ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİ

Konya'ya gelen büyük velîlerden. İsmi Muhammed bin Ali'dir. Tebriz'de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhûr oldu. 1247 (H.645) târihinde Konya'da şehîd edildi. Mevlânâ'nın medresesinde defnedildi.


Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz'de ilim öğrendi ve edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken mânevî hallere, üstün derecelere kavuştu. Kendisi şöyle anlatır:


"Henüz ilk mektepteydim. Daha bülûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi bende öyle yer etmişti ki, kırk gün geçtiği halde, O'nun muhabbetinden aklıma yemek ve içmek gelmedi.Bâzan yemeği hatırlattıklarında, onları elimle yâhut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşâhede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni karşısına alıp; "Yavrucuğum! Ben senin acâyip işlerinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar erişir?" dedi. Ben de ona; "Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî deryâya dalmış bir haldeyim." diye cevap verdim."


Şems-i Tebrîzî hazretleri, Ebû Bekr-i Kirmânî'den ve Bâbâ Kemâl-i Cündî'den feyz aldı. Onunla berâber, Bâbâ Kemâl'in yanında, Şeyh Fahreddîn-i Irâkî de ders aldı. Şeyh Fahreddîn, her keşf ve hâlini, şiirler hâlinde Bâbâ Kemâl'e arz eder bildirirdi. Birgün Bâbâ Kemâl, Şemseddîn-i Tebrîzî'ye; "Sana esrârdan ve hakîkatlerden bir şey hâsıl olmuyor mu? Neden hiç söylemiyorsun?" dedi. Cevâbında; "Ondan daha çok oluyor. Fakat, ben onun gibi şiir söyleyemiyorum." dedi. Bunun üzerine Bâbâ Kemâl; "Allahü teâlâ, sana öyle bir arkadaş ihsân eder ki, o senin adına her mârifet ve hakîkatleri söyler." buyurdu.Şems-i Tebrîzî hocalarını çok sever, derslerine çok çalışırdı. Bu bağlılık ve çalışmalarının sonunda, mânevî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı.


Şems-i Tebrîzî hazretleri dünyâya hiç kıymet vermez, haram ve şüphelilerden son derece sakınır, mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz, talebelerin bulundukları yerlere giderek onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan, yorulmadan pekçok yerler dolaştı. Bunun için kendisine "Uçan güneş" dediler. Şems-i Tebrîzî hazretleri seyâhat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ ederdi.


Kendisi anlatır: "Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyâmda bana; "Seni bir velîye arkadaş edeceğiz." dediler. Ben de; "Peki o velî zât nerede bulunur?" dedim. Bana; "Aradığın velî Rum diyârındadır." dediler. Sonra onu bir zaman aradım. Bana rüyâmda; "Daha bulacağın zaman gelmedi." dediler. Bir zaman geçtikten sonra bana; "Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir." diye ilhâm edildi. Bundan sonra Rum diyârına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı fedâ etmek üzere yollara düştüm."


Şems-i Tebrîzî hazretleri bu ilhâm üzerine tam bir doğruluk ve büyük bir aşkla Tebriz'den Anadolu'ya hareket etti. ÖnceŞam'a oradan Konya'ya geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu yolculuğu esnâsında başından birçok hâdiseler geçti.


Şems-i Tebrîzî hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya'ya geldi.Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Gösterilen Şekerrîzân Hanına yerleşti.


Şemseddîn-i Tebrîzî önceleri çok riyâzet eder, nefsini ıslâh ile uğraşırdı. On veya on beş günde bir kerre iftar ederdi. Gıdâsı yarım bayat çörek parçasıydı. Onu da paça suyuna doğrar, tirid yapardı. Bir gün çorba pişiren onun bu hâlini öğrenip çorbaya biraz fazlaca yağ karıştırmıştı.Şemseddîn hazretleri bunu görünce o dükkan sâhibiyle bir daha alış-veriş yapmadı.


Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya'ya geldiğinde halk onun hakkında; "Acabâ bu zât Allahü teâlânın bir velîsi midir?" dediler ve onun sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp; "Benim bir huyum vardır. Nedir derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlaraHak teâlânın hak yola kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ edip; "Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle, tehlille meşgûl olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?" buyurdu ve bir zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.


Şems-i Tebrîzî hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. O sırada Mevlânâ hazretleri talebeleriyle oradan geçerken, kapı önünde tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm verdi. Ve yoluna devâm etti. Kendi kendine de; "Bu, yabancı bir kimseye benziyor. Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var." diye düşünürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran Mevlânâ hazretleri, elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; "Buyurunuz! Bir arzunuz mu var?" dedi. O da; "İsminizi öğrenmek istiyorum." deyince, Mevlanâ; "Celâleddîn Muhammed." diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî; "Bir suâlim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mı, yoksaBâyezîd-i Bistâmî mi büyüktür?" diye sordu.Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazretleri; "Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O'nun hürmetine yaratıldı." dedi. Bu cevâbı bekleyen Şems-i Tebrîzî; "Peki, Muhammed aleyhisselâm; "Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ Rabbî!" dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin "Sübhânî, benim şânım ne yücedir" diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?" diyerek tekrar sordu. Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi: "Peygamber efendimizin mübârek kalbi öyle bir deryâ idi ki, ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın sevgisi dolsa onu içine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;"Yâ Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da arttır." buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i Bistâmî'nin kalbi o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi." Bu îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, "Allah" diyerek yere yığıldı. Bayılmıştı. Mevlânâ hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî'yi kucakladı, ayağa kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı, kalbinde o kadar muhabbet hâsıl olmuştu ki, ayılınca büyük bir hürmet ve edeb ile evine götürdü. Bu zâtın, geleceğini ilk hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu öğrenince; "Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size lâyık değil ise de, zât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım. Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da evlâtlarınızdır." diyerek hizmetine koşmaya başladı. Gece-gündüz hiç yanından ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz ü nasîhata gitmiyordu. Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Her gün Şems-i Tebrîzî ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekküre dalarlar, namaz kılarlar, cenâb-ı Hakk'ı zikrederek muhabbetlerini tâzelerlerdi. Bir gün Mevlânâ havuz kenarındaydı. Yanında kitaplar vardı. Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip, kitapları sordu ve hepsini suya attı. Kitapların suya atılması üzerine, Mevlânâ; "Âh babamın bulunmaz yazıları gitti." diyerek çok üzüldü. Şems-i Tebrîzî hazretleri elini uzatıp kitapların her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamıştı. Mevlânâ "Bu nasıl işdir?" dedi. "Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın." buyurdu. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî'nin bu kerâmetini görünce, ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz bir kale gibi oldu.


Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: "Ansızın Şems-i Tebrîzî hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrunda yok oldu. Onlar birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etraflarında kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî, babama mârifetten, Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O'na muhabbetten bahsediyordu. Babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu.


Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam, Şems'e uyar oldu. Şems babamı muhabbete dâvet ettikçe, babam, Allahü teâlânın muhabbetinden yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir ân ayrılmıyordu. Bu şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam pek büyük mânevî derecelere yükseldi."


Şems-i Tebrîzî, Peygamber efendimizin güzel ahlâkını örnek alıp, bütün işlerini, âdetlerini, ahlâkını O'na uydurmaya gayret ederdi. Şâyet bir kimseden rahatsız olsa; "Yâ Rabbî! Bu kimsenin malını ve çocuklarını çok eyle" derdi. Çünkü, Peygamber efendimiz de böyle duâ ederdi. Resûlullah efendimizin bedduâ etmek âdetleri değildi.


Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Eğer bir kimse bana âhiretim ile ilgili bir defâ iyilik edip, dünyâ ile ilgili binlerce kötülük etse, ben onun bir defâ yaptığı iyiliğe nazar ederim. Çünkü iyi ahlâk bunu icâbettirir." buyururdu.


Şems-i Tebrîzî hazretleri her nerede bir cenâze görse; "Âh! Bu cenâzenin yerinde ben olsaydım. Onun yerine beni defnetselerdi." derdi. Bunu işitenler; "Niçin böyle söylüyorsun?" dediklerinde, onlara; "Âşık olanlar mâşuklarına bir an önce kavuşmak isterler. Maksatlarına en kısa zamanda ulaşmaları makbûl değil midir?" diye cevap verirdi.


Kendisine bir şey ikrâm etseler veya bir şey istediğinde getirseler, onlara mutlaka karşılığında bir şey verirdi. Ayrıca bu iyiliği yapanlara teveccüh ve duâ ederdi. Onun duâsına kavuşanların kalb gözleri açılır, keşif, kerâmet sâhibi olurlardı.


Şems-i Tebrîzî hazretleri güzel halleri ve kerâmetleri ile meşhûr oldu.


Sirâceddîn anlatır: "Kış mevsiminin ortasıydı. Bir kimse bahçesine gül dikmişti. Bunu Şems-i Tebrîzî'nin bulunduğu bir mecliste; "Efendim! Ben bu günlerde bahçeye gül ağacı diktim. Acaba tutup gül verir mi? Yoksa emeğim boşa mı gider?" diye sordu. Bu kimsenin tereddütlü hâlini gören Şems-i Tebrîzî; "Cenâb-ı Hak isterse, böyle sebepsiz de yaratır." derken, hırkasının altından bir demet gül çıkardı. Orada bulunan bizler bu kerâmeti görünce, hayretimizden şaşırıp kaldık."


Sultânın bir oğlu vardı. Çok yiğit ve yakışıklı idi. Fakat bir şeyi hemen ezberleyemez çok kısa zamanda da unuturdu. Hocaları, onun unutkanlığından usanmışlardı. Babası bir gün Şems-i Tebrîzî'nin huzûruna gelip, oğlunun durumunu anlattı ve himmetini istirhâm edip, Kur'ân-ı kerîm öğretmesini istedi. Şems-i Tebrîzî de kabûl buyurup; "İnşâallah her gün Kur'ân-ı kerîmin bir cüzünü (yirmi sahife) ezberler." dedi. Orada bulunanlar, bu söze şaşırdılar. Ertesi günden îtibâren, çocuk derse gelmeye başladı ve her gün yirmi sahife ezberledi. Bir ayda Kur'ân-ı kerîmin tamâmını ezberlemiş oldu.


Şems-i Tebrîzî hazretleri ile Mevlânâ, mehtaplı bir gecede medresenin damında oturmuş sohbet ediyorlardı. Bir ara Şems, etrâfına bir göz gezdirerek; "Hiçbir pencereden ışık görünmüyor, herkes ölü gibi yatıyor. Keşke uyanık olsalar da, âhiret için birazcık çalışıp, kıyâmet gününde güç durumda kalmasalar. Yoksa bu hâlleriyle ölüden farkları yok." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hemen ellerini kaldırıp; "Yâ Rabbî! Şems-i Tebrîzî hazretlerinin hürmetine bu uykuda ölü gibi yatan kullarını uyandır!" diye duâ etti.Duânın akabinde, gökyüzünde bir anda bulutlar toplanmaya, şimşekler çakmaya ve gök gürlemeye başladı. Bu şiddetli gürültülerden uyuyan herkes uyandı. Yakın evlerden "Allah!Allah!" sesleri gelmeye başladı. Bir müddet bu sesleri dinlediler ve Şems; "İnsanların, Rabbimizin hıfz-u emânında (korumasında) olabilmeleri için, âlim, kâmil bir rehbere ihtiyaçları vardır. Ancak böyle bir rehbere kavuşanlar, yer ve gök âfetlerinden, maddî ve mânevî bütün zararlardan korunabilirler. Görüldü ki, şu insanların uykudan uyanıp "Allah! Allah!" demeleri, gök gürlemesinden dolayıdır. Onun gibi, bu insanların hakîkî uykudan uyanmaları, cenâb-ı Hakk'ın sevdiği bir âlimi veya velîsi sebebiyle olmaktadır." buyurdu.


Mevlânâ bir gün talebelerine, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin üstünlüklerinden, bâzı kerâmetlerinden ve onun üstün vasıflarından bahsetti. Bunları işiten Sultan Veled şöyle anlatır; "Babam Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî'yi o kadar çok medhetti ki, hemen Şems'in huzûruna koştum. Geldiğimi görünce; "Ey Behâeddîn! Baban Mevlânâ'nın hakkımda söyledikleri doğrudur. Fakat, Mevlânâ'nın yanında bin tâne Şems, onun yanında zerreler gibi kalır. Bunun için onu bırakıp da benim hizmetime gelmek münâsib olmaz." buyurdu."


Şems-i Tebrîzî hazretleri bir gün kalb gözüyle gayb âlemini seyrederken, kırk bin talebesi olan evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış, büyük bir gönül kırıklığı içerisinde cenâb-ı Hakk'a; "Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diye duâ ediyordu. Öyle bir yalvarışı vardı ki, bütün rûhlar, onunla birlik olmuşlar, "Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diyorlardı. Şems-i Tebrîzî de o anda cenâb-ı Hakk'a münâcaat edip, yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak; "İste ey Şems!Bütün dileklerin yerine getirilecek." diyen bir ses işitti. Bunun üzerine Şems-iTebrîzî; "Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla birlikte"Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diye yalvaran bu velî kuluna ihsân eyle." dedi. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu şefâatiyle, o velî, derhal isteğine kavuştu.


Mevlânâ Celâleddîn ileŞems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhiri ve bâtınî çalışmaları devam ederken, onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ'nın kendi aralarına katılmamasına üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ'nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki: "Bu kimse Konya'ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına kimseyi de koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ'nın oğlu olsun da, Tebrîz'den gelen ve ne olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu? Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir." Bu söylentilere Mevlânâ; "Hiç toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye gâlip gelirse, Mekkelinin İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?" diyerek cevap verdi. Fakat söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya'da kalamıyacağını anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbâbını bırakarak Şam'a gitti.


Şems-i Tebrîzî hazretlerinin gitmesi Mevlânâ'yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına sabredemiyor, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems'in ayrılık hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. "Şems! Şems!" diyerek ciğeri yakan kasîdeler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam'a, Şems-i Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse; "Şems-i Gördüm." diye yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defâsında birisi; "Şems-i Tebrîzî'yi Şam'da gördüm. Sıhhati yerindeydi." dedi. Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunanlardan biri; "O, Şems-i Tebrîzî'yi görmedi. Yalan söylüyor" deyince, Mevlânâ da; "Ona verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini getirene canımı veririm." diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlanâ artık dayanamayacağını anlayınca, oğlu SultanVeled'i Şam'a göndermeye karar verdi. Oğlunu çağırıp; "SüratleŞam'a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme sakın. O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine bildir. İçinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele teşriflerini tarafımdan istirhâm et." dedi. Sultan Veled, hemen hazırlıklarını tamamlayıp yola çıktı. Şam'da, babasının târif ettiği handa, Şems-i Tebrîzî'yi bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı.Konya'da bu hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ'dan çok özürler dilediklerini de sözüne ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya'ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasında yaya olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled'in ata binmesi için ne kadar ısrâr ettiyse, o; "Sultânın yanında hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz." diyerek ata binmedi. Sultan Veled, Konya'ya yaklaştıklarında Mevlânâ'ya haberci gönderip, Konya'ya girmek üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya'da tellâllar bağırtılarak, Şems'in Konya'yı teşrif etmek üzere olduğu bildirildi. Konya'da başta pâdişâh olmak üzere, ileri gelen vezîrler, hâkimler, zenginler ve bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde Şemseddîn Tebrîzî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled, atın yularından tutmuş, Şems de atın üzerinde, başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu muhteşem manzarayı seyredenler, büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems'in attan inmesine yardım eden Mevlânâ, üstâdının ellerinden sevinç gözyaşları arasında doya doya öptü. Bu arada yanık sesli hâfızlar Kur'ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde Kur'ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini öptüler. Sonra Mevlânâ'nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled'in kendisine gösterdiği hürmeti ve yaptığı hizmetleriMevlânâ'ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu bildirerek; "Benim bir serim (başım) bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled'e verdim. Eğer Sultan Veled'in, bin yıl ömrü olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra, yâni evliyâlıkta yükselmesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz." dedi.


Mevlânâ Celâleddîn ile Şems-i Tebrîzî, eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi sokmadan, mânevî bir âlemde ilerlemeye başladılar. Halk, Şems gelince Mevlânâ'nın sâkinleşeceğini, aralarına katılıp, kendilerine nasîhat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd ederlerken, tam tersine, eskisinden daha fazla Şems'e bağlandığını ve muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.


Şems-i Tebrîzî hazretleri,Mevlânâ'yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi yaptırıyordu. Günler bu şekilde devâm ederken, halk, Mevlânâ'nın hiç görünmemesinden dolayı Şems'e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i Tebrîzî işitince, Sultan Veled'e; "Ey Veled!Hakkımda yine sû-i zan etmeye başladılar. Beni Mevlânâ'dan ayırmak için, söz birliği etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!" dedi.


1247 senesi Aralık ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlâna ile Şems hazretleri yine odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ'ya; "Beni katletmek için çağırıyorlar." dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda üzerine hücûm ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin "Allah!" diyen sesi duyuldu. Mevlânâ hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu Sultan Veled'i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bu cinâyeti işleyenler yedi kişi idi. İçlerinde, Mevlânâ'nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyâsında Şems-i Tebrîzî'nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri ona; "Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin." buyurdu. Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenâze hizmetlerini gördüler ve Mevlânâ'nın medresesine defnettiler.


Şems-i Tebrîzî'nin kıymetli, hikmetli sözlerinden bâzıları şöyledir:


Şems-i Tebrîzî hazretlerine bir kimse; "Efendim! Mârifeti bana anlatır mısınız?" dedi. O da; "Bir gönül ki, Allahü teâlânın muhabbetiyle yanıp, onunla hayat buluyorsa, bu mârifettir." buyurdu. Soruyu soran; "Peki ben ne yaparsam bu mârifeti elde edebilirim?" diye tekrar sordu. "Bedeni terk ederek. Çünkü Allahü teâlâ ile kul arasındaki perde, kişinin bedenidir. Allahü teâlâya vâsıl olmasına mâni olacak şey dört tânedir: 1) Şehvet, 2) Çok yemek. 3) Mal ve makam, 4) Ucb ve gurûr. İşte bu dört şey, kulun cenâb-ı Hakk'a ulaşmasına mânidir." buyurdu.


Bir defâsında da; "Velîler, Allahü teâlâyı zikretmekten yorulmazlar ve O'nun muhabbetine doymazlar. Onların yanında dünyânın hiçbir kıymeti yoktur. Onlar, her an Allahü teâlâyı zikrederler, şükrederler, ibâdete devam ederler. Bir kalpten bütün arzu ve istekler çıkarsa, orada Allahü teâlânın sevgisinden başka bir sevgi kalmaz." buyurdu.


"İlim üç şeydir: Zikreden dil, şükreden kalp, sabreden beden."


"Perhizi olmayan bir vücûd, meyvesiz bir ağaç; utanması olmayan bir beden, tuzsuz bir aş; gayreti olmayan bir vücûd, sâhipsiz bir köle gibidir." buyurdu.


Şems-i Tebrîzî hazretlerine; "İnsanların en üstünü, kıymetlisi kimdir?" dediler. Cevâbında; "Şu dört kimsenin kıymeti, Allahü teâlâ katında yüksektir: 1) Şükreden zengin, 2) Kanâatlı ve sabreden fakir, 3) İşlediği günâhlara pişmân olup, Allahü teâlânın azâbından korkan kişi, 4) Takvâ, verâ, zühd sâhibi; yâni haramlardan sakınıp, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu terkederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir." buyurdu. "Bu kıymetli insanların içinde en üstünü hangisidir?" diye sordular. Buyurdu ki: "İlim ve hilm (yumuşaklık) sâhibi âlimlerdir."


Cömertliği sordular, buyurdu ki: "Dört türlü sehâvet, cömertlikvardır: 1) Mal cömertliği; zâhidlere, dünyâya kıymet vermeyenlere mahsustur. Onlar malı verirler, mârifeti, Allahü teâlâyı tanımayı alırlar. 2) Beden cömertliği; müctehid olan âlimlere mahsustur. Onlar da Allahü teâlânın yolunda vücutlarını harcarlar ve hidâyeti alırlar. 3) Can cömertliği; şehidlere mahsustur. Onlar da canlarını vererek Cennet'i alırlar. 4) Kalb cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da gönül vererek muhabbeti alırlar."


"Dünyâ, insanı hevâ ve hevesine kaptırır, nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem'e götürür."


"İnsanoğlunun edepten nasîbi yoksa, insan değildir. İnsan ile hayvan arasını ayıran edeptir."


"Âhireti kazanmak için çalışmak lâzımdır. Bu, insanı Cennet'e götürüp, Allahü teâlânın cemâlini görmekle şereflenmesine sebeb olur."


Şems-i Tebrîzî hazretlerinin aşkla söylediği beytlerinden bâzıları şöyledir:


 


Bihamdillah direm Allah


Alıp aklımı fikrullah


Dilimde zâtın esmâsı


Bana üns oldu zikrullah


 


Salâtullah selâmullah


Aleyke yâ Resûlallah


 


Bu tevhidden murâd ancak


Cemâl-i zâta ermektir


Görünen kendi zâtıdır


Değil sanma ki gayrullah


 


Salâtullah selâmullah


Aleyke yâ Resûlallah


 


Ben ol pervâneyim geldim


Düşüp aşk oduna yandım


Yanuban küllü yandım


Beni yaktı aşkullah


 


Salâtullah selâmullah


Aleyke yâ Resûlallah


 


Gönül âyinesin sûfî


Eğer kılar isen sâfî


Açılır sana bir kapı


Ayân olur Cemâlullah


 


Salâtullah selâmullah


Aleyke yâ Resûlallah


 


Şems-i Tebrîz bunu bilir


Ehad kalmaz fenâ bulur


Bu âlem küllü mahvolur


Hemen bâkî kalır Allah


 


Salâtullah selâmullah


Aleyke yâ Resûlallah


 


KERÂMET ve MENKÎBELERİ

YAPACAĞIM BİR ŞEY YOK

Şems-i Tebrîzî hazretleri Şam'danKonya'ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir hana uğrayarak burada yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu olduğunu, hiç kalacak yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide sabahlamak istedi. Câmiye gidip yatsı namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıldığında, o hâlâ duâya devâm ediyordu. Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı. Cübbesini çıkarıp başının altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli, camide birinin yattığını görünce, yanına yaklaşarak: "Burada yatılmaz kalk!" dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri doğrularak: "Benim kimseye bir zararım dokunmaz. Garibim, uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim de yok. Bırak da burada sabahlıyayım." dedi. Câmiyi kilitlemek için gelen kişi; "Beni uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı atmasını bilirim." diye karşılık verdi.


Şems-i Tebrîzî hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa kalktı. Cübbesini toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı.Câmiden çıkmasını isteyen görevli, onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; "İmdât boğuluyorum!" diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak geldi ve ona; "Ne oldu, niye bağırıyorsun?" diye sordu. Kayyum durumu anlatınca, imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine yetişti. Kendisine; "Efendim, o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu affedin!" dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir şekilde: "Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak îmânla ölmesi için duâ edebilirim." buyurdu.


 


ÜÇ SUÂL VE BİR CEVAP

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; "Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: "Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım." Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Öbür sorunu da sor!" buyurdu. O; "Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi. Şems-i Tebrîzî; "Peki öbürünü de sor!" buyurdu. O; "Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu.Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve; "Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.Şems-i Tebrîzî; "Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi.Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: "Efendim, banaAllahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim." O kimse şaşırarak; "Ağrıyor ama gösteremem." dedi. Şems-i Tebrîzî; "İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.


 


BAŞKA ÇÂRE YOK

Şems-i Tebrîzî hazretleri, bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: "Âhireti terk edip, dünyâya tâlib olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de, ölmeden önce ibâdet yaparak, dîn-i İslâma hizmet ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi olan kimselere, O'na kavuşmak arzusu içinde olanlara, mihnet, meşakkat, dert ve belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere, yâni âlim olmak isteyenlere, herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız, kimsesiz, garip kalmaktan başka çâre yoktur. Çünkü, kim ilim öğrenmek arzusunda olursa, onun üzüntüsü çok olur. Onu rencide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derde, belâya sabretmesi lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse, onun sonu zillete düşmektir. Hesapsız, sonunu düşünmeden malını sarfedenler, fakir olurlar. Her kim fakirliğe sabreder, kanâatkâr olursa, sonunda zenginliğe ulaşır. Her kimsenin, kendisinde bulunan iki şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe, rahata ermek düşünülemez. Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd ve bahtiyâr olması düşünülemez."


 


BEYİTLER

GAFLETTEN UYANMAK İÇİN

Mevlânâ otururken, bir havuz kenarında,


GeldiŞems-i Tebrîzî ve oturdu yanında.


 


Gördü ki Mevlânâ'nın, yanında kitaplar var,


Onları göstererek, sordu ki: "Nedir onlar?"


 


Arz etti ki: "Babamın, yazdığı kitaplardır,


Hepsi de inci gibi, kıymette bî-bahâdır."


 


Şems onları isteyip, aldı kendi eline,


Ve kaldırıp hepsini, attı suyun içine.


 


Mevlânâ çok üzülüp, dedi: "Eyvâh, pederden,


Kalan kitaplarımın, tamamı gitti elden."


 


Lâkin Şems-i Tebrîzî, elini uzatarak,


Çıkardı herbirini, hem de kuru olarak.


 


Mevlânâ görünce de, ondan bu kerâmeti,


Daha da sağlam oldu, ona teslîmiyeti.


 


Öyle ki sarsılmaz bir kale gibi oldu tam,


Sohbetine daha çok, aşk ile etti devam.


 


Evlâdı Sultan Veled, der ki: "Şems-i Tebrîzî,


Ansızın gelip gördü, bir gün pederimizi.


 


Öyle ki, babam onun, dururken huzûrunda,


Yok olmuştu gölgesi, o velînin nûrunda.


 


Önce herkes babama, tâbi iken, bu sefer,


Babam Şems'e uydu ve oldu onda cansiper.


 


Şems ona anlattıkça, Allah'ın sevgisinden,


Babam şevkle dinleyip, geçerdi kendisinden.


 


Bu şekilde aylarca, devam etti bu sohbet,


Çok yüksek makamlara, erdi babam nihâyet."


 


Şems-i Tebrîzî ile, Mevlânâ hazretleri,


Sohbet ediyorlardı, geceleri ekserî.


 


Yine bir gün gecenin, bir mehtaplı ânında,


Sohbet ediyorlarken, medresenin damında,


 


Baktı Şems-i Tebrîzî, etrafına birazcık,


Buyurdu: "Hiç bir evde, görünmüyor az ışık,


 


Ölü gibi, gafletle, uyuyor bu kimseler,


Keşki kalkıp Allah'a, ibâdet eyleseler,


 


Zirâ kim, az sıkıntı, çeker ise bu günde,


Görmez fazla ızdırap, yarın mahşer gününde."


 


O böyle söyleyince, hazret-i Mevlânâ da,


Ellerini kaldırıp, duâ etti o anda.


 


Dedi: "Şems-i Tebrîzî, hürmetine İlâhî,


Uyandır ölü gibi, yatan bu ahâlîyi."


