MÜRŞİDİ KÂMİLİN VASIFLARI

 Şimdi ey aziz kardeş: Kişiye elbette şeyh-i kâmil edinmek gerek olduğunu ve şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olacağını bilip öğrendikten sonra, şunu da bilmen ve itikat etmen gerekir ki, olur olmaz herkese şeyh diye bağlanmak da câiz değildir. Hakka tâlip olan kişilere, kimleri şeyh edineceklerini bilmeleri gerekir ki, yolda kalmasınlar ve maksut olan menzillerine varabilsinler.  Onun için, şimdi de sana kimlerin tâlipleri sülük ettirebileceklerini ve şeyhlik mertebelerini bir bir bildireyim de sen de bir kargaya uyup onu şahin sanmayasın ve yolunu şaşırarak çöplüğe varmayasın.  

Bu fakir müellif der ki: 

On yedi şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, içlerinde yalnız dördü şeyh-i kâmil idi, şeyhliğe elhak lâyıktı, safi meşrepti. Diğerlerinden, kimisinin meşrebi bulanıktı, kimisi mübtedi idi. Tâlibi alıp götüremez, yolda bırakırlardı. Daha sonra bir başkasına gittim. Fakat, o da alıp götüremez, bırakırdı. Böyle böyle birçoklarına hizmet ettim. En sonunda, Sultan Şeyh Abdülkadiri Geylâni kaddesallahu sırrahül-azizin oğlunun, oğlunun, oğlunun, oğlu Şeyh Hüseyin ki, Şeyh Ahmed bin Hüsamüddin bin Şeyh Muhammed bin Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’dir, ona yetiştim ve onun katında sülûkü tamamlayarak maksuda eriştim.  

Nitekim, Şeyh Bayezid-i Besetamî rahmetullahi aleyh buyurur ki: “Ben de, doksan dokuz şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, Cafer-i Sadık hazretlerine yetişmeseydim, sonunda imânsız giderdim.”

  Şimdi aziz: Bu yolda, yalan yere oturup, şeyhlik dâvası ediciler, adam aldatıcılar, şeytanlar çok olur. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Resûl-ü zişân efendimiz bir çizgi çekti ve (Bu, Hak yoludur!) buyurdu. Sonra, o çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çekti ve (Bunlar da şeytan yollandır.) buyurdu. Evet, bunların her birinin başında birer şeytan oturur, talipleri yollarından saptırmak ve alıp cehenneme götürmek için çalışır.  Şimdi, bu şeyhlik dedikleri dâva ile, şöhret ile olmaz. Hele, çok muhip edinip, kalabalık ve hengâme ile hiç olmaz. Nuh Peygamber aleyhisselâm, ŞEYH-î-ENBİYÂ iken dokuzyüzelli yıl halkı davet etti, ancak doksan kişi toplayabildi. Yoksa, müritlerin çokluğuna ve kalabalığa itibar olmaz. Zira, şeyhlerin bir terbiyeleri vardır ve o terbiyeye varamayan kişiler şeyhlik edemezler. 

Şeyhlikte MERTEBE-I-RECÛLÎYYET, yani tamam erlik mertebesi şarttır. Yarım erlik mertebesinde kalanlar, tamam erlik mertebesine erişemeyenler şeyhlik edemezler. Çünkü, tâlibin akidesini bozarlar.  Erlik mertebesi nedir? Tamam er kime denir? Sana, şimdi onları da deyi vereyim: Bir kimse, İki cihanı ayağı altına alsa, kendisinin geçen haline ve gelecek sırlarına vâkıf olsa, kendi bâtın sırlarına da vâkıf bulunsa, Hak teâlânın harikulade şeylerini ve birçok gözle görülmeyen sırları bilse, bütün mahlûkatın zahirine, bâtınına, sırrına ve alâniyyetine de vâkıf olsa, o henüz kâmil bir veli değildir. Tam erlik mertebesine de yetişmemiştir, irşadı dürüst değildir.  

Mürşidi kâmil odur ki, bunların da ötesinde olmalı, Allahu Teâlâ’nın zâtına ve sıfatına ait ilme vâkıf bulunmalıdır. Mürşidi kamilin sahip olduğu bu ilim gizlidir ve hiç sonu yoktur. Zahiri ilimler, onun yanında okyanusta bir damla gibidir. Ne acep bir dalgıçtır kî, daldığı deryalarda; Her katre bir derya olur, her derya binbir umman, Şu hâlde, tâlip olup şeyh edinmek isteyenler, öyle şeyhleri seçmelidirler ki, onlar birçok defalar mürşitleri ile gitmiş gelmiş ve birçoklarını da iletmiş ola.  

Mürşid-i kâmil denilebilecek ve halkı irşâd edecek zevat, her şeyden önce kendinden mecâzi olan vücudundan tamamı ile yok olup fâni olmuş ve hakikî vücut ile mevcut olmuş, tâliplik ve müritlik makamlarından geçmiş, matluptuk ve murattık makamına erişmiş bulunmalıdırlar ki, şeyh olmaya lâyık olsunlar.  Şeyh edinilecek kişilerin, bir tarafları hakka ve bir tarafları da halka olmak üzere iki tarafı bulunmaları, haktan alıp halka vermeleri, yani hem cihet-i tecerrüdü ve hem de cihet-i tâalluku bulunmalıdır. 

Şeyh edinilecek kişilerin, hakiki bir gönülleri olmalı, yani kalpleri kalb-i hakikî bulunmalıdır. Kalb-i hakikî ona derler ki, onun gönlü yerden ve gökten ulu olmalı, o gönül arştan ve kürsiden geniş olmalı ve bu genişliği nihayetsiz bulunmalıdır. Zira, sonsuz olmadan sonsuza erişilmez. Nihayetsiz, yine nihayetsize görünür.  Hak teâlâ, bize o gönüllerin azametini haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Yerlere sığmadım, göklere sığmadım, arşa ve kürsîye de sığmadım. Mümin kullarımın kalplerine sığdım.”  

Mürşit olacak zevatın gönülleri işte böyle olmalı, Hak Teâlâ’dan gayrı her şeyden arınmış bulunmalı, böylesine nihayetsizliğe erişmiş olmalıdır. Şeyh edinilecek kişinin zahirlerini de Hak teâlâ haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Böyle olan kişilerin işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ben olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar.”  Bu mertebelere erişemeyenler, mürşit olmaya lâyık değillerdir.  

Şeyh edinilecek kimseler, âlim olmalı ve cahil olmamalı, yani emri ve nehyi bilmeli, dişi ile erkeği ayırt etmelidir. Bu kadarcık ilmi bulunmazsa, sebeb-i necat olamaz. Zira, bu dediğimiz vasıflar kendisinde bulunmaz. 

İlimsiz sülûk edenlerin çoğu dalâlete düşmüşler ve kendilerini kurtaramamışlardır. 

Onun için, her şeyden evvel biraz ilim öğrenmek lâzımdır. Zira, Allahu teâlâ, Nahl sûre-i celilesinin 43. âyet-i kerimesinde: (Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.) buyurmuştur. 

Kaldı ki, Allah için ilim okumak ve okutmak, hak tarikine sülûk etmenin aynıdır. 

Çok cahil kalmaktan korkmalıdır. 

Özellikle, sofi olmağa heves edenler, mutlaka ilim tahsil etmelidirler.  

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:  

“Bu âlemin yıkılmasına ve dinin harap olmasına, üç taife sebep olacaktır:  

1) Cahil sofiler,  

2) Fâsık âlimler,  

3) Zalim beyler.” 

Cahil sofiler, dinin gereklerini bilmezler, hem kendi dinlerini hem de başkalarının dinlerini bozarlar. Bu gibilere asla uymamalıdır. Şeyh edinilecek kimselerin âlim olması lâzımdır, demiştik. 

Âlimler de iki nevidir:  

I) Zâhir âlimleri ki, okumakla, yazmakla, çalışmakla ilim tahsil etmişlerdir.  

II) Bâtın âlimleri ki, kalplerini ve nefislerini tezkiye suretiyle ilim kendilerine keşf olunmuştur.  

Mürşit olacak zat, bu iki ilimden de yani zâhir veya bâtın ilimlerinden de mahrum olup, kara cahil olursa, şeyhliğe asla yaramaz. Aleyhissalâtü vesselam efendimizin: (Cahil sofiler) buyurdukları, işte bunlardır. Şeyh olacak kişiler, meczubu ebter de olmamalıdırlar. Meczubu ebter odur ki, ilâhi cezbe ile beşerî alemden kopmuş cezbe halindedir. Tekrar beşerî aleme döndürülürse şeyhlik yapabilir. 

(Sâlik, meczup olabilir.) Fakat, meczup sâlik ilâhi cezbelerle, beşeriyet âleminden gitmiş, Hak teâlânın kullarını irşât ederek kemale erdirmek için, noksanlık yurdu olan dünyayı tercih etmiştir. Yine beşerî âleme gönderilmiş, bir mürşid-i kâmilin icazeti ile bu dahi irşât tahtına oturmuştur. 

Nitekim, Şeyh Attar rahmetullahi aleyh, buna münasip bir beyitle demiştir ki; 

“Kemal için noksan evin eylemiştir ihtiyar,  

İnsanları kurtarmaya memurdur ol bahtiyar.”  

Şeyh edinilecek kişiler, hal nurunun sarhoşluğundan kurtulmuş ve Hâk nuruna ulaşmış olmalıdırlar. Hal nurunun sarhoşluğunu, hak nuru giderir. Hal ehli olan kişiler, tasarruf ehli olamazlar. Oysa, mürşit olacak zevatın tasarruf ehlinden olmaları lâzımdır ki hem müritlerinin hallerini hem de kendi halini döndürebilsinler. Hal ehli kişiler ırmak gibi kararsız olurlar. Çoğu zaman bulanıklıkları gitmez. Şeyh olacaklar ise, deniz gibi olmalıdırlar. Onları hiçbir şey bulandıramamalı ve değiştirememelidir. Ol kişiye ki hal gelince, başka bir türlü davranırsa o mürşitliğe yaramaz. 

Şeyh Bayezid-i Bestamî rahmetullahi aleyh, onun için 

“Bulanmamak için deniz gibi ol der.”  

Şeyh ve mürşit olanlar, hali ve vakti kendilerine uydurur. 

Kendisi, hale ve vakte, zamana tâbi olmaz.  

Nitekim, bizim şeyhimiz ol Gavs-ür-Rabbani ve Kutb-us-Samedani Sultan Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu, zamanı ve mekânı kendisine tâbi eder, döndürürdü. Müritlerinin hallerini, zamanlarını ve mekânlarını da döndürür, kendilerine tâbi ederdi. Zamanı kendisine tâbi etmesi, meselâ on yılda, yirmi yılda hâsıl olacak şeyleri bir saatte eder ve müritlerine de ettirirdi. Mekânı kendisine tâbi etmesi de bir veya iki yıllık yola bir adımla veya bir hareketle gider, gelirdi. Zamanı kendisine tâbi kılarak, müritlerine tasarruf ederek, müritlerine ve başkalarına döndürüvermesinden birkaçını söyleyivereyim ki, kalanı da bundan anlaşılsın. Sen de Velilerden âdete muhalif halleri duyarak inkâra yeltenme! 

Şunu iyi bil ki, mürşid-i kâmil olanlar diledikleri zaman böyle şeyler yaparlar ve akıllar hayran kalır.

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hazretleri)

Adalet ve İhsan

 ***Hüseyin Bin Said hazretleri Buyurdular ki: Ba’zı insanlara bir meselede ne kadar delil getirilirse, vesika gösterilirse, iki kere ikinin dört ettiği gibi kat’i olarak isbat edilse bile onlar yine inanmaz. Fakat bin kişi de bir kişi, hatta milyonda bir kişi inanacak olsa, hakkı bildirmek lâzımdır. Bizim ihmâlliğimiz yüzünden bir kişi, hidâyete kavuşmazsa, yahut bizim hatâlarımız yüzünden bir kişi, hidâyetten dalâlete düşerse bunların vebalinin altından kalkmak kolay olmaz...Sibirya’daki insanın hayat şartları ile, Amerika’da yaşayan insanların hayat şartları aynı değildir. Allahü teâlâ, her memlekette yetişen kulları için, adâleti fazlasıyle yapmıştır. Ya’ni Akıl ve baliğ olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehenneme sokmayacaktır. Akıl ve baliğ olduktan sonra İslâmiyeti duymayan kâfırlere de azap yapmıyacaktır. Bunlar, İslâm dinini, Cenneti, Cehennemi duydukları halde, merak edip öğrenmez ise, inad edip inanmazsa, o zaman azap görecektir.Amerika’daki bir papazın oğlu müslüman olabildiği halde, Türkiye’deki bir hocanın oğlu müslümanlığı bırakabilir. Ya’ni Akıl ve baliğ olanlar, ana babanın,muhitin te’siri altında muhakkak kalır diye bir şey yoktur. Eğer muhakkak kalsaydı, İslâm memleketlerinde Islâm terbiyesi altında yetişen müslüman çocukları, yabancıların yalanlarına, iftiralarına inanmaz, dinsiz. olmazdı. Bu çocuklar Akıl ve baliğ olduktan sonra, hattâ kırkından sonra, hattâ hoca olduktan sonra müslümanlığı yıkmağa çalışmazlardı. Meselâ Cemaleddin Efgani ile tilmizi M. Abduh, mason olmuşlar. İslâmiyeti içinden yıkmak için yıllarca .çalışmışlardır.

Bu acı misaller, ana baba terbiyesinin te’sirinin devamlı olmadığını göstermektedir. Ana babanın te’siri varsa da kat’i ve devamlı değildir. Ana baba ve muhitin te’siri devamlı da olabilir. Bir çocuğun müslüman evlâdı olması, müslüman terbiyesi ile yetişmesi Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Gayri müslim memleketlerindeki çocuklara bu ihsanı yapmıyor. Fakat kimseye ihsanı yapmağa mecbur değildir. İhsan yapmamak zulüm, haksızlık olmaz. Meselâ, bir bakkaldan bir kilo pirinç alsak, tam bir kilo tartması adâlettir. Noksan tartarsa haksızlık etmiş olur. Biraz fazla verirse ihsân olur. Bu ihsânı istemek kimsenin hakkı değildir. İşte Allahü teâlânın bir kimseyi İslâm memleketinde bulundurması, İslâm terbiyesi ile yetiştirmesi büyük ihsândır. İhsân ettiği kimseler, bu ihsânı teperek İslâm ni’metinden mahrum ölürlerse, cezaları, azapları kat kat olacaktır.

 (Mektûbât-ı Rabbâni c.1, M.259; Din Tahripçileri; Nuhbet-ül-leâlî s.116; Nebrâs)

Şalvar giymek

 ***Şalvar giymek (gözlük kullanmak) gibi bid’attır. Fakat ibâdette değil, âdette bid’at olduğu için günah olmaz. Yani âdet olan yerde şalvar giymekte mahsur yoktur. Âdet olmayan yerlerde giymemelidir. 

(Hadîka c.1, s.143;berîka c.1, s.133)

Her işleri sünnete uygundu

İslam büyükleri, her işlerinde Resulullah efendimizi ve Eshabını örnek aldılar. Ehli sünnet yolu denilen bu yoldan ayrılmada hiç taviz vermediler. Çünkü

bu yoldan ayrılmanın bid’at olduğunu, bid’atın da ne kadar tehlikili bir yol

olduğunu biliyorlardı. Bid’atın tehlikesini Resulullah efendimiz şöyle haber

vermişti.

 “Sünnetler bid’at telâkki edilmedikçe kıyamet kopmıyacaktır.

Zamanla bid’atlara öyle yayılacak ki, bir bid’at terkedildiği vakit, insanlar:

Sünnet terkedildi, diyecekler.”

