Allahü teâlâ insanlar için mutlak iki şey yazmıştır. Biri nefes, biri rızk. Hiç kimse, hiç kimsenin rızkını yiyemez, hiç kimse kendi rızkını bitirmeden ölmez.
(Hüseyin Bin said hazretleri)
Allahü teâlâ insanlar için mutlak iki şey yazmıştır. Biri nefes, biri rızk. Hiç kimse, hiç kimsenin rızkını yiyemez, hiç kimse kendi rızkını bitirmeden ölmez.
(Hüseyin Bin said hazretleri)
İman bir rızıktır. Allahü teâlâ unutulursa, imansızlar artar, küfür artar, iman rızkı azalır. İkincisi, sıhhat bir rızıktır. Allahü teâlâ unutulursa, insanlar çok hasta olur.
(Hüseyin Bin said hazretleri)
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
Ben *Yedi-sekiz* yaşlarımdayken, mektep dağılacağı zaman, muallimler talebeye toplu olarak bir *Şey* söyletirlerdi. Bu, *Âdet*’di o zamanlar. Şunları söylerdik.
*Ve dahî kabirde suâl meleklerine cevâbım;*
*Rabbim Allah, dînim islâm, kitâbım Kur’ân-ı azîmüşşân*.
*Peygamberim hazret-i Muhammed Mustafâ aleyhisselâm*.
Îtikâdda mezhebim ehl-i sünnet vel cemâat. Amelde mezhebim İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe.
Bunu üç kerre söyler, sonra dağılırdık. Şimdikiler, Şarkı türkü söyletiyorlar çocuklara. O zamanki hocalarımız bize bunları söyletirdi.
Ne güzel. Bize bunu öğreten hocamız Tâhir Efendi diye biriydi. Yetmiş seneden fazla oldu, hâlâ unutmuyorum.
Kendisini Görsem belki tanımam, ama öğretdikleri hâlâ hâtırımda. Her hafta okunan Hatim’leri, Tâhir Efendinin Rûh’una da gönderiyorum.
● ● ●
Evliyâ’nın büyüklerinden Ebül Hasan-i Harkânî hazretleri, bir gün yolculuğa çıkacak olan talebelerine;
Yolda eşkıyâ ile karşılaşırsanız (Yâ Ebel Hasen!) diyerek beni çağırın! diye tembîhte bulundu. Talebeler yola çıkıp, az sonra Eşkıyâ ile karşılaşdılar.
Fakat hocalarının tembîhini unutup, Hemence; Yâ Rabbî bizi kurtar! diye yalvarmağa başladılar. Ama hepsi de Soyuldu’lar.
Sabahleyin bir de bakdılar ki, içlerinden Biri soyulmamış. O soyulmıyan arkadaşlarına; Sen ne yapdın da, eşkıyâlar seni görmedi? diye sormuşlar.
O da demiş ki, eşkıyâlar beni gördüler. Yalnız hocamız bize; Yolda eşkıyâ ile karşılaşırsanız (Yâ Ebel Hasen!) diye beni çağırın! demişdi ya, ben de öyle dedim. Onun için bana dokunmadılar.
Soyulan arkadaşları şaşırmışlar. Geri dönüp Hocaları’na sormuşlar. Hocaları onlara buyurmuş ki:
Siz, Allah’dan yardım istediniz, ama Hangi ağız’la istediniz? Harâm giren ve Harâm çıkan ağızla yapılan Duâ’yı Allahü teâlâ kabûl etmez.
Arkadaşınız, benden Yardım isteyince, ben onu Duydum ve arkadaşınız için Duâ etdim. Allahü teâlâ da benim duâmı Kabûl etdi ve o arkadaşınız öyle kurtuldu, buyurmuş.
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
*Kıyâmet* alâmetlerinin şimdi *Çoğu* çıkmış, her yere yayılmış. Bu alâmetlerden biri de, *Câhil*’ler çoğalacak, *Âlim*’ler azalacak.