 


Mevlânâ hazretleri, edince böyle duâ,


Başladı gök yüzünde, bulutlar toplanmağa.


 


Şimşek çakıp, kuvvetle, gök gürledi peşinden,


Uyandı şehir halkı, bu gök gürlemesinden.


 


Civardaki evlerden, sesler yükseliyordu,


Herkes korkularından, "Allah Allah" diyordu.


 


Hazret-i Şems buyurdu: "Nasıl şimdi insanlar,


Bu yalancı uykudan, bu sesle uyandılar,


 


Hakîkî uykudan da, uyanmaları için,


Teveccühü gerekir, bir veliyy-i kâmilin,


 


Bir Allah adamının, mevcûdiyeti ile,


Gafletten uyanırlar, bir şehir halkı böyle."


 


KAYNAKLAR

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1150


2) Rehber Ansiklopedisi; c.16, s.69


3) Nefehât-ül-Üns; s.520


4) Hadîkat-ül-Evliyâ; s.16


5) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.2872


6) Menâkib-ül-Ârifîn; c.1, s.82


7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.283


8) Menâkıb, Millet Kütüphânesi, Feyzullah Efendi Kısmı, No: 2142


9) Risâle-i Sipahsalar

Ruhlar âlemi böyle değildir

 Allahü teâlâ herşeyi sebeblerle yaratır. Böylece kudretini gizler. Meselâ görmek için ışığa, konuşmak için havaya ihtiyâc vardır. Ama rûhlar âlemi böyle değildir. Bir evliyâ ile konuşmak için havaya ve sâireye gerek yokdur. İnsan kalbiyle konuşur. Bunun için de yine üç şey lâzımdır:

1.O zâtın Allahın veli kulu olduğuna inanmak, 

2.Onu sevmek, 

3. itâ’at etmek”.

Hüseyn Hilmi ışık rahmetullahi aleyh 🌹

Bir hadisin mevzu olduğunu iddia eden bir zatın evvela Usul-i Hadis ilminde müctehid olması lazımdır

 Bir hadisin mevzu olduğunu iddia eden bir zatın evvela Usul-i Hadis ilminde müctehid olması lazımdır. Bu ilimde müctehid olan zatın mevzu hadis olduğunu iddia ve isbat ettiği hadisin ancak kendi mezhebinde mevzu hadis olması lazım gelir.Bu ilimde müctehid olan başka zatların o hadisin mevzu hadis olduğunu kabul etmeleri lazım değildir. O hadisi sahih olarak kitaplarında yazarlar. Ümmet de onu hadisi şerif olarak telakki eder.

(Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu)

Nafile hac ve ömre yapmak

 Abdülhakîm Arvâsî  Hazretleri  nâfile hac ve umreye gidilmesini tasvip etmezdi. İmâm-ı Rabbânî kuddise sirrûh, 29, 123 ve 124. mektûbu, ayrıca Mâkâmât-ı Mazhariyye 26. mektûbu ve Abdullah Dehlevî'nin 63. mektûbuna istinaden, Nakşibendî büyüklerinin nâfile hac ve umreye izin vermediklerini söylerdi. Nitekim bunlarda, "Hacda bir farzı veya vâcibi özürsüz terk etmemek veya harâm, mekruh işlememek lazımdır. Aksi hâlde, nâfile hac ve ömre yapmak sevâb değil, günah olur. Bu ise çok zordur.

Hakk Teâlâ Hazretlerinin Mûsâ Aleyhisselâm’a Öğrettiği Duâ

 Bir Gün Mûsâ Aleyhisselâm, Münacat İçin Tûr-i Sinâ’ya Giderken Yolu Şeytân Aleyhillâne’ye Uğradı ve Dedi ki:

▬ “Ey Melûn! Sen Allahû Teâlâ’nın Kullarını Azdırdığın İçin Hakk Teâlâ Hazretleri Seni Rahmetinden Mahrûm Etti. Daha Ne Diye Azdırmaya Devam Ediyorsun?”

Bunun Üzerine Şeytân Aleyhillâne Dedi ki:

▬ “Yâ Mûsâ! Var Sen İşine Git, Ben Öyle Bir Duâ Biliyorum ki, Son Ânımda O Duâyı Okuyunca Allahû Teâlâ Beni Öbür Dünyâya Îmânla Gönderecek...”

Mûsâ Aleyhisselâm Üzgün Bir Şekilde Tûr Dağı’na Vardı ve Durumu Yüce Allah’a Arz Etti:

▬ “Yâ Rabbi... Bu Melûnun Dediği Gerçek midir?”

Hakk Teâlâ Buyurdu ki:

▬ “Gerçektir Lâkin Sen Üzülme Ey Mûsâ! İzzetim ve Celâlim Hakkı İçin Ben, Âhir Zamanda O Duâyı Ona Unutturacağım. Sen O Duâyı Öğren...”

Mûsâ Aleyhisselâm Bu Duâyı Öğrendi. Hakk Teâlâ Hazretleri Buyurdu:

▬ “Yâ Mûsâ! Herkim Bu Duâyı Okursa, Öldüğü Vakit Îmânla Gider. Kabri Nûrla Dolar. Bu Duâ Hürmetine Münker ve Nekîr’in Suallerinden Emin Olur.”

Hakk Teâlâ Hazretlerinin Mûsâ Aleyhisselâm’a Öğrettiği Duâ Şudur:

Yâ Evvele’l-Evvelîne ve Yâ Âhire’l-Âhirîne ve Yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Ardi, Rabbi Lâ-Tezernî Ferden ve Ente Hayru’l-Vârisîn, Bi-Rahmetike Yâ Erhame’r-Râhimîn, ve’l-Hamdü Lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.

[Nübüvvet ve Velâyet Deryâsından Nasihâtler, 2.]

ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN ZAMANA VE MEKANA TASARRUFU

 Sultan Abdülkadir-i Geylâni zamanında, ilim ehlinden ilim ehlinden ulu bir kişi vardı. Bu kişi şeyhin, sultanlığını inkâr eder, bazan şeyhi zemmettiği bile olurdu. Bir cuma günü, şeyhin mescidine gelip oturur, maksadı, Hazret-i şeyh ile sohbet etmek ve aklı sıra ona sataşmaktı., Biraz sonra Şeyh hazretleri de mescide gelirler, birçok azizler de o mecliste hazır bulunur. Hoş beşten sonra, Hazreti şeyhe dönerek şöyle bir sual sordu: 

— Yâ Şeyh! Mürşit olan kişiler, zamanı kendilerine tâbi ederek döndürürler ve yıllarca yapılması mümkün olmayacak işleri yaptırırlarmış, doğru mu?  

Şeyh Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu cevap verip, buyurdu:  

— Allahu teâlâ, dervişlere o kadar kuvvet verir ki, 10-15 yılda olacak bir işi, gayet kısa zamanda yaparlar.  

Münkir olan zat itiraz etti.  

— Ben, zamanı döndürüp kendinize tâbi edebileceğinize ve 10- 15 yılda olacak işi bir günde veya bir saatte yapabileceğinize inanmıyorum. Bu, ancak Allahu teâlâya mahsus ve münhasırdır.  

Hazret-i Şeyh, tebessüm etti ve:  

— Allahu teâlânın tasarruf verdiği öyle kulları vardır ki, ne isterlerse yaparlar, hiçbir şey onlara mâni olamaz.  

Konuşmanın burasında Cuma namazı vaktinin yaklaştığı anlaşıldı, şeyhe seccade çıkardılar. Şeyh kalktı, işaret etti ve seccadeyi o kişinin eline verdiler:  

— Bunu lütfen siz götürünüz, dediler.  

Münkir dânişmend, seccadeyi alıp omzuna attı ve mescide gitmek üzere hep birlikte yola çıktılar. Yolda, bir şadırvana rastladılar. Dânişmend, abdest tazelemek istedi, omzundaki seccadeyi bir ağaca astı ve şadırvanda abdest almaya başladı. Fakat, ellerini suya vurur vurmaz kendisini bir pazar yerinde ve bir çilingir dükkânının önünde buldu. Bir müddet, çilingirin çalışmasını seyretti, yaptığı işleri çok hoş ve ustaca buldu, imrendi ve dükkâna girerek:  

— Bu sanatı bana da öğretir misin? dedi. Çilingir:  

— Görüyorum ki, sen bir dânişmend kişisin. Bu sanatı öğrenip ne yapacaksın?  

— Sanat öğrenmek ve işlemek hoşuma gitti. Helâlinden, elimin emeği ile kazanır, ilmimle amel eder otururum, cevabını verince, dört yandan dükkân komşuları geldiler ve danişmendi, çilingire çırak yaptılar. Dört yıl hizmet etti. Fakat, bu işi o kadar sevmişti ki, ayrılamadı ve dört yıl daha çilingirin yanında çalıştı. Artık, çilingirliği de öğrenmişti. Fakat, ustası ölünce onun dul karısı ile evlenmek zorunda kaldı ve zamanla iki oğlan çocukları oldu. Birisini, mektebe verdiler, diğeri henüz küçüktü. 