Bid’atler öyle yayılacak ki, nesilden nesile intikal edecek birkaç nesil

devam edecek, böylece bid’atlarla amel etmek birkaç nesil uzayınca, insanlar

bid’atları, Peygamber efendimiz’in sünnetlerinden zannedecekler.

Bunun için İslam büyükleri Resulullahın sünnetine sarılmayı ve

bid’atlardan kaçınmayı önemle tavsiye ve teşvik etmişlerdir. Bu konu üzerinde

hassasiyetle durmuşlardır.

Bunun örnekleri çoktur. Hazreti Ömer, bazen bir şey yapmayı düşündüğü

zaman birisinin: “Yâ Emir’el-Mü’minin, Resûlüllah böyle bir şey yapmış

veya yapılmasını emretmiş değildir.” demesi üzerine, hemen o şeyi

yapmaktan vazgeçerdi.

Bir gün, herkesin giymeyi adet edindiği elbiselerin boyanırken necis madde

kullanıldığı şüphesi üzerine, bu elbiselerin giyilmesini yasak etmek istedi. Birisi

ona dedi ki: “Ya Ömer, Resûlullah bizzat kendileri ve O’nun sağlığında başkaları

bu elbiseden giymişlerdir.”

Bunun üzerine Hazreti Ömer, kararından vazgeçip Allaha tevbe ve

istiğfarda bulundu. Kendi kendine şöyle söyleniyordu: “Eğer, bu elbiseyi

giymemek, hakikaten takvadan sayılsaydı, herhalde Resûlüllah Efendimiz onu

giymezdi..”

Zeynel-Abidîn hazretleri, bir gün oğluna diyor ki: “Oğlum bana bir elbise

yaptır. Onu helada giyip, namaz kılacağım vakit çıkaracağım. Görüyorum ki

pislik üzerine konan sinekler, sonra gelip elbisem üzerine konuyor.” Oğlu dedi

ki: “Babacığım, Hazreti Peygamberin namaz için ayrı, halâya gitmek için ayrı

elbisesi yoktu. Sırf halâda giyilmek üzere kendisi bir elbise yaptırmış veya

başkalarına emretmiş değildir.” Bunun üzerine İmam, bu fikrinden vazgeçmiştir.

Hevâ ağacının yedi dalı vardır

Şemseddîn Marmaravî hazretleri bir sohbetlerinde talebelerine; "İyi dinleyiniz!" dedikten sonra şu nasihatte bulundu:

"İnsanın kalbinde bir hevâ ağacı bitmiştir ki yedi dalı vardır. Her dal bir tarafa yönelir. Birincisi göze, ikincisi dile, üçüncüsü kalbe, dördüncüsü nefse, beşincisi ebnâ-i cinse (diğer insanlara), altıncısı dünyâya, yedincisi âhiretedir. Her dalın bir çeşit meyvesi vardır. Göze yönelen dalın meyvesi harama bakmaktır. Dile yöneleninki, başkasının ayıp ve kötülüklerini söylemek, gıybet etmektir. Kalbe yöneleninki, başkalarına kin ve düşmanlık etmektir. Nefse yöneleninki, şüpheli şeyler ile, haram ve mekruhları işlemektir. İnsanlara yöneleninki, onlardan üstün olmak, onları hor ve hakîr tutmak, aşağı görmektir. Dünyâya yöneleninki, uzun emel sâhibi olmak, aş, iş, mal ve makam hırsı ile dolu olmaktır. Âhirete yönelen dal ise, üzüntü ve pişmanlıktır. İnsanda hevânın, arzu ve isteklerin kökü bâkidir, kalıcıdır. Elbette devamlı tâze dallar verir. Ancak Allahü teâlânın emirleri yerine getirilir, yasaklarından sakınılırsa hevâ ağacı kalpten sökülüp atılır. Kötü huyları, ahlâkları gidip, güzel huylar ile süslenir. Bu ise bir rehberin yol göstermesi ile mümkün olur."

