onların ruhuna sıfatlardan bir sıfat ile tecelli eder. Onlar da o tecelliyi basiret gözü ile görürler. O tecelliye iman getirirler. Bütün uzuvları ile yani elleri, ayakları, gözleri, kulakları ile, zahir ve bâtın ile hatta saçının ve sakalının her kılı ile Hakka iman ederler. Bu mertebede olan Hassül Has'lar, yukarıda sözü geçen Has'lardan yukarıdadır. 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi hazretleri)

BU EHL-İ SÜNNET VEL CEMÂAT MEZHEBİNE AYKIRIDIR

 Yine Hazret-i İşân (yani İmam-ı Rabbani) "kuddise sirruhulaziz bu kabilden buyurdular ki: Bir defa Şeyh, Delhi'ye gelmişti. Seyyid Celaleddini Buhari'nin oğlu Şeyh Hacı Abdülvehhâb, ilim ve hâl sahibi olup, bir tefsir yazmıştı. Şeyhin huzuruna gönderdi.

 Şeyh, Server-i Kâinâtın "aleyhi ve aleyhimüssalâvat" Ehl-i beytinin tathirine (temizliğine) gelince. Şeyh Abdülvehhabın burada: «Resûlullahın evlâdı son nefesten emindir, akıbetleri yakinen hayırlıdır, yazdığını okuyunca, Şeyh Abdülkuddüs bunun kenarına Bu, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebine aykırıdır yazdı ve kitabı geri gönderdi.

Bu söz üzerine, memleketin âlimleri arasında günlerce müzakereler vaki oldu. Neticede Şeyh Abdülkuddüs'ün sözünde karar kıldılar "kuddise sirruh".

(Berekât  [Zübde-tül Makâmat]

Muhammed Hâşim Kişmî

Sahife no: 104    

Tercüme: Süleyman KUKU)

Oruclu olan kimse hurma ile iftâr etsin!

 İmâm-ı Rabbânî hazretleri (kuddise sirruh) 1.cild 162.mektûbunda buyuruyor ki,

Resûlullah "aleyhisselâm" buyurdu ki, (Oruclu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünkü hurma bereketlidir). O Server, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adalet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünkü bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda herşeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yinince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan herşey, insana da aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruclu kimse, iftâr zamanında, şehvetlerden ve dünyanın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pekçok istifâde eder. Anlattığımız faydaları daha tâm ve daha olgun olur...)

Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler

 ▸ Hasan Basrî Hazretleri nakleder:


▪ Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler. 


▪ Kul gevşeklik gösterip zikri terkedince onun köşk ve sarayını inşâ eden melek de durur. 


▪ Diğer melekler ona:


“Ne oldu, niye durdun ?” diye sorunca o:


▪ Kendisiyle vazîfeli olduğum kul bıkkınlık ve gevşeklik gösterdi !”  der.


▪ Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî (kuddise sirrûhu) şöyle seslenir:


“Allah size rahmet eylesin ey insanlar, meleklere ihtiyaç duydukları malzemeyi bol bol verin, sakın eksik bırakmayın !” 


 (İbn-i Receb, Fethu’l-Bârî, I, 166)