Câhiller, dinde *Söz sâhibi* olup, herkese *Yanlış Yol*’u gösterecekler. O hâlde müslümânlar *Uyanık* olmalı. Herkesin *Sözü*’ne güvenmemeli.
Kime güvenmeli öyleyse? Sâdece *Ehl-i sünnet Âlimleri*’ne ve onların yazmış olduğu *İlmihâl Kitapları*’na güvenmeli.
Neden? Çünkü o *Büyük*’lerin sözleri ve yazıları *Hak*’dır, *Doğru*’dur. Bundan altmış sene evvel bir ahbâbımız vardı. Onun da bir *Oğlu* vardı, oniki yaşında.
*Sârâ* gibi bir hastalık geldi çocuğa. Muâyene, muâyene, muâyene. *Çâre*’sini bulamadılar. Nihâyet bir *Hoca*’ya göstermişler. Eski zamânın hocaları *Âlim*’di.
O hoca demiş ki: Bu *İsim*, bu çocuğa *Ağır* geliyor, ismini değişdirin. Bu isme, bu *Beden* tahammül edemiyor. Çocuğun ismini *Nihad* koyun! demiş.
*İsmi*’ni değişdirdiler, *İyi* oldu çocuk. İsmin te’sîri çokdur. Müslümân olan, *Evlâd*’ına müslümân ismi koymalıdır.
İbni Âbidîn; En iyi isim *Abdurrahmân* dır, diyor. Allahü teâlânın kulu demek. *Abdullah* ve *Abdülhalîm* gibi isimler de böyle.
Allahü teâlânın *Kulu* olduğunu bildiren *İsim*’lerdir. Ondan sonra Peygamber Efendimizin ismleri; *Ahmed*, *Mehmed*, sonra Peygamberlerin isimleri.
Ondan sonra da Eshâb-ı kirâmın ismleri kıymetlidir, diyor. *Çünkü ismin, müsemmâya te’sîri çoktur*, diyor İbn-i Âbidîn hazretleri.
Hüseyin Bin said hazretleri Buyurdular ki:
Mübârek bir zât, birinden bir tarla satın almış. Tarlayı sürerken bir küp altın bulmuş. Küpü almış, mal sâhibine götürmüş; "Al bu altınlar senin. Tarlayı sürerken buldum." Adam kabul etmemiş; "Tarlayı satarken, demedim, içinde küp var. Altınlar senin, alamam" der. İkisi de almaya râzı olmayınca, kadıya gidiyorlar. Kadı akıllı adam. Soruyor: "Senin oğlun var mı?" o da "var" diyor. Diğerine soruyor: "Senin kızın var mı?" O da "var" diyor. Kadı da, onların nikâhlarını kıyıyor. Altınlar da onların mehrleri oluyor. Bu helâl kazançla yapılan izdivâçtan da Bayezid-i Bistâmi “kuddise sirruh” hazretleri dünyaya geliyor.
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
*Îmân* demek; *Âmentü*’de bildirilen altı tâne îmânın şartına *İnanmak*, İslâmiyeti *Kabûl* etmek ve *Beğenmek*’dir.
Pekii İslâmiyet nedir? Allahü teâlânın *Emir*’lerine ve *Yasak*’larına, *İslâmiyet* denir.
Demek ki, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını *Kabûl* edip, *Beğenmek*, bir de *Âmentü*’nün şartlarına inanmak. İşte *Îmân* budur.
*Âkıl* olan, yâni *Akıllı* olan insan, bunları hemen *Kabûl* eder. Allahü teâlâ, *Fâide*’li olan şeyleri emretmiş, elbette yapacağız. *Fâide*’si bizedir.
*Zarar*’lı olan şeylerden de sakınacağız ki, *Zarar*’ı bizedir. Ama bir insan, aklına uymayıp da *Nefs*’ine uyarsa, o zaman *Felâket*’e gider.
İnsanın nefsine *Tatlı* gelen şeyleri Allahü teâlâ *Yasak* etmiş, nefsine *Güç* gelen şeyleri ise *Emr* etmişdir.