İyi bir arkadaşın nasıl olacağını anlatırken buyurdu ki:

"Herkes ile arkadaş olma! Konuştuğun kimselerin akıl ve anlayışlarına uygun konuş. Tekebbür etme, kibirlenme! Sırrını kimseye söyleme! Herkesin sözüne aldanma! İnsanların sözlerine değil, işlerine bak! Kendi kendisine faydası olmayan kimseden çok sakınmalıdır. Nerede kaldı ki, onun başkasına faydası olsun. Kötü bir kimse ile arkadaş olan iyi bir kimse, eğer onu kendisine çevirip iyi yapabilirse ne âlâ, eğer bunu yapamaz, kendisi de ona benzer ve onun gibi olursa, o zaman çok fenâdır."

Arefe gecesini nasıl değerlendirmeli?

 Hüseyn Hilmi kuddise sirruhû hazretlerinden:

AREFE GECESİ: Arefe günü ile Kurban bayramının birinci günü arasındaki gecedir. Zil-hicce ayının dokuzuncu ve onuncu günleri arasındaki gecedir. arefe günü bin İhlâs okumanın çok sevâb olduğu, 357.ci sahîfede yazılıdır.

Aşağıdaki hadîs-i şerîfler, muhtelif kitâblarda yazılıdır:

1 — Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan düâ, tevbe, red olmaz. Fıtr bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, Şa’bânın onbeşinci [Berât] gecesi ve arefe gecesi, [Kadr gecesi, birçok hadîs-i şerîflerde bildirildiği için burada da bildirilmeğe lüzûm görülmemişdir].

2 — Allahü teâlâ, ibâdetler içinde, Zil-hiccenin ilk on gününde yapılanları dahâ çok sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik oruc [nâfile oruc] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan nemâz, Kadr gecesinde kılınan nemâz gibidir. Bu günlerde çok tesbîh, tehlîl ve tekbîr ediniz!

3 — Bir müslimân, Terviye günü oruc tutarsa ve günâh söylemezse, Allahü teâlâ, onu elbette Cennete sokar.

4 — Arefe gününe hurmet ediniz! Çünki arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür.

5 — Arefe gecesi ibâdet edenler, Cehennemden âzâd olur.

6 — Arefe günü oruc tutanların, iki senelik günâhları afv olur. Biri, geçmiş senenin, diğeri, gelecek senenin günâhıdır. [arefe, Zil-hiccenin dokuzuncu günüdür. Başka günlere arefe denmez!].

7 — Arefe günü bin İhlâs okuyanın bütün günâhları afv olur ve her düâsı kabûl olur. Hepsini Besmele ile okumalıdır.

[Bu yazı, “lâtif benzeri bulunmıyan, belki de ileride bir benzeri yazılamayacak olan” kitab TAM İLMİHÂL SE’ÂDET-i EBEDİYYE nin  353-356-357 sâhifelerindedir.]

Yemeğin sonuna kadar hiç acıya tesâdüf etmedim

 Yüzbaşı idim. Sabah kahvaltılarını saat dokuzda işyerinde yapardım. Bir hizmetkâr hanım vardı, o hazırlardı. Bir gün saat tam dokuzda bir telefon geldi. Hizmetkâr hanım beni çağırdı. Telefonda Abdülhakîm Efendi hazretlerinin sesi… “Sâat tam on ikide Aksaray’da şuraya gel!” buyurdular. Ben Efendi hazretlerinin sesini işitince iştah falan kalmadı. Artık hesâb etdim, oraya şu kadar zemânda giderim, dedim. On dakîka evvel çıkdım. Vaktinde vardım. Bir de bakdım ki, Abdülhakîm Efendi hazretleri orada. Sen kimi geçiyorsun, dedim kendi kendime. Ellerini omuzuma koyarak, “Bugün masraflar benden.” buyurdular. Hiç böyle söylemek âdetleri değildi. Bir kebâbcıya girdik. Efendi hazretleri sâhibini tanıyordu. Efendi hazretleri bir buçuk acılı, bir buçuk da acısız kebâb söylediler. Benim acılı yemediğimi biliyorlardı. Kebâblar geldi. Garson hangisinin acılı hangisinin acısız olduğunu söylemeden Efendi hazretleri birisini alıp kendi önüne koydu, diğerini de benim önüme koydu. Ben tabî’i kahvaltı da yapmadığım için yemeğin üçde ikisini yemişim. Bakdım Efendi hazretleri dahâ üçde birini ancak yemiş. O sırada Abdülhakîm Efendi hazretleri benim önümdeki tabağı aldı, kendi önündeki tabağı benim önüme koydu. Eyvâh, ben şimdi nasıl yiyeceğim, dedim. Bir lokma aldım, ağzımın içinde gezdireyim de acısı ağzımın içinde kalsın bari, dedim. Bir bakdım ki, acıdan eser yok. Yemeğin sonuna kadar hiç acıya tesâdüf etmedim.

(Hüseyin Hilmi Işık Efendi 'rahmetullahi aleyh")

İki şeyi Allahu teala Bir kuluna vermişse ona her şeyi vermiştir başka bir şey istemesin

 İki şeyi Allahu teala Bir kuluna vermişse ona her şeyi vermiştir başka bir şey istemesin, birisi ehl-i sünnet vel cemaat itikadı ikincisi dinini öğrendiği zata muhabbet, teslimiyet, itaat 

(Hüseyin Bin Said hazretleri)

Kur'ân-ı kerîm büyük bir ilimdir

 ***Kur'ân-ı kerîm büyük bir ilimdir. Ancak onu, o ilmin mütehassısları anlar. Her Arapça bilenin Kur'ân-ı kerîmi anlaması mümkün değildir..Kur'ân-ı kerîm, uçsuz bucaksız büyük bir okyanus gibidir. İnsanlar da o deryanın ortasında bulunan bir gemideki yolcular gibidir. Yolcuların, (Kaptanda insan, biz de insanız, şu gemiyi istenilen sahile çıkarabiliriz) demeleri elbette çok abestir. Tecrübeli kaptan bile, elinde pusulası ve diğer lüzumlu aletleri olmasa, istenilen rotayı takip ederek arzu edilen limana gidemez. İşte insanlar, gemideki yolcular gibidir. Bir kaptan olmadıkça istenilen limana gidemezler. Kaptan, İmâm-ı A'zam hazretleri gibi İslâm âlimleridir. Yolcuların kaptana tâbi olmaları gibi, insanlar İmâm-ı A'zam “rahmetullahi aleyh” hazretleri gibi bir İslâm âlimine tâbi olmadıkça Kur'ân-ı kerîme göre amel etmiş sayılamaz. 

(Mevdûât-ül-ulûm c.l, s.455; Hadîka c.2, s.339)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bid’at fırkalarını, yetmişiki fırkada olanları sevmiyeceğiz kardeşim. Ama sevmemek demek, doğüşmek, kavga çıkarmak demek değildir. 


Döğüşmek şöyle dursun, münâkaşa etmek bile yok. Çünkü dostla münâkaşa, dostluğu azaltır, düşmanla münâkaşa, düşmanlığı artdırır. 


Allahü teâlâ hepimize seâdet-i dâreyn ihsân eylesin kardeşim. *(Vücûdumun her zerresi gelse de dile, şükrünün binde birini yapamam bile)* buyuruyor İmâm-ı Rabbânî hazretleri. 


Temel olmazsa, binâ ne kadar yüksek olsa da, hepsi birden yıkılır. Temel, *(Îmân)* dır, yâni ehl-i sünnet îtikâdıdır. Velhâsıl îmân çok mühimdir. Etrâf düşman doludur. 


Ehl-i sünnet îtikâdı, balta girmemiş ormanların en ücrâ köşesindeki *(âb-ı hayât)* gibidir. O sudan bir damla içenler, sonsuz Cennete gider. 


İşte bu büyüklerin sohbetleri, kitapları ve kendileri, âb-ı hayâtdır kardeşim. Onu içenler, o gıdâyla büyüyenler, sonsuz olarak, cenâb-ı Hakkın râzı olduğu yerde buluşacaklardır. 


Bütün sohbetlerin özeti, bütün vaazların özeti, bütün nasîhatlerin özeti, bir *(Allah adamı)* na kavuşmakdır. Dünyâda en zor iş, budur. Ona kim kavuşursa, o her şeye kavuşmuş olur. 


*(Akıllı)* kime denir? Akıllı demek, menfaatini koruyan, kollıyan insan demekdir. Kendini ateşde yanmakdan koruyamayan bir kimse, nasıl akıllı olabilir?


Bir kimse çok zekî olabilir, çok müthiş inşaatlar yapabilir, müthiş yatırımlar yapabilir. Ama eğer Allaha, Peygambere ve âhiret gününe îmân etmiyorsa, ona akıllı denmez. 


Allahü teâlâ bizi, akıllılar zümresinden yaratdı. Çünkü O seçmeseydi, O ayırmasaydı, biz tanıyamazdık. Bu hizmetleri yapanlar, Peygamberlik vazîfesine tâlip olmuşlardır. 


Bu çok kıymetli vezîfenin birçok düşmanları olur. Bir ni’met ne kadar kıymetli ise, onun düşmanı da o kadar çok ve kavî olur. 


En büyük düşman da, insanın kendisidir. O da, insanın *(Nefs)* idir. Nefs de insanın içindedir. Önüne birçok engeller çıkarır, mâni olmak ister.

*BU STANDA İNEN NURU GÖRÜYOR MUSUNUZ?*

*4 Nisan 2026 Ankara Kitap Fuarı’nda* kitaplarımızı dağıtırken standımızın önünden geçen bir ablayla unutulmayacak bir sohbet nasip oldu.

Önce kendisine bir *namaz kitabı* takdim ettim. Kitabı eline aldı, dikkatlice baktı, sayfalarını merakla inceledi. 


Onun bu ilgisini görünce bu defa kendisine *“İngiliz Casusunun İtirafları”* kitabını hediye etmek istedim.


Bu kitap özellikle dikkatini çekti. Lawrence hakkında oldukça bilgiliydi. Sohbet kısa sürede sıradan bir kitap tanıtımının ötesine geçti; daha derin, daha düşündürücü bir hâl aldı.


Biraz konuştuktan sonra standımızdaki diğer eserlerden de bahsettim. İlgisi daha da artınca bu kez kendisine *Tam İlmihal* kitabını tanıttım. O sırada fuarda birlikte olduğumuz, standın arka tarafında kitaplarımıza ayraç koymakta olan İsmail Koş abi de bizi dinliyordu. 


Sohbete o da dâhil oldu.

Derken abla, bizi hayrete düşüren bazı şeyler anlatmaya başladı. Bu fuarda bazı insanlara baktığında onları çok farklı suretlerde gördüğünü; bazısını *domuz*, bazısını *eşek ve at*, bazısını *şeytan* ve bazısını da muhtelif hayvan suretlerinde gördüğünü anlattı. Hatta bir kişiyi *yılan* gibi gördüğünü, o kişinin de sonradan gerçekten dolandırıcı çıktığını söyledi.


Sonra bize dönerek, standımıza ve kitaplarımıza baktı. Sanki gördüğü manzarayı bize de göstermek ister gibi şu sözleri söyledi:


*“Sizde böyle bir hâl hissetmedim. Standınıza muazzam bir nur iniyor. Bu inen nuru görüyor musunuz? Buradan parlak bir ışık yağıyor. Parlak bir ışık şeklinde tüm fuara yayılıyor. Bunu görüyor musunuz?”* dedi.


O an, fuarın kalabalığı içinde sanki zaman biraz durdu.

Biz sadece kitap dağıttığımızı zannediyorduk; meğer Rabbimiz, o kitapların vesilesiyle gönüllere başka kapılar açıyormuş.

Sohbetin sonunda *Tam İlmihal* kitabını satın aldı. Teşekkür ederek yanımızdan ayrıldı.


Ama söylediği o söz, standın üzerinde asılı kalan bir hatıra gibi gönlümüzde kaldı:

*“Standınıza muazzam bir nur iniyor.”*


Büyüklerimizin buyurduğu gibi *“Kitapların dağıtıldığı yere yağar rahmeti ilahi…”*


Mert Biçer / 4 Nisan 2026 Cumartesi, 23.Ankara Kitap Fuarı.