KIYMETSİZ YAZILAR (Birinci Kısm)– A, İ, U, O, Ö

 – A, İ, U, O, Ö –

● Âişe-i Sıddîka âlime ve müctehîde idi. Eshâb-ı kirâm, müşkilâtda ona mürâce’at ederlerdi. 2/67. [Se’âdet-i Ebediyye: 54.]


● Âişe-i Sıddîka, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edinceye kadar, makbûleleri ve sevgilileri idi. Onun evinde ve kucağında vefât edip ve orada defn edildi. 2/36. [Eshâb-ı Kirâm: 222.]


● Âişe-i Sıddîka, ilm ve ictihâdda Fâtımadan ve Fâtıma zühd ve dünyâdan kesilmekde, ondan dahâ ileridedir. 2/67. [Se’âdet-i Ebediyye: 54.]


● Âişe-i Sıddîkanın fazîleti. 2/67. [Se’âdet-i Ebediyye: 54.]


● Âdetler, ahkâm-ı islâmiyye için delîl olamazlar. 1/54. [Mektûbât Tercemesi: 90.]


● Âdetlere ve rüsûma [üsûllere] uymakdan ele birşey geçmez. Kalbin selâmetini istemelidir. 1/133. [Mektûbât Tercemesi: 177.]


● Ârif için rücû’dan sonra istidlâle ihtiyâc gelir. [Bu âleme indikden sonra, delîlleri araşdırmağa ihtiyâc gelir.] 3/32.


● Ârif kendini kâfirden aşağı bilir. Zîrâ âlem-i emr latîfeleri ayrılmışdır. 1/222. [Mektûbât Tercemesi: 274.]


● Ârif-i tâm-ül-ma’rife, efrâd-i âleme kül menzilesindedir. [Tâm irfân sâhibi olan ârif, âlemin ferdlerine göre (hepsi) menzilesindedir. (Mahlûkat teferruât, o ise bu işin özüdür.).] 2/74.


● Ârif, aslın-aslına kavuşunca, Allahü teâlânın yaratmasından gayri birşey bilmez. [Hâlık yaratıcı, kendisi mahlûkdur.] 3/110.


● Âlem, vücûd-i zıllî ile [zılden bir mevcûdiyyet olarak] hâricde vardır. Evhâm ve hayâlât değildir. 1/217. [Mektûbât Tercemesi: 261.]


● Âlem, Allahü teâlâdan gayri şeylerin [bütün mahlûkların] ismidir. 3/57. [Se’âdet-i Ebediyye: 116.]


● Âlem-i kebîrde her ne varsa, âlem-i sagîr [insan] ve âlem-i asgarda [kalbde] da vardır. 3/45. [Se’âdet-i Ebediyye: 914.]


● Âlem-i halk, anâsır-ı erbe’adan [dört esâs maddeden] ibâretdir. 1/264. [Mektûbât Tercemesi: 348.]


● Âlem-i halk altı günde halk olunmuşdur. Arşın yaratılışı dahâ evveldir. 2/76. [Se’âdet-i Ebediyye: 915.]


● Âlem-i halkın ötesi âlem-i emrdir. Âlem-i emrin ötesi, şu’ûnların ve ismlerin dereceleridir, mertebeleridir. 2/76. [Se’âdet-i Ebediyye: 915.]


● Âlem-i emre lâ mekânî [mekânsız âlem] derler. 1/260. [Mektûbât Tercemesi: 326.]


● Âlem, Allahü teâlânın varlığına alâmetdir. Âlemde zâhirî kemâlât görünmekdedir. 1/287. [Mektûbât Tercemesi: 426.]


● Âlem-i sagîr ve kebîr, Allahü teâlânın ismlerinin ve sıfatlarının tezâhür etdiği [ortaya çıkdığı] yer ve şu’ûn ve zâtî kemâlâtın aynasıdır. Zât ve sıfât-i ilâhiyyeye delîl olmuşlardır. 1/287. [Mektûbât Tercemesi: 426.]


● Âlem her anda yok olup, misli vücûda gelmesi Mektûbâtda îzâh olunmuşdur. 1/199. [Mektûbât Tercemesi: 237.]


● Âlemin nizâmı, dînî emrlere bağlıdır. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Âlem-i misâl, bütün âlemlerden dahâ genişdir. Bütün âlemlerdeki varlıkların sûreti onda vardır. 2/58. [Se’âdet-i Ebediyye: 79.]


● Âlem-i şehâdetdeki güneş ışığının ve ay ışığının âlem-i misâldeki nûrlara üstünlüğü vardır. 1/210. [Mektûbât Tercemesi: 251.]


● Allahü teâlâdan başka hiçbir maksadı kalmayınca, o zemân Allahü teