Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin İstanbula hicretleri (Kendi dilinden)

İSTANBUL'A HİCRETLERİ (KENDİ DİLİNDEN)
Bin üç yüz otuz yedi Nisan ayının ibtidalarında İstanbul’a geldim. İstanbul’a ne suretle geldiğimin esbabını zikretmek isterim. Zira şimdi beraber bulunan akaribin zükurları hemen cümlesi sağiri’s-sin idiler. Nerede olduklarını ve vatanlarındaki ahvalin tafsilatını mevsuk bir surette bilmediklerinden bi’l-ahare anlara yadigar kalmak üzere yazıyorum. Vatanımız bulunan Başkale kasabası bir zaman derebeylik, sonra Hakkâri eyaletinin merkezliğini muhafaza etmiş idi. Nihayet Hakkâri vilayetinin ve sonra sancağının merkezi iken, harb-i umumi bidayetlerinde, yani 1332 Muharreminde, 1329 senesi Teşrin-i Sanisinde Rus askeri İran’ın Salmas cihetinden gelerek oraları istilâ ederken vatandaşımız olan Ermeniler silahlandılar. Müslümanların emval-i menkulelerini bi’t-temam yağma etdikleri esnada bizim de hanelerimizi tamamen nehb-ü garet ettiler. Kışın bidayetinde efrad-i aile, perişan olarak, cibal ve kuraya firar ettiler. On gün sonra Mahz-ı İnayet-i Rabbâniye yetişerek kasaba istirdad edildi, avdet olundu, o kış malsız olarak min haysüla yahtesib yaşadık. Bahara kadar dahil olduk. O senenin Mayısının ikinci Pazar gününe tesadüf eden Receb-i Şerifi’in birinci günü ikindi vakti, yani saat dokuzda düşman bir saat mesafeye geldikten sonra hükûmet tahliye emrini verdi. Kuraya, cibale, sahralara düştük. Mayısın on ikinci gecesi evlerimizi, akarımızı, çarşı ve medrese ve mekteblerimizi, mesacid ve cevamiimizi bi’t-temam ihrak ettiler. Artık o andan itibaren hicret etdik, muhacir olduk. Düşman memleketin şarkından hücum edip şark-ı şimâliye tesadüf eden Saray kasabasından Van’a doğru yürüdü. Garb-i şimâli ve tam garb ve garb-i cenubi olan Van Şatak ve Nurdüz istilâ edildi. Tam şimâl olan cihet ki Tayyar ve Tohub nahiyeleri hâl-i ısyanda bulunup kaffesi müsellah olarak Ehl-i İslâm’a kadim bir kin bağlayan Nasturi, yani, Keldan-i Kadim taifesi hunhar ve silahşör bir aşiret var idi, mütaasıb, cahil, muannid ve mütekessir (mütekebbir) bir kavim idi ki bunlar, yolları tutmuşlar, içimizde bulunan Ermeniler ta evvelden gayet müteyakkız, tedarikli, müsellah ve muallem hâl-i isyana geldiler. Kürre-i arzın hilkatinden beri üzerinde cari olmayan bir vahşet, bir zulüm, bir katil, bir yağma, bir gaddarlık ile meydan-ı mübarezeye geldiler ki ancak garb-i cenubi ciheti ki, dar bir sahadan ibaret bulunan Masiro tabir olunan dereden firare azmedildi. Etrafdan gelen ahaliden adeta yalnız nisvan ve sıbyandan ibaret olarak birkaç ordu kadar nüfus teraküm etti. Zira ki askerlik esnasında bulunan kâffe-i ahali Erzurum ordularında saha-i harbde, memurin, vali, iş tutan insanlar ordunun hadimat-ı sairesiyle meşgul idiler. Sıbyan ve ihtiyarlar nisvan ile beraber dağlara çekilerek iki kısım oldu. Bir kısım aşair, Feraşin’dan aşıp Musul tarafını, bir kısmı şehir ve kura ve etraf ahalisi olarak bizimle biraber Masiro’dan Gevar’a gidildi. Ermeni fedaileri hunharane olarak Nurduz’dan aşairi ta’kib ile genç kadın ve kızların çoğunu esir ve kısm-ı a’zamını şehid ederek ve yanlarında bulunan bakıye esliha ve eşyayı gasb ederek mütevali bir suretde ta’kib etdiler. Zaho ve Akra kazaları dağ ve sahralarında yüzde yetmiş açlıkdan vefat edip tuyure vuhuşa gıda oldular. Vakıa hükûmet muazzam bir harb içinde iken, fedakarlık edip nüfus başına üç kuruş kâğıd para tahsis buyurdu ise de muhacir müdürü ve memurlara her uğradığımız yerde bilâ perva lâ akal üçden ikisini kendilerine ve bir kısmını ancak vasıtalarıyla işlerini görebilen muhacirine tahsis ederek memleketinde ve hanedan ve zengin olanlar hicretde mahv ü perişan oldular. Esafil ve pespaye olanlar memurlar tarafından kendilerine vesile ittihaz ettikleri kimseler müreffehen yaşadılar, şimdiki hicretin bidayetinden dokuz seneye yaklaşıyor bu hâl devam ediyor.
Ahalinin yüzde sekseni telef ve mahv oldu, yüzde onu Anadolunun muhtelif mahallerinde kendilerine münasib iş buldular ve kaldılar. Bakıyyasi olan yüzde onuda ancak avdet edebildiler. Bizim ile beraber Gevar’dan Şemdinan’dan Revandız’a kadar yirmi dokuz köy, ihtiyarlar kadınlar ve çocuklar ıssız çöl ve sahalardan dağlardan bilâ tedarik halis min haysü lâ yahtesib olarak teayyüş ederk Revandız’a o sene Haziranın birinci gecesi cümlemiz aç olarak girdik. Her iki kısım ahaliden bir kısmı ufak evlâdlarını sulara attılar ve dağlarda kucaklarına bir parça ekmek bırakıp taşlar ve dağlar arasında terk etdiler. Çoğu öldü, vefat eden, defn edilmeyerek bırakılan bir kısım da çok idi. Tayar ve Tohub Nasturileri ile Ermeni çeteleri ve tıneti pis aşair eşkiyâları tarafından itlâf edilenlerde az değildi. Memleketimiz bilâd-i barideden iken Revandız gibi harareti kırk dereceden ziyade olan bir belde de doksan gün kadar oturduk. O senenin ramazan iptidası Temmuzun birinci gününe tesadüf etmiş idi. Müfti-i belde Es’ad Efendi, kaymakam ve telgraf müdürü mütedeyyin İzzet Efendi’nin muavenetleriyle müreffeh olarak yaşadık. Eylül’ün ikinci günü Erbil’e hasta olarak girdik. Birader-i eazzim Seyyid İbrahim Efendi’yi vedia-i rahmet ettiğimiz gibi şeyhler hanedanı namını alan dokuz birader ve dört amucanın evlâd-zükur ve inasının en değerlilerini Erbil’de ve Erbil etrafında defin-i hak-i gufran eyledik. O senenin kurban bayramı arefesine tesadüf eden teşrin-i evvelin dokuzuncu günü Musul şehrine vasıl olduk. Aslen Musul ahalisinden olup vaktiyle Hakkari ceza reisi ve sonradan Basra adliyesinde istinaf riyâsetinden mütekaid olan Mustafa Nuri Efendi’den gerek bizzat ve gerek terbiğatıyla gördüğümüz iyilikler ve misafirperverliklerini ancak ilm-i muhit-i İlâhi ihtiva (ihata) eder. O zat-ı âli-kadrin muttasıf olduğu vefadarlık adetâ bu asırlarda görülmemiştir denilse mübalağa edilmiş olmaz. Vaktiyle Musul hükümdarlarından Ahmed Paşa’nın vâsi’ ve Âli Sarayının sahibi olan Ahmed Paşa ahfadından ve meşhur Celilizadelerin sinnen ekberi olan Hacı Emin Beyefendi tarafından o vaktin hükmü olarak şehri otuz altı lira varidat getiren şeyhlerin yirmi odayı ihtiva eden haremlik ve selâmlık daireleri meccanen on sekiz ay bilâ icar ihsan edildi. O zâta veda ederken kelimat-ı tatyibiyyeden olarak “Bu evde kırk sene otursa idiniz ma’a’l-memnuniyye bedel-i icar almazdım” dedi ki sair muavenetleri de buna kıyas edilebilir. Me’va-yı asli olan Bağdad Darü’s-selâm’da, Hazret-i Gavs-i A’zam’ın civarında sâkin olarak orayı vatan ittihaz etmek arzusunda bulundum ise de, o civarlarda İngiliz muharebatı pek şiddetli olduğundan muvakkaten Musul’da sâkin olarak Bağdad’ın istilâsında, hicretimizin ikinci senesi ve Musul’da ikametimizin on sekizinci ayı hitam bulumuş idi. Kahtın iştidad etdiği bu sıralarda amucazadelerimden merhum Abdülhamid Paşa’nın Şeyh Hasan Efendi evlâdından bir kısmı hükûmet vasıtasıyla muhafaza edilerek muahharen ba’de’l-istirdad vatan-ı asli olan Hakkari ve Van’a iade edildi ki mecmuunun mikdar-ı nüfusu yüz elli iken, altmış nüfus olup çöl ve sahraları İnayet-i Rabbâniyye ile kat’ ederek Adana şehrine geldik. Orada dahi Van ahalisi bakıyye nüfusunun kısm-ı küllisi muhacir memurlarının gadr ve zulümlerine hedef oldular. On sekiz ay Adana’da ulema ve eşrafın muavenetlerine mazhar olarak oturduk. Halebin sükutu üzerine Adana’nın da sükutu kaviyyen melhuz olduğundan, valinin müsaadesinden me’yus olduğumuz halde, o vakit merkez kumandanı olan Osman Bey’in vesatatıyla Adana’da defn etdiğimiz nüfusun bakıyyesinden yirmi nüfus beraberimde Eskişehir’e götürdüm. Mütebakisi Konya’da kaldılar ki bunlar dıyk-ı maişetle imrar-ı hayat etdiler. Eskişehir’de yine muhacir memurları lâyıkı vechile bakmadılar vasat bir halde yaşadık. 337 sene-i Hicriyyesinin Şevvalinin ibtidasında ve 335 sene-i maliyyesi Nisanının evasıtında Bursa’ya gitmek üzere İstanbul’a geldim. O zamanın Dahiliyye Müsteşar-ı Alisi Evkaf Nazırı ulemadan Vasfi Efendi tarafından Eyyub Sultan’da yazılı Medrese’de ikame edildik. Parakende aile efradını İnayet-i Rabbâniyye ile orada toplamağa muvaffak oldum. Bu suretle İstanbul’a sevk-ı İlahi ile geldik. Yollarda görülen mihan ve meşakkat hıtam buldu. Lutfü İhsan-i İlahi ol vaktin Şeyhu’l-İslâm’ı Mustafa Sabri Efendi zamanına tesadüf ve tecelli buyurdu.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin vefatı üzerine yazılmış bir mersiye

Seyyid Abdülhakim Arvasi (kuddise sirruh) hazretlerinin vefatı üzerine yazılmış bir mersiye...




MEAL OKUMAK NİYE ZARARLIDIR ?

Sual: Meal okumak niye uygun değildir? Mealin hiç faydası yok mudur? Anadili Arapça olan, bizim mealden anladığımızı zaten anlıyor. Arapça bilmeyenin, meal okuyup, Arapça bilen Araplar kadar Kur’anı anlamasının ne sakıncası olur? Eğer meal okumak yanlışsa, Rusya, İslamiyet’e zararlı olan bir şeyi niye yasaklasın ki? Çağdaş bir meal yazılamaz mı?
CEVAP
Meal okumanın zararı, faydasından çok fazladır. Hattâ faydası zararının yanında solda sıfırdır. Merhum Nasreddin Hoca, (Bir damla bal için, bir çeki odun yenmez) diyor. Bir damla bal için, bir çeki odun yiyen ölmez, ama meal okuyup yanlış hüküm çıkaran imanını kaybedebilir. Tevbe etmezse, sonsuz Cehennemde kalır. Sonsuzun yanında milyonların, milyarın kıymeti olmaz.
Kur’an-ı kerimi anlamak, murad-ı ilahiyi anlamak demektir. Günümüzdeki meal anlayışı ise, yazarın, âyet-i kerimeden kendi anladığını bildirmesi demektir. Yani mealle, murad-ı ilahi öğrenilmiş olmaz, aksine o meali yazanın düşüncelerine esir olmuş oluruz. Kur’an mealini yazan yanlış yazmışsa, yazan da, okuyup kabul eden de küfre düşer. Kur'an-ı kerimi yanlış anlamak veya şüphe etmek imanı giderir. Mektubat-ı Rabbânî’deki hadis-i şerifte, (Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir eden kâfir olur) buyuruldu. (Deylemî)
İşte bundan dolayı, Hazret-i Ebu Bekir Sıddık, peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmasına rağmen, (Kur'an-ı kerimi kendi görüşümle tefsir edersem, beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?) buyurmuştur. (Şir’a)
Muhammed Hâdimî hazretleri buyuruyor ki: Kur’an-ı kerime kendi görüşüne göre verdiği mânâ doğru olsa bile, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata olur. Verdiği mânâ yanlışsa, kâfir olur. (Berîka)
Eğer herkes, Kur’an-ı kerimi doğru olarak anlasaydı, 72 sapık fırka ortaya çıkmaz, herkes doğru itikada sahip olur, Ehl-i sünnet itikadında olurdu. Herkes farklı anladığı ve farklı tercüme ettiği içindir ki, 72 sapık fırka meydana çıkmıştır. (Kur’an-ı kerim sağlam olduğu için, mealleri de sağlamdır) demek çok yanlıştır.
Hâlbuki 72 sapık fırkanın liderleri, âlim olmalarına rağmen, yanlış anlayıp sapıtınca, bizlerin ne hâle düşeceğimiz meydandadır.
Eğer doğru meal yazmak dine hizmet olsaydı, Osmanlı, çok meal yazardı. Hâlbuki Mızraklı İlmihâl gibi kitapları her tarafa yaymıştır. Meal yazmayan Osmanlı, İslam düşmanı mıydı? Meale karşı olmayı, Kur’ana karşı olmak gibi gösterenler, bu kadarını da düşünemiyorlar mı? Mübarek ceddimiz, âlim insanlardı. Onlar, dine hizmet etmeyi bilememişler de, meal yazanlar mı biliyor?
Arapça bilen de, Kur’an-ı kerimin mânâsını anlayamaz. Araplar özellikle Suudiler, yanlış anladıkları için (Allah Arş’ta oturuyor. Allah'ın eli var, gözü var) diyerek mahlûka benzetiyorlar. Hazret-i Âdem, Hazret-i Şit, Hazret-i İdris gibi peygamberleri inkâr ediyor, Ehl-i sünnete müşrik diyorlar. Böylece küfre giriyorlar. Bu inançtaki insanlara Vehhabî deniyor. Vehhabilerin kâfir oldukları Nimet-i İslam, Hülasat-ül-kelam fi beyani umerail beledil-haram, Firreddi alel-vehhabiyye, Ed-Dürer-üs-seniyye, Şevahid-ül-hak, Mirat-ül-Haremeyn, Tarih-i Vehhabiyan ve İslam Ahlakı gibi birçok muteber kitapta yazılıdır.
Bir Müslümana lazım olan âyetlerin mânâları, tefsirleri ilmihâl kitaplarında vardır. Yani bir Müslüman ilmihâl okumakla, açıklamasıyla birlikte Kur’an-ı kerim hakkında yeterli bilgiye sahip olur. Allahü teâlânın bize neleri emrettiğini, neleri yasakladığını öğrenir.
İlmihâl okumadan fıkhî hükümleri mealden kendimiz çıkarmaya kalkarsak, 72 sapık fırkanın âlimleri gibi, biz de, bu okyanusta boğuluruz. İmam-ı Şa'rânî hazretleri buyuruyor ki:
Namazların kaç rekât olduğunu, rükû ve secdede okunacak tesbihleri, bayram ve cenaze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisabını, orucun ve haccın farzlarını, hukuk bilgilerini, Kur'an-ı kerimden anlamamız mümkün değildir. (Mizan-ül Kübra)
Bir örnek verelim: Abdestin farzı, Hanefî’de 4, Şâfiî’de 6, Mâlikî ve Hanbelî’de daha fazladır. Mealden bunları bile öğrenmemiz mümkün değilken, itikadî konuları öğrenmemiz nasıl mümkün olur? O hâlde mealden bir şey öğrenemeyeceksek niye okuyacağız?
Üstelik piyasada tam doğru bir meal de bulmak mümkün değildir. 1986’da İstanbul’da yapılan Kur'an Tercümeleri Sempozyumu’nda 1500’den fazla tercüme incelenmiş ve birbirini tutmayan hükümlerin bulunduğu görülmüştür. Herkes anlayışına göre meal yazdığı için, karşımıza korkunç bir manzara çıkmıştır. Biz, şimdi hangi meali okuyacağız? Her meal sahibi, (En doğrusu, bizim yazdığımız mealdir) diyor. Bir âyetin birkaç mânâsı olabiliyor. Bunlardan biri alınınca eksik kalıyor. Yani en doğru yazılanda bile eksiklik oluyor.
(Meal okumak yanlışsa, Rusya niye mealleri yasakladı?) deniyor. Yasaklanan şeyin mutlaka kıymetli olması mı lazım? Yanlış da olsa İslamiyet’ten bahsedilmesini istemiyor. Hem Ruslar, İslâmiyet'in doğrusunu, yani doğru olanın Ehl-i sünnet olduğunu nereden bilecek ki? Bilse zaten Müslüman olurlar. Rusya’da Şiîlik de, Vehhabilik de yayılmaya çalışılsa önlemeye çalışırlar. Niye (Şu akım sapıktır, bu yayılsın) diyecek? Mesela Türkiye’de, Hristiyan mezheplerinden Katoliklik, Protestanlık yayılmaya çalışılsa, (Bunlar zaten sapık, varsın yayılsın) mı diyeceğiz? Yahut biz bu mezheplerin yayılmasını önlemeye çalışsak, (Bak Müslümanlar bizim mezhebimizi önlemeye çalışıyor, o hâlde bizim mezhebimiz doğrudur) derlerse, böyle söylemeleri yanlış olmaz mı? Rusya’daki meal yasaklamalarına da bu gözle bakmalıdır.
Rusya’nın mealleri yasaklamaya çalışması, meal yazmanın doğru olduğunu asla göstermez. Belki de Rusya’da meal yazanlar Vehhabidir. Çünkü Vehhabiler, dünyanın her yerine, hattâ Türkiye’ye bile ücretsiz meal gönderiyorlar. Her ülkeden hac için gelenlere de veriyorlar. Vehhabiler, niye bir Ehl-i sünnet âliminin yazdığı bir ilmihâli değil de, Kur’andan kendi anladıklarını yaymaya çalışıyorlar? Elbette Ehl-i sünnetten koparmak için yapıyorlar. Kendilerine sorarsanız, (Sizi şirkten kurtarmaya çalışıyoruz) derler. Mealleri yayarak Vehhabiliğe yardımcı olmanın vebalini düşünmek lazımdır.
Asrın tefsiri veya Çağdaş meal adı altında kitapların yazılması daha tehlikelidir. Kur'an-ı kerimin emirleri, her asırdaki insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka mânâsı yoktur. Her çağa, her asra göre değişik meal veya tefsir yazmak demek, dini her asırda bozmak demektir. (Çağdaş meal) veya (Çağdaş tefsir) isimli kitaplar, bu bakımdan çok tehlikelidir.

Hilmi hocamızın Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretlerini ilk tanıması

Abdülhakim efendi hazretlerinin davet etmesi: ("Küçük efendi, ben seni sevdim. Evimiz mezarlığın içinde yukarıdadır. Arada bir gel de, seninle sohbet ederiz").

Efendi hazretleri orada, Yâsîn-i şerif suresini tefsir ediyordu. Yasinin mânâsını anlatdı. Buyurdu ki; Yâsîn: "Ey benim bahr-i yakînimin sebbahı olan sevgili peygamberim, habibim (yakîn denizimin dalgıcı)" demektir buyurdu. Bunları hiç duymamışdım. (Babamın okuma yazması yoktu. Öğrenmeğe vakti olmamış. Ömrü hep muhacirlikle geçmiş. Arkadan düşman kovalamış, onlar kaçmış, 93 harbinde gelmişler. Onun için bize pek bir şey öğretemedi. Fakat öğrenebilmemiz için çok uğraştı. Yalnız hesabı çok kuvvetli idi. Meyve hâline meyvehoş denirdi, meyvehoş da kantar memuru idi. Mesela 7 kerre 37 yi hemen bilirdi). Efendi hazretlerinin sohbetlerinde devamlı bulunmakla, her şeyi Efendi hazretlerinden öğrendim. En mühimide, kimin sevilip, kimin sevilmeyeceğini öğrendim. Va'z beş dakikada bitdi. Ne çabuk bitdi dedim. Meğer, öyle dalmışımki, bir saat geçmiş, bana beş dakika gibi, bir an gibi gelmişti, ders bittiğinde rüyadan uyanır gibi kendime geldim. Herkes dışarı çıkarken, câmi' kapısında eğildim pabuçlarımı bağlıyordum, iplerini geçiriyordum. Askeri pabuç olduğundan iplerini bağlamak uzun sürüyor. Birisi omzuma eğildi, çok tatlı bir ses tonu ile "Küçük efendi, ben seni sevdim. Evimiz mezarlığın içinde yukarıdadır. Arada bir gel de, seninle sohbet ederiz." dedi. Bir de bakdım ki biraz evvel vaaz eden hoca efendi, Abdülhakîm Efendi hazretleri idi bu. "Baş üstüne efendim" dedim. Tabii ozaman büyüklüğünü bilmiyordum. İşte böyle isteyen herkese verir. İstemiyenlerden de seçdiğine verir. İşte ben, dua ettim, istedim de kavuştum. Rabbim zahir babamı aldı, hakiki baba verdi, Efendi hazretlerini verdi. Bakın Abdülhakim efendi hazretleri, bir görüşde, "seni sevdim" diyor. Halbuki Evliyânın sevgisini kazanmak için senelerce hizmet etmek lâzım. Kırk-elli sene hizmet ediyorlar ki, gözüne girsin, teveccühünü kazansın diye. Büyük bir zâtın kalbine girmek, sevgisini kazanabilmek için, senelerce hizmet edip, karşısında edeble boynunu bükmek lazımdır. Daha beni ilk görüşde "Küçük efendi seni sevdim" dedi ve evine de davet etdi. Hem sevmek, hem de davet...
Onlar yalan söylemez ki, Evliyâ yalan söylemez. (Bu yola zahmetsiz, imtihansız kabûl edildim. Bir de İmâm-ı Rabbâni hazretleri var böyle. Diğerleri ağır imtihanlardan geçerek, senelerce çile çekerek kabûl edilmişlerdir.) Büyüklerin bir iltifatına kavuşmak için senelerce hizmet etmek lâzım. Biz hizmet etmeden iltifata kavuştuk. Ne büyük seadet ya Rabbi, ne büyük ni'met. Allahın bir velîsi davet ediyor. Hemen gitdim elhamdülillah. Davet etmese idi, gidemezdim. Kendisinin davet etmesinden cesaret alarak hemen gittim.

3 KITANIN SON HÜKÜMDARI (Sultan 2. Abdülhamit Han)


…Saat 03.00 sıralarında idi, Abdülhamit han hazretlerinin sesi sarayın karanlık duvarlarında şimşek gibi yankılandı.
- “Arabacı!”
Arabacı yatağından fırladı. Atlar, koşumlar alelacele hazırlanmaya başlandı. Derken koca sultan heybetiyle sahanlıkta göründü. Halinden çok acelesinin olduğu belli oluyordu. Daha sabahlığının bir kolunu giymemişti. Elinde yalın kılıcı vardı. Merdivenleri koşarak inerken kolunu taktı. Formaliteler bir kenara bırakılmış, bütün kâinat bir noktaya kilitlenmişti sanki. Hışımla merdivenleri üçer beşer inip uçar gibi atladı arabaya. Hırsından yerinde duramıyordu. Hiç kimse hatta nöbetçiler bile neler olup bittiğini anlayamamıştı. Sert bir sesle:
- “Sür evladım, hadi çabuk ol…”
Arabacı şaklattı kırbacı. Atlar ok gibi fırladı yerinden İstanbul sokaklarında bir koşuşturma başlamıştı. Bir sultan, bir arabacı gecenin karanlığında olacak iş değildi? Nal sesleri gecenin karanlığını yırtıyor arada bir sultanın sert emirleri geliyordu arkadan;
- “Daha hızlı yavrum, daha hızlı, şu sokağa sap, şuradan gir…”
Atlar soluk soluğa kan ter içinde koşuşuyordu. Bütün her şey dikkat kesilmiş ağaçlar, evler, kurt, kuş hal ile daha, daha hızlı diyordu. Yola çıkalıdan beri bir rüzgârda mı peydâh oldu ne? Arkadan itekliyor sanki. Arabacı hiç bir şey düşünemiyordu. Kafası allak bullak olmuştu. İçi bomboştu. Bir hoş oluyordu. Öylece yol aldılar. Nihayet Abdülhamit Han Hazretleri;
- “Şu çatal kapının önünde dur!”
Diye emir verdi. Arabanın daha durmasını beklemeden arabadan atladı kılıcının kabzasıyla kapıyı yumrukladı. Bütün İstanbul top gülleleri ile sarsılıyordu adeta. Nihayet bir erkek başı uzandı kapı aralığından, ürkek, tedirgin isteksizce sordu;
-”Kim o?”
Sultanın beklediği an gelmişti. Bir çırpıda indirdi kılıcı. Daha ne olduğunu anlayamadan bir baş gövdesinden düştü ayaklar altına. O koca Sultan derin bir oh çekti. Rahatlamış, hırçınlığı gitmişti. Yavaşça sıvazlayıp arabacının sırtını, müşfik bir sesle emir verdi.
- “Hadi yavrum saraya… Sarsmadan…”
El etek fark etmeden ağır ağır uzaklaştılar oradan. Arabacı bu sefer bir başka şaşkındı. Kaldırım taşları bile artık ahenkli bir ses çıkartmakta, yol boyu ağaçlarda selam mı veriyorlar ne? Ne garip bir yolculuktu bu? O adam kimdi? Sultan neden boynunu vurmuştu. Giderkenki o hışım, haşmet, mehtapta gezintiye çıkmış gibi şimdiki bu ahestelik ne? Çözebilmiş, anlayabilmiş değildi. Saraya girmişlerdi. Sultan odasına çekildikten sonra birkaç meraklı, arabacıya yaklaştı sessizce. Arabacı bilmiyorum diyebildi.
Gerçektende olan biteni bilebilmiş değildi. Yatağındaydı ama uyuyamıyordu. Bir iş vardı bu işte. Adil, adaletli dini bütün bir hükümdardı. Yargılamadan bir insana ceza verdiği görülmemişti. Herkesi okşar, hoş tutardı. Af ve müsamahayı çok severdi. Yeter ki dine ve devlete karşı suç işlenmesin.
Sultanı hiç böyle görmemişti. Düşünüyordu; neden kendisi gitti? Neden gecenin o saatinde gitti. Giderkenki o acelecilik neydi? Merak içini kemiriyordu. Hele o yoldaki haller. Allah Allah… Çok tuhaf şeyler olmuştu. Olup biteni gidip öğrenmeliydi. Kalktı belli etmeden giyindi, hırsız gibi sessizdi. Bir at seçti kendisine. Yavaşça çıktı saraydan. Kıvrılınca köşeyi mahmuzladı atı. Bir solukta vardı aynı eve. Kapı tokmağının sesi bir kez daha yankılandı. Zayıf, cılız, ürkek bir kadın sesi, titreyerek sordu:
- “Kim o?”
- “Teyze aç hele bir olaya şahit oldum. Beni mazur gör, uyku tutmadı. Meraktan kurtar, nedir bütün bunlar?”
Kadın heyecanla, hayretle kapıyı çabucak açtı. Gözleri karanlıkta ışıl ışıldı.
- “Yavrum evladım kimdi o? Madem gördüm diyorsun, ne olur söyle.”
- “Kim olduğunu sorma! Kellemden korkarım söylenmeyecek bir zattır. Merakımı giderirsen ne ala, yoksa sen beni görmedin ben seni.”
Kadın üzülmüştü. O büyük zatı öğrenememişti. Mahzundu boynu büküktü. Hıçkırıklar içinde boğuluyordu, güçlükle konuştu;
- “Peki madem öyle o sır seninle kalsın.”
Kapıyı ardına kadar açmıştı, kafası kopuk adamı içeri sürükleyip üzerine bir örtü atıvermişlerdi. Güçlükle konuştu,
- “Bu benim oğlumdu, içkili gelmişti, bana tecavüz etmek üzereydi, Yarabbi beni kurtar diye çok yalvardım. Sonunu sen biliyorsun.”
Arabacı donup kalmıştı. Aman Allah’ım böyle bir şey olabilir miydi? Kadının içeri kaçışını dahi fark edemedi. Söylenenler beynini tırmalıyordu, kulakları uğulduyordu. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Olduğu yere yığıla kaldı. Neden sonra kendine geldi. Biraz sakinleşmişti.
Onca yolu nasıl gelmişti, bilemedi. Düşünüyordu. Her gün hizmetinde bulunduğu bu zatı neden şimdiye kadar tanıyamadığına yanıyordu. O kadın nasıl bir kadındı ki duası kabul edilmişti? Koca sultan nasıl sultanmış ki: O’na git o kadını kurtar demişlerdi. Kim demişti? Nasıl demişlerdi? Hafsalası almıyordu. Nasıl oluyordu bütün bunlar? Görünüşte bir kafa kopmuştu. Ama o, çözmüştü her şeyi. Bu sırrı kimselere açmaya cesaret edemezdi. Belki son günlerinde ifşa edebilir miydi, kim bilir? Aklı karmakarışıktı.
Demek her şey böyle idi. Görünenin altında anlaşılamayan bambaşka bir dünya, manevi bir dünya, manevi bir hayat vardı. O artık ehlince malum o hayatı, o hazzı istiyordu. Nasıl da farkına varamamıştı. Ne büyük bir gafletti. Deryanın yanında bulunup, damladan istifade edememek ne acı diye düşündü. Dünyanın geçici, aldatıcı zevkleri ile uğraşmamalı, perdenin altını görmeli diyordu.
Artık içi içine sığmıyordu, coşmuştu.

Dağa taşa haykırıyordu:
- Asıl hayat bu, bu hayatı tanımak, yaşamak lazım. O hazzı tatmalı, içeri girmeli, O’nunla olmalı;
Kapıyı arala ya Rab! Beni de içeri al ya Rab! O hazzı tattır ta Rab! Nasib et!.. Nasib et!..

Kaynak: Ulu Hakan 2.Abdülhamid nfk

VECHEDDİN ARVAS BEYİN BİZZAT ŞAHİT OLDUĞU BİR OLAY


Enver Ağabey’imizin kayınpederleri muhterem Hüseyin Hilmi Işık’ın arkadaşı Habil Amca (Kalkıcı) Kocamustafapaşa’da otururdu. Eski bir terziydi ve çocuğu olmamıştı. Kendisi gibi yaşlı olan hanımı ile yaşıyordu.

Ara sıra ziyaretine giderdim. Yine bir gün yanındaydım. Bir ara dedi ki:

– Elektrik, su faturalarını ödeyemiyorum. Telefonu borçtan dolayı kestiler. Faturaları Enver Bey’e göndersem ayıp olur mu?
– Neden ayıp olsun Habil Amca, biliyorsunuz sizi çok severler.

Hanım Teyze içeri odaya geçti, faturaları getirmek için… O sırada kapı çaldı, ben koştum açmaya…

Bir baktım kapıda Enver Ağabey!

“Nerede benim kıymetlim, nerede Habil Amcam?” diyerek neşe ile odaya girdiler.

Habil Amca’nın yüzünde büyük bir şaşkınlık…
“Biz de sizden bahsediyorduk Vecheddin oğlumla” dedi.

Enver Ağabey, onun elini tuttu:

– Habil Amcam hakkını helal et, sizi ziyaret etmeye biraz ara verdim. Rahatsızlığım vardı. Ancak gelebildim.
Biraz sohbet ettiler. Kalkarlarken oturdukları koltuğun kenarına bir zarf bıraktılar.

Habil Amca:
“O ne?” dedi.
Bendeniz zarfı Habil Amcaya uzattım. Habil Amca zarfı açıp içinde para görünce beyaz yüzü kızardı.

“Hayır, olmaz” diye, Enver Ağabey’e uzattı.

Enver Ağabey:

“Sen bunu kabul etmesen ben çok üzülürüm ama” dedi. “Beni üzmek mi istiyorsun?”
O sırada Hanım Teyze’nin yanında duran mukavva kutuya uzandı:

– Ne var bunda?

Açtı baktı, kırışmış faturalar. Onları tek tek düzelterek üst üste koydu, katlayıp iç cebine attı.

“Habil Amca siz hiç merak etmeyin, bundan sonra da hepsi sizden habersiz ödenecek” dedi. “Otomatik, otomatik!” diye güldü.
Habil Amca ellerini havaya kaldırıp öyle bağrı yanık bir dua etti ki hepimiz ağladık. O dualar ve nice dualar inşallah onun ruhuna yetişecek.

Vecheddin Arvas / İstanbul

Sizinle küfr arasında perde vardır

"Sizinle küfr arasında perde vardır." Efendi hazretlerinin müridlerinden Habil efendinin naklettiği bir vaka...

Kaynak: (Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakim Arvasi Külliyatı )

                                       Hüseyin Hilmi Işık efendi ve Terzi Habil amca (Kalkıcı)












Hilmi hocamıza ve kitaplarına haksız olarak saldırıldığına inandığım için insanlar nezdinde hocamızın ve kitaplarının bu paylaşımlardan etkilenerek kötü bilinmemesi için bunu yazmak zorunda hissediyorum kendimi.

"Habil efendi dedi:Hilmi beyle,Efendinin huzurunda idik.Efendi ikimize: "Sizinle küfr arasında perde vardır" buyurdu.Bu sözü efendi hazretlerinden Süleyman Kuku efendiye nakleden bizzat Terzi Habil amcadır.Süleyman Kuku bey efendi hazretlerinin böyle buyurduğunu bizzat terzi Habil amcadan kendi kulaklarıyla işittiğini bildirmişlerdir."

Not: Bu meseleyi nakleden Süleyman Kuku efendi halen hayattadır.İkinci bir husus bu nakli bizzat Terzi Habil Amcadan dinlemiş olan kimseler vardır bu hususu insanlar Terzi Habil amcayla çokça görüşüp konuşma imkanına kavuşmuş olan kişilerede sorup öğrenebilirler.Terzi Habil amcanın konuşup görüştüğü ve birarada bulunduğu kimselere de efendi hazretlerinin hocamızla kendisine buyurduğu "sizinle küfr arasında perde vardır." sözünü bahsetme ihtimali küçümsenmeyecek derecede çok yüksektir.

Efendi hazretlerinin Hilmi hocamızla Habil amcaya ithafen "Sizinle küfr arasında perde vardır" buyurduğunu ve efendi hazretlerinin bu sözünü bilen insanların Hocamız için hain,yahudi uşağı,ingiliz ajanı,sahtekar, ikiyüzlü ve bunun gibi bir çok hakaret içeren kelimelerle hakaret etmesi efendi hazretlerine de hakaret etmek demektir.Hocamıza hakaret edenler bunu bilsinler istedim.

Dehre gelenin her biri bir kâr ile gitti

Dehre gelenin her biri bir kâr ile gitti 
Mü'min olanın cümlesi ebrâr ile gitti

Ol kimseye kim ermedi eltâf-ı inayet
Zulmette kalıp zümre-i füccâr ile gitti

Anlar ki özün kurtaramaz nefsin elinden 
Girdaba düşüp âlem-i devvâr ile gitti

Kâl ehli dahi kâlini irgürmedi hâlâ 
Kesrette kalıp âlem-i ağyar ile gitti

Mecnûn'u görün oldu kamu dillere destan 
Leylâ diyerek âhiri ol zâr ile gitti

Ferhâd dahi Şîrîn için dağları deldi 
Verdi serini O da o ikrar ile gitti

Bülbül dahi feryâd ederek gül budağında 
Lâl oldu dili görmedi ol hâr ile gitti

Pervaneyi gör şem'i görüp canını attı 
Mahvetti özün ol dahi ol nâr ile gitti

izhâr idüben eyledi dâ'vâ-yı "Ene'l-Hakk" 
Mansûr'u görün ol dahi ber-dâr ile gitti

Ol serverimiz Ahmed ü Mahmûd u Muhammed 
Ol "sûre-i İsrâ"daki esrar ile gitti

Hem âlim ü kâmiller ile bunca velîler 
Bunlar dahi her biri bir âsâr ile gitti

Teblîğ ederek bizlere ahkâmını Hakk'ın
Bu zümre kamu rü'yet-i dîdâr ile gitti

Sâmî gibi sultâna kılan sıdk ile bîat 
Ol rûy-ı Muhammed'deki envâr ile gitti

Salih ise hep benliğini pîrine verdi 
Çıktı aradan vuslat-ı dîdâr ile gitti.

Çare ne ?

"Hû" deyip devrâna geldim bu cihâne çâre ne 
Çok zamandır hadim oldum ben bu hâne çâre ne

Dört anâsırla mürekkeb mâyemiz derttir bizim 
Hicr ile döndü elif kaddim kemane çâre ne (1)

Arayıp "yüz elli" de "yüz üç" makamın bulmuşam 
Anın için düşmüşem âh u figâne çâre ne

"Otuz iki"nin "otuz iki" kapısı vardurur 
Otuz iki hadimi var hâricâne çâre ne

Hem otuz iki hükümdar her tarafta hükm eder 
Hizmeti zordur buların sadıkane çâre ne

Olmadı dil şehri asla mekr-i tufandan halâs 
Girmedi asla sefînem bahr-i âne çâre ne (2)

Bu cihan halkını gördüm cümlesi hizmettedir
Her birini gezdiribdir âb u dâne çâre ne

Gel hakîkatle nazar kıl bu cihanın halkına 
Cümlesinin dirliği ceng ü cidaldir çâre ne

"Fakrî fahrî' ihtiyar et sen sana gel ey gönül 
Gel hakkı sen sende bul gitme yabane çâre ne

Gir muhabbet âlemine giy melâmet hırkasın 
Halkı koy desin sana olmuş dîvâne çâre ne

Her kaza çevganına karşı duran bir ben miyim 
İşte geldim âhiri dârü'l-emâne çâre ne

Ma'şûkun çevri tükenmez hem belâsı âşıkın 
Dûd-ı ahım erdi heft-âsumâne çâre ne (3)

Halk-ı âlem cümlesi mir'âtım olmuştur benim 
Seyr ederim her taraftan yane yane çâre ne

Her ne var a'lâ vü esfel hep sıfâtımdır benim 
Ger akıllı ger dîvâne cahilane çâre ne

Bir acâib bahre düştüm âbı yok tufanı çok
Gelmişim ihlâs ile sen keştibâne çâre ne

Pîr-i Sami gibi şaha eylemişem bîati 
Girmişem dergâh-ı pîre âşıkane çâre ne

Gel yeter ağlatma şahım bu zaîf bî-çâreni
Ağlamaktan eşk-i çeşmim döndü kane çâre ne

Darb-ı bahrân târih-i tevellüdüm olmuş benim (4)
Müddet-i ömrüm erişti şimdi câne çâre ne

Sâlih'em senden muradım "fakrî fahrî"dir benim 
Yok huzur ile yüzüm varam dîvâne çâre ne

Mürşid-i Kâmilin Vasıfları

   Mürşid-i kâmil,kendinden önceki bir kâmil mürşidden feyz alarak nihâyete kavuşan ve onun gibi feyz verebilecek bir kuvvet ve tasarrufa kavuşan islâm alimi demektir.Bu kuvvete kavuştuğu,mürşidi tarafından kendisine yazılı olarak bildirilir.Mürşidlerin böylece birbirlerinden feyz almaları,bir zincirin halkaları gibi eklenerek,Resûlullah'dan (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanımıza kadar gelmiştir.Ya'nî bir mürşid-i kâmil,Resûlullah'dan  başlıyarak,mürşidleri vâsıtası ile,kendi kalbine kadar akmakta [aksetmekte] olan feyizleri,hâlleri,bereketleri,başkalarının kalblerine akıtmaktadır.

   Mürşidin ve feyze kavuşmak isteyen Mürîdin,sâlih müslüman olmaları lazımdır.Ehl-i Sünnet itikadında olmayan,meselâ Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine dil uzatan,dört mezhebden birine uymayan,haramdan sakınmayan,meselâ zevcesini,kızını ve emri altındaki kadınları açık gezdiren ve çocuklarının islâm bilgisi,Kur'an-ı kerîm öğrenmeleri için çaba göstermiyen bir kimse,mürşid değil, sâlih bir müslüman bile sayılamaz.

   Mürşidin her sözü,her işi,Ehl-i Sünnete ve dîn kitâblarına uygun olur.Resûlullah'ın hicretinden bin sene geçtikten sonra (Âhır zaman) başladı.Kıyâmet alâmetleri çoğaldı.Âhır zamanda Allahu teâlâ  Kahhâr  ve Mudill ism-i şerîfleri ile tecelli edecek,fitne,felâket artacaktır.Dîn bilgileri bozulacak,Ehl-i Sünnet âlimleri ve mürşid-i kâmiller azalacaktır.

   Dil ile zikretmek,ya'ni Allah,Allah demek çok sevâbdır ve kalbin zikr etmesine sebep olur.Fakat kalbin zikr etmesi için sâlih müslüman olmak ve senelerce çok zikr etmek lâzımdır.Zikr etmeği bir mürşid-i kâmil telkîn eder ve teveccüh buyurursa,ya'ni bunun kalbinin zikr etmesine yardım etmeleri için,kendi mürşidlerinden yardım isterse,kalbi hemen zikr etmeye başlar.

   Mürşid-i kâmil yoksa,bir mürşid-i kâmili hâtırlar,ya'ni gözünün önüne getirip,onun yüzüne [feyz kaynağı olan iki kaşı arasına] bakar [gibi durur].Kendine teveccüh etmesi [kendini,muhib,mensûb,ve mürîdlerinden sayması] için,kalbi ile yalvarır.Buna Râbıta denir.

Hüseyin Hilmi Işık (rahmetullahi aleyh) efendinin vasiyetinden alıntıdır.

Yemek verenin kalbinin kırılması yemeğin kabulune sebeptir

İmam-ı Rabbani Hazretlerinden İnciler 
... İyi düşünerek ve inceleyerek anlaşılıyor ki, dünyâda eğer, derd ve musîbetler olmasaydı, dünyânın hiç kıymeti olmazdı. Dünyânın zulmetini, sıkıntısını, hâdiseler, acı olaylar gidermekdedir. [Dünyâ dertleri, rûha elem verir. Bu elemi, inkisârı, ibâdet olur, derecesi yükselir.] Dertlerin, elemlerin acılıkları, bir hastalığı iyi edecek, fâideli ilâcın acılığı gibidir. Bu fakîr, anlıyorum ki, bozuk niyyet ile, gösteriş için, menfe'at için yapılan, ba'zı ziyâfetlerde, yemeğe kusûr bulmak veyâ başka sûretle, yapılan eziyyet ile, ziyâfet verenin kalbinin kırılması, yemekdeki zulmeti, niyyetin bozukluğu ile hâsıl olan günâhı gidermekde, kabûl olmasına sebeb olmakdadır. Eğer müsâfirlerin şikâyeti, hakâreti olmasaydı ve ziyâfet sâhibinin kalbi kırılmasaydı, yemek karanlık ve günâh olacak, kabûl edilmiyecekdi. Kalbin kırılması, kabûle sebeb oldu.
O hâlde, hep cism ve cesedimizin râhatını ve tadını düşünen ve hep bunun peşinde koşan bizler, çok zor durumda bulunuyoruz: Vezzâriyât sûresinde, ellialtıncı âyet-i kerîmede meâlen, (İnsanları ve cinni, yalnız ibâdet etmeleri için yaratdım) buyuruldu. İbâdet de, kalbin ve rûhun kırıklığı, kendini aşağı bilmesidir. İnsanın yaratılması, kendini hakîr bilmesi, aşağı görmesi içindir. Bu dünyâ, müslimânların âhıretlerine, Cennetdeki ni'metlerine göre, bir zindân gibidir. Müslimânların, bu zindânda zevk ve safâ aramaları, akla uygun olmaz. O hâlde, dünyâda eziyyet, sıkıntı çekmeğe alışmak lâzımdır. Burada mihnetlere katlanmakdan başka çâre yokdur. Allahü teâlâ, mubârek ceddiniz hurmetine "aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti etemmühâ ve minettehıyyâti eymenühâ", biz za'îf kullarına bu yolda yürüyebilmek nasîb eylesin. Âmîn.
[(Reşehât)da, Ubeydüllah-ı Ahrâr hazretleri "rahmetullahi teâlâ aleyh" buyuruyor ki, (İnsanlar ibâdet yapmak için yaratıldı. İbâdetin hulâsası, özü de, kalbin her zemân Allahü teâlâdan âgâh olmasıdır). 46. cı ve 99. cu mektubları ve 155. ci Ma'sûmîyeyi okuyunuz!]
Müjdeci Mektublar - 64

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN VE TÜRBEDÂR

Yavuz Sultan Selim Han’ın türbedarlarından biri, bir oğlan çocuğunun dünyaya gelmesini çok istiyordu. Bu yüzden hâmile bulunan hanımının bir isteğini iki etmiyordu. Ancak hanımı o sabah, kendisinden kiraz istemişti. O da, hâmilelerde bu gibi isteklerin olacağını zâten biliyordu. Lâkin kirazın henüz çıkmaya başladığı bu günlerde, çok pahalı olduğu da muhakkaktı. İmkânsızlıklarına rağmen, ümit vererek evden ayrılmıştı. Şimdi türbeyi süpürüyor, hem de bunu düşünüyordu. 
Akşam eve varınca hanım, “kiraz aldın mı?”diye sorarsa, ne diyecekti. İçinden her türlü fikir geçiyor, fakat bir türlü çıkış yolu bulamıyordu. Çünkü pahalı kirazı alacak parası yoktu. Tam bu esnâda, elindeki süpürgenin sapıyla, yıllardır hizmetini gördüğü Yavuz Sultan Selim Hân’ın sandukasına vurdu ve şöyle söylendi: “Hey Koca Sultan!Sana senelerdir hizmet ediyorum, bir defacık olsun himmet etmedin. Ne olacak şimdi benim hâlim? Kiraz alacak param yok. Hanımın hâli de meydanda!..”Akşam olur büklüm büklüm eve gelir. Başka hâdiseler sabahki isteğin üzerini örttüğü için kiraz unutulur. Ertesi sabah yine âdeti olduğu üzere türbeye gelir, kapıyı açıp beklemeye başlar. Bir anda karşısında Sultan Abdülhamid Hân’ın adamı belirir:—Efendi,Sultan seni huzura çağırır, hemen faytona buyur!der.Şaşkınlıktan küçük dilini yutacak hâle gelir. Sultan, kendisini niçin çağıracak? Kendisi bir türbedârdır. Sultan’ın huzuruna çıkacak kimselerden değildir. Olsa olsa bir şikâyet, bir suç haberi vardır; o yüzden çağırır.Emri tebliğ eden adam fazla sabırlı değildir.—Efendi ne durursun, Sultanın emrini tebliğ ederim sana!Bakar ki ağırdan almanın zararı olacak... Çaresiz faytona atlar, doğruca sarayın avlusuna inerler. Nöbetçiler girer çıkar, hemen huzura alırlar.Abdülhamid Hân, kendisini şöyle tepeden aşağı bir süzer. Sonra, kelimelere basa basa fakat yumuşak bir edâ ile sorar:—Ceddim Yavuz Selim Hân’ın türbedârı sen misin?Güçlükle cevap verir:—Evet Sultanım!—Söyle bakalım dün türbede neler oldu?Derdin nedir? Bir meselen olmalı?Bir anda zihninden bir sürü şey geçer. Acabâ Sultan neyi sormak istiyor, neyi kastediyor? Hangi derdimi soruyor? Şaşkın ve ürkek bir edâ ile:—Sultanım birşeyler olmadı, bir derdim de yoktur. Sağlığınıza duâcıyım.Abdülhamid Hân sesini hem yükseltir, hem de sertleştirir:—Türbedâr efendi! Sana söylerim. Dün türbede neler oldu, meselen nedir, açık söyle!Bir şeyler hisseder bu defa. Ama söylemeye cesâret gerek. İster istemez hâdiseyi anlatır:—Sultanım, zevcem hâmile. Benden kiraz istedi. Çok pahalı olduğu için alamadım. Bunun için de velînimetim Sultan Selim Hân’ın sandukasına dokundum; bunca yıldır hizmetini görürüm, bir himmetini görmedim, dedim.Ortalığı bir sessizlik kaplar. İki tarafta da derin tefekkür... Neden sonra daldığı âlemden çıkan Abdülhamid Hân, söylenmeye başlar:—Sen orada dedemin sandukasına vurdun, o da burada sabaha kadar benim başıma vurdu. Al şu bir kese altını, bir daha böyle şeyler için Selim Hân ceddimi rahatsız etme, doğruca bana gel!Bundan sonra emir subayına dönen
Abdülhamid Hân:—Selim Hân’ın türbedârının maaşı iki misline çıkarılsın, sıkıntıdan kurtulsun. Bir derdi olunca da hemen bana gelmesine izin verilsin.

(Mekki) dedemin önüne diz çöküp ilmihali iki sefer hatmettim

Kücük yalıda oturuyordum Taha üçışık abi mescide gelip tam ilmihali okuyordu.Cümle cümle,kelime kelime açıklıyordu .Dinliyenler cok istifade ediyorduk.Keşke bugünde imkan olsa gidip dinlesek.
Taha (Üçışık) abi ben saadet-i ebediyye'den mezunum, (Mekki) dedemin önünde diz çöküp ilmihali bastan sona iki sefer hatmettim dedi.

Anlatan: İdris CEBECİ

Harâma nâzar nisyân ettirir

Bir gün bir Hâfız-ı Kur'an, İmam Şafiî Radiyallâhü anh'a gelir ve
der ki;
''Efendim nisyâna düşüyorum (unutuyorum)''
Müçtehid İmâm şöyle buyururlar;
''Harâma nâzar etme, harâma nâzar nisyân ettirir.''

Kalp

1955 senesinde Kuleli’de öğretmen iken, talebeler bana bir suâl sordular. “Kâfirler Cennete gidecekler mi, gitmiyecekler mi?” diye. Ben de onlara bir cevâb yazdım. Sene sonuydu. Bir dersde talebelere bunu böylece anlatdım. Dedim ki: “İsterseniz ben bu cevâbı yavaş yavaş okuyayım. İstiyen defterine yazsın”. Ben okudum, onlar yazdılar. Enver de yazdı, Zeki de yazdı. Sonra bunları çoğaltıp, gitdikleri yerlerde tanıdıklarına dağıtdılar.

Küfür’den sonra en büyük haram, kalb kırmakdır kardeşim. Hattâ kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş defâ yıkmakdan daha büyük günâhdır. Neden? Çünki Kâbe, kul yapısıdır. Kalb ise Allahü teâlânın kudretiyle var olmuşdur. Hem sonra kalb kırmakda zulüm vardır, kul hakkı vardır. Zâlimler, bu zulümlerinin cezâsını çekmeden âhirete intikal etmezler. Yâni hem dünyâda çekerler, hem de âhiretde. Çok fenâ.

Mektûbât’da buyuruyor ki: “Cenâb-ı Hak, yaratdığı organlar içinde, kendine en yakın olarak kalbi yaratmışdır. Ona “cârullah” diyor. Yâni Allahü teâlâya komşu. Cenâb-ı Hak, kendine bir komşu yaratmış. Yâni Allahü teâlâ yeryüzünde, ister mü’min olsun, ister kâfir olsun, ister evliyâ olsun, isterse fâsık ve fâcir olsun, bir kulun kalbi kırıldığı zaman, Allah bundan incinir. Çünki kâfir de olsa, Onun kulu. Kulunu incitene Allahü teâlâ incinir.

Bir büyük zâtın kabrine gitdiğiniz zaman, onu kabrin içinde düşünmeyin kardeşim. Onu Arş’da düşünün. Aksi hâlde istifâde edemezsiniz. Evet, kabirle ilgisi var. Bedeni kabirde çünki. Ama rûhu Arş-ı âlâ’da. Kabirden istifâde etmek çok zordur. Bir kere o zâtı, kabrin içinde yatmış vaziyetde düşünmek olmaz. Kabirle irtibâtı var. Ama o zât, ceset demek değil ki. İnsan demek, “ruh” demekdir. Ruh da Arş’dadır. Böyle düşünülürse, feyz alınır.

İnsan, her zaman, her yerde, hep sevdiğinden bahsedilmesini ister, mevzû hep ona açılsın arzu eder.
Ya kendisi bahseder, ya da birinden dinlemek ister.
Ama hep onu ister.
Ondan bahsetmeyi sever.
Bu, onun elinde değildir.
Çünki âşıkdır ona.
İşte, bu sevgiyle işbağ hâlinde olanlar, kabirde de, mahşerde de, cennetde de, hep sevdikleriyle berâber olacaklardır.

Bu, ne büyük müjde kardeşim.

“El-mer’ü mea men ehabbe”
buyurulmuş.
Kim buyuruyor bunu?
Sevgili peygamberimiz.
Yâni kişi, dünyâda kimi seviyorsa, âhiretde de onunla berâber olacakdır.
“Allahümmerzuknî hubbeke ve hubbe men yuhibbüke ve hubbe amelin yukarribünî ilâ hubbike”.
Yâni yâ Rabbî, bana, kendi sevgini ver, seni sevenlerin sevgisini ver ve sevdiğin amellerin sevgisini ver, yâni o amelleri yapmayı bana sevdir yâ Rabbî.

İnsan ölürken, her şeyi unutur efendim.
Çünki vücuddan can çıkarken, önce beyinden başlar çıkmaya, sonra aşağı doğru iner.
Canın çekildiği her kademede, orası ölür.
Meselâ can, boğaza kadar geliyor, buradan yukarısı ölmüş oluyor.
Sonra yavaş yavaş iniyor aşağıya doğru.
Tabii boğaza kadar gelince, beyindeki bilgilerin hepsi siliniyor, beyin ölüyor çünki.

Bırakın ölümü, insan yaşlandığı zaman bile kendi evini unutabiliyor, arkadaşının ismini unutuyor.
Hattâ kendi oğlunun, kızının ismini bile unutabiliyor efendim.
Unutkanlık, biz kullar için. Hele ölürken, o telâşla insan her şeyi unutur.
Ama kalb, ölmedi henüz. Çünki kalb, en son ölür.
Can, en son kalbden çıkar.

Dolayısıyla kalbde “aşk” ve “sevgi” varsa, hele “îmân” varsa, kalbinde Allah sevgisi,
Resûlullah sevgisi varsa, bu büyüklere muhabbet varsa, sevdiği kimseleri karşısında görür efendim,
hele Resûlullah Efendimizi mutlaka görür, o anlatılmaz güzelliği görür, o zevki tadar, öyle ölür, öldüğünün farkına bile varmaz efendim.
Âşık olanlar bunu iyi bilirler.

Bir hadîs-i şerîf var, meâlen
“Büyük günâh işliyenler, Allah yolunda yürüsünler”
buyuruluyor.
Yâni Allah yolunda cihâd etsinler ki, günâhları affolsun.
Cihâd demek, ehl-i sünnet bilgilerini yaymak demekdir.
Mü’minin cihâdı, İslâmiyyetin öğrenilmesine vesîle olmakdır, ehl-i sünneti anlatan kitâbları yaymakdır.

İki hastalık var ki, çok tehlikelidir kardeşim.
Biri küfür, biri de tembellik.
Küfrün ilâcı belli, tövbe etmek ve kelime-i şahâdeti, kelime-i tevhîdi söylemek.
Peki ya tembelliğin ilâcı?
Onun ilâcı da namaz kılmakdır.
Namaz kılan, tembel olamaz efendim.

Allah, celle celâlüh, fıkıh ilmiyle uğraşanları sever.
Yâni Allah’ın sevgili kulu olmak için, fıkıh okumak lâzım, fıkıh öğrenmek lâzım.
Bilmeden müslimânlık olmaz.
Yâni islâmiyyete uymak, fıkıh bilgisiyle olur ve Allahü teâlâ, sevdiğine fıkıh öğrenmeyi nasîb eder kardeşim.

Kalbden dünyâ muhabbeti nasıl çıkar? 
Ya Allahü teâlânın ismini çok söyliyeceksin,
“Allah! Allah! Allah!” diyeceksin, veyâhut da bir mürşid-i kâmili seveceksin.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Hâlid hazretleri, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, bu büyüklerden birini çok seveceksin.

Bunlardan birine âşık olacaksın.
Onları sevmek için de, hayât hikâyelerini okumak lâzım.
Onların hayât hikâyelerini okuyunca, onların sevgisi insanın kalbine yerleşir.
Onların sevgisi kalbe yerleşince, “dünyâ muhabbeti” çıkar.

Dünyâ muhabbeti çıktı mı, “Allah muhabbeti” kendiliğinden gelir yerleşir.
Demek ki, dünyâ muhabbetinin kalbden çıkması için, ya mürşid-i kâmile muhabbet, veyâhut da Allahü teâlâyı çok zikretmek lâzım.
Allah’ı zikretmek de “nemâz” ile oluyor.
Allahü teâlâyı zikredince dünyâ muhabbeti kalbden çıkıyor.

Seyyid Abdülhakîm Üçışık Hazretlerinin Şemâili


Seyyid Abdülhakîm efendi (kuddise sirruh) vücûdca gayet mu’tedil ve kusursuzdu. Buğday tenli idi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilâl gibi olup, kabarık, ince ve mevzundu. Nûr bakışlı gözleri irice idi. Normalden büyük ve ahenkli burnu, Arvâsîlerin karakteristik hususiyetini taşırdı. Yüzü zaifce idi. Sakalı sık idi. İnce dudaklarının çerçevelediği mübarek ağzını açtığı zaman, incileri mahcûb edici beyazlıktaki dişleri arasından bir nûr fıskiyesi hâsıl olurdu. Bedeni iri yapılı idi. insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı. Her hâli ve harekâtı ile şerîate uyar, en küçük benlik kokusuna yer vermezdi. Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği işitilmemiştir.

“Bizler hesaba dâhil değiliz, soldaki sıfırlar gibiyiz. O büyüklerin yazılarını anlayamayız, ancak bereketlenmek için okuruz” buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi. Yakınlarından birine: “Tekkeler kapanmasaydı burada birkaç velî yetişiyordu” buyurmuştur. Din bilgilerinde ve tasavvufun ince ve derin ma’rifetlerinde derya idi. Üniversite mensûbları, fen ve devlet adamları, hukukçular, çözülmez sandıkları güç bilgileri sormağa gelir, sohbetinde, dersinde, bir saat kadar oturunca, cevâbını alır sormağa lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi.

Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametler görürdü. Keramet göstermekten çok sakınırdı. Şivesi ve yolu hep istikametti. Çok heybetli ve temkin ehli idi. İlâhî irâdeye bağlı olmaktan gelen bir teslimiyet içindeydi. Ahlâkı, Resûlullahın (sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem) ve Eshabının ve Ehl-i beyt imam ve büyüklerinin (radıyallahü anhüm) ahlâkı üzere idi. Sanki Eshab-ı kiram devrinden bu zamana bir yadigârdı.

Huzuru, edebi, hayası, hikmeti, letafeti ve zerafeti devirler ötesini hatırlatırdı. Çok müsâfir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Kömür alırken kömürcü ile on para için pazarlık edip, sâile [dilenciye] ikibuçuk lira sadaka verdiği zaman hikmetinden suâl edenlere: “Pazarlık etmek sünnettir. Ayrıca büyük amcam hazreti Hasan (radıyallahü anh) dan, ‘çok pazarlık ederdi’ haberi bize geldi. Sadaka vermek de, iyi vermek de sünnettir. Sünnete ittiba etmeğe çalışıyorum” buyurup, şerîat emir ve yasaklarını bildirirken dahî alçak gönüllülük dersi verirdi.

Bir defasında Fransız sefirine, Piyer Loti’yi ziyarete gelmişken, Efendi Hazretlerinin hâlinden bahsetmişler. O da Efendi’yi görmek istemiş ve zâten yakın yerde olan Efendi’ye gelmiş. Efendi’nin cami yanında, demir parmaklıklar önünde çekilmiş sarıklı cübbeli resmi o günün hâtırasıdır. Elçi, biz Almanya’yı dost bildik, fakat onlar bize harb açtı, Fransa’yı işgal ettiler sebebi nedir? Diye sordu. Efendi: “Fransızların başında Cumhur reisi, Almanların başında Hitler, ya’nî kral vardır. Cumhur reisi maaşlı memur hükmündedir. Kral ise memleketin sahibidir. Onun için aralarında çok fark vardır” buyurunca, sefir, cevâbı çok beğenmiş ve Efendi Hazretlerini, kendine göre feylesof ünvânı ile takdir etmiştir.

Efendinin kabiliyet ve talebinin ziyâdeliğindendir ki, daha mürşidinden ilk rabıta emrini alıp, rabıta yapmağa başlayınca, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerini görmüş, kendisine birçok şeyler suâl edip cevâblarını almıştır. Rüyalarına zâten kendileri ayrı bir yer vermiştir. Önceleri yaz günlerinde eshabı ile Marmara sahillerine, yani Yeşilköy taraflarına gider, sahilde çok tatlı sohbetler eder, denize de girerlerdi. Sonra bazı pis kimselerin yüzünden “Marmara kirlendi” buyurup, yukarıda işaret edildiği gibi Boğaz içinde Kavaklara gider oldular. Boğaziçi vapurunun arka üst kısmında oturur, gözü ağyara almasın diye karşısına eshabından birini, meselâ Şâkir efendiyi oturturdu.

Her haliyle eshabına canlı bir İslâm hayâtı dersi verirdi. Bir defasında Altınkum’da iken oturdukları yere keman çalarak bir çingene yaklaşır. Eshabı mâni’ olmak isterler de, Efendi’nin dudaklarından şu basit, fakat manidar ilim cümlesi duyulur: “Haram da rızıktır. Cenâb-ı Hak’tan halâl ve hayırlı rızık istemelidir.”  Bu tenezzühlerinde nice fevkalade halleri müşahede edilirdi.

Gün olur, bir termos çay akşama kadar bitmezdi. Buyururdu: -Siz ne idiği bilmiyorsunuz, ne olduğumuzu biraz görmüş anlamışsınız. Ben ne idiğimizi biliyorum. Ne hale getirildiğimizi de. Onun için bizi bu hâle düşürenleri sizden daha çok tanıyorum. -Yâ Rabbi, huzuruna getirecek hiçbir amelim yok, habis ruhlu kimselere buğzumdan başka. Gün gelir, taşıdığı büyük emânetin ağırlığını hisseder ve: “Ben zayi’ oldum” buyurur. Zaman olur, Resûl-i erkemden (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kendilerine kadar gelen ulvî emâneti verecek kimse bulamadığından esef ve ızdırabla: “Keşke Beyoğlunda bir tütüncü dükkânım olsaydı da, kimse beni tanımasaydı” derdi.

Kendisine, Sultan Ahmed Câmi’-i şerifi imamı, kızının hıfzını câmi’de erkeklere dinletti, dediklerinde: “Kızını Beyoğlu’nda açık gezdirseydi, bu kadar günâh işlemezdi” buyurmuştur. Kısaca Seyyid Abdülhakîm efendi (kuddise sirruh) : “Ümmetimin âlimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir”, “Âlimler Peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerifleri ile bildirilen ve medh edilen mutlak ya’nî her bakımdan, ya’nî zahirî ve bâtınî ilimlere sâhib en büyük âlimlerden ve belki hazreti Mehdi’ye kadar mislî gelmeyecek mürşidlerden idi. Böyle bir zâtı, bizim gibi elinden ve dilinden kimseye bir fâide gelmez, nefsinin esaretinden, şeytanın hilelerinden kurtulmamış olan bir zavallı hangi yüzle, hangi söz ve özle anlatmağa cür’et edebilir. (Süleyman Kuku-Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin Külliyatı-1.Cilt- s.362-364)

Ö L Ü M NEDİR ?

Ölüm, yok olmak demek değildir. Ölüm, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesidir. Rûhun, bedenden ayrılmasıdır. Ölüm, insanın bir hâlden, başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmesi gibidir. Ömer bin Abdüla’zîz hazretleri buyurdu ki, (Sizler, ancak ebediyyet, sonsuzluk için yaratıldınız. Lâkin bir evden, bir eve göç edersiniz). Ölüm, mü’mine hediyyedir, ni’metdir. Günâhı olanlara musîbetdir. İnsan ölümü istemez. Hâlbuki ölüm, fitneden hayrlıdır. İnsan yaşamayı sever. Hâlbuki ölüm, ona hayrlıdır. Sâlih olan mü’min, ölüm ile dünyânın eziyyet ve yorgunluğundan kurtulur. Zâlimlerin ölümü ile memleketler ve kullar râhata kavuşur. Bir zâlimin ölümünde, söylenen eski bir beyt şöyledir:
Mü’minin rûhunun bedenden ayrılması, esîrin hapisden kurtulması gibidir. Mü’min öldükden sonra, bu dünyâya geri gelmek istemez. Yalnız şehîdler, dünyâya geri gelip bir dahâ şehîd olmak ister. Ölüm, her müslimân için hediyyedir. Bir adamın dînini, ancak mezârı korur. Mezârdaki hayât ise, ya Cennet bağçelerinde bulunmak veyâhud da, Cehennem çukurlarında bulunmak gibidir.
Ölümden kurtulmak, mümkin midir? Elbette değildir. Kimsenin bir sâniye bile yaşamaya elinde imkânı yokdur. Eceli gelen ölür. Bu vakt, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ândır. Kur’ân-ı kerîmde bir âyet-i kerîmede meâlen, (Ecelleri geldiği zemân, onu bir sâat ileri ve geri alamazlar)buyurulmuşdur.
Allahü teâlâ bir kimsenin ölümünü nerede takdîr etdi ise, o kişi malını, mülkünü, evlâdını bırakıp orada vefât eder.
Allahü teâlâ, bizim günde ne kadar nefes alıp verdiğimizi bilir. Onun bilmediği bir şey yokdur. Îmân edip, hayâtımız ibâdet ile geçdi ise, sonu se’âdet olur. Allahü teâlâ Azrâil “aleyhisselâma” buyurur ki: (Dostlarımın canını kolay al, düşmanlarımın canını güç al!). Îmân sâhiblerine, bu ne büyük müjdedir. Îmândan mahrûm kalanlar için de, ne büyük felâketdir.

HANNÂNE

Medînede, mescid-i nebevîde dikili bir hurma kütüğü vardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannâne denirdi. Minber yapılınca, Hannânenin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemâ’at işitdiler. Minberden inip, Hannâneye sarıldı. Sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyâmete kadar ağlardı) buyurdu. Böyle mu’cizeler çok görülmüş ve haber verilmişdir.

Veli enflasyonu

Veli enflasyonu

Namaz kılmak Allahu teala'ya teveccüh etmek demektir

Namaz kılmak, Allahu teala'ya teveccüh etmek demektir...

Kaynak:Gün batarken gördüğüm son ışık) Sahife:62 Süleyman Kuku

Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız...

İngilizlerden daha korkunç islam düşmanı Şemsettin Günaltay'dır


İngilizlerden daha korkunç islam düşmanı Şemsettin Günaltay'dır...

Aşağıdaki sözler Seyyid Abdülhakim Arvasi  (Kuddise sirruh) hazretlerine aittir.

Kaynak:(Gün batarken gördüğüm son ışık) Sahife:62 Süleyman Kuku
Resmi büyütmek için üzerine tıklayınız...

Kalbe gelen kötü düşüncelerin günahı var mıdır?

Sual: Kalbe gelen kötü düşüncelerden sorumlu muyuz?
CEVAP
Düşünce kalbe beş şekilde gelir:
1- Kalbe gelip gider.
2- Kalbe gelip kalır. Ama insan o işi yapmak istemez.
3- Kalbe geleni yapıp yapmamakta tereddüt eder.
4- Kalbe geleni yapmayı tercih eder.
5- Kalbe geleni yapmaya kendini zorlar. (Hadika)

Kalbe gelen, ilk üç düşünce, elde olmadığı için günah olmaz. Diğer ikisine ise sual ve azap ihtimali çoktur. İki hadis-i şerif meali:

(Allahü teâlâ, kalbe gelip de, söylenmeyen ve yapılmayan kötü şeyleri affeder.) [Buhari]
(Haram işlemeyi düşünüp, Allah’tan korkarak yapmayana günah yazılmaz.) [Berika]

Biri, haram işlemeye niyet edip, Allah’tan korktuğu için vazgeçerse, niyetinden dolayı günaha girmez. Nefse ve şeytana uymadığı, Allahü teâlâya itaat ettiği için büyük sevaba da kavuşur. Eğer o haramı işlemeyişi Allah korkusundan değil de, insanlardan utandığı için ise, sevaba kavuşamaz. Hatta böyle düşüncenin de günah olduğunu söyleyen âlimler vardır. Mesela İmam-ı Gazali ve İmam-ı Fahreddin Razi, (Harama kastedip de insanlardan utandığı için işlemeyen kimse günaha girer) buyurdu. Bazı âlimler de, (Haram işlemeyi hatırından geçirse, fakat azmetmese günahkâr olmaz) buyurdu. Azmederse günahkâr olur, ama o işi yapma günahı kadar değildir. (Bezzaziye)

Bazı âlimler de, (Yalnız kalbe gelen şeyler günah olmaz) buyurdu. Bir hadis-i şerif meali:
(Kötü düşünce, söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affolur.) [Beyheki]

Kibir, ucub, suizan gibi hususlar bunun dışındadır. Çünkü bunlar zaten kalb ile olur.

Netice olarak kalbe gelen kötü şeyleri defetmeye çalışmalı, kalbi çirkin şeylerden, bozuk düşüncelerden temizlemeli ve güzel ahlakla süslemelidir! O halde vaktin kıymetini bilip Allahü teâlânın rızasına uygun işler yapmaya çalışmalı!

Günah işlemeye karar
Sual: Bir günahı işlemek için karar verilse, ama yapılmasa yine günah olur mu?
CEVAP
Günah işlemeyi düşünmek, işlemeye niyet etmek, karar vermek günah olmaz, yapmak günah olur. Diğer ümmetlerde karar vermek de günah idi. Bu ümmete günah olmadı. Bu da, ümmet-i Muhammed’e Allahü teâlânın bir ihsanıdır.

İlham ve vesvese
Sual: Kalbimize gelen düşüncelerin, melekten mi, yoksa, şeytandan mı olduğu, nasıl anlaşılır? 
CEVAP
Muhammed Hadimi hazretleri buyuruyor ki:

Kalbe gelen düşüncenin kimden geldiğini anlamak için, İslamiyet’e uygun olup olmadığına bakılır. Kalbe gelen düşünce, nefse acı gelirse, hayır olduğu; tatlı gelir, hemen yapmak isterse, şer olduğu anlaşılır.

Allahü teâlâ, herkesin kalbine bir melek vazifelendirmiştir. İnsanın kalbine bu melekten gelen iyi düşüncelere ilham; şeytandan gelen kötü düşüncelere, vesvese; nefsten gelen kötü düşüncelere ise, heva denir. İlham ve vesvese devamlı olmaz. Nefsin hevası ise, devamlıdır ve gittikçe artar. Vesvese, dua ederek, zikrederek azalır ve yok olur.

Bir hadis-i şerif meali:
(Şeytan, kalbe vesvese verir. Allah’ın ismi zikredilince, söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder.) [Ebu Ya’la]

Vesveseden kurtulmak için çalışmalıdır. Nefse uyan kimse, vesveselere esir olur. Nefsine uymayanın ise, ilhama uyması kolay olur. (Berika)

Seyyid Abdülhakim Arvasi efendinin Hilmi hocamıza verdiği ilk vazife

Seyyid Abdülhakim efendinin bu fakire verdiği ilk vazife,İmam Begavi'nin Kaza-kader hakkındaki birkaç satırının Arabca'dan Türkçe'ye tercemesi oldu.Tercemeyi gece evimde yapıp,bir kağıda yazdım ve ertesi gün kendilerine takdim ettim.Efendi hazretleri: "Çok güzel,doğru terceme etmişsin.Hoşuma gitti" buyurdular.

Teberrüken kendi ifadelerinin arasına bunu da koyalım: 

(Hilmi hocamızın yapmış olduğu efendi hazretlerinin beğenmiş olduğu bu terceme aşağıdadır)

"Kaza ,kader bilgisi Allahu tealanın,kullarından sakladığı sırlardan biridir.Bu bilgiyi en yakın meleklere ve şeriat sahibi peygamberlerine (aleyhimüsselam) bile açmadı.Bu sır  ve ilim büyük bir deryadır.Bu denize kimsenin dalması,kaderden konuşması caiz değildir.Şu kadar bilelim ki,Allahu teala insanları yaratıyor.Bir kısım şakidir,Cehennemde kalacaktır.Bir kısım ise saiddir,Cennete gidecektir.Bir kimse Hazret-i Ali'den (radıyallahü anh) kaderi sordukta,"Karanlık bir yoldur;bu yolda yürüme!"buyurdu.Tekrar sordu:"Derin bir denizdir" buyurdu.Tekrar sordu.Bu def'a:"Kader Allahu tealanın sırrıdır;bu bilgiyi senden sakladı" buyurdu.

Kaynak: (Gün batarken gördüğüm son ışık) sahife 53-54 Süleyman Kuku

ABDESTLE İMZA

Sultan Abdülhamîd Han, âcil iş zuhur edince, gecenin herhangi bir vaktinde uyandırılmağını ister, ertesi güne bırakılmasına rızâ göstermezdi. Bu hususta mâbeyn başkâtibi Esâd Bey, hâtırâtında şöyle demektedir: “Bir geceyarısı, çok mühim bir haberin imzası için Sultân’ın kapısını çaldım. Fakat açılmadı. Bir müddet bekledikten sonra tekrar çaldım, yine açılmadı. Acaba Sultan’a bir emr-i Hak mı vâki oldu? diye endişelendim. Biraz sonra tekrar çaldım, açıldı. Sultan, elinde havlu ile yüzünü kuruluyordu. Tebessüm ederek; “Evlâd, bu vakitte çok mühim bir iş için geldiğinizi anladım. Daha ilk kapıyı vuruşunuzda uyandım. Abdest aldım. Onun için geciktim. Kusura bakma.
Ben bu kadar zamandır bu milletin hiç bir evrakına abdestsiz imza atmadım. Getir imzâlıyayım” dedi. Besmele çekerek imzaladı.”

Tövbe etmenin önemi nedir?

Kıymetli ömrümüz, günah işlemekle, kusur, kabahat yapmakla, yanılmakla, faydasız, lüzumsuz konuşmakla geçip gidiyor. Nûr sûresi, otuzbirinci âyet-i kerimesinde mealen, (Ey müminler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurmuştur. Yirmisekizinci cüz sonundaki, Tahrîm sûresi, sekizinci âyet-i kerimesinde mealen, (Ey iman eden seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz! Hâlis tövbe edin! Yani tövbenizi bozmayın! Böyle tövbe edince, Rabbiniz, sizi belki affeder ve ağaçlarının, köşklerinin altından [önünden] sular akan Cennetlere sokar) buyurmuştur. En’âm sûresi, yüzyirminci âyet-i kerimesinde mealen, (Açık olsun, gizli olsun günahlardan sakınınız!) buyurmuştur. Günahlarına tövbe etmek, herkese farz-ı ayndır. Hiç kimse tövbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hepsi tövbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed “aleyhi ve aleyhimüssalevât” buyuruyor ki, (Kalbimde [envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan] perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfar ediyorum). Yapılan günahta, kul hakkı bulunmayıp, zina yapmak, alkollü içki içmek, çalgı dinlemek, yabancı kadınlara bakmak, Kur’ân-ı kerimi abdestsiz tutmak ve [şii, nusayri, vehhabi ve başka] yanlış inanışlara saplanmak gibi, yalnız Allahü teâlâ ile kendi arasında olursa, böyle günahlara tövbe etmek, pişman olmakla, istiğfar okumakla, Allahü teâlâdan utanıp, sıkılıp, Ondan af dilemekle olur. Farzlardan birini özürsüz terk etti ise, tövbe için, bunlarla birlikte, o farzı da yapmak lâzımdır.
(Tam İlmihal s. 97)

Halvet haramdır

Halvet etmek haramdır
Sual: Bir erkeğin, yabancı kadınlara, kendi evinde, odasında sohbet etmesi, onlarla baş başa görüşmesi, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: Birbirine yabancı bir erkekle bir kadının, tenha bir yerde, bir odada yalnız kalmasına halvet denir. Peygamber efendimiz;
(Allaha ve Kıyamet gününe inanan, yabancı bir kadınla, yalnız kalıp halvet etmesin) buyurmuştur. İmam-ı Tirmizînin bildirdiği hadis-i şerifte de; (Bir erkek, yabancı bir kadın ile halvet ederse, üçüncüleri şeytan olur) buyurulmuştur. Yabancı bir veya çok kadınla halvet etmek, yani kapalı bir yerde yalnız kalmak haramdır. Erkeklerin, ebedi mahremleri olan kadınlarla beraber halvet etmeleri, yalnız kalmaları, sefere, yolculuğa çıkmaları, hacca gitmeleri caizdir. Bir adamın ebedi mahremi olmayan kadınla halvet etmesi, yalnız kalması, haramdır. Üçüncü şahıs olarak başka bir erkek veya bu erkeğin mahremlerinden birisi mesela kızı, hanımı birlikte bulunursa, haram olmaz. Erkek, mahremi olmayan çok kadınla aynı odada beraber bulunsa yine halvet olur. Çünkü bu konuda İbni Âbidînde deniyor ki:
“Yabancı kadın çok olsa da, halvet olur. Çok ihtiyar kadınla ihtiyar erkek sefere çıkar ve yalnız kalabilirler. Ebedi mahrem olan onsekiz kadından biri ile halvet caiz ise de, yalnız süt kardeş, genç kaynana veya gelin ile, fitne şüphesi olunca, mekruhtur. Yabancı genç kadınla, zaruret olmadan, konuşmak caiz değildir. Mescit gibi dışarıdan içerisi görünen umuma açık olan yerlerde, nakil vasıtalarında, dükkânlarda yalnız kalmak, halvet olmaz.”
***
Sual: Evli karı-koca, daha sonra birbirlerinin süt kardeşi olduklarını öğrenseler, ne yapmaları gerekir?
Cevap: Bir erkeğin, hanımı ile süt kardeşi oldukları, fakat birinin veya her ikisinin bir kere emmiş olduğu anlaşılsa, Hanefi mezhebine göre nikâhları bozulur, ayrılmaları gerekir. Böyle durumda bunlar, ya ayrılırlar, yahut da, Şafii mezhebini taklit ederek evliliklerini devam ettirebilirler. Tabii dinî nikâh akitlerinde, kadının velisi bulunmamışsa, şahitler salih ve erkek değilse, yeniden Şafii mezhebine göre nikâh akdi yaparak evli kalabilirler. Fakat bu karı-koca, doyuncaya kadar beş kere emmişler ise, Şafii mezhebini taklit etmeleri de mümkün olmaz, ayrılmaları lazım olur.

Şeyh Tahir-i Lahori

Hindistan'ın büyük velîlerinden. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin halîfelerinden ve çocuklarının hocalarındandır. Büyük bir âlim idi. 1630 (H.1040) senesinde bir Perşembe günü elli altı yaşında vefât etti. Kabr-i şerîfi Lâhor'da Meyânî tarafındadır.

Tâhir-i Lâhorî, küçük yaşta memleketindeki âlimlerden zâhirî ilimleri tahsîl etmeğe başladı. Hocalarının verdiği dersleri kısa zamanda eksiksiz olarak yapardı. Çok zekî idi. Derslerini dinleyenler onun ileride büyük bir âlim olacağını söylerlerdi. Genç yaşta, tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde âlim oldu. Büyük âlim Mevlânâ Tâhir-i Lâhorî'nin kalbine, tasavvuf yolunda ilerleyip evliyâlıkdan pay almak ve yüksek dereceler sâhibi olmak arzusu, ateşi düştü. Allahü teâlânın nihâyetsiz ihsânı, kalbinde bu yolun zevkini hâsıl edince, kendini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin kapısına attı. Senelerce bu kapıda canla-başla çalıştı, hizmet etti. Kendini, dergâhta bulunan talebe arkadaşlarının en aşağısı olarak görürdü. Çok defâ helâların temizliği işinin kendine verilmesini ricâ ederdi. Nefsini terbiye etmek için çok zor riyâzetler ve şiddetli mücâhedeler çekerek, nefsinin istediklerini yapmayıp istemediklerini yapardı. Öyle ki, bir deri bir kemik kalmıştı.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mevlânâ Tâhir'i çok sever ona husûsî muâmelede bulunarak ilgi gösterirdi. Oğullarının zâhirî ilimlerde yetişmesi için, Tâhir-i Lâhorî'ye vazife verdi. O da hocasının yüksek oğullarını yetiştirmekte, onlara ilim öğretmekte çok uğraştı. Hattâ hazret-i İmâm'ın oğulları; "Şeyh Tâhir'in bizim üzerimizde o kadar hakkı var ki, ne kadar şükretsek yine azdır. Allahü teâlâ ona bizim tarafımızdan en iyi karşılıklar, hayırlar ihsân etsin!" buyurdular.

Bir gün hazret-i İmâm buyurdular ki: "Muhammed Yahyâ'yı da Şeyh Tâhir'e teslim etmek isterim. Çünkü, ağabeyleri bu hocanın bereketleriyle ilmi ile âmil oluyorlar." İlimde çok yüksek mertebeye sâhib olduğu hâlde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin karşısında edebe mükemmel riâyet ederdi. Hazret-i İmâm'ın, Mevlânâ Muhammed Tâhir üzerindeki heybeti o kadar çoktu ki, yazı ile anlatılamaz.

Bir gün hazret-i İmâm, Mevlânâ Tâhir'e imâm olmasını buyurdu. Mevlânâ'nın yüzünün rengi sarardı. Vücûdu titremeye başladı. Kur'ân-ı kerîmi ezbere bildiği ve derin ilme sâhib olduğu hâlde, hazret-i İmâm'ın heybet ve korkusundan zaman zaman kırâatı boğazında düğümlendi. Bu tâzimi, hürmeti, edebi sâyesinde, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bakırı altın yapan nazarları ve teveccühleri bereketiyle kemâl ve tekmîl mertebesine ulaştı. Nakşibendiyye yolunda kendisine icâzet verildiği gibi, Kâdiriyye ve Çeştî yolunda da talebe yetiştirmesine izin verildi. Hazret-i İmâm, kendisine icâzetnâme yazıp, tâliblerin terbiyesi, yetiştirilmesi için Lâhor'a gönderdi.

Mevlânâ Tâhir hazretleri, Lâhor'da talebeye faydalı olmakla meşgûl oldu. Lâkin inzivâ ve yalnızlığı seviyordu. Kapıyı herkese açmazdı. Hele zenginlere ve devlet adamlarına hiç açmaz, onlarla görüşmek istemezdi. Ömrünün uzun zamânını bekâr olarak geçirdi. Sonunda, Resûlullah'ın sünnetini yerine getirmek için evlendi. Senede bir yâhut iki senede bir bâzan da senede birkaç defâ hazret-i İmâm'ın huzûruna gider, sohbet ve teveccühlerinin bereketlerinden nasîbini alır, sonra hocalarının izni ile yurduna dönerdi. Bedenen ayrı olduğu zamanlar, hallerini, makamlarını bâzı mektuplarla hazret-i İmâm'a arzederdi.

Bir gün hazret-i İmâm, mel'ûn İblisi görüp; "Benim eshâbımdan kime hükmedemezsin." buyurdukta; "Şeyh Tâhir'e, aç olduğu zaman hükmedemem." dedi. Bunun için Şeyh çok çetin riyâzet ve şiddetli mücâhedeler çekti. Riyâzetin çokluğundan bedeni kurumuş, bir deri bir kemik kalmıştı. Açık keşf ve kerâmetler sâhibiydi.

Tâhir-i Lâhorî'nin, hocası İmâm-ı Rabbânî hazretlerine gönderdiği, onun yüksek hâllerini anlatan mektuplarından biri şöyledir:

Hizmetçilerinizin en aşağısı Muhammed Tâhir yüksek makâmınıza arz eder: O yüksek kapının eşiğinden ayrılıp bu tarafa doğru yola çıkınca, her adımda kendi kendime; "Ey câhil! Maksûdunu arkada bırakıp da nereye gidiyorsun?" diyordum. Ama ardımdan bir ses; "Yoluna devâm et!" diyordu. Velhâsıl, çeke çeke bu şehre getirdiler. Bir köşede şaşkın şaşkın otururken, âniden Şâh-ı Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinin rûhâniyeti zâhir oldu. Emrolduğum işi yapmamı söyledi. Onun ve sizin emrinize uyarak, bir müddet tâliblerle (talebelerle) meşgûl oldum. Bu arada yüksek kâbiliyetli bir genç geldi. Kendisine, meşgûl olması için verdiğim vazife ânında, büyüklere olan muhabbet, onun bütün vücûduna yayıldı. Tepeden tırnağa kendisini huzur ve uyanıklık hâli kapladı. Diğer tâlibler de, huzur ve cemiyyete kavuşuyorlar.

Çekemeyenlerden bâzıları, yüksek mürşidimize, makamlar hakkında, bilhassa Sıddîk-i Ekberin makâmı hakkındaki yazılarınızı söyleyip, kendinden bâzı şeyler ilâve ederek, hazretinize dil uzattılar. Mevlânâ Hâmid, o mektubu, derin âlim Mevlânâ Abdüsselâm'a götürdü. Mevlânâ okuduktan sonra, hiçbir şüphe edilecek yeri olmadığını söyledi ve çok hüsn-i zan gösterdi. Çekemiyenlerin dilleri bağlandı."

YAPILACAK ÇOK İŞ VAR

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Tâhir-i Lâhorî'ye zaman zaman mektuplar yazıp haberleşirlerdi. Yazdığı mektuplardan biri aşağıdadır:

"Allahü teâlâya hamd ederiz. O'nun Peygamberine, Âline ve Eshâbına salât ve selâm ederiz! Kıymetli mektuplarınız, ard arda geldi. Talebenin ilerlemekte oldukları, bizi çok sevindirdi. Bu yolun sonu başlangıçta yerleştirilmiş olduğundan, bu yüksek yola başlayanlarda, sona varmış olanların hâllerine benzeyen hâller hâsıl olur. Bunların hâllerini, o büyüklerin hâllerinden ayırmak güçtür. Ancak, keskin görüşlü ârif ayırabilir. Böyle olunca, hâllerin görülmesine güvenerek, hâl sâhibine yol gösterici olarak izin vermemelidir. İzin verilirse, zararı, talebelerinin zararından daha çok olur. Belki de, kendini olgun sanarak, ilerlemesi büsbütün durur. Belki de, irşâd sâhiblerine hâsıl olan mevkî ve saygı toplamak, onu büsbütün belâya sokar. Çünkü, nefs-i emmâresi, daha îmâna gelmemiştir ve tezkiye bulmamış, temizlenmemiştir. Olan olmuştur. İcâzet, izin vermediğiniz kimselere, tatlılıkla anlatınız ki, böyle izin almak, olgunluğu göstermez. Daha yapılacak çok iş vardır. İşin başında ele geçenler, sondakilerin başlangıca yerleştirilmesindendir. Uygun gördüğünüz nasîhatları yaparsınız. Eksik olduklarını kendilerine bildiriniz. İcâzet vermiş olduklarınızın bu yolu öğretmelerini önlemeyiniz. Belki, sizin nefesinizin bereketi ile, hakîkî rehber olmakla şereflenebilirler. Bu büyük işe başlamış bulunuyorsunuz. Mübârek olsun. Çok çalışınız! Sizin çalışmanız, tâliblerin de çalışmalarını arttırır. Vesselâm." (1'inci cild, 225'inci mektup)

1) Zübdet-ül-Makâmât; s.340
2) Hadarât-ül-Kuds; s.319
3) Tezkire-i İmâm-ı Rabbânî; s.324
4) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.238

HAKÎKÎ MÜSLİMÂN NASIL OLUR?

İslâm dîninin temeli üçdür: İlm, amel ve ihlâs. İlm, îmân, fıkh ve ahlâk bilgileridir. Bunlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenilir. Amel, bu bilgilere uygun işlerdir. İhlâs, ilmin ve amelin, Allah rızâsı için, ya’nî Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için elde edilmesidir. Bu üç temel şeye mâlik olan müslimâna (İslâm âlimi) ve (Hakîkî müslimân) denir. Bu üç temel şeyden biri noksan olup da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarına uymıyan yazılar ve konuşmalar yayınlıyarak, kendisini islâm âlimi tanıtan kimse (kötü din adamı) ve (Zındık)dır. Meselâ, din bilgisi çokdur ve her ibâdeti yapar, fekat ihlâsı yok ise, ya’nî bunları mal, mevkı’ ve şöhret kazanmak gibi, dünyâlık elde etmek için yapan kimse, hakîkî müslimân değildir.
Nasîhatlerin birincisi, Ehl-i sünnet âlimlerinin, kitâblarında bildirdiklerine göre, i’tikâdı düzeltmekdir. Çünki, Cehennemden kurtulan yalnız bu fırkadır. Allahü teâlâ, o büyük insanların çalışmalarına, bol bol mükâfât versin! Dört mezhebin ictihâd derecesine yükselmiş âlimlerine ve bunların yetişdirdikleri büyük âlimlere (Ehl-i sünnet) âlimi denir. İ’tikâdı (Îmânı) düzeltdikden sonra, fıkh ilminin bildirdiği ibâdetleri yapmak, ya’nî dînin emrlerini yapmak, yasak etdiklerinden kaçınmak lâzımdır. Ahlâkı düzeltmek ve birbirimizi sevmek için, beş vakt nemâzı, üşenmeden, gevşeklik yapmadan, şartlarına ve ta’dîl-i erkâna dikkat ederek kılmalıdır. Nisâb mikdârı malı ve parası olan, zekât vermelidir. İmâm-ı a’zam buyuruyor ki, (Kadınların süs olarak kullandıkları altın ve gümüşün de zekâtını vermek lâzımdır).
Kendine ve milletine fâideli olmak için, hakîkî müslimân olmak lâzımdır. Hakîkî müslimânlık laf ile olmaz. Hakîkî müslimân olmak için, kıymetli ömrü, lüzûmsuz mubâhlara bile harcamamalıdır. Harâm ile geçirmemek, elbette lâzımdır. Tegannî ve şarkı ve çalgı âletleri ile meşgûl olmamalı, bunların nefse verecekleri lezzete aldanmamalıdır. Bunlar bal karışdırılmış, şekerle kaplanmış zehr gibidir.
(Gîbet) etmemelidir. Gîbet harâmdır. [Gîbet, bir müslimânın veyâ zimmînin gizli bir kusûrunu, arkasından söylemekdir. Harbîlerin ve bid’at sâhiblerinin, mezhebsizlerin ve açıkca günâh işliyenlerin bu günâhlarını ve zulm edenlerin ve alış verişde aldatanların bu fenâlıklarını duyurarak, bunların şerrinden sakınmalarına sebeb olmak ve müslimânlığı yanlış söyliyenlerin ve yazanların bu iftirâlarını herkese söylemek lâzımdır. Bunları söylemek, gîbet olmaz (Redd-ül muhtâr: 5-263).]

MAHALLE ÂDÂBI

Zarûrî bir işin olmadıkça, toplantılar arasına girme! İçki, kumar, çalgı bulunan, kadın erkek berâber oturulan yerlere gitme ve zevceni, çocuklarını gönderme! Böyle yerlere (Fısk meclisi) denir. İster kapalı olsun, ister açık saçık olsun, yabancı kadınlara ve kızlara bakma! Bir kızı görüp de, harâm olduğu için ona bakmıyanlara şehîd sevâbı verilir. Mahallede yürürken pencerelere bakma! Gördüğün kadına yakın yürüme! İlk görünce senin bir şeyin olmadığını anlarsın, artık ondan sonra bir def’a dahâ bakma! İlk görmeğe günâh yazılmaz. Bakmağa devâm edince veyâ tekrâr bakınca yazılır. Hazret-i Alî “kerremallahü vecheh” buyurdu ki, ömrümde bir kerre dahî kadınlara şehvet ile bakmadım. Şehvet nazarı ile kadınlara bakmak, göz zinâsıdır. Tevbe etmelidir. Her yere burnunu sokma, yâ bir kazâya uğrar, yâhud bir bühtâna, iftirâya dûçâr olursun.

Kadın ve iş hayatı


Kadına, herşeyden evvel onu iş hayatına sürüklemek ve erkekle aynı hizaya getirmek suretiyle mübarek Türk evini kaybettiren ve üstelik kutlu ve mutlu bir ilke diye kendisini takdim eden malûm geliş ve gidişi, akıntıya baraj çekercesine göğüslemeden Batılı batışımızı durdurabilmenin imkanı yok; ve bu hamlenin ilk adımı olarak da kadını ele almak vardır.

Necip Fazıl - Başmakalelerim 3

Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretlerinin imzası


Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretlerinin imzası. Orjinali:

Merkez-i daire-i iflas ve bi nevai,
Serşar-ı sahba-i hodkami ve na aşinai;
Es-Seyyid Abdül Hakim Arvasi
(Kaddesellahu esrarahül Aziz)

Allahü teala bizleri Efendi Hazretlerinin şefaatlerine nail eylesin.Amin.

Bize ne getirdiniz?


Bu beytin Şeyh Sa'di Şirâzi hazretlerine ait olduğu rivayeti olduğu gibi anonim olduğu rivayeti de vardır. Seyyid Fehim Arvasi kuddise sirruh hazretleri Nehri'ye mürşidi Seyyid Taha-i Hakkari kuddise sirruh hazretlerini ziyarete gittiği zaman mürşidi seyyid Taha hazretleri hediye olarak biz ne getirdiniz diye sorar. Seyyid Fehim kuddise sirruh ise cevaben bu beyiti söyler.

Çâr çîz âverdeem şâhâ ki der genc-i tû nîst;
Nistî u nisyanî u özr u günâh averdeem.

Mana itibariyle ise şöyledir:

Ey padişah! Dört şey getirdim senin hazinende olmayan:
(Ki bunlar) yokluk, unutkanlık, özür ve günah..." ( getirdim )

Yukarıdaki hat ise bunun Fârisi olarak yazılmış hâlidir. Seyyid Abdülhakîm Arvasi hazretlerinin bir müridi tarafından deftere not edilen sohbetlerinin bulunduğu risaleye fotokopi yoluyla konulan bu çerçevedeki yazı ise ( sorup öğrendiğimiz kadarıyla ) Seyyid Abdülhakîm Arvasi ( Üçışık ) kuddise sirruh hazretlerinin el yazısıdır.

Gusl ve diş dolgusu meselesi

Nemâzın doğru olması için, abdestin ve guslün doğru olması lâzımdır. İbni Âbidîn, (Dürr-ül-muhtâr) şerhinde buyuruyor ki: (Cünüb olan her kadının ve erkeğin ve hayzdan ve nifâsdan kurtulan kadınların, nemâz vaktinin sonuna o nemâzı kılacak kadar zemân kalınca, gusl abdesti alması farzdır).

Farzları yapanlara çok sevâb vardır. Yapmıyanlara da, büyük günâh vardır. (Gunyet-üt-tâlibîn) kitâbının bildirdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Gusl abdesti almağa kalkan bir kimseye, üzerindeki kıl adedince [ya’nî pek çok demekdir] sevâb verilir. O kadar günâhı afv olur. Cennetdeki derecesi yükselir. Guslü için ona verilecek sevâb, dünyâda bulunan herşeyden dahâ hayrlı olur. Allahü teâlâ, Meleklere, bu kuluma bakınız! Gece, üşenmeden kalkıp, benim emrimi düşünerek, cenâbetden gusl ediyor. Şâhid olunuz ki, bu kulumun günâhlarını afv ve magfiret eyledim buyurur).

(Ey Oğul İlmihâli)nin doksanbirinci sahîfesinde yazılı hadîs-i şerîfde, (Kirlenince, çabuk gusl abdesti alın! Çünki kirâmen kâtibîn melekleri, cünüb gezen kimseden incinir) buyuruldu. Yine, aynı sahîfede: İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki, bir kimse, rü’yâda bana dedi ki, (Bir mikdâr zemân, cünüb kaldım. Şimdi üzerime ateşden gömlek giydirdiler. Hâlâ ateş içindeyim). (Zevâcir) ve (Risâle-i ünsiyye) kitâblarındaki hadîs-i şerîfde, (Resim, köpek ve cünüb kimse bulunan eve rahmet melekleri girmez) buyuruldu. Nemâz kılan ve kılmıyan herkes, bir nemâz vaktini cünüb geçirirse, çok acı azâb göreceği (Zevâcir)de yazılıdır. Öğle ezânından sonra cünüb olan, öğle nemâzını kılmamış ise, ikindi vaktine kadar; kılmış ise, akşam nemâzına kadar gusl etmelidir. Yıkanamazsa, teyemmüm etmelidir. Hanefî mezhebinde guslün farzı üçdür:

1 — Ağzın hepsini iyice yıkamak. Ağız dolusu su içmekle de olur ise de, yutmak mekrûhdur diyen de olmuşdur.

2 — Burnu yıkamak. Burundaki kuru kir altını ve ağızdaki, çiğnenmiş ekmek altını yıkamazsa gusl sahîh olmaz. Hanbelî mezhebinde, mazmaza ve istinşâk, abdest alırken de, guslde de farzdır.

3 — Bedenin her yerini yıkamakdır. Bedenin, ıslatılmasında harac olmıyan yerlerini yıkamak farzdır. Yıkanan yerleri oğalamak lâzım değil ise de, müstehabdır. İmâm-ı Mâlik ile İmâm-ı Ebû Yûsüf lâzımdır buyurdu. Göbek içini, bıyık, kaş ve sakalı ve altlarındaki derileri ve başdaki saçları ve ferci yıkamak farzdır. Gözleri, kapalı küpe deliğini, sünnet derisi altını yıkamak farz değildir, müstehabdır. Kadınlar, örülü saçın diblerini ıslatınca, örgüyü yıkamak lâzım değildir. Saç dibleri ıslanmazsa, örgüyü açmak lâzım olur. Örülmemiş saçların her tarafını da yıkamak farzdır. Traş olursa, kesilen saçları [ve diğer kılları ve tırnakları] yıkamak lâzım değildir. İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh” beşinci cild ikiyüzyetmişbeşinci sahîfede diyor ki, (Cünüb iken, kasıkları traş etmek mekrûhdur). [Cünüb iken saç, tırnak kesmenin de mekrûh olduğu buradan anlaşılmakdadır.] Pire, sinek kirlerinin ve kınanın ve insan kirinin, akıcı yağların, çamurun altını yıkamak farz değildir. Deriye yapışmış, hamur, mum, sakız, katı yağ, balık pulu, çiğnenmiş ekmek, [Tırnakdaki oje denilen boya] gibi su geçirmiyen şeylerin altını yıkamak lâzımdır. Dişlerin arasında ve diş çukurunda bulunan yemek artıklarının altına su geçmezse, altı yıkanmazsa gusl abdesti câiz olmaz. Yüzük sıkı ise, çıkarmak veyâ hareket etdirmek lâzımdır. Küpe de böyledir. Küpe deliğinde, küpe yoksa ve delik açıksa kulağı ıslatırken, delik ıslanırsa, yetişir. Islanmazsa, deliği parmakla ıslatmalıdır. Bütün bunlarda ıslandığını çok zan etmek yetişir. Ağzını veyâ başka yerini yıkamağı unutup, nemâz kılsa, sonra hâtırlasa, orasını yıkayıp farzı tekrâr kılar. Tenhâ yer yoksa, başkasının yanında avret yerini açmaz. Tenhâ oluncıya kadar bekler. Nemâz vakti daralır ise, başkaları yanında tahâretlenmez. Donunu da yıkamaz.

Necâset ile nemâz kılar. Çünki, harâmdan kaçmak, farzı yapmakdan dahâ çok sevâbdır. Sonra tenhâ yer bulunca tahâretlenir, donunu yıkar ve nemâzı iâde eder. Abdestin ve guslün vâcibleri yokdur. Guslün sünnetleri, abdestin sünnetleri gibidir. Yalnız guslde, abdestdeki sıra ile yıkamak, sünnet değildir. Müstehabları da, aynı olup yalnız, guslde kıbleye dönülmez ve düâ okunmaz. Yalnız besmele çekilir ve kelime-i şehâdet söylenir. Havuzda, nehrde, denizde, yağmur altında ıslanan, ağzını ve burnunu da yıkasa, abdest ve gusl almış olur.

Sünnet üzere gusl abdesti almak için, önce, temiz olsalar dahî, iki eli ve avret yerini yıkamalıdır. Sonra bedeninde necâset varsa yıkamalı, sonra, tam bir abdest almalı, yüzünü yıkarken, gusle niyyet etmeli, ayakları altında su toplanmıyorsa, ayakları da yıkamalıdır. Sonra bütün bedene üç def’a su dökmelidir. Önce üç def’a başa, sonra sağ omuza, sonra sol omuza dökmeli, her döküşde, o taraf temâm ıslanmalıdır. Birinci dökmede oğmalıdır. Guslde, bir uzva dökülen suyu, başka uzvlara akıtmak câiz olup, orası da temizlenir. Çünki, guslde bütün beden, bir uzv sayılır. Abdest alırken bir uzva dökülen su ile, başka uzv ıslanırsa, yıkanmış sayılmaz. Gusl temâm olunca, tekrâr abdest almak mekrûhdur. Gusl ederken abdesti bozulursa, bir dahâ almak lâzım olur. Şâfi’îyi ve mâlikîyi taklîd edenler buna dikkat etmelidir. Abdest bozulmadan, başka yerde almak veyâ nemâz kılıp sonra almak câizdir.

Abdestde ve guslde, lüzûmundan fazla su kullanmak isrâf olup, harâmdır. Sekiz rıtl [ya’nî binkırk dirhem-i şer’î veyâ üç buçuk kilo] su ile, sünnete uygun gusl edilebilir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir Müd [ya’nî iki rıtl, ya’nî 875 gr.] su ile abdest alır, bir sâ’ hacminde su ile gusl ederdi. [Bir sâ’ 4200 gram sudur. Çünki, bu fakîr, mercimekle yapdığım tecribelere göre, bir sâ’ 4,2 litredir. Ya’nî, dört litre ve bir litrenin beşde biridir.]

[Hanefî mezhebinde dişlerin arası ve diş çukuru ıslanmazsa gusl temâm olmaz. Bunun için, diş kaplatınca ve doldurunca, gusl abdesti sahîh olmaz. İnsan cenâbetlikden kurtulmaz. Evet, imâm-ı Muhammede göre sallanan dişleri altın tel ile bağlamak ve düşen, çıkarılan diş yerine altın diş takmak câizdir. İmâm-ı a’zam ise, altın câiz olmadığını ictihâd buyurmuşdur. İmâm-ı Ebû Yûsüf, bir rivâyetde, imâm-ı Muhammed gibi buyurmuşdur. Eshâb-ı kirâmdan Arfece bin Sa’da, altın burun takması için izn verilmesi, İmâm-ı a’zama göre, yalnız Arfeceye mahsûsdur denilmişdir. Nitekim Zübeyr ve Abdürrahmân “radıyallahü teâlâ anhümâ” için, ipek giymelerine izn verilmişdi ve yalnız bunlara mahsûsdu, denilmişdir. Fekat, fetvâ, İmâm-ı Muhammed kavli ile olup, gusl abdesti alırken çıkarılabilen takma diş, kulak ve burunun, altından olmaları câiz görülmüşdür. İmâmlarımızın bu ayrılığı, takma dişin ve sallanan dişe sarılan tellerin altından olup olmamasındadır ve gusle mâni’ olmıyacak şeklde çıkarılması mümkin olduğu hâldedir. Yoksa, gusl bahsinde, hanefî mezhebinin bütün imâmları, dişlerin ıslanması lâzım olduğunu söylemekdedir. Ya’nî, altın, gümüş ve necs olmıyan başka maddelerden yapılan kaplama ve dolguların altlarına su geçmeyince, hanefî mezhebi âlimlerinin hepsine göre, gusl abdesti câiz olmaz.

(Halebî-yi kebîr)de diyor ki, (Dişler arasında yemek artığı kalıp, altı yıkanamazsa, gusl câiz olur. Çünki, su akıcı olup, bu artıkların altına sızar. Fekat bu artıklar, çiğnenerek katılaşmış ise, gusl abdesti câiz olmaz. Doğrusu da, budur. Çünki, su, bunun altına sızmaz. Bunda zarûret ve harac da yokdur). (Kâdîhân), (Nâtifî)den alarak diyor ki, (Diş arasında yemek artığı bulunursa, gusl temâm olmaz. Bunu çıkarıp altını yıkamak lâzımdır).

(Mecmû’a-i Zühdiyye)de diyor ki, (Gerek az, gerek çok, dişlerin arasında kalan yemek kırıntısı, katı hamur gibi olup da, suyu geçirmezse, gusle mâni’dir).

(Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Dişlerin arasında veyâ diş çukurunda bulunan şey, gusl abdestine zarar vermez diye fetvâ veren olmuş ise de, bu şey, katı olup, altına su geçmez ise, gusl abdesti câiz olmaz.

En doğrusu da budur). İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh” bunu açıklarken buyuruyor ki, (Zararı olmaz diye fetvâ verilmesi, su, dişdeki şeyin altına sızıp, ıslatacağı içindir. (Hulâsat-ül-fetâvâ)da da, böyle yazmakdadır. Bu fetvâdan da anlaşılıyor ki, altına su geçmezse, gusl câiz olmaz. (Hilye) kitâbı da böyle diyor. (Münyet-ül-musallî) şerhinde de böyle yazılıdır. Çünki, su dişe sızmadığı gibi, burda zarûret ve harac yokdur demekdedir).

(Merâkıl-felâh)ı açıklıyan Tahtâvî buyuruyor ki, (Diş çukurunda veyâ dişler arasındaki yemek artıklarının altına su geçerse, gusl câiz olur. Bunlar, sert olup altına su geçmez ise, gusl câiz olmaz. (Feth-ul-kadîr)de de böyle yazılıdır).

Tahtâvî (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyesinde diyor ki, (Dişleri arasına veyâ diş çukuruna giren yemek parçası altına su sızacağı için gusle mâni’ olmaz. Suyun sızdığında şübhe ederse, bunları çıkarıp dişlerin arasını ve çukurunu yıkamalıdır).

Her müslimânın ibâdet yaparken ve harâmdan sakınırken, kendi mezhebi âlimlerinin, (Fetvâ böyledir), (En iyisi budur), (En doğru söz budur) gibi bildirdiklerine uyması lâzımdır. Kendi arzûsu ile yapdığı bir şey, buna uymasına mâni’ olur ve bu mâni’ olmanın önlenmesinde (harac), meşakkat bulunursa, kendi mezhebinde doğru olduğu bildirilen başka bir söze uyması lâzımdır. Meselâ, ödünç verdiğinin senedine ödeme târîhi koymak harâmdır. Fâiz olur. Fekat başkasına havâle edilmek yolu ile, ikisinin de belli târîhde ödemeleri câiz olur. Böyle de yapamazsa, hanefî mezhebinde bulunan kimse, hanefî mezhebindeki âlimlerin fetvâ olarak seçilmemiş za’îf sözlerine uyarak, işini görür. İkinci kısm, 1. ci maddeye ve üçüncü kısm, 12. ci maddeye bakınız! Böyle kurtuluş yolu da bulamazsa, diğer üç mezhebden birini taklîd ederek, ya’nî bir mezhebe uyarak o işi yapar. Hanefî mezhebinin âlimleri, bu kimsenin başka mezhebi taklîd etmesinin vâcib olduğunu bildiriyor. Meselâ, (İbni Âbidîn), üçüncü cildin 190. cı sahîfesinde ta’zîri anlatırken buyuruyor ki, (Büyük âlim İbni Emîr Hâc, (Tahrîr) şerhinde: Şer’î delîl gösteriyor ki, bir müctehidin sözü ile amel etmek ve ihtiyâc olunca, başka bir müctehidi taklîd etmek lâzımdır. Bu delîl, (Bilenlerden sorunuz!) âyet-i kerîmesidir. Belli bir hâdise ile karşılaşılınca, bunun nasıl yapılacağı sorulur. Bu iş hakkında, bir müctehidin sözü biliniyorsa, o işi bu söze uyarak yapmak vâcib olur demekdedir). Görülüyor ki, başka mezhebi taklîd etmesi vâcib olmakdadır. Başka bir mezhebi taklîd etmesi de mümkin olmazsa, haraca sebeb olan şeyi yapmasında zarûret olup olmadığına bakılır:

A — Haraca sebeb olan şeyi yapmasında zarûret varsa, o farzı terk etmesi veyâ harâmı zarûret mikdârı işlemesi câiz olur. Zarûret ile yapılan şeyde, zarûret bitince harac devâm ederse, yine böyledir.

B — Haraca sebeb olan şey, zarûret olmadan yapılmış veyâ zarûret ile birkaç şey yapılabilir ve bunlardan harac bulunan şeyi yapmağı seçerse, farzı terk etmesi câiz olmaz. Fıkh âlimleri, bu kâ’ideye uyarak birçok mes’eleyi çözmüşlerdir:

1 — Sallanan diş gümüş tel ile bağlanınca, imâm-ı Muhammed, gümüş koku yapar, altın tel ise yapmaz dedi. Zarûret olduğu için altın ile bağlamak harâm olmaz dedi. İmâm-ı a’zam ise, gümüş tel de koku yapmaz. Altın tel ile bağlamak zarûret olmadığı için, harâm olur dedi. İmâm-ı Muhammedin “rahmetullahi teâlâ aleyh” kavli ile amel olunur. Başka mezhebi taklîde ihtiyâc yokdur.

2 — Bir erkeğin, zevcesi ile süt kardeş oldukları, fekat birinin veyâ her ikisinin bir kerre emmiş olduğu anlaşılsa, hanefî mezhebine göre nikâhları bozulur. Yâ, ayrılırlar. Yâhud, şâfi’î mezhebini taklîd ederler. Nikâhlarında velîleri bulunmamış ise, yeniden şâfi’î mezhebine göre nikâh yaparak evli kalırlar. Doyuncıya kadar beş kerre emmiş ise, şâfi’î mezhebini taklîd mümkin olmaz. Ayrılmaları lâzım olur.

3 — Akşam nemâzı için otobüsü durduramıyan, inip yerde vaktinde kılar. Sonra gelen başka otobüse biner. Yâhud, vaktinden sonra, şâfi’îyi taklîd ederek, yatsı ile birlikde kılması câiz olur.

İkindi nemâzı için otobüsü durduramıyanın, inip yerde kılması şartdır. Çünki, şâfi’îde de ikindi akşam ile birlikde kılınmaz.

4 — Fakîr olup, nafaka te’mîn edemiyen kimseyi, zevcesi mahkemeye verip, boşanmak isterse, hanefî olan hâkim boşayamaz. Şâfi’î mezhebinde olan hâkim boşar. Hanefî olan zevce, şâfi’î olan hâkime mürâce’at eder. Bu hâkim, boşar. Bu hâkimin hükmü nâfiz olur. İkinci kısmda, otuzsekizinci maddeye bakınız!

İnsanı birşey yapmağa zorlıyan semâvî sebebe, ya’nî insanın elinde olmıyarak hâsıl olan sebebe (Zarûret) denir. İslâmiyyetin emr ve yasak etmesi ve tedâvî edilemiyen şiddetli ağrı ve bir uzvun yâhud hayâtın telef olmak tehlükesi ve başka birşey yapamamak mecbûriyyeti hep zarûretdir. Bir farzın yapılmasına mâni’ veyâ harâm işlemeğe sebeb olanı önlemenin meşakkatli, güç olmasına (Harac) denir.

Herhangi bir sebeb ile diş kaplatan veyâ diş doldurtan kimsenin, hanefî mezhebi âlimlerinin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” sözbirliği ile gusl abdestinin sahîh olmıyacağı yukarıda bildirilmişdi. Bunun gusl abdestinin sahîh olmasını sağlamak için uyulacak hanefî mezhebi âlimlerinin başka sözleri de yokdur. Ba’zı kimseler, bunun diş kaplatmadan veyâ doldurtmadan evvel, gusl abdesti alması ve her zemân bunlar üzerine mesh etmesi câiz olur diyor ise de, bu söz doğru değildir. Çünki, mest üzerine mesh ayaklara mahsûsdur ve guslde değil, abdest almakdadır. Kaplama ve dolgunun yara üzerindeki sargıya benzemediği de birkaç sahîfe ileride bildirilecekdir.

İbâdet yapmakda veyâ harâmdan sakınmakda, harac olunca, harac bulunmıyan başka mezhebi taklîd etmek lâzım olduğu, birçok kitâblarda, meselâ (İbni Âbidîn)de ellibirinci ve ikiyüzellialtıncı ve ikinci cild beşyüzkırkikinci ve üçüncü cild yüzdoksanıncı sahîfelerde ve (Mîzân)ın onsekizinci sahîfesinde ve (Hadîka) ve (Berîka) kitâblarının sonunda ve (Fetâvâ-yı hadîsiyye)de ve (Fetâvâ-yı Hayriyye)nin edeb-ül-kâdî kısmı sonunda ve imâm-ı Rabbânî (Mektûbât)ı üçüncü cildinin 22. ci mektûbunda yazılıdır. Bu mektûb birinci kısm 35.ci maddededir. Bu maddeye bakınız! Şâfi’î âlimlerinden molla Halîl Si’ridînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Ma’füvât) kitâbında ve şerhinde de yazılıdır. Taklîde niyyet eden kimsenin, niyyet etmeden önce kılmış olduğu, o vaktin nemâzı sahîh olur. Dahâ önceki vaktlerinkini kazâ etmesi lâzım gelir. Tahtâvî, (Merâkıl-felâh) hâşiyesi, doksanaltıncı sahîfesinde ve ayrıca bunun tercemesi olan (Ni’met-i islâm)da şöyle yazıyor: (Bir hanefînin kendi mezhebine göre yapamadığı bir işi yapabilmesi için şâfi’î mezhebini taklîd etmesinde bir be’s yokdur. (Bahrürrâık) ve (Nehrülfâık)da da böyle yazılıdır. Fekat bu işi yaparken, şâfi’î mezhebinin şartlarını da yerine getirmesi lâzımdır. Harac olmadan ve şartlarını yapmadan taklîd ederse, buna (Müleffık) denir ki, kolayları arayıp toplayıcıdır. Bu, câiz değildir. Hanefî yolcunun şâfi’î mezhebini taklîd ederek öğle ile ikindi nemâzlarını ve akşam ile yatsı nemâzlarını birlikde kılabilmesi için, bunları kılarken, imâm arkasında Fâtiha okuması, kendi (Sev’eteyn)ine, ya’nî iki çirkin yerine eli ayası ve nikâh ile alması ebedî harâm olan onsekiz kadından başka kadının derisine derisi değerse, abdest alması, abdeste niyyet etmiş olması ve az necâsetden de sakınması lâzımdır). Mâlikîyi de taklîd edebilir.

Mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmek için, guslde, abdest almakda ve nemâzda niyyet ederken, bu mezhebe de tâbi’ olduğunu hâtırlamak yetişir. Ya’nî, gusl abdesti almağa başlarken (Niyyet etdim gusl abdesti almağa ve mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine uymağa) sözünü kalbinden geçiren bir kimsenin gusl abdesti sahîh olur. Ağzında kaplama veyâ dolgu bulunan hanefî mezhebindeki bir kimse, böyle niyyet edince, boy abdesti sahîh olur. Cünüblükden kurtulur, temiz olur. Böyle kimsenin, nemâz kılacağı ve Kur’ân-ı kerîmi tutacağı zemân, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine göre de abdest alması lâzımdır. Şâfi’î mezhebini taklîd edince, çok ihtiyâr veyâ bâlig olmamış gösterişli çocuk da olsa, nikâhlanmaları câiz olan erkekle kadının derileri birbirlerine dokununca ikisi de ve kendinin veyâ başkasının iki abdest bozma uzvlarına el ayası ile dokununca, nemâz abdesti almalıdır.

Cemâ’at ile nemâz kılarken de, her rek’atde Fâtiha okumalıdır. Necâsetden çok sakınmalıdır. Cemâ’ate geç gelince, imâmla birlikde rükü’a eğilir. Fâtihanın bir kısmını veyâ hepsini okumaz. Mâlikîyi veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmesi, takvâ değildir, fetvâdır, ruhsatdır. Takvâ, kaplama ve dolguları, takma dişle değişdirmeğe denir.

Kaplama ve dolgusu olan hanefîler, dört mezheb için söylenmiş olan (Ümmetimin müctehidleri arasındaki ayrılık, rahmet-i ilâhiyyedir) hadîs-i şerîfindeki rahmete kavuşarak, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebine uymakla, cenâbetlikden kurtuluyor. Çünki, şâfi’î ve mâlikî mezheblerinde gusl abdesti alırken, ağzı, burnu yıkamak farz değildir. Niyyet etmek, farzdır. Başka mezhebi taklîd ederken, o işin o mezhebde sahîh olmasına mâni’ olan, fekat kendi mezhebinde veyâ diğer bir üçüncü mezhebde mâni’ olmıyan ikinci bir harac hâsıl olursa, bu işi her üç mezhebe göre yapmağa devâm eder. İzzeddîn bin Abdisselâm şâfi’î ve imâm-ı Sübkî ve İbni Hümâm ve Kâsım gibi âlimlerin câiz dedikleri telfîk, böyle iki özr ile yapılan taklîddir. Üçüncü mezhebi taklîde imkân yoksa, kendi mezhebindeki özrü zarûret hâline girerek ibâdeti sahîh olur. İkinci özr devâmlı değil ise, bu özr bulunmadığı zemânlardaki ibâdeti, bu mezhebe göre sahîh olur. Görülüyor ki, ikinci mezhebe göre de özrü hâsıl olanın, üçüncü mezhebi taklîd etmesi telfîk değildir.

Hanefî mezhebindeki bir kimsenin, dişleri kaplama ve dolgulu iken gusl abdesti sahîh olmadığından, nemâzları da sahîh olmaz. Şâfi’î veyâ mâlikî mezhebini taklîde başlayıncaya kadar kılmış olduğu nemâzları kazâ etmelidir. Nemâzların sünnetleri yerine kazâ nasıl kılınacağı yetmişdördüncü maddede bildirilmişdir.

Ba’zıları, dişlerin yıkanması için âyet ve hadîs var mı diyor. Şunu iyi bilmeli ki, (Edille-i şer’ıyye) dörtdür. Yalnız ikisini söylemek mezhebsizlik olur. Âyet-i kerîmeden ve hadîs-i şerîfden ma’nâ çıkaracak âlim, bugün yok gibidir. Bizler, âyetlerin ve hadîslerin ma’nâlarını iyi anlamış ve fıkh kitâblarında bildirmiş olan büyük âlimlerden birini, kendimize, imâm, rehber edindik. Onun gösterdiği gibi ibâdet ediyoruz. Bizim rehberimiz, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfedir. Dört mezhebden birini taklîd eden kimse, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uymuş olur.]

Onbir dürlü gusl abdesti vardır: Beşi farzdır. Bunlardan ikisi, kadının hayz ve nifâsdan kurtulunca gusl abdesti almasıdır.

(Hayz), akmak demekdir. Sekiz yaşını bitirip, dokuz yaşına basdıkdan birkaç gün veyâ ay, yâhud seneler sonra, sıhhatli bir kızın veyâ âdet zemânı son dakîkasından i’tibâren (Tam temizlik) geçmiş olan kadının önünden çıkan ve en az üç gün, ya’nî ilk görülmesinden i’tibâren yetmişiki mu’tedil ya’nî vasatî sâat devâm eden kana denir. Buna (Sahîh kan) da denir. Âdet zemânından sonra başlıyan onbeş veyâ dahâ ziyâde gün içinde hiç kan görülmezse ve öncesi ve sonrası hayz günleri olursa, bu temiz günlere (Sahîh temizlik) denir. Onbeş veyâ dahâ ziyâde temiz gün içinde fâsid kan ya’nî istihâza kanı bulunursa, bu günlerin hepsine (Hükmî temizlik) veyâ (Fâsid temizlik) denir. Hayz müddeti içinde kan görülmiyen günlere de (Fâsid temizlik) denir. Sahîh temizliğe ve hükmî temizliğe (Tam temizlik) denir. Tam temizlikden önce ve sonra görülüp, üç vasatî gün devâm eden kanlar iki ayrı hayz olurlar. Beyâzdan başka her renge ve bulanık olana hayz kanı denir. Bir kız, hayz görmeye başlayınca (bâliga) olur. Ya’nî kadın olur. Hayz görmiyen kızın ve menîsi olmıyan oğlanın, onbeş yaş temâm olunca, bâlig sayılacağı (Dürr-i Yektâ) şerhinde yazılıdır. Hayz kanı görüldüğü andan, kesildiği güne kadar olan günlerin sayısına (Âdet zemânı) denir. Âdet zemânı en çok on gündür. En az üç gündür. Şâfi’î ve hanbelî mezheblerinde, en çoğu onbeş, en azı bir gün, mâlikîde en çoğu 15 gün ise de, ilk görülen kan hayz olur. Mâlikî ve şâfi’î mezhebini taklîd eden hanefî mezhebindeki bir kadının âdeti on günü aşarsa, bu günlerde kılmadığı nemâzlarını temizlendikden sonra kazâ eder.

Hayz kanının durmadan hep akması lâzım değildir. İlk görülen kan kesilip, üç gün sonra tekrâr görülürse, aradaki temizlik, fâsid temizlik olup, sözbirliği ile hep akdı kabûl edilir. Onuncu gününden önce görülürse, imâm-ı Muhammedin imâm-ı a’zam Ebû Hanîfeden rivâyet etdiğine göre, on gün içinde hep akdı kabûl edilir. İmâm-ı Muhammedin bildirdiği başka bir rivâyet de vardır. İmâm-ı Ebû Yûsüfe ve şâfi’îye ve mâlikîye göre ise, onbeşinci günden önce görülünce, bütün temizlik günlerinde hep akdı kabûl edilir. Bir kız, bir gün kan, sonra ondört gün temizlik, sonra bir gün kan görse ve bir kadın, bir gün kan, on gün temizlik ve bir gün kan görse veyâ üç gün kan, beş gün temizlik ve bir gün kan görse, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre, kızın ilk on günü hayz olur. Birinci kadının âdet günü kadarı hayz olup, sonraki günlerin hepsi istihâza olur. İkinci kadında, dokuz günün hepsi hayz olur. İmâm-ı Muhammedin birinci rivâyetine göre, yalnız ikinci kadının dokuz günü hayz olur. İmâm-ı Muhammedin ikinci rivâyetine göre, yalnız ikinci kadının ilk üç günü hayz olup, diğerleri hayz olmazlar. Biz, aşağıdaki bilgilerin hepsini, (Mültekâ) kitâbından terceme ederek, imâm-ı Muhammedin birinci rivâyetine göre yazdık. Bir gün, tam yirmidört mu’tedil, ya’nî vasatî sâat demekdir. Evlenmemiş (Bâkire) kadınların, yalnız hayz zemânında, evli olanların ise her zemân, fercin ağzına (Kürsüf) denilen bez veyâ saf nebâtî pamuk koymaları ve buna koku sürmeleri müstehabdır. Sun’î pamuk sıhhate zararlıdır. Kürsüfün hepsini fercin içine sokmaları mekrûhdur. Kürsüf üzerinde, aylarca, hergün kan lekesi gören kız, ilk on gün hayzlı, sonra yirmi gün istihâzalı kabûl edilir. (İstimrâr) denilen bu kan kesilinceye kadar, hep böyle devâm eder.

Bir kız, üç gün kan görüp, bir gün görmese, sonra bir gün görse, iki gün görmese, bir gün dahâ görüp bir gün görmese, yine birgün görse, bu on günün hepsi hayz olur. Her ay, bir gün kan görse, bir gün görmese, böyle on gün birer gün görüp görmese, gördüğü günlerde nemâzı ve orucu terk eder. Ertesi günlerde gusl abdesti alıp nemâzlarını kılar (Mesâil-i şerh-i vikâye). Mâlikî mezhebi s.889 dadır.

Üç günden, ya’nî yetmişiki sâatden, beş dakîka bile az olan ve yeni başlıyan için on günden çok sürünce, onuncu günden sonra ve yeni olmıyanlarda âdetden çok olup, on günü de aşınca, âdetden sonraki günlerde gelmiş olan ve hâmile ve âyise [ihtiyâr] kadınlardan ve dokuz yaşından küçük kızlardan gelen kanlar, hayz olmaz. Buna (İstihâza) veyâ (Fâsid kan) denir. Kadın ellibeş yaşlarında (Âyise) olur. Âdeti beş gün olan, güneşin yarısı doğunca kan görüp, onbirinci sabâhı güneşin üçde ikisi doğarken kan kesilse, ya’nî on günü birkaç dakîka aşmış olsa, âdet zemânı olan beş günden sonra gelenler, istihâza olur. Çünki, güneşin doğma zemânının altıda biri kadar, on günü ve on geceyi aşmışdır. On gün temâm olunca gusl edip, âdetden sonraki günlerde kılmadığı nemâzları kazâ eder.

İstihâza günlerinde bulunan bir kadın, idrârını tutamıyan veyâ sık sık burnu kanayan kimse gibi, özr sâhibi olur. Elliüçüncü maddede bildirildiği gibi, nemâz kılması ve oruc tutması lâzım olur ve kan gelirken dahî vaty câiz olur. İstihâza kanı hastalık alâmetidir. Uzun zemân akması, tehlükeli olur. Tabîbe mürâce’at etmek lâzım olur. Kardeş kanı (Sang-dragon) denilen kırmızı sakızı toz edip sabâh, akşam birer gramı su ile yutulursa, kanı keser. Günde beş gram alınabilir.

İmâm-ı Muhammedin bir kavline göre, bir kız, ömründe ilk olarak, bir gün kan görse, sonra sekiz gün görmese ve onuncu gün yine görse, on günün hepsi hayz olur. Fekat, bir gün görse, dokuz gün görmese, onbirinci günü yine görse, hiçbiri hayz olmaz. Kan görülen iki gün istihâza olur. Çünki, onuncu günden sonra görülen kandan önceki temizlik günlerinin, imâm-ı Muhammede göre hayz sayılmıyacağı yukarıda bildirilmişdi. Onuncu ve onbirinci günleri kan görürse, aradaki temizlikler de hayz sayılarak, on günü hayz, onbirinci günü istihâza olur.

Bir kadının hayz ve temizlik zemânı çok def’a, her ay aynı gün sayısında olur. Burada bir ay demek, bir hayz başından, ikinci hayz başına kadar geçen zemân demekdir.

Âdet zemânı belli olan kadın, bir kerre, başka sayıda sahîh kan görünce âdeti değişir. Temizlik sayısı da, bir kerre, başka sayıda sahîh temizlik görmekle değişir. Fâsid kan ve fâsid temizlik, âdeti değişdirmez.

Yeni hayzdaki kan müddeti, on günü geçerse ve bunun üç veyâ ziyâde günü, önceki âdet zemânı günlerine rastlamazsa, âdet zemânı değişirse de, gün sayısı değişmez. Âdet zemânına rastlarsa, rastladığı gün sayısı hayz, kalanı istihâza olur. Âdeti beş gün kan ve ellibeş gün temizlik olan kadın, beş kan, kırkaltı temizlik, onbir kan görse, âdet zemânı değişir, sayısı değişmez. Beş kan, elliyedi temizlik, üç kan, ondört temizlik, bir kan görse, sayısı üç olur. Zemânı değişmez. Buradaki ondört günlük fâsid temizlik, devâmlı kan demekdir. Yeni hayzdaki kan müddeti, on günü geçmezse ve sonra sahîh temizlik olursa, kan günlerinin hepsi yeni hayz olur. Sonra sahîh temizlik olmazsa, önceki âdet sayısı değişmez. Âdetden sonra ve on günden önce kesildiği nemâz vaktinin sonu yaklaşıncıya kadar beklemesi müstehab olur. Sonra gusl edip, o vaktin nemâzını kılar. Sonra vaty câiz olur. Beklerken, guslü ve nemâzı kaçırırsa, nemâz vakti çıkınca guslsüz vaty câiz olur.

Kızda ilk olarak ve kadında âdetinden onbeş gün sonra görülen kan üç günden önce kesilince, nemâz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar bekler. Sonra gusl etmeden yalnızca abdest alıp, o nemâzı kılar ve önce kılmadıklarını kazâ eder. O nemâzı kıldıkdan sonra kan yine gelirse, nemâz kılmaz. Yine kesilirse, vakt sonuna doğru yalnız abdest alıp, o nemâzı kılar ve kılmadıkları varsa kazâ eder. Üç gün temâm oluncıya kadar böyle yapar. Fekat gusl etse bile, vaty halâl olmaz.

Kan gelmesi üç günü geçdi ise, âdetden önce kesilince, âdet zemânı geçinceye kadar, gusl etse bile, vaty halâl olmaz. Fekat nemâz vakti sonuna kadar kan lekesi görmezse, gusl edip o nemâzı kılar. Kılmadıklarını kazâ etmez. Oruc tutar. Kan kesildiği günden sonra, onbeş gün hiç gelmezse, kesildiği gün, yeni âdetinin sonu olur. Fekat, kan yine başlarsa, nemâzı bırakır. Tutmuş olduğu orucu Ramezândan sonra kazâ eder. Kan durursa, yine nemâz vaktinin sonuna yakın gusl edip, nemâzını kılar. Oruc tutar. On güne kadar böyle devâm eder. On günden sonra, kan görse de, tekrâr gusl etmeden kılar ve guslden önce vaty halâl olur. Fekat vatyden önce gusl abdesti almak müstehab olur. Fecr doğmadan önce kan kesilse, fecrin doğmasına, yalnız gusl abdesti alıp elbisesini giyecek kadar zemân olur da, Allahü ekber diyecek kadar fazla zemân kalmazsa, o günün orucunu tutar. Fekat, yatsıyı kazâ etmesi lâzım olmaz. Tekbîri söyliyecek kadar da zemân olursa, yatsıyı kazâ etmesi de lâzım olur. İftârdan önce hayz başlarsa, orucu bozulur. Ramezândan sonra kazâ eder. Nemâz içinde hayz başlarsa, nemâzı bozulur. Temizlenince farz nemâzı kazâ etmez. Nâfileyi kazâ eder. Fecr doğdukdan sonra, uyanınca kürsüfünde kan lekesi gören, o anda hayzlı olur. Uyanınca, yatarken koyduğu kürsüfünü temiz gören, yatarken hayzdan kurtulmuşdur. İkisine de yatsıyı kılmak farzdır. Çünki, nemâzın farz olması, vaktinin son dakîkasında temiz olmağa bağlıdır. Vakt nemâzını kılmadan önce hayz gören, bu nemâzı kazâ etmez.

İki hayz arasında (Tam temizlik) bulunması lâzımdır. Bu tam temizlik (Sahîh temizlik) ise, önceki ve sonraki kanların başka iki hayz olacakları, sözbirliği ile bildirildi. On günlük hayz müddeti içinde, kan görülen günler arasında bulunan temizlik günleri hayz kabûl edilmekde, on günden sonraki istihâzalı günler ise, temiz kabûl edilmekdedir. Bir kız üç gün kan görüp, sonra onbeş gün kesilse, sonra bir gün kan, sonra bir gün temizlik, sonra üç gün kan görse, kan görülen ilk ve son üç günler, iki ayrı hayz olurlar. Çünki, âdeti üç gün olacağından, ikinci hayz, aradaki bir günlük kandan başlıyamaz. Bu bir gün, önündeki tam temizliği fâsid yapar. Molla Hüsrev “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Gurer)inin şerhinde diyor ki, (Bir kız, bir gün kan, ondört gün temizlik, bir gün kan, sekiz gün temizlik, bir gün kan, yedi gün temizlik, iki gün kan, üç gün temizlik, bir gün kan, üç gün temizlik, bir gün kan, iki gün temizlik, bir gün kan görse, imâm-ı Muhammede göre, bu kırkbeş günden yalnız, ondört günden sonra olan, on gün hayz olup, diğerleri istihâza olur).

Çünki, bu on günden sonra tam temizlik olmadığı için, yeni hayz başlamaz. Sonraki temiz günler, hayz zemânında olmadıkları için, hep akdı kabûl edilmez. (İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre ise, ilk on gün ve iki tarafı temizlik olan dördüncü on gün hayz olurlar). Çünki, sonraki fâsid temizlik günleri, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre, hep akdı kabûl edilir. Aşağıdaki birinci maddeye göre, on gün hayzdan sonra, yirmi gün temizlik, sonra on gün [dördüncü on gün] hayz olur.

Onbeş gün içinde hiç temiz gün olmadan, kan (İstimrâr) ederse, âdetine göre hesâb olunur. Ya’nî, âdetinden sonra başlıyarak bir evvelki ay içindeki temizlik günü kadar temizlik ve sonra âdeti kadar hayz kabûl edilir.

İstimrâr kızda olursa, arabî (Menhel-ül-vâridîn) ve türkçe (Mürşid-ün-nisâ) kitâblarında, bunun dört dürlü olduğu bildirilmekdedir:

1 — İlk görülen kan istimrâr ederse, ilk on gün hayz, sonra yirmi gün temiz kabûl edilir.

2 — Kız, sahîh kan ve sahîh temizlik gördükden sonra istimrâr ederse, bu kız, âdeti belli olan kadın olur. Meselâ, beş gün kan görse, sonra kırk gün temiz olsa, istimrâr başından beş gün hayz, sonra kırk gün temiz kabûl edilir. Kan kesilinceye kadar böyle devâm eder.

3 — Fâsid kan ve fâsid temizlik görürse, ikisi de âdet kabûl edilmez. Temizlik onbeş günden az olduğu için fâsid ise, ilk görülen kan istimrâr etmiş gibi kabûl edilir. Onbir gün kan ve ondört gün temiz olsa, sonra istimrâr etse, birinci kan, on günü aşdığı için fâsiddir. Onbirinci ve istimrârın ilk beş kan günleri temizlik günleri olup, bu beşinci günden sonra, on gün hayz, yirmi gün temizlik olmak üzere devâm eder. Temizlik tam olup, kanlı gün karışdığı için fâsid ise, böyle fâsid temizlik ile kan günleri toplamı otuzu geçmezse, yine ilk kan istimrâr etmiş gibi kabûl edilir. Onbir gün kan ve onbeş gün temizlikden sonra istimrâr etmesi böyledir. Onaltı günün ilk günü kanlı olduğu için, fâsid temizlikdir. İstimrârın ilk dört günleri temizlik olur. Toplamları otuzu aşar ise, ilk on gün hayz olup, sonra istimrâra kadar olan günlerin hepsi temiz kabûl edilip, istimrârdan sonra on gün hayz, yirmi gün temiz olarak devâm eder. Onbir gün kan, sonra yirmi gün temizlik, sonra devâm etmek böyledir.

4 — Sahîh kan ve fâsid temizlik görürse, sahîh kan günleri âdet olur. Sonra otuz güne kadar temizlik kabûl edilir. Meselâ, beş gün kan ve ondört gün temizlikden sonra istimrâr etse, ilk beş gün kan ve bundan sonra yirmibeş gün temiz olur. Bu yirmi beş günü temâmlamak için, istimrârın ilk onbir günü temiz kabûl edilir. Bundan sonra, beş günü hayz, yirmibeş günü temiz olarak devâm edilir. Bunun gibi, üç gün kan, onbeş gün temizlik, bir gün kan ve sonra onbeş gün temizlikden sonra istimrâr etse, ilk üç gün sahîh kan ve sonra istimrâra kadar olan günlerin hepsi fâsid temizlik olup, üç gün hayz, sonra otuzbir gün temiz olur. İstimrâr zemânında ise, üç gün hayz, sonra yirmi yedi gün temiz olarak devâm eder. İkinci temizlik ondört gün olsaydı, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre hep akdı kabûl edileceğinden, bunun ilk iki günü de hayz, sonra onbeş gün temizlik olmak üzere devâm edilir. Çünki, ilk üç gün kan ve onbeş gün temizlik sahîh olduklarından, âdet kabûl olunurlar.

Âdet zemânını unutan kadına (Muhayyire) veyâ (Dâlle) denir.

(Nifâs), lohusa demekdir. Elleri, ayakları, başı belli olan düşükde gelen kan da nifâsdır. Nifâs zemânının azı yokdur. Kan kesildiği zemân, gusl edip nemâza başlar. Fekat, âdeti kadar gün geçmeden, cimâ’ edemez. En çok zemânı kırk gündür. Kırk gün temâm olunca, kan kesilmese de, gusl edip, nemâza başlar. Kırk günden sonra gelen kan, istihâza olur. Birinci çocuğunda, yirmibeş günde temizlenen kadının âdeti, yirmibeş gün olur. Bu kadının ikinci çocuğunda kan, kırkbeş gün gelse nifâsı yirmibeş gün sayılıp, yirmi günü istihâza olur.

Yirmi günlük nemâzlarını kazâ eder. O hâlde nifâs gününü de ezberlemek lâzımdır. İkinci çocukda kan, kırk günden önce, meselâ otuzbeş günde kesilirse, bunun hepsi nifâs olur ve âdeti yirmibeş günden, otuzbeş güne değişmiş olur. Ramezânda, sahûrdan [ya’nî fecrden] sonra, hayzdan veyâ nifâsdan kesilen o gün yimez, içmez. Fekat, o günü kazâ eder. Hayz ve nifâs sahûrdan sonra başlarsa, ikindiden sonra da olsa, o gün yiyip, içer.

Hayz ve nifâs günlerinde nemâz, oruc, câmi’ içine girmek, Kur’ân-ı kerîmi okumak ve tutmak, tavâf, cimâ’, dört mezhebde de harâmdır. Orucları kazâ eder. Nemâzları kazâ etmez. Nemâzları afv olur. Her nemâz vaktinde abdest alıp, o nemâzı kılacak kadar zemân oturup zikr, tesbîh ederse, en iyi nemâzın sevâbını kazanır.

[Sekiz yaşını temâmlıyan kıza, anasının, anası yoksa, ninelerinin, ablalarının, hala ve teyzelerinin hayz ve nifâs ilmini bildirmeleri farzdır. Bildirmezlerse, kendileri ve zevcleri büyük günâha girerler.]

(Cevhere) kitâbında buyuruyor ki, (Kadının, hayz başladığını kocasına bildirmesi lâzımdır. Kocası sorunca bildirmezse, büyük günâh olur. Temiz iken, hayz başladı demesi de, büyük günâhdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Hayzın başladığını ve bitdiğini kocasından saklayan kadın mel’ûndur) buyurdu. Hayz hâlinde de, temiz iken de kadına dübüründen yaklaşmak harâmdır. Büyük günâhdır). Böyle yapan, mel’ûndur. Puştluk, ya’nî cinsî sapıklık denilen oğlan kirletmek dahâ büyük günâhdır. Buna (Livâta) denir. Enbiyâ sûresinde, livâtaya (Habîs işdir) buyuruyor. Kâdî zâdenin, (Birgivî) şerhinde, Peygamberimiz, (Lût kavmi gibi livâta yapanları, suç üstü yakalarsanız, ikisini de öldürünüz!) buyurdu. Ba’zı âlimler, ikisini de yakmalıdır, dedi. Livâta yapanlar arasında sür’at ile yayılan Aids denilen korkunç hastalığın domuz eti yiyenlerde dahâ vahîm olduğu Amerikada tesbît edilmişdir. 1985 de virüsü teşhîs olunan bu hastalığın ilâcı bulunamamışdır.

Farz olan guslün üçüncüsü, cünüb oldukdan sonra, nemâz kılması lâzım olduğu zemân yıkanmakdır. Cünüb olmak üç dürlüdür: Haşefe, ya’nî zekerin ucu [sünnet derisi altındaki, yuvarlak kısm] ferce dâhil olunca veyâ erkekde koyu beyâz ve kadında akıcı sarı menî, yerinden şehvetle kopup çıkınca veyâ ihtilâm ile, ya’nî rü’yâda şehvetlenip uyandığı zemân, menî veyâ mezy akmış olduğunu görünce, erkek ve kadın cünüb olur. Hanefîde ve şâfi’îde, vedî ve mezy çıkınca cünüb olmaz. Fekat, çıkmış olan menî sıcakdan incelerek mezy gibi görünür.

Cum’a, fıtr bayramı ve kurban bayramı nemâzları için ve Arefe günü, Arafât meydânında gusl abdesti almak sünnet-i zevâiddir. Cünüb olduğunu unutan, Cum’a nemâzı için gusl ederse, temiz olur. Fekat, farz sevâbına kavuşamaz.

Meyyiti gasl etmek, vâcib-i kifâyedir. Cenâze yıkanmadan, nemâzı kılınmaz.

Kâfir, müslimân olunca, gusl abdesti alması müstehabdır.

Bu onbirden başka, hac ve ömre için ihrâma girerken, Mekkeye, Medîneye girerken, Müzdelifede vakfeye dururken, cenâze yıkayacağı zemân, hacamat oldukdan sonra, Kadr, Arefe, Berât gecesi ve deli iyi olunca, çocuk onbeş yaşına girince gusl etmek müstehabdır. Hayz bitince, cimâ’ ederse ikisi için bir gusl yetişir. Cum’a ve bayramda, başka sebeble gusl edince, bu nemâzların gusl sevâbı hâsıl olur.

Dayak yimek, ağır birşey kaldırmak veyâ bir yerden düşmek gibi sebeblerle menî çıkınca, hanefîde ve mâlikîde gusl lâzım olmaz. Şâfi’î mezhebinde ise, lâzım olur. Şâfi’î mezhebini taklîd eden hanefînin, buna da dikkat etmesi lâzımdır.

Şehvet ile yerinden ayrılan menî, idrâr yolunda kalıp, dışarı çıkmazsa, gusl lâzım olmaz. Sonra buradan, şehvetsiz de çıkınca, gusl lâzım olur. İhtilâm olan, ya’nî rü’yâda şehvetlenen kimse, uyanıp, eli ile zekerini sıkıp, menî akmasa, şehveti geçdikden sonra akınca, gusl lâzım olur.

Cünüb olup, bevl yapmadan gusl eden kimseden, sonra menînin geri kalan kısmı, şehvetsiz aksa, tekrâr gusl lâzım olur. Nemâz kılmışsa, kazâ etmez. Bunun için, hanefîde ve hanbelîde guslden önce, idrâr çıkararak, idrâr yolunda kalmış olan menî parçasını çıkarmak, sonra gusl etmek lâzımdır. Şâfi’îde, bevl etmiş ise de, tekrâr gusl abdesti alması lâzımdır. Mâlikîde, bevl etmemiş ise de, tekrâr gusl abdesti lâzım olmaz.

Haşefe, ferce veyâ kadının veyâ erkeğin dübürüne girince, menî aksa da, akmasa da, her ikisine gusl etmek farz olur. (Sodomie)de, ya’nî hayvana idhâl edince ve (Nekrofili)de, ya’nî ölüye idhâl edince akmazsa, hanefîde gusl lâzım olmaz. İdhâl edilen hayvan, kesilip yakılır. Etini yimek de câizdir. Bu ikisini, (Sadist) denilen rûh hastaları yapar. Çok çirkin ve büyük günâhdır.

İhtilâm olan kimse, uyanınca, yatakda, elbise veyâ bacağında yaşlık görse, bunun mezy denilen beyâz akıcı sıvı olduğunu anlarsa veyâ uyanık iken mezy aksa, gusl lâzım olmaz. İhtilâm olduğunu hâtırlamadan, menî görse, gusl lâzım olduğu, sözbirliği ile bildirildi. Mezy sansa ihtiyâten gusl lâzım olur. İhtilâm olduğunu, hâtırlayan kimse, bir yerde menî görmezse, gusl etmez. Kadın, gusl etdikden sonra, zevcinin menîsinin artığı çıksa, gusl etmez. Serhoş ayıldığı zemân, üstünde menî görse, gusl lâzım olur. Bayılan da böyledir. Kadın erkek uyanıp, yatakda menî görseler, ikisi de ihtilâm hâtırlamasa, ikisi de gusl eder. Cin, insan şeklinde cimâ’ yaparsa, insana gusl lâzım olur. İnsan şeklinde gelmezse, bundan lezzet alan, gusl etmez. Fercden başka yerine sürtmekle çıkan erkek menîsi, rahme girse, kadın gusl etmez. Bu sûretle hâmile kalsa, gusl eder ve o günden beri kıldığı nemâzları kazâ eder.

Çocuk zekeri, hayvan zekeri, ölü zekeri, zeker gibi herşey veyâ parmak ve prezervatif kullanınca ferce sokuldukları zemân, lezzet duyarsa, gusl lâzım olur. Lezzet duymazsa, gusl etmesi iyi olur. (Merâkıl-felâh)da diyor ki, (Kadın erkek, birbirini görmekle, düşünmekle, menî akınca cünüb olur). Kadının gusl ve abdest suları ve hamâm parasını zevci verir. İhtiyâc maddelerini, kadın zengin olsa da, erkeğin alması lâzımdır. İdrâr yaparken, menî de çıkarsa, zekeri münteşir ise, gusl eder.

Kadın cünüb iken hayz görürse, isterse hemen gusl eder. İsterse, hayz bitinceye kadar bekleyip, sonra ikisi için bir gusl eder.

(Dürr-ül-müntekâ)da diyor ki, (Erkeklerin erkek hamâmına, kadınların kadın hamâmına gitmeleri câizdir. Avret mahallini kalın ve bol havlı ile örtmek farzdır. Başkasının ince ve dar havlı ile örtülü avret mahalline bakmak da harâmdır. Hamâmcının uylukları keselemesi ve örtülü iken bakması câizdir. Havlı altındaki avret mahalline temâs etmesi, bakması harâmdır. Erkek erkeğin, kadın kadının avret olmıyan yerlerine şehvetsiz bakması ve temâs etmesi câizdir. Erkeğin kâfir kadınlarına da, şehvetsiz bakması da harâmdır). Nass ile veyâ icmâ’ ile bildirilmiş olan harâma ehemmiyyet vermiyenin îmânı gider, mürted olur.

Cünüb kimse, kılmadığı nemâz vakti çıkıncaya kadar gusl etmezse, günâh olmaz. Dahâ gecikdirmesi büyük günâhdır. Cünüb iken uyumak, cimâ’ yapmak günâh değildir. Zevce ile birlikde, bir kurnadan, bir kapdan gusl etmek câizdir. Cünübün elini ve ağzını yıkamadan yiyip içmesi tenzîhen mekrûhdur. Çünki ağzına, eline sürülen su, müsta’mel olur. Müsta’mel suyu içmek ise mekrûhdur. Hayz gören kadın böyle değildir. Çünki hayz hâlinde iken gusl abdesti alması emr olunmadı. [Hayz hâlindeki kadın, göğsünü yıkamadan, çocuğunu emzirebilir. Cünüb kadının, yıkamadan emzirmesi mekrûh olur.] Çocuk emziren kadının abdesti bozulmaz.

Kendi avret yeri açık iken ve avret yeri açık olanlar yanında Kur’ân-ı kerîm okumak mekrûhdur. Bir yeri açık olan, başını yorgandan çıkarıp okumalıdır.

Müsâfir olduğu evde cünüb olan kimse, gusl abdesti alırsa iftirâya, şübheye uğrayacağından korkarsa, gusl etmez. Su varken teyemmüm etmesi de câiz olmaz.

Pis olarak, niyyet etmeden, iftitâh tekbîri söylemeden, ayakda birşey okumadan, rükü’ ve secde gibi hareket yaparak nemâz kılar görünmesi câizdir. [Mezhebsiz, reformcu imâm arkasında kılmak zorunda olan da böyle yapar.]

Cünüb veyâ hayzlı iken câmi’e girmek, hattâ câmi’ içinden geçmek harâmdır. Geçecek başka yol bulamazsa veyâ câmi’de cünüb olursa veyâ câmi’den başka yerde su bulamazsa, teyemmüm edip girer ve çıkar. Kur’ân-ı kerîm okuması ve Mushafı tutması ve Kâ’be-i mu’azzamayı tavâf etmesi, dört mezhebde de harâmdır. Kur’ân-ı kerîmi ve âyet-i kerîme yazılı şeyleri abdestsiz tutmak da harâmdır. Yapışık olmıyan birşey içinde, meselâ çantada iken tutmak câizdir. Fâtihayı ve düâ âyetlerini, düâ niyyeti ile okuması ve her düâyı okuması harâm değil ise de, düâyı abdestli okumak müstehabdır. Tefsîrler, Kur’ân-ı kerîm gibidir. Başka din kitâbları, düâ gibidir. Fıkh yazılı kâğıdlara birşey sarmak câiz değildir. Allahü teâlânın ve Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ismleri yazılı ise, bunları silip, sonra birşey sarılabilir. Fekat, bunlara da sarmamak lâyıkdır. Çünki, Kur’ân-ı kerîmin harfleri de muhteremdir. (Hadîka)da ve (Letâif-ül-işârât) kitâbında (Meselâ, Hûd aleyhisselâma gelen kitâb islâm harfleri ile idi) buyuruyor. (Hadîka), ikinci cildi, altıyüzotuzüçüncü sahîfesinde diyor ki, (Üzerinde, dokuyarak veyâ boya ile mubârek yazı bulunan halıyı, hasırı, musallâyı ya’nî seccâdeyi yere sermek, üzerine oturmak ve her ne sûret ile olursa olsun kullanmak ve paralar, mihrâblar ve dıvarlar üzerlerine yazmak mekrûhdur. Bunları dıvara asmak mekrûh olmaz). [Kâ’be-i mu’azzama resmi de, yazı gibidir. Resm, nakş bulunmıyan seccâde kullanmalıdır.]

Tekrâr bildirelim ki, gusl abdesti alırken ağzın içini yıkamak, hanefî ve hanbelî mezheblerinde farzdır. O hâlde hanefîler, muhtâc olmadıkça, diş kaplatmamalı ve doldurtmamalıdır. Dişleri çürütmemelidir. Bunun için de dişlere, dînimizin emr etdiği gibi bakmalı ve misvâk kullanmalıdır. (Larousse illustré medical) ismindeki Fransanın kıymetli tıb kitâbı, ağız temizliği husûsunda diyor ki, (Bütün diş ma’cûnları ve tozları ve suları, dişlere zarar verir. En iyi diş temizleme vâsıtası, sert bir fırçadır. Önce, dişleri kanatırsa da, korkmamalıdır. Diş etlerini kuvvetlendirir ve artık kanamaz). Herkese uyarak, ma’cûn kullanıyordum. İki dişim çürümeğe başladı. Fransızca kitâbı okuyunca, misvâk kullanmağa başladım. Dişlerimin çürümesi durdu. Altmış seneyi geçdi, dişlerimden ve mi’demden hiç şikâyetim olmadı. İbni Âbidîn, (Redd-ül-muhtâr)da buyuruyor ki, (Abdest alırken misvâk kullanmak sünnet-i müekkededir. Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Misvâk kullanarak kılınan nemâz, misvâksız nemâzdan yetmiş kat üstündür). Misvâk, düz ve ikinci küçük parmak kalınlığında, bir karış boyunda olmalıdır. Misvâk, Arabistânda yetişen Erâk ağacının dalıdır. [Düzgün ucundan, iki santimetre kadar, kabuğu soyulup, burası birkaç sâat suda tutulur. Sonra, ezilince, fırça gibi açılır.] Erâk ağacı bulunmazsa, zeytin dalından yapılır. Nar ağacından yapmamalıdır. Bunlar da bulunmaz ise veyâ bir kimsenin dişleri yok ise, parmakları ile, bu sünneti îfâ etmelidir. Misvâkın otuzdan çok fâidesi vardır. Tahtâvînin (Merâkıl-felâh hâşiyesi)nde hepsi yazılıdır. Birincisi, son nefesde îmân ile gitmeğe sebeb olur. Erkeklerin, orucsuz iken de, özrsüz sakız çiğnemeleri mekrûhdur. Kadınlar, misvâk yerine, orucsuz iken, sünnete niyyet ederek sakız kullanmalıdır).

Süâl: Dînimizde diş yapdırmanın câiz olduğunda bütün fukahâ ve müctehidlerin ittifâkı vardır deniliyor. Gümüşden mi, yoksa altından mı yapdırılacağı husûsundaki ihtilâfları, bu ittifâka te’sîr eder mi?

Cevâb: Diş yapdırmak deyince, düşen dişin yerine konulan ve istenilince çıkarılabilen takma diş veyâ sallanan dişi bağlamak anlaşıldığı gibi, diş doldurtmak ve kaplatmak da anlaşılır. Hanefî âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sallanan dişleri altın ile de bağlamak câiz olduğuna fetvâ vermelerini, (Diş yapdırmanın câiz olduğunda ittifâk vardır. Diş doldurtmak ve kaplatmak câizdir) şeklinde değişdirmek, yâ fukahânın beyânâtını anlamamak veyâ bu beyânları, kendi sinsi ve âdî isteklerine göre değişdirmek olur ki, her ikisi de hem ayb, hem de günâhdır.

Müctehidlerimiz, altın ile veyâ gümüş ile bağlamakda ihtilâf etmişdir. Hanefî mezhebinin fıkh kitâblarında, sallanan dişi (Şed etmek), (Tadbîb etmek) deniliyor. Şed, tel ile kuvvetli bağlamak demekdir. Meselâ (Şedd-üz-zünnâr), papasların kuşağını bağlamağa denir. Tadbîb, şerit ile, dadbe gibi, ya’nî kapı sürgü demiri gibi, enli, yassı birşey ile şed etmek, sarmak demek olduğu, Tahtâvînin ve (İbni Âbidîn)in (Dürr-ül-muhtâr) hâşiyelerinde, tadbîb edilmiş kürsî üzerine oturmağı bildirirken ve (Dürr-ül-müntekâ) ve (Câmi’ur-rumûz)da yazılıdır. (Bezzâziyye) ve (Hindiyye)de diyor ki, (Gümüş ve altın şekller ile süslenmiş kapdan yimek, içmek câizdir. Fekat, elini, ağzını gümüşe, altına değdirmemek lâzımdır. İmâmeyn, böyle kapları kullanmak mekrûhdur dedi. Tadbîb edilmiş kap da böyledir. Kürsîyi [kanepeyi] ve hayvan semerini tadbîb etmek câiz ise de, altın ve gümüş bulunan yerlerine oturmamak lâzımdır. Mushafın cildini tadbîb etmek câizdir. Fekat, altına, gümüşe dokunmamak lâzımdır). Buradan da anlaşılıyor ki, tadbîb etmek, bütün yüzeyi kaplamak demek değildir. Etrâfına metal şerid çevirmek demekdir. Fıkh kitâblarında, (Sallanan dişi altın ile tadbîb etmek câizdir) diyor. Bu söz, sallanan dişi, düşmekden korumak için altın tel veyâ şerîd ile bağlamak câizdir demekdir. Çünki, bu tellerin altına su sızar. Hem de, gusl abdesti alırken, şimdi takma dişler çıkarıldığı gibi, tel ve şerid bağlar da yerlerinden çıkarılmakda, temizlenip, guslden sonra yerlerine konulmakdadır. Çıkarılıp temizlenmezlerse, aralarında kalan yemek artıkları ağızda fenâ koku ve tahrîbat yaparlar. (Sallanan dişi kaplatmak câiz olur dediler) demek, fıkh âlimlerine iftirâ olur. Çünki, sallanan diş kaplanamaz, bağlanabilir. Görülüyor ki, (Tadbîb) sözüne kaplatmak diyerek bundan (diş kaplatmak câizdir) fetvâsını uydurmak, hakîkî bir din adamının yapacağı şey değildir. Fıkh kitâblarında, (çürüyen dişleri kaplatmak veyâ doldurtmak câizdir) diye bir yazı bulunmadığı gibi, altın ile, gümüş ile doldurtmak ve kaplatmak sözü de yokdur.

Fıkh bilgisi az olan ve müctehidlerin beyânâtını anlamıyanlar, (sallanan dişleri bağlamak veyâ takma diş yapdırmak) sözü ile, (diş kaplatmak ve doldurtmak) sözünü birbirine karışdırıyor. Müctehidlerin beyânlarını, hepsine yaymağa çabalıyorlar. Zarûret olduğu için, hepsi câizdir diyorlar. Bu zevallılar anlıyamıyor ki, oynayan dişi bağlamak ve çıkan diş yerine müteharrik diş [protez] takdırmak için zarûret aramağa zâten lüzûm yokdur. Çünki, yapması câiz olmıyan bir şeyi yapabilmek için, zarûret aranır. Dişleri bağlamak veyâ diş takmak yasak edilmemişdir ki, bunları yapmak için zarûret aransın. Kendi ağzındaki kaplama ve dolguların gusl abdestine zarar vermediğine müslimânları inandırmağa kalkışan ba’zı kimseler, gümüş yerine altın ile bağlamak için zarûret bulunduğunu görünce, bu zarûret kelimesini büyük bir silâh olarak yakalamışlar. (Diş yapdırmanın zarûret olduğu ittifâkla bildirilmişdir) yaygarasını koparmışlardır. Böylece, hanefî mezhebindeki müslimânları şaşırtmış, kâtı’-i tarîk-ı ilâhî olmuşlardır. Bunlar, sallanan dişlerin kaydsız şartsız bağlanacağının beyân buyurulmasını biricik delîl olarak gösteriyorlar. Hâlbuki, dişleri sallanmaz şeklde bağlayan teller ve çıkarılan diş yerine protez denilen sun’î takma dişler, kolayca çıkarılabilmekde, temizlenip tekrâr yerine konmakdadır. Âlimlerimiz “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, gusl abdesti alırken çıkarılabilen bağları ve takma dişleri beyân buyurmakdadır. (Gusl abdesti alırken, diş çukurlarını ve dişlerin arasını ıslatmak farzdır) buyuran âlimlerin, kaplama ve dolgu gibi suyu geçirmiyen mâni’lere cevâz verdiklerini söylemek, bu büyük insanlara, çok çirkin iftirâ olur. Bu âlimler, gümüş yüzük takmanın da câiz olduğunu söylemişlerdir. Yüzük takmanın câiz olması, altındaki derinin ıslanması afv olur demek olmamışdır. Yüzüğü, çıkararak veyâ oynatarak altını ıslatmak lâzımdır demişlerdir. Dar yüzüğün altı ıslanmazsa, abdest ve gusl sahîh olmaz buyurmuşlardır. Diş kaplatmak da yüzük takmak gibidir. Kaplamanın ve dolgunun altı ıslanmadığı için, gusl sahîh olmaz.

Süâl: Gusl abdesti alırken zarûret ve meşakkat olan yere suyu ulaşdırmak şart değildir. Gözlerin içini, sünnet derisinin içini ve kadınların örgülü saçlarını yıkamak, bunun için, sâkıt oluyor. Başı ağrıyan kimse mesh edemezse, başını mesh etmesi sâkıt oluyor. Zarûret ile diş yapdırınca, dişlerin ıslanması sâkıt olmaz mı?

Cevâb: Islatılmasında (Harac) bulunan bir yer ıslanmazsa, gusl abdestinin kabûl olacağı hükmü genel değildir. Bu hükm, bedende zarûrî, kendiliğinden hâsıl olan veyâ islâmiyyetin emri ile yapılan bir şey içindir. İnsanın yapdığı şey için değildir.

İnsan tarafından yapılan şeylerde harac olduğu zemân, harac bulunmıyan mezheb taklîd edilir. Şiddetli baş ağrısı, kendiliğinden hâsıl olan bir zarûretdir. Bu başa el dokunduramamak haracdır. Bunun için, bunun başını yıkaması, mesh etmesi sâkıt olmakdadır. Bir yara iyi oldukdan sonra, üzerindeki ilâca, merheme, sargıya mesh etmek câiz olmayacağı, bunları çıkarıp, altını yıkamak lâzım geldiği, cebîre bahsinde bildirildi. Bunları kaldırmakda harac olursa bunlar, kendiliğinden hâsıl olan bir zarûret olmadıkları için, başka mezheb taklîd edilir. Başka üç mezhebde de harac varsa, altlarını yıkamak sâkıt olur denildi. Çünki, bunlar, zarûret ile konulmuş idiler. Ya’nî yarayı tedâvî etmek, eski hâline getirmek için konulmuşlardı. Gusl abdesti alırken, diğer üç mezhebde de, bütün bedeni ve sudan zarar görmiyen yarayı yıkamak farz olduğu için, diğer üç mezhebden birini taklîd etmeğe imkân yokdur. Harac, ya’nî meşakkat, zorluk bulunduğu zemân haraca sebeb olan şey zarûrî var ise, buraları yıkamak sâkıt olur. Saçları örgülü kadının, yalnız saç diplerini ıslatması farz oldu. İbni Âbidîn “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Kadınların saçlarını kazımaları yasak olduğu için, örgüyü çözmeleri afv edildi. Erkeklerde ise, bu zarûret yokdur.) Saçlarını kazımalarının sünnet olduğu İbni Âbidînin beşinci cildinde yazılıdır. Bunun için, erkeklerin örgülü saçı açıp yıkamaları lâzımdır. Kadınların örgülü saçlarını açmamaları, erkeklerin örgüsünü açmamasına sebeb olmıyor. Çünki, birincisinde zarûret ve harac birlikde vardır. Erkek saçında da harac varsa da, zarûret yokdur.

Sun’î takılan protez dişlerin guslde çıkarılmasında harac [herhangi bir zorluk] yokdur. Kolayca çıkarılıp altlarındaki deri yıkanır. Böyle diş yapdırılması câizdir. Bunların başka mezhebi taklîd etmelerine lüzûm yokdur.

Süâl: İmâm-ı a’zam, diş yapdırmak husûsundaki zarûretin, gümüş kullanmak sûreti ile giderileceğini buyurmuş. Bunu bir vâ’ızın kitâbında okudum. Yine o kitâbda, İtkânî diyor ki, imâm-ı Muhammedin şöyle demesi müsâiddir: (Diş yapdırma husûsundaki zarûretin, gümüş kullanmak sûreti ile giderilmiş olacağını teslîm etmeyiz. Çünki, burunda koku yapan gümüş, dişde de koku yapar). Diş yapdırmakda zarûret olduğu açıkca meydândadır, diye okudum. Siz buna ne dersiniz?