Bir sabah, yine dükkânına geldi, işine başlamak üzere ateş yaktı, bir demiri ocağa sokacağı sırada, bir anda kendini abdest aldığı şadırvanda bulur. Kendisi şadırvanda abdest alıyor ve şeyhin seccadesi de astığı gibi ağacın üstünde durduğunu görünce hayret içinde kalır. Bir mâna veremez,  alelacele abdest alıp, seccadeyi kaptığı gibi şeyhin ve yârânının peşlerinden koşar ve onlar mescidin kapısından içeri girerlerken yetişir. Şeyhten önce mescide girip, seccadeyi şeyhin önüne serdi ve geriye çekilmek istedi. Fakat, Hazret-i şeyh kendisini bırakmadı ve yanına aldı. Şeyh ile birlikte iki rekât tahiyye't-ül-mescit kıldılar. 

Şeyh, dönüp sordu:  

—Nasıl, hâlâ inkârda mısın?  

Dânişmend, safiyetle cevap verdi:  

— Sultanım! Abdest almak üzere sizden ayrıldım. Elimi suya sokar sokmaz, kendimi bir pazarda ve bir çilingir dükkânının önünde buldum. Bu çilingire bakarken, sanatına özendim ve çırak olarak yanma girerek tam dört yıl hizmet ettim. Dört yıl sonra, ustam öldü ve ben onun dul kalan karısıyla evlendim. Dükkânı satın alarak oturdum, yıllarca aynı dükkânda çalıştım. O kadından iki çocuğum oldu. Birisini mektebe verdim. Bir sabah yine çalışmak üzere dükkânıma geldim, demiri ocağa koydum ve körüğe el atar atmaz, kendimi yine sizden ayrılıp abdest almağa gittiğim şadırvanda buldum. Abdest aldım, ağaca astığım seccadenizi de omzuma vurarak peşinizden yetiştim ki, sizler de henüz mescidin kapısına varmıştınız. Bilmiyorum ki, bu ne haldir? Hayal midir, rüya mıdır? Lâkin, doğrusunu söyleyeyim, gönlüm o hatunda ve çocuklarımda kaldı.  

Hazret-i şeyh tekrar sordu:  

— Bu hal olalı kaç yıl oldu bilir misin?  

— Bana kalsa, on yıldan fazladır.  

— öğrendiğin çilingirliği şimdi de işleyebilir misin?  

— İşte ellerim şahittir, işlesem elbet işlerim.  

— İyi bil ki, bu iş ne hayaldir ne rüyadır. Gerçekten olmuştur. Namazı kılalım, mescitten çıkalım, adam gönderip karını ve çocuklarını getirtelim.  

Hep birlikte cuma namazını kıldılar. Mescitten çıktıktan sonra, o şehre mektup yazdılar ve danişmendin karısı ile çocuklarını getirdiler. Münkir dânişmend, iradet getirdi ve şeyhin elini tuttu, tövbe etti ve ölünceye kadar şeyhin hizmetinden ayrılmadı.  İşte, mürşid-i kâmilin zamanı döndürmesi böyle olur ama iş bu kadar da değildir. Onlar, mekânı da döndürürler. (Tayyederler)  

Nitekim, Şeyh Abdülkadir-i Geylâni kuddise sırruh, bir gün mescitte halka vâaz ediyordu. Cemaat gayet kalabalıktı. O kadar ki, dışarı çıkmaya imkân kalmamıştı. Dervişlerden birisine, minber dibinde otururken, abdest tazelemek icap etti. Derhal, Hazret-i şeyhin mübarek yüzüne baktı. Dervişin hali, şeyhe malûm olmuştu. Minberden bir an kaybolur gibi oldu, halk oturup kalktığını zannetti. İşte o bir an içinde şeyh, dervişin elinden tuttu ve mescit duvarından dışarı attı. Derviş, kendisini ıssız ve tenha bir sahrada buldu. Kaba bir ağaç vardı ve bir pınar akıyordu. Hacetini gördü, pınardan abdestini aldı, iki rekât namaz kıldı ve tekrar mescide gitmek istedi. Biraz aşağı doğru yürüdü. Nereye gideceğini bilemedi. Gördüğü ve bildiği bir yer değildi. Biraz durakladı ve etrafına bakındı, karşıdan birisinin gelmekte olduğunu görerek ona yaklaştı, yol sordu ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:  

— Adam nerelisin der. 

— Derviş Bağdatlıyım. Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin dervişlerindenim der. 

— Ne diyorsun? Burası at gidişi ile Bağdat'a iki yıllık mesafededir.  

— Peki, ben şimdi ne yapacağım?  

— Sen bir kenara çekil, otur. Seni buraya kim gönderdiyse, yine aldırır, hiç merak etme. 

Derviş, bir kenara çekip ve tevekkülle beklemeye başladı. Tam bu sırada, Hazreti Şeyh minberden yine elini uzatıp dervişi alarak mescitte oturduğu yere bıraktı, hali dervişten başka kimse bilmedi. Çoğu, o dervişi kendileri gibi saatlerden beri ders dinliyor sanıyordu. 

İşte, o sultanın mekânı da kendisine tâbi etmesi de böyle olur.  

Sultan şeyh Abdülkadir-i Geylâni hazretlerinin daha böyle birçok acayip ve garip hikâyeleri vardır. Hepsini yazmaya kalksak, kitap uzun olur. BEHCET-ÜL-ESRÂR ve TUHFE'T-ÜL-EBRAR adlı kitaplarda yazılan menkıbelerini okuyabilirler. Sultan Abdülkadir-i Geylâni'nin menkıbelerini dinlediniz. Şimdi de bazı beyitlerini sunalım ki, hem bu kitap onun mübarek sözleri ile şereflensin ve hem de okuyanların ve dinleyenlerin gönülleri nurlansın. Zira, Şeyh Abdülkadir'in sözleri ırk-ı nübüvvetten ve netice-i-velâyettendir.  

Müzekk-in Nüfus’dan Beyitler:

Tut zimamı yedi kez, meykede'mi eyle tavaf;  

Her sene eyle ziyaret beni, kıl kalbini saf.  

Sırrımın sırrıdır esrar-ı hakayık cümle,  

Kâbe-i rahatım uşşak una sâ'y-ü metâf.  

Timimin, şû'lümün asarıdır ders-i ulûm,  

Benem ol seyh-i kurrâ, hükmüme ramdır etraf.  

Taht-ı hükmümde durur kutb-u cihan, gavs-ü zaman;  

Hiç kes eyleyemez âlemde emrime hilaf.  

Evliya cümle bana (Kutb-u cihan sensin) der,  

Cilvegâh olsa nola bana behişt-ü â’raf.  

Benem ol gavs-ü zaman, emrime ferman-berdir;  

Kutb-u aktâb-ı cihan, cümle en'am-ü eşrâf.  

Sâ'yeder kâbe tavafına hemise aktâb,  

Harem-i izzetimi daim eder kâbe tavaf.  

Nazarım arş-ı muallâya erer bir demde,  

Hadimim cümle melek, kavlimi sanma hilâl.  

Camie esrar-ı Hudâ keşfime mekşûf oldu.  

Kıldı Sultan-ı ezel bana hezâran eltâf.  

Kıldım estâr-ı sera, perde-i hicabı çim mahv;  

Oldu anka-i dile, arş-ı Hudâ gulle-i kal.  

Hulle-i fakiri eynime merdûş ettim,  

Gam-ı endûh-u belâdan beni Hak etti mu’af.  

Evliya zümresinin şimdi benem şehbazı,  

Husrev-u m ilk e t- i aşkım, beni bilmez arrâf  

Zeyn-i izzetle müzeyyen olalı âlemde,  

Dest-i hak, esb-i izze beni etti irtidâf.  

Destime alsam eğer kav s- i kaza-i kaderi,  

Hiç kes bana mukabil olmaz rûz-i mesâf.  

Zira destimde benim kebûter gibidir,  

Kümbet-i çarh-ı felek, arz u semâ-ü ahkaf.  

Bir kademde irerim meşrik-u magribe ben,  

Hali ekvana olur kalb-i m ün irim keşşaf.  

Berrü bahr içre müridim figan etse bir kez,  

Ederim düşmanınım nakd i vücudun itlaf.  

Ererim pir-i kaza gibi vücud-u hasme,  

İntikamım kılıncın men 'edemez bend-ü hilâf.  

Abdülkadir ki, hatm-i Resul ceddimdir,  

Destime beste durur silsile- i Abd-i Menâf.  

Eşrefoğlu Abdullah Rumî Hazretleri (ks)


Abdülkadir Geylâni ile velilerini itmam eden Mâlik-i Kadiri tesbih ve takdis ederiz. Ondan sonra zahir bir veli işitmedik. O, nice kerametleri ve üstünlükleri nefsinde toplamıştı. Onun, yıldızlar gibi parlak arkadaşları vardı. 

O, şöyle derdi: 

“Müridim İyi olmadığı zaman, ben iyiyimdir. Rabbimin izzeti hakkı için, ben şarkta bulunduğum halde, elim devamlı olarak garptaki müridimin başı üstündedir. Eğer, onun bir ayıbını sezersem, doğudan elimi uzatır ve onu örterim. Rabbimin izzeti için, kıyamet gününde benim bütün müritlerim geçinceye kadar cehennemin kapısında duracağım. Zira, Allah u teâlâ müridlerim den hiç birisini ateşe koymayacağına dair bana söz verdi. Her kim, bana intisap ederse, onu kabul eder ve ona yönelirim. Kabirde hiçbir müridimi korkutmamaları için Münker ve Nekir meleklerini yakaladım.” 

Şimdi aziz:  

Bilmiş ol ki, şeyh olacak kimselerin, işte böyle olması gerektir. Eğer, bu zamanda şeyh Abdülkadir-i Geylâni gibisi nerede bulunur, diyecek olursan, evet şimdi onun gibi sultan gerçekten zor bulunur. Ne var ki, onun nesli kesilmedi ve onun tavrı, tariki, irşadı ve tasarrufu bu âlemde devam ediyor. Hulefâsı Rum'da, İran'da, Şam'da, Arapta, Hint'te ve Çin'de, onun desturu ve icazeti ile tarikatini yürütüyorlar. Sultan Abdülkadir-i Geylâni'nin ruhuyla, talipleri buluşturuyorlar. Hayatında olduğu gibi irşât vazifelerine devam ediyorlar. Zira, hulefâsının her biri, birer mürşid-i kâmil olup, irşâtları gün doğusundan, gün batısına kadar erişiyor. Yeter ki, bir mürit sıdk ile onlara yönelsin, onların tasarrufu derhal yetişir. Hatta, denizlerin dibinde dahi olsa, onlar bulurlar. Uzaklık ve yakınlık, halka göredir. Mürşid-i kâmil olanlara, uzak veya yakın, doğu veya batı, bir el ayası gibidir. Her nerede olursa olsun, onlar müritlerine yetişir ve tasarruf ederler. Almak veya bırakmak ellerinden gelir.  

(MÜZEKK-İN NÜFUS)

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hazretleri)

Hazreti Hüseyin (Radıyallahü anh) Efendimizin Şehadeti

 • Ümmü Seleme “radıyallahü anhâ” şöyle anlatmışdır: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gece benim evimde idi. Dışarı çıkdı ve uzunca bir müddet sonra geri geldi. Mubârek saçları dağılmış ve tozlara bulanmışdı. Mubârek elinde bir şey tutuyordu. Yâ Resûlullah! Bu ne hâldir ki, sizi böyle görüyorum, dedim. Bu gece beni, Irakda Hüseynin ve evlâdlarından bir gurubun şehîd edileceği Kerbelâ denilen bir yere götürdüler. Onların kanını topladım, elimde tutduğum odur, buyurdu. Mubârek elindekini bana verdi ve bunu sakla, buyurdu. Onu aldım, kırmızı renkli bir toprak idi. Bir şişeye doldurup, ağzını sıkıca kapatdım. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” Irak seferine çıkınca, her gün o şişeyi çıkarır, bakardım ve ağlardım. Muharrem ayının onuncu günü sabâhleyin bakdım, şişedeki toprak tâze kan olmuşdu. Hazret-i Hüseyni şehîd etdiklerini anladım ve çok ağladım.Fekat düşmânlar karışıklık çıkarmasınlar diye kendimi zabtetdim. Şehâdet haberi geldi. O gün şehîd edilmiş. Hicretin altmışbirinci senesi Muharrem ayının onunda, “aşûre” günü, Cumartesi günü idi. Hazret-i Hüseyn “radıyallahü anh” elliyedi sene beş ay yaşadı.


ŞEVÂHİD-ÜN NÜBÜVVE, Sayfa 331

Emîr-ül mü’minîn hazret-i Osman'ın “radıyallahü anh” şehîd edilişi

 • Emîr-ül mü’minîn hazret-i Osmân “radıyallahü anh” şehîd edildiği günün gecesinde, rü’yâsında Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” gördü. “Ey Osmân, yârın bizim yanımızda iftâr edersin” buyurdu. Sabâhleyin kölelerini isyâncılara karşı durmakdan men’ etdi. Çünki, şehîdlik se’âdetine kavuşmak istiyordu. Abdüllah bin Riyâh ve Ebû Katâde “radıyallahü anhümâ” şöyle anlatmışlardır: Biz hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” evi kuşatıldığı sırada yanında idik. Kavga şiddetlenince, hazret-i Osmânın köleleri kılıçlarını ellerine aldılar. Hazret-i Osmân onlara, kim kılıcını kınına sokarsa, o azâd olsun, dedi. Biz dışarı çıkdık. Giderken Hasen bin Alî “radıyallahü anh” ile karşılaşdık. Onunla birlikde hazret-i Osmânın yanına geri döndük. Hazret-i Hasen, ey mü’minlerin emîri. Senin emrin olmadan ben müslimânlara kılıç çekmem. Sen hak üzere halîfesin. Emr et, bu belâyı senin üzerinden def’ edeyim, dedi. Hazret-i Osmân, hazret-i Hasene: Ey kardeşimin oğlu, evine git, otur. Allahü teâlânın emri ne ise o olacakdır. Ben kan dökmek istemiyorum. Bu gece rü’yâmda Resûlullahı gördüm. “Harb edersen nusret bulursun. Eğer harb etmezsen şehîd olup, yârın gece yanımda iftâr edersin” buyurdu. Ben Resûlullah ile iftâr etmek istiyorum, dedi.


(Fasl-ül-Hitâb) kitâbının sâhibi şöyle yazmışdır: Bu durum hullet makâmında derdlere ve belâlara teslîm olmak alâmetidir. Nitekim, Halîlullah İbrâhîm aleyhisselâmı mancınığa koyup, ateşe atdıkları sırada, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, bir arzûn var mıdır, diye sorduğunda, var ama, sana değil [(Hasbiyallah ve ni’mel vekîl) ya’nî, bana Allahım yetişir. O iyi vekîl, yardımcıdır], buyurmuşdur. 


• Hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” şehîd edildiği gün, Cühcân bin Sa’îd Gıfârî, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” yâdigâr kalan bir asâyı, hazret-i Osmânın elinden kapıp, dizine koyarak kırmak istedi. Görenler, yapma diye bağrışdılar. O kimsenin dizinde eklem kısmında bir hastalık meydâna geldi. Bir sene geçmeden o hastalıkdan öldü.


• Güvenilir kimselerden biri şöyle anlatmışdır: Bir gün Kâ’beyi tavâf ediyordum. Kör bir kimse de tavâf yapıyordu ve yâ Rabbî beni afv et, ama afv etmeyeceğinden şübhem yokdur, diyordu. Ben, Sübhânallah! Bu makâmda böyle sözler söylüyorsun, dedim. Bunun üzerine o kör kimse şöyle anlatdı: Hazret-i Osmânın evinin kuşatıldığı gün, bir arkadaşımla yemîn etdik ki, eğer hazret-i Osmân şehîd edilirse, yüzüne çıplak olarak bir tokat vuralım, dedik. Şehîd edildi ve ben arkadaşımla hazret-i Osmânın evine girdik.Başı hanımının dizi üzerinde idi. Arkadaşım hanımına onun yüzünü aç, dedi. Hanımı maksadınız nedir, diye sordu. Yüzüne tokat vurmak için and içdim, dedi. Hazret-i Osmânın hanımı, Onun, Resûlullah ile “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbet etdiğini ve iki kızını nikâhladığını bilmiyormusun dedi ve dahâ birçok fazîletlerini saydı. Arkadaşım utanıp geri çekildi. Ben o sözlere aldırış etmedim. Yaklaşıp yüzüne bir tokat vurdum. Hanımı bana Allahü teâlâ senin günâhlarını afv etmesin, ellerin kurusun ve gözlerin kör olsun, dedi. Henüz evin kapısından çıkmadan ellerim kurudu ve gözlerim kör oldu. Günâhlarımın afv edilmeyeceğinden de şübhem yokdur!


• Hazret-i Osmân-ı zinnûreyn “radıyallahü anh” şehîd edilince, cinnîler, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mescidinin damında üç gün ağlaşdılar. Onun için mersiyeler söylediler.


• Adî bin Hâtem “radıyallahü anh” şöyle anlatmışdır: Hazret-i Osmân bin Affânın “radıyallahü anh” şehîd edildiği gün, bir kimsenin şöyle dediğini işitdim: İbni Affânı ferâhlık, râhatlık, se’âdet ve Cennetdeki sayısız ni’metlerle ve Rabbinin rızâsıyla müjdeleyiniz, diyordu. Etrâfımıza bakdık, kimseyi göremedik.


• Hazret-i Osmân bin Affân “radıyallahü anh” şehîd edilince, mu’ârızların kargaşasından, üç gün defn edilemedi. Gâibden şöyle bir ses işitildi: Onu defn ediniz, nemâzını kılmayınız, magfirete kavuşdu ve nemâzı kılındı.


• Hazret-i Osmânı “radıyallahü anh” defn etmek için üç gün sonra Bakî’ kabristânına götürdüler. Arkalarında bir karartı gördüler ve korkdular. Karartı yaklaşınca, cenâzeyi bırakıp dağıldılar. O sırada karartıdan şöyle bir ses geldi. Korkmayınız, biz sizinle defnde bulunmak için geldik, dedi. Defnde bulunanlardan ba’zısı yemîn ederek onların melekler olduğunu söylemişlerdir.


• Bir hac kâfilesi, hac mevsiminde, hazret-i Osmânın “radıyallahü anh” kabrini ziyârete gitdiler. İçlerinden biri, hakîr görüp ziyâret etmedi.Kâfile selâmetle gidip dönerken, bir yırtıcı hayvân, kâfilenin içine girip, o kimseyi parçaladı ve etinden yemedi. Kâfilede bulunanlar, o kimsenin hazret-i Osmâna “radıyallahü anh” hürmetsizlik etdiği için, bu hâle düşdüğünü anladılar.

• Bir gün Ebû Zer Gıfârînin “radıyallahü anh” yanında hazret-i Osmândan “radıyallahü anh” bahs ediliyordu. Ben onun hakkında hayrdan başka birşey söylemem dedi ve şöyle anlatdı: Bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” evinden çıkdı ve yürümeğe başladı. Ben de Resûlullahın arkasından gitdim. Bir yere varıp oturdu. Huzûruna yaklaşıp, selâm verdim ve karşısına oturdum. Ey Ebâ Zer, niçin geldin, buyurdu. Allahü teâlâ ve Resûlu dahâ iyi bilir, dedim. O sırada hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh” geldi ve Resûlullahın sağ tarafına oturdu. Ona da niçin geldin, buyurdu. Allah ve Resûlü dahâ iyi bilir, dedi. Sonra hazret-i Ömer “radıyallahü anh” geldi. Ebû Bekrin “radıyallahü anh” sağ tarafına oturdu. Resûlullah ona da niçin geldin, diye sordu. O da, Allah ve Resûlü dahâ iyi bilir, dedi. Dahâ sonra hazret-i Osmân “radıyallahü anh” geldi. Hazret-i Ömerin sağ tarafına oturdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yerden yedi veyâ dokuz dâne çakıl taşı aldı. Mubârek avucunda tutdu. Taşlar mubârek avucunda tesbîh etmeğe başladı. Seslerini bal arısının âvâzı gibi işitiyordum. Taşları yere koydu, sesleri kesildi. Sonra hazret-i Ebû Bekrin eline verdi. Taşlar onun avucunda da tesbîh etdiler. O da yere koydu. Taşların sesi kesildi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” taşları alıp, hazret-i Ömerin eline verdi. Taşlar onun elinde de tesbîh etdiler. O da yere bırakdı ve taşların tesbîh sesi kesildi. Sonra Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” taşları alıp, hazret-i Osmânın eline verdi. Taşlar onun elinde de tesbîh etdiler. Yere koyunca tesbîh sesleri kesildi.


• Ensârdan “radıyallahü anhüm” bir kişi Müseyleme-tül Kezzâbın öldürüldüğü gün şehîd olmuşdu. Öldürülenler arasında onu arıyorlardı. Ölülerden birisinden şöyle bir ses geldi. Muhammed “aleyhisselâm” Allahın Resûlüdür. Ebû Bekr sıddîkdır, Ömer-ül Fârûk şehîddir, Osmân Zinnûreyn yumuşak kalbli ve merhametlidir.


ŞEVÂHİD-ÜN NÜBÜVVE   sayfa 300

MÜRŞİDİ KÂMİLİN VASIFLARI

 Şimdi ey aziz kardeş: Kişiye elbette şeyh-i kâmil edinmek gerek olduğunu ve şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olacağını bilip öğrendikten sonra, şunu da bilmen ve itikat etmen gerekir ki, olur olmaz herkese şeyh diye bağlanmak da câiz değildir. Hakka tâlip olan kişilere, kimleri şeyh edineceklerini bilmeleri gerekir ki, yolda kalmasınlar ve maksut olan menzillerine varabilsinler.  Onun için, şimdi de sana kimlerin tâlipleri sülük ettirebileceklerini ve şeyhlik mertebelerini bir bir bildireyim de sen de bir kargaya uyup onu şahin sanmayasın ve yolunu şaşırarak çöplüğe varmayasın.  

Bu fakir müellif der ki: 

On yedi şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, içlerinde yalnız dördü şeyh-i kâmil idi, şeyhliğe elhak lâyıktı, safi meşrepti. Diğerlerinden, kimisinin meşrebi bulanıktı, kimisi mübtedi idi. Tâlibi alıp götüremez, yolda bırakırlardı. Daha sonra bir başkasına gittim. Fakat, o da alıp götüremez, bırakırdı. Böyle böyle birçoklarına hizmet ettim. En sonunda, Sultan Şeyh Abdülkadiri Geylâni kaddesallahu sırrahül-azizin oğlunun, oğlunun, oğlunun, oğlu Şeyh Hüseyin ki, Şeyh Ahmed bin Hüsamüddin bin Şeyh Muhammed bin Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’dir, ona yetiştim ve onun katında sülûkü tamamlayarak maksuda eriştim.  

Nitekim, Şeyh Bayezid-i Besetamî rahmetullahi aleyh buyurur ki: “Ben de, doksan dokuz şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, Cafer-i Sadık hazretlerine yetişmeseydim, sonunda imânsız giderdim.”

  Şimdi aziz: Bu yolda, yalan yere oturup, şeyhlik dâvası ediciler, adam aldatıcılar, şeytanlar çok olur. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Resûl-ü zişân efendimiz bir çizgi çekti ve (Bu, Hak yoludur!) buyurdu. Sonra, o çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çekti ve (Bunlar da şeytan yollandır.) buyurdu. Evet, bunların her birinin başında birer şeytan oturur, talipleri yollarından saptırmak ve alıp cehenneme götürmek için çalışır.  Şimdi, bu şeyhlik dedikleri dâva ile, şöhret ile olmaz. Hele, çok muhip edinip, kalabalık ve hengâme ile hiç olmaz. Nuh Peygamber aleyhisselâm, ŞEYH-î-ENBİYÂ iken dokuzyüzelli yıl halkı davet etti, ancak doksan kişi toplayabildi. Yoksa, müritlerin çokluğuna ve kalabalığa itibar olmaz. Zira, şeyhlerin bir terbiyeleri vardır ve o terbiyeye varamayan kişiler şeyhlik edemezler. 

Şeyhlikte MERTEBE-I-RECÛLÎYYET, yani tamam erlik mertebesi şarttır. Yarım erlik mertebesinde kalanlar, tamam erlik mertebesine erişemeyenler şeyhlik edemezler. Çünkü, tâlibin akidesini bozarlar.  Erlik mertebesi nedir? Tamam er kime denir? Sana, şimdi onları da deyi vereyim: Bir kimse, İki cihanı ayağı altına alsa, kendisinin geçen haline ve gelecek sırlarına vâkıf olsa, kendi bâtın sırlarına da vâkıf bulunsa, Hak teâlânın harikulade şeylerini ve birçok gözle görülmeyen sırları bilse, bütün mahlûkatın zahirine, bâtınına, sırrına ve alâniyyetine de vâkıf olsa, o henüz kâmil bir veli değildir. Tam erlik mertebesine de yetişmemiştir, irşadı dürüst değildir.  

Mürşidi kâmil odur ki, bunların da ötesinde olmalı, Allahu Teâlâ’nın zâtına ve sıfatına ait ilme vâkıf bulunmalıdır. Mürşidi kamilin sahip olduğu bu ilim gizlidir ve hiç sonu yoktur. Zahiri ilimler, onun yanında okyanusta bir damla gibidir. Ne acep bir dalgıçtır kî, daldığı deryalarda; Her katre bir derya olur, her derya binbir umman, Şu hâlde, tâlip olup şeyh edinmek isteyenler, öyle şeyhleri seçmelidirler ki, onlar birçok defalar mürşitleri ile gitmiş gelmiş ve birçoklarını da iletmiş ola.  

Mürşid-i kâmil denilebilecek ve halkı irşâd edecek zevat, her şeyden önce kendinden mecâzi olan vücudundan tamamı ile yok olup fâni olmuş ve hakikî vücut ile mevcut olmuş, tâliplik ve müritlik makamlarından geçmiş, matluptuk ve murattık makamına erişmiş bulunmalıdırlar ki, şeyh olmaya lâyık olsunlar.  Şeyh edinilecek kişilerin, bir tarafları hakka ve bir tarafları da halka olmak üzere iki tarafı bulunmaları, haktan alıp halka vermeleri, yani hem cihet-i tecerrüdü ve hem de cihet-i tâalluku bulunmalıdır. 

Şeyh edinilecek kişilerin, hakiki bir gönülleri olmalı, yani kalpleri kalb-i hakikî bulunmalıdır. Kalb-i hakikî ona derler ki, onun gönlü yerden ve gökten ulu olmalı, o gönül arştan ve kürsiden geniş olmalı ve bu genişliği nihayetsiz bulunmalıdır. Zira, sonsuz olmadan sonsuza erişilmez. Nihayetsiz, yine nihayetsize görünür.  Hak teâlâ, bize o gönüllerin azametini haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Yerlere sığmadım, göklere sığmadım, arşa ve kürsîye de sığmadım. Mümin kullarımın kalplerine sığdım.”  