O’nun *Emr*’etdiği şeyler, nefse *Zor* geliyor. Aksine Rabbimizin *Yasak* etdiği şeyleri, *Nefs* seviyor, onlardan *Lezzet* alıyor.
Kim *Nefs*’ine uyup da mâzallah Allahü teâlânın *Emir*’lerini ve *Yasak*’larını beğenmiyor, kabûl etmiyorsa, işte buna *Kâfir* denir.
İsterse *Âmentü*’nün altı şartına da inansın, yine *Kâfir*’dir. Peki, *İslâmiyet* nedir?
Allahü teâlânın *Emir*’lerine ve *Yasak*’larına *İslâmiyet* denir. İslâmiyeti kabûl etmiyen, beğenmiyen, *Kâfir* olur.
Niçin islâmiyeti kabûl etmiyor? *Nefs*’ine tâbi oluyor da onun için. Hâlbuki *Nefs*, insanın *Düşman*’ıdır. İnsan, düşmanına *Tâbi* olur mu?
*Düşman*’a tâbi olmak, *Ahmak*’lıkdır. Nefsine tâbi olan, islâmiyeti beğenmez, kabûl etmez, mâzallah *Kâfir* olur. *Küfr*’ün sebebi de budur işte.
*Küfr*’ün asıl sebebi, *Nefs*’dir. Herkesi aldatmak, *İçki* içmek, zevk-i sefâ peşinde koşmak, *Çalgı*’lar, *Oyun*’lar. Bunlar hep, *Nefs*’in istediği şeylerdir işte.
*Nefs*, günâhlardan *Zevk* alıyor. Hâlbuki Allahü teâlâ bunları *Yasak* etmiş. Allahü teâlâ; *Size yasak etdiğim şeyleri yapmayın!* buyuruyor.
İnsanın *Nefs*’i ise; *Yap!* diyor. Allahü teâlâ *Yapma!* diyor. Ama o, nefsini tercîh ediyor, onun sözüne *Peki* diyor. Ve onun *Dediği*’ni yapıyor.
Allahü teâlânın *Yasak* etmesini kabûl etmiyor. Neden? Çünkü *İşine* gelmiyor. Allahü teâlânın *Emr*’etdiği şeyleri beğenmiyor.
Bunları *Yapmak* hoşuna gitmiyor, *İçki* içmek hoşuna gidiyor, ama *Ayran* içmek hoşuna gitmiyor! Demek ki *Îmân* ne imiş?
Îmân, *Âmentü*’nün altı *Şart*’ına inanmak, bir de Allahü teâlânın *Emir* ve *Yasak*’larını beğenmek ve *Kabûl* etmekdir.
Ama, bu altı şeye *İnanmak* ve Allahü teâlânın emrlerini, yasaklarını *Kabûl* etmek, bâzı insanların *İşine* gelmiyor. Kimlerin işine gelmiyor? *Nefs*’ine uyanların.
*Akl*’ı olanlar, *Akl*’ına uyanlar, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını *Beğenir*, kabûl eder. Ama *Nefs*’ine uyanlar kabûl etmez.
Bunlar, Allahın *Emr*’ine uymayı değil de, *Nefs*’ine uymayı, nefsine *İtâat* etmeyi tercîh eder. Demek ki bu gibiler, *Allah*’ın kulu değil de, *Nefs*’inin kuludur, nefsinin *Köle*’sidir.
Biz, *Allah*’ın kuluyuz. Bâzıları ise, *Nefs*’lerinin kulu. Çünkü nefslerine *Tatlı* geleni kabûl ediyorlar, nefslerine *Güç* geleni kabûl etmiyorlar.
Biz, *Nefs*’e tâbi değiliz. Nefsimize ister *Tatlı* gelsin, ister *Acı* gelsin. Çünkü nefs, bizim *Düşman*’ımız. Düşmana tatlı gelen *Şey* hiç kabûl edilir mi?
Bizim en büyük düşmanımız, *Nefs*'imiz. Mahlûkların içinde en *Ahmak* olan kimdir? İnsanların *Nefs*’i. Nefs, ahmakdır. Çünkü dâima kendi *Zarar*’ını ister, onun için *Ahmak*’dır.
Bu istekleri de *Bitmez*. Bir şeye kavuşmak ister. O *İstediği*’ne kavuşdurursun, daha *Fazla*’sını ister. Daha fazlasını verirsin, ondan da *Fazla*’sını ister.
Kur’ân-ı kerîmde; *Hulikal insâne helû’a!* buyuruyor Allahü teâlâ. *Helû’a* denilen bir hayvan varmış, hiç *Doymaz*’mış, doymak nedir *Bilmez*’miş.
Allahü teâlâ; *Sizin helû’a dediğiniz hayvan nasılsa, nefsiniz de öyledir!* buyuruyor. Ver ver, yine *Doymaz*.
En *Son* ulûhiyyete, yâni *İlâhlık* dâvâ etmeye kadar gider, Allah korusun. Onun için şimdiki insanlar hep nefslerinin *Kulu*, nefsinin *Kölesi* kardeşim.
Yâni *Nefs*’leri ne isterse, *Onu* yapıyorlar, nefslerine *Tapınıyor*’lar. Allahü teâlâ hepimize *Selâmet* versin.
Hepimizi, *Nefs*’imizin şerrinden, *Düşman*’ların şerrinden ve bir de *Şeytan*’ın şerrinden muhâfaza buyursun. Nefsin yardımcısı *Şeytan*’dır.
Şeytan, nefsin *Asker*’idir. Rabbimize ne kadar *Şükr*’etsek, azdır kardeşim. Onun için Rabbimize sonsuz *Şükür*’ler olsun.
Her işte nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid'ate, dinden olmayan bir işin içine yâhut fıska düşer.
(Muhammed Hâdimî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)
*Harama bakmaktan gözünü muhâfaza edenin, kendini nefsin arzularına kapılmaktan koruyanın, sünnete uyarak zâhirini (dışını) süsleyenin, helâl lokma yemeyi alışkanlık edinenin firâseti şaşmaz.
(Şah Şücâ Kirmânî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)
*Firâset, îmân kuvvetinden doğar. Kimin îmânı daha kuvvetli ise o nisbette firâseti keskin yâni isâbetli ve doğru olur.
(Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri “kuddise sirruh”)
“Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı münafıkları şaşırttı kâfirleri çileden çıkardı.”
Bilindiği gibi Miraç yalnız yüce peygamberimize mahsus bir mucize. Bir göz kırpması zaman içinde, hücrelerin yücesine doğru tırmanış ve geri dönüş...Ne rüya, ne hayal? Beden ve ruhun uhrevi bir zaman dilimi içinde bütün zaman ve mekanları kuşatan yaratıcı iradeye, bu iradenin sahibi ve bize şahdamarımızdan daha yakın olan yüce Allah’a rü’yet mertebesinde yaklaşıp geri gelişi... Aklı aşan ve fakat hayran bırakan bir vaka... Benzeri olmayan mukaddes ve muazzez yolculuk... Bütün yaratılmışlar aleminin bir damla kadar küçüldüğü Allah ile Resulü arasındaki perdelerin kaldırıldığı, “Can ile Canan”arasında bir yayın iki ucu kadar yakınlığın idrak edildiği an... Herkes iman ve aşkı kadar bu sıradan nasibini aldı.Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı münafıkları şaşırttı kâfirleri çileden çıkardı.Durum şimdi de öyle...
(Seyyid Ahmet Arvâsî)
[Hasbihal 3/232]
Hamid Hamdi Vanî el Malatî ( 1873-1955)
Nam-ı diğer Fatih dersiamlarından Müfti-i Vanî. Doğduğunda omzunda, sırtında ve alnında bir takım yazıların varlığı sebebiyle yazıların sırrını çözmek gayesiyle babası onu İstanbul’a götürür.Fakat büyümeye bağlı olarak zamanla bedeninden silinen yazıların sırrı anlaşılamaz.
Van’da rüşdiyeyi birincilikle bitiren Hamid efendi İslami ilimler eğitimi için Seyyid FehimArvasi’nin
( kuddise sirruhu) rahle-i tedrisinde bulunur. Sultan 2.Abdulhamid Han tarafından Hindistan,Hicaz gibi yerlerde din hizmeti için görevlendirilmiştir.
1915 yılında Van Hukuk Müşaviri ve Hoşab(Güzelsu)Müftüsü iken Rus destekli Ermeni komitacıların eşi ve çocuklarına yaptığı akıl almaz vahşete ve katliama bizzat tanık oldu. Üç yıllık bir hicretten sonra 1918’de Malatya’ya yerleşti yeniden evlendi.Hukuk, tıp, kimya, tarih, tefsir ve tasavvuf alanında kitap ve risaleler te’lif etti.Mürşidi Seyyid Fehim Arvasi’ye hitap ettiği aşağıdaki dörtlük yaşadığı çileyi anlamaya bir nebze yardımcı olmaktadır.
“Gel yetiş seyyid Fehim tut elimi
Bu Hamdi’ye çok eylediler zulumü
Kaldır nikab perdesini görem yüzünü
Cemalin şem’ine sürem yüzümü
Ben bu şem’e eremedim ne çare.”
Malatya’da medfun bulunan Hamîd efendiye Allahu Teala’dan rahmet diliyoruz.
*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*
*Komşu*’ya eziyet etmek *Harâm*’dır kardeşim. Seâdet-i Ebediyye’de *Komşu Hakkı*, bir sahîfe anlatılıyor.
Komşu olsun, olmasın, *Din kardeşine eziyet eden, Kâbeyi yıkmış gibi günâha girer!* diyor Peygamber Efendimiz.
Din kardeşinin *Kalb*’ini kıran, *Kâbe*’yi yıkmış gibi günâha girer. Bir de şimdiki *Komşu*’lara bakın.
Gürültü yapıp, diğer komşuları *Râhat*’sız ediyorlar. Eskiden bir kimse evini *Tâmir* edeceği zaman, komşusuna *Haber* verirmiş.
Yâni, *Komşu, hayrlısı ile evde biraz tâmirat yapacağım!* deyip izin alır, öyle *Tâmir*’ini yaparmış. Nerde şimdi öyle komşu? İnsan hakkı *Yok* olmuş.
Bırakın *Komşu*’luğu, şimdi *Din Kardeş*’liği bile kalmadı! Peki, ne yapacağız? Hiç kimseye bir *Zarar* vermiyeceğiz.
Niçin sâdece *Din kardeşi* demiyoruz da, *Komşu hakkı* diyoruz? Çünkü *Yahûdî* komşu da olur, *Hristiyân* komşu da olur.
Onların da *Komşu*’luk hakkı var. Yahûdî komşuyu da incitmiyeceğiz. Hep *Tatlı* söyliyeceğiz, *Olgun* hareket edeceğiz. Nerde şimdi, nerdeee?
Şimdiki insanlar ne *Komşu hakkı* biliyorlar, ne de *Din kardeşliği*’nden haberleri var. Mâmafih yine de hâlimize *Şükür*’ler olsun kardeşim.
Eskiden; *Ev alma, komşu al*, denirdi. Müslümânların arasında oturmak *Mühim*’dir. Müslümânın oturduğu evden *Feyz* yayılır, *Nûr* yayılır. Bu, sokağa da *Te’sîr* eder.
Meselâ bizim *Sokak*’da, hemen hemen her evde *Âbiler* var. Hepsinden *Nûr* yayılıyor. Kur’ân-ı kerîm *Mekteb*’i var. Böyle mahalle hiç *Terk*’edilir mi?
Bu *Sokak*’da oturanlara *Müjde*’ler olsun. *Âbiler*’den biri, bu sokakdan taşınmış, *Karagümrüğe* gitmiş. Bunu duyunca çok *Üzüldüm* kardeşim.