Cevâb: Okuduğunuz kitâbın bir vâ’ız tarafından yazıldığı doğru olmasa gerekdir. Fıkh kitâblarını bu kadar yanlış ve bozuk nakl eden kimse, yâ çok câhil bir zevallı veyâ büyük bir yalancı ve sahtekâr olabilir. Bakın (Redd-ül-muhtâr)da (Hazar-vel-ibâha) kısmında, bu satırlarda nasıl buyuruyor: (İmâm-ı a’zam, dişi bağlamak ile burun yapmağı birbirinden ayırdı. Burun gümüşden olunca, gümüşün koku yapması zarûretine binâen, altından burun yapdırmak câizdir buyurdu. Çünki, harâm olan şey, ancak zarûret için mubâh olur. Hâlbuki, dişde gümüş kullanınca bu zarûret kalkıyor. A’lâ olan altını kullanmağa ihtiyâc kalmıyor. İtkânî dedi ki, bir kimse, imâm-ı Muhammed hazretlerine yardım etmek için şöyle diyebilir: Dişi altınla bağlamakda olan zarûretin, gümüş kullanmakla kalkacağını kabûl etmeyiz. Çünki, gümüş, burunda olduğu gibi, dişde de koku yapar). Görülüyor ki, ne İmâm-ı a’zam, ne de imâm-ı Muhammed “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” (Diş yapdırmak husûsundaki zarûret) diye birşey buyurmamışdır. Bu zarûreti, kaplama dişi bulunan bir kimse, cemâ’atin gözünden düşmemek için veyâ diş kaplatanlara yaranmak için, kendisi uydurmuşdur. İmâmlarımız diş bağlamakda (Gümüş koku yapınca, altın ile bağlamak zarûreti hâsıl oluyor. Gümüş kullanmak koku yapmazsa, bu zarûret kalmıyor) buyuruyor.

Zarûret olup olmadığını söylemek, bizim gibi avâmın, ya’nî müctehid olmıyan din adamlarının işi değildir. Dînimiz, burada söz hakkını müctehidlere vermişdir. Müctehid olmıyan din adamlarının burada söz hakları yokdur. Söylerlerse, sözlerinin kıymeti yokdur. Hicretin dörtyüz senesinden sonra ictihâd derecesine yükselmiş bir âlim yetişmediğini, bulunmadığını âlimlerimiz sözbirliği ile bildirdiler. Âlimlerimiz, müctehidlerin fetvâlarını bularak, fıkh kitâblarına yazdılar. Diş çukurundaki yemek artıklarının altına su sızmadığı zemân gusl abdestinin kabûl olmıyacağı ve bunda zarûret ve harac bulunmadığı fıkh kitâblarında açıkca yazılıdır. Bunu yukarıda bildirmişdik. Çünki, gusl abdesti alınacağı zemân, diş çukurundaki ve dişler arasındaki yemek artıklarını temizlemek mümkindir ve bunu yapmakda harac, ya’nî güçlük yokdur. (Kâmûs) tercemesinde diyor ki, (Farzı yapmakda haraca sebeb olan, ya’nî yapmağa mâni’ olan zarûret, yâ cebr, zor ile olur. Kadınların saçlarını uzatması böyledir. Çünki, islâmiyyet, saçlarını kesmelerini yasak etmişdir. Yâhud hasta bir uzvu sıhhate kavuşdurmak ve tehlükeden korumak için olur. Yâhud da, başka şey yapmağa imkân olmadığı için olur). Harac bulunduğu zemân, başka mezhebi taklîd mümkin olmaz ise, zarûret aranır. Kadınların örgülü saçlarını çözmelerinde harac vardır. Bu haracdan kurtulmak için, başka mezhebi taklîd etmeğe de imkân olmadığı ve saçlarını uzatmalarında zarûret olduğu için, saçlarının örgülerini açmaları afv olunmuşdur.

Dişi çürüyen, ağrıyan kimse, müslimân, sâlih bir diş tabîbine gider. Diş tabîbi, pamuk ile ilâc koyarak şiddetli ağrıdan kurtarır. Sonra, bu pamuk atılır. Ağrısı giderilmiş diş için, ona iki yol gösterir: Birinci yol, çürümüş, telef olmuş dişi çıkarıp, yerine protez yapdırmasını söyler. İkinci yol, çürümeğe başlamış, hasta dişin sinirini alıp, dolgu veyâ kaplama, ya’nî kron yapdırmasıdır. Dişin çürümesi yeni başlamış ise, dolgu yapılarak, çürümesi az veyâ çok zemân durduruluyor. Diş tabîbinin mehâretine göre, bu diş uzun seneler, râhat kullanılıyor. Çürüme ilerlemiş ise, dolgu yapılamıyor. Ancak, kaplama yapılarak, dişin yalnız kökünden istifâde ediliyor. Kökü de çürümüş ise, diş çıkarılıp yerine sun’î diş [protez] takılıyor. Protezi kullanmak, kaplama gibi, kaplama da dolgu gibi râhat olmuyor. Kaplama ve dolgu, hasta dişi tedâvî etmiyor. Eski sıhhatine kavuşdurmuyor. Hasta olarak, ağrısız kullanılmasına yardım ediyor. Dolgusu, kaplaması olan kimse, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd edince, özrsüz kimseler gibi tam sevâb kazanıyor. Bu mezhebleri taklîd imkânı olmasaydı, dolgu ve kaplama zarûret hâline dönerdi. Guslü ve nemâzları sahîh olurdu. Fekat, özrlü olduğu için sevâbları az olurdu. Görülüyor ki, başka mezhebi taklîd etmesi, ibâdet sevâbının çok olmasına sebeb olmakda, hem de dişlerin sökülmesine mâni’ olmakdadır.

Diş de bir uzvdur. Çürük dişi tedâvî etmek zarûret değil midir? Sallanan dişi bağlamanın zarûret olduğunu siz de bildirmişdiniz diyerek kaplama ve dolgunun zarûret olacağını söylemek doğru değildir. Çünki, kaplamak ve dolgu yapmak dişi tedâvî etmek değildir. Çürük dişin sinirini alarak, bunu ölü olarak, protez, ya’nî sun’î diş gibi kullanmakdır. Protez çıkarılabildiği için câizdir. Kaplama, dolgu, çıkarılamadığı için, câiz değildir. Bugün ağrıyan dişi protez yapmakda çok acı, harac olmıyor. Dişin sinirini öldürmek ise, çok acı, pek zahmetli oluyor. (Protezi kullanmakda harac vardır. Dolguyu, kaplamayı kullanmakda ise yokdur) diyene de şâfi’îyi taklîd câiz oluyor. Dolgu ve kaplama dişin kökünde zemânla mikrop yuvası meydâna gelip, çeşidli organlarda hastalık yapıyor. Sun’î diş ise, hiç mikrop yapmıyor.

Diş ağrısı veyâ çürüğü olmadan, zînet için kaplama veyâ dolgu yapdırmış olan da, gusl abdesti alırken şâfi’î veyâ mâlikî mezhebini taklîd etmelidir. Harac bulunduğu zemân, başka mezhebi taklîd etmek için, zarûret de bulunması şart olmadığı İbni Âbidînde, nemâz vaktleri sonunda açıkca yazılıdır. Ağrı, çürük sebebi ile kaplama, dolgu yapmanın da zarûret olmadığını yukarıda bildirdik. Bunun için, diş yapdırmış müslimânları pis bilmemeli, bunlara şübheli gözle bakmamalıdır.

Kullanması erkeklere harâm olan altının, diş için mubâh olması, diş kaplatmanın ve hattâ bağlamanın zarûret olacağını gösterir sanmak, pek yanlışdır. Erkeklerin gümüş eşyâ kullanması câiz olmadığı hâlde, gümüş yüzük kullanmalarına izn verilmişdir. Gümüş yüzük mubâh oldu diyerek, yüzük takmakda zarûret vardır sanmak ve altın, gümüş burun, kulak takmak câiz olduğu için, bunları takmak zarûrî lâzımdır sanmak ve bundan dolayı da (diş kaplatmak için zarûret olduğunda âlimler ittifâk etdi) demek, yanlış ve iftirâ ve günâh olur.

Son ve en kuvvetli delîl olarak bildirelim ki, dört mezhebin ince bilgilerine vâkıf, derin âlim seyyid Abdülhakîm “rahmetullahi teâlâ aleyh” efendinin mubârek el yazısı ile hâzırladıkları (Nemâz risâlesi) bu fakîrdedir. Burada buyuruyor ki, (Şâfi’î mezhebinde guslün farzı ikidir: Birisi niyyetdir. Ya’nî, her uzva su ilk temâs ederken, gerek ellere, gerek yüze ve gerek sâir bedene su dökerken “niyyet eyledim cenâbeti ref’ [izâle] için gusl etmeğe” demekdir. Ya’nî her yerini yıkarken gönlünde böyle bulundurmakdır. Hanefîde, bu niyyet şart değildir. İkincisi, bütün bedeni su ile yıkamakdır. Bedeninde necâset varsa, izâle etmek ayrıca farzdır. Ağzın ve burnun içini yıkamak, ya’nî buralara suyu îsâl etmek şâfi’îde farz değildir. Hanefî mezhebinde ise, buralara suyu îsâl etmek farzdır. Bunun içindir ki, hanefî mezhebinde olanlar, dişlerini kaplatamazlar ve doldurtamazlar. Çünki, buralara su isâbet etmez. Dişini kaplatan veyâ doldurtan, şâfi’î [veyâ mâlikî] mezhebini taklîd eder).

[(El-mukaddemet-ül-izziyye)de diyor ki, (Mâlikî mezhebinde, bir kabdaki temiz suya necâset düşse, üç vasfından biri değişmez ise, bununla abdest ve gusl sahîh, lâkin mekrûhdur. Mâ-i müsta’mel de böyledir. Halâya sol ayakla ve başı örtülü girilir. Eti yinen hayvanların bevli ve pisliği temizdir. Bunların ve insanın ölüsü ve kemikleri ve tırnakları, boynuz ve derileri ve menî, mezî ve alkollü içkiler necsdir. Necs yere serili kalın şey üzerinde ve avuç içinden az kan, irin bulaşınca nemâz sahîh olur.[1] Gusle başlarken niyyet etmek, bütün vücûdü delk etmek, [avuç içi veyâ havlu ile hafîf sıvamak], muvâlât [aralıksız] ve saçı, sakalı hilâllamak, sık örülü saç çözülüp her tarafını hilâllamak farzdır. Ağız, burun ve kulak içini ve saçları yıkamak sünnetdir. Yıkamadık yer kaldığını bir ay sonra bile hâtırlayınca, yalnız orayı hemen yıkar. Hemen yıkamazsa, guslü bâtıl olur. Her guslden evvel veyâ sonra abdest alınır.

Abdeste başlarken veyâ yüzü yıkarken niyyet etmek ve başın hepsini ve sarkan saçları, kulak üstündeki deriyi ve altındaki deri görünen hafîf sakalı mesh etmek, kesîf sakalı yıkamak, muvâlât ya’nî a’zaları ard arda yıkamak, yıkanan yerleri, kurumadan evvel delk etmek de farzdır. Örülü saç çözülmez. Avuç ve parmak içleri ile zekere dokunmak, abdest aldığında veyâ bozulduğunda şübhe etmek, oğlanın veyâ mahrem olmıyan genç kadının derisine veyâ saçına şehvet ile dokunmak, abdesti bozar. [Lezzet kasd etmeden dokunursa ve dokunurken lezzet duymazsa, abdesti bozulmaz. Yolda, nakl vâsıtalarında ve alış-verişde temâs korkusu olan şâfi’î, hanefî veyâ mâlikî mezhebini taklîd etmelidir.] Bedenden kan ve diğer şeyler çıkması abdesti bozmaz. Kulakların içi ve dışı, yeni ıslatılmış parmak ile mesh edilir. Tırnak kesince, traş olunca abdest bozulmaz. Sakal traşında ihtilâflıdır. El ile istibrâ vâcibdir. Teyemmüm ederek giyilen mest üzerine mesh edilmez. Mesh müddeti yokdur. İkindi vakti isfirâr vaktine kadardır. Yatsının âhır vakti, gecenin ilk sülüsüdür. Mekkede olanın Kâ’beye, Mekkede olmıyanın Kâ’be cihetine dönmesi farzdır. Nemâza başlarken (Allahü ekber) demek, Fâtiha okumak, kavmede dikilmek, celsede oturmak, oturarak bir tarafa selâm vermek ve selâm verirken (Esselâmü aleyküm) demek farzdır. İlk iki rek’atde Zamm-ı sûre okumak, iki teşehhüdde oturmak, tehıyyât ve salevât okumak ve ikinci selâm sünnetdir.

Sabâh ikinci rek’atde sessiz kunût okumak, teşehhüdde şehâdet parmağı kaldırmak müstehabdır. Sünneti unutunca, secde-i sehv lâzım olur. Bayram ve cenâze nemâzları sünnetdir. Fâsık, imâm olamaz. Başka mezhebdeki imâma ve özrlü olan imâma uymak câizdir.

[1] Mâlikî mezhebinde, ikinci kavle göre, her necâset, ne kadar çok olsa dahî, nemâza mâni’ değildir. Yıkaması farz değil, sünnetdir.

Mâlikîde sefer mesâfesi, şâfi’îde olduğu gibi, seksen kilometredir. Günâh olmıyan seferde dört rek’at farzları iki kılmak sünnetdir. Dört gün kalmağa niyyet etdiği mahalde mukîm olur. Müsâfir ile mukîmin birbirlerine imâm olmaları mekrûhdur. Mâlikîyi taklîd eden hanefî müsâfir ile mukîm, birbirlerine imâm olurlar. İki nemâzı cem’ etmemek efdaldir. Vitr nemâzı ve bayramda onbeş nemâzın farzından sonra tekbîr-i teşrîk sünnetdir.) Bir ibâdeti yaparken, başka bir mezhebi taklîd etmek, kendi mezhebinden ayrılmak değildir. O mezhebin, farzlarına ve müfsidlerine tâbi’ olmak demekdir. Vâciblerde, mekrûhlarda ve sünnetlerde, kendi mezhebine uyar. Meselâ, mâlikîyi taklîd eden hanefî müsâfirin, dört gün kalmağa niyyet etdiği yerde, farzları dört rek’at kılması farz olduğu için, dört kılar. Mukîm olana uyması veyâ imâm olması, mâlikîde mekrûh, hanefîde sünnet olduğu için, kendi mezhebine uyarak, cemâ’at ile kılabilir. Bir ibâdeti yaparken, başka mezhebi taklîd etmek için, kendi mezhebine göre yapmakda harac, meşakkat bulunması lâzımdır. Meşakkat, zorluk yok iken, taklîd edilmez.]

Diş kaplatmış veyâ doldurtmuş olanların guslde ve abdestde ve nemâz kılarken mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmeleri takvâ değildir. Mezheb taklîdi fetvâ yoludur, kurtuluş çâresidir. Dinde meşakkat yokdur, kolaylık vardır gibi sözleri zındıklar, silâh olarak kullanarak, birçok farzları terketmekdedir. Bu sözün doğrusu, Allahü teâlânın bütün emrlerini yapmak kolaydır, zor birşey emr etmemişdir, demekdir. Yoksa, îmânı za’îf olanların dediği gibi, nefse güç gelen şeyleri, Allahü teâlâ afv eder. Herkes kolayına geleni yapmalıdır. O rahîmdir, hepsini kabûl eder, demek değildir. Diş için, mâlikî veyâ şâfi’îyi taklîd etmek meşakkat değildir.

Dartr veyâ Kefeki denilen ve dişlerin dibinde hâsıl olan kireçlenmeler, salgılardan, kendiliklerinden hâsıl oldukları için ve buna mâni’ olan çâre, ilâc bulunmadığı için, bunların mevcûd olmasında zarûret vardır. İzâle edilmesinde harac olanlar, derideki çıbanın, yaranın üstündeki zar, kabuk gibi olup, altlarını yıkamak, dört mezhebde de lâzım olmaz. Bunun için, başka mezhebi taklîd lâzım olmaz.

(Diş kaplatma ve dolgu meselesi hâl olmuş, câiz olduğuna fetvâ verilmişdir. Zararı olmadığı bildirilmişdir) diyorlar. İttihâdcılar zemânında din işlerine karışan siyâset adamlarının, sarıklı masonların, din büyüklerini kötülemek, din bilgilerini bozmak için söyledikleri, yazdıkları yıkıcı propagandalara fetvâ diyorlar. 1329 [m. 1911] senesinde İstanbulda ikinci baskısı yapılan (Mecmû’a-i cedîde) adındaki fetvâ kitâbında (Diş çukuru doldurulmuş kimse, gusl ederken, diş çukuruna su vâsıl olmasa, bu vechle gusl zarûret olsa, gusl câiz olur) demekdedir. Bu fetvâyı 113. ncü şeyh-ül-islâm Hasen Hayrullah efendinin verdiği bildirilmekdedir. Hâlbuki, bu kitâbın [1299] daki birinci baskısında bu fetvâ yazılı değildir. Hayrullah efendi ise, ikinci def’a olarak 18 Rebî-ul-evvel 1293 ve 11 Mayıs 1876 da Şeyh-ül-islâm olmuş ve 15 Receb 1294 ve 26 Aralık 1877 de ayrılmışdır. Böyle fetvâsı olsaydı, kitâbın birinci baskısında bulunması lâzımdı. İkinci baskının önsözünde (Birinci baskıda bulunmıyan birkaç fetvâyı, zemânımız şeyh-ül-islâmı Mûsâ Kâzım efendinin emri ile biz ekledik) demekdedir. Her fetvânın sonunda, buna kaynak olan fıkh kitâbının adı ve bildirdiği şey yazılı olduğu hâlde, diş fetvâsı için böyle bir kaynak bildirilmemişdir. Müslimânları yanlış yola sürüklemek için, sinsice hâzırlanmış böyle yeni türeyen yazıları, fetvâ zan ederek aldanmamalı, îmânı, ibâdetleri bozmamalı, uyanık olmalıyız.

Biz, diş kaplatanların, dolduranların gusl abdestlerinin ve nemâzlarının sahîh olmıyacağını anlatmak istemiyoruz.

Dişlerini kaplatmış veyâ doldurtmuş olan hanefîlere, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd ederek, gusl abdestlerinin ve nemâzlarının sahîh olacağını anlatmak istiyoruz. Bu durumdaki din kardeşlerimize kolay yolu, çıkar yolu göstermek istiyoruz. Diş doldurtmayın, kaplatmayın demiyoruz. Kaplama veyâ dolgusu olan imâm arkasında nemâz kılmayınız da demiyoruz. Birinci kısm, 74. cü madde, 5. ci sahîfeye bakınız! Kaplaması, dolgusu olanlara, din büyüklerinin gösterdiği kolaylığı haber veriyoruz. Hanefî mezhebinde olup da, mezhebinin bildirdiği gibi ibâdet etmek istiyenler için, ya’nî mezheblere kıymet verenler için, bu kadar uzun yazıyoruz. Mezheb kitâblarına kıymet vermeyip de, kendi aklına, görüşüne, düşüncesine göre ibâdet etmek istiyenler için yazmıyoruz. İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”, Ramezân hilâlini anlatırken buyuruyor ki, (Birçok ahkâm, zemânın değişmesi ile değişir. Harac olunca, za’îf rivâyet ile amel olunur). Bundan da anlaşılıyor ki, ahkâmın zemân ile değişmesi demek, zor vaziyyetde bulunan kimse, mezheb âlimlerinin meşhûr olmıyan ictihâdlarına uyabilir demekdir. Herkes kolayına geleni yapsın demek değildir. (Dürr-ül-muhtâr) üçüncü cild, yüzdoksanıncı sahîfede buyuruyor ki, (Mezhebden çıkan kimse ta’zîr olunur. Ya’nî cezâlandırılır). (Sirâciyye fetvâsı)nda da böyle yazılıdır. İbni Âbidîn burada buyuruyor ki, (Dünyâ menfe’ati için mezhebini bırakan kimsenin son nefesde îmânsız gitmesinden korkulur.)

Diş kaplatan veyâ doldurtan hanefîlerin, mâlikî veyâ şâfi’î mezhebini taklîd etmeleri, hanefî mezhebinden çıkmak demek, ya’nî mezheb değişdirmek demek değildir. Yalnız guslde, abdestde ve nemâzda, hanefî mezhebi ile birlikde mâlikî veyâ şâfi’î mezhebinin şart ve müfsidlerine de uymakdadır. Özrü olmıyanların da, başka mezhebin farzlarına ve müfsidlerine uymasının müstehab olduğu (İbni Âbidîn)in abdest bahsinde ve imâm-ı Rabbânînin (Mektûbât)ının birinci cild ikiyüzseksenaltıncı mektûbunda bildirilmekdedir. Hanefîde câiz olmıyan birşeyi, şâfi’îde veyâ mâlikîde câiz olduğu için, zarûret ve harac olmadan yapamaz. Meselâ sağlam olanın veyâ kaplama dişi olduğu için, mâlikî mezhebini taklîd eden hanefînin, derisinden kan akınca veyâ idrâr kaçırınca, abdest alması lâzımdır. Bunun, vitr nemâzını vâcib olarak kılması, yüzdört kilometreden az uzak yerde seferî olmaması ve dört günden az seferî olduğu yerde nemâzlarını cem’ etmemesi lâzımdır. Hastalık veyâ ihtiyârlık sebebi ile, ya’nî, zarûret ile idrâr kaçıran hanefînin, tekrâr abdest alması, harac, zahmet olacağı için, bu kimse, mâlikî mezhebini taklîd ederek, hemen özr sâhibi olur, abdesti bozulmaz. Ellidokuzuncu maddenin sonuna bakınız! (Tahrîr) kitâbını şerh eden, ya’nî açıklıyan İbni Emîr Hâc buyuruyor ki, (Nahl sûresi kırküçüncü ve Enbiyâ sûresi yedinci âyetinde, (Zikr ehline sorunuz!), ya’nî bir hâdise, olay karşısında ne yapacağınızı, bilenlerden sorunuz buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, müctehide tâbi’ olmak, uymak ve başka mezhebi taklîd etmek vâcib olduğunu göstermekdedir. Tâbi’ olduğu mezhebe uyarak, bir işi yaparken, harac hâsıl olursa, bu iş, diğer üç mezhebden, harac bulunmıyan birini taklîd ederek yapılır.) Diş dolduran, kaplatan hanefînin, şâfi’î veyâ mâlikî mezhebini taklîd etmesi, böyledir. Diğer üç mezhebde de harac varsa, zarûret aranır. Zarûret de varsa, bu işi terk etmek, yapmamak câiz olur. Yara üzerindeki sargıyı çıkarıp, yarayı yıkamak yaraya zarar verdiği zemân, başka mezhebi taklîde imkân olmadığı için, yarayı yıkamanın afv olarak, sargıya mesh etmenin câiz olması böyledir. Müctehid olmayan bizim gibi mukallidlerin, Eshâb-ı kirâm böyle yapardı diyerek veyâ âyet-i kerîmeden ve hadîs-i şerîflerden ma’nâ çıkararak, kendi anladığımıza göre hareket etmemiz câiz değildir. İbni Âbidîn tahâreti anlatmağa başlarken buyuruyor ki, (Mukallidin, müctehidden gelen bilgilerin delîllerini sorması lâzım değildir). [İkinci kısm, onyedinci maddeye bakınız!].

Hak teâlâ intikâmın, kul eli ile alır.
İlm-i hâli bilmiyenler, onu kul yapdı sanır.