Mürşit olacak zevatın gönülleri işte böyle olmalı, Hak Teâlâ’dan gayrı her şeyden arınmış bulunmalı, böylesine nihayetsizliğe erişmiş olmalıdır. Şeyh edinilecek kişinin zahirlerini de Hak teâlâ haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Böyle olan kişilerin işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ben olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar.”  Bu mertebelere erişemeyenler, mürşit olmaya lâyık değillerdir.  

Şeyh edinilecek kimseler, âlim olmalı ve cahil olmamalı, yani emri ve nehyi bilmeli, dişi ile erkeği ayırt etmelidir. Bu kadarcık ilmi bulunmazsa, sebeb-i necat olamaz. Zira, bu dediğimiz vasıflar kendisinde bulunmaz. 

İlimsiz sülûk edenlerin çoğu dalâlete düşmüşler ve kendilerini kurtaramamışlardır. 

Onun için, her şeyden evvel biraz ilim öğrenmek lâzımdır. Zira, Allahu teâlâ, Nahl sûre-i celilesinin 43. âyet-i kerimesinde: (Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.) buyurmuştur. 

Kaldı ki, Allah için ilim okumak ve okutmak, hak tarikine sülûk etmenin aynıdır. 

Çok cahil kalmaktan korkmalıdır. 

Özellikle, sofi olmağa heves edenler, mutlaka ilim tahsil etmelidirler.  

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:  

“Bu âlemin yıkılmasına ve dinin harap olmasına, üç taife sebep olacaktır:  

1) Cahil sofiler,  

2) Fâsık âlimler,  

3) Zalim beyler.” 

Cahil sofiler, dinin gereklerini bilmezler, hem kendi dinlerini hem de başkalarının dinlerini bozarlar. Bu gibilere asla uymamalıdır. Şeyh edinilecek kimselerin âlim olması lâzımdır, demiştik. 

Âlimler de iki nevidir:  

I) Zâhir âlimleri ki, okumakla, yazmakla, çalışmakla ilim tahsil etmişlerdir.  

II) Bâtın âlimleri ki, kalplerini ve nefislerini tezkiye suretiyle ilim kendilerine keşf olunmuştur.  

Mürşit olacak zat, bu iki ilimden de yani zâhir veya bâtın ilimlerinden de mahrum olup, kara cahil olursa, şeyhliğe asla yaramaz. Aleyhissalâtü vesselam efendimizin: (Cahil sofiler) buyurdukları, işte bunlardır. Şeyh olacak kişiler, meczubu ebter de olmamalıdırlar. Meczubu ebter odur ki, ilâhi cezbe ile beşerî alemden kopmuş cezbe halindedir. Tekrar beşerî aleme döndürülürse şeyhlik yapabilir. 

(Sâlik, meczup olabilir.) Fakat, meczup sâlik ilâhi cezbelerle, beşeriyet âleminden gitmiş, Hak teâlânın kullarını irşât ederek kemale erdirmek için, noksanlık yurdu olan dünyayı tercih etmiştir. Yine beşerî âleme gönderilmiş, bir mürşid-i kâmilin icazeti ile bu dahi irşât tahtına oturmuştur. 

Nitekim, Şeyh Attar rahmetullahi aleyh, buna münasip bir beyitle demiştir ki; 

“Kemal için noksan evin eylemiştir ihtiyar,  

İnsanları kurtarmaya memurdur ol bahtiyar.”  

Şeyh edinilecek kişiler, hal nurunun sarhoşluğundan kurtulmuş ve Hâk nuruna ulaşmış olmalıdırlar. Hal nurunun sarhoşluğunu, hak nuru giderir. Hal ehli olan kişiler, tasarruf ehli olamazlar. Oysa, mürşit olacak zevatın tasarruf ehlinden olmaları lâzımdır ki hem müritlerinin hallerini hem de kendi halini döndürebilsinler. Hal ehli kişiler ırmak gibi kararsız olurlar. Çoğu zaman bulanıklıkları gitmez. Şeyh olacaklar ise, deniz gibi olmalıdırlar. Onları hiçbir şey bulandıramamalı ve değiştirememelidir. Ol kişiye ki hal gelince, başka bir türlü davranırsa o mürşitliğe yaramaz. 

Şeyh Bayezid-i Bestamî rahmetullahi aleyh, onun için 

“Bulanmamak için deniz gibi ol der.”  

Şeyh ve mürşit olanlar, hali ve vakti kendilerine uydurur. 

Kendisi, hale ve vakte, zamana tâbi olmaz.  

Nitekim, bizim şeyhimiz ol Gavs-ür-Rabbani ve Kutb-us-Samedani Sultan Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu, zamanı ve mekânı kendisine tâbi eder, döndürürdü. Müritlerinin hallerini, zamanlarını ve mekânlarını da döndürür, kendilerine tâbi ederdi. Zamanı kendisine tâbi etmesi, meselâ on yılda, yirmi yılda hâsıl olacak şeyleri bir saatte eder ve müritlerine de ettirirdi. Mekânı kendisine tâbi etmesi de bir veya iki yıllık yola bir adımla veya bir hareketle gider, gelirdi. Zamanı kendisine tâbi kılarak, müritlerine tasarruf ederek, müritlerine ve başkalarına döndürüvermesinden birkaçını söyleyivereyim ki, kalanı da bundan anlaşılsın. Sen de Velilerden âdete muhalif halleri duyarak inkâra yeltenme! 

Şunu iyi bil ki, mürşid-i kâmil olanlar diledikleri zaman böyle şeyler yaparlar ve akıllar hayran kalır.

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hazretleri)

Adalet ve İhsan

 ***Hüseyin Bin Said hazretleri Buyurdular ki: Ba’zı insanlara bir meselede ne kadar delil getirilirse, vesika gösterilirse, iki kere ikinin dört ettiği gibi kat’i olarak isbat edilse bile onlar yine inanmaz. Fakat bin kişi de bir kişi, hatta milyonda bir kişi inanacak olsa, hakkı bildirmek lâzımdır. Bizim ihmâlliğimiz yüzünden bir kişi, hidâyete kavuşmazsa, yahut bizim hatâlarımız yüzünden bir kişi, hidâyetten dalâlete düşerse bunların vebalinin altından kalkmak kolay olmaz...Sibirya’daki insanın hayat şartları ile, Amerika’da yaşayan insanların hayat şartları aynı değildir. Allahü teâlâ, her memlekette yetişen kulları için, adâleti fazlasıyle yapmıştır. Ya’ni Akıl ve baliğ olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehenneme sokmayacaktır. Akıl ve baliğ olduktan sonra İslâmiyeti duymayan kâfırlere de azap yapmıyacaktır. Bunlar, İslâm dinini, Cenneti, Cehennemi duydukları halde, merak edip öğrenmez ise, inad edip inanmazsa, o zaman azap görecektir.Amerika’daki bir papazın oğlu müslüman olabildiği halde, Türkiye’deki bir hocanın oğlu müslümanlığı bırakabilir. Ya’ni Akıl ve baliğ olanlar, ana babanın,muhitin te’siri altında muhakkak kalır diye bir şey yoktur. Eğer muhakkak kalsaydı, İslâm memleketlerinde Islâm terbiyesi altında yetişen müslüman çocukları, yabancıların yalanlarına, iftiralarına inanmaz, dinsiz. olmazdı. Bu çocuklar Akıl ve baliğ olduktan sonra, hattâ kırkından sonra, hattâ hoca olduktan sonra müslümanlığı yıkmağa çalışmazlardı. Meselâ Cemaleddin Efgani ile tilmizi M. Abduh, mason olmuşlar. İslâmiyeti içinden yıkmak için yıllarca .çalışmışlardır.

Bu acı misaller, ana baba terbiyesinin te’sirinin devamlı olmadığını göstermektedir. Ana babanın te’siri varsa da kat’i ve devamlı değildir. Ana baba ve muhitin te’siri devamlı da olabilir. Bir çocuğun müslüman evlâdı olması, müslüman terbiyesi ile yetişmesi Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Gayri müslim memleketlerindeki çocuklara bu ihsanı yapmıyor. Fakat kimseye ihsanı yapmağa mecbur değildir. İhsan yapmamak zulüm, haksızlık olmaz. Meselâ, bir bakkaldan bir kilo pirinç alsak, tam bir kilo tartması adâlettir. Noksan tartarsa haksızlık etmiş olur. Biraz fazla verirse ihsân olur. Bu ihsânı istemek kimsenin hakkı değildir. İşte Allahü teâlânın bir kimseyi İslâm memleketinde bulundurması, İslâm terbiyesi ile yetiştirmesi büyük ihsândır. İhsân ettiği kimseler, bu ihsânı teperek İslâm ni’metinden mahrum ölürlerse, cezaları, azapları kat kat olacaktır.

 (Mektûbât-ı Rabbâni c.1, M.259; Din Tahripçileri; Nuhbet-ül-leâlî s.116; Nebrâs)

Şalvar giymek

 ***Şalvar giymek (gözlük kullanmak) gibi bid’attır. Fakat ibâdette değil, âdette bid’at olduğu için günah olmaz. Yani âdet olan yerde şalvar giymekte mahsur yoktur. Âdet olmayan yerlerde giymemelidir. 

(Hadîka c.1, s.143;berîka c.1, s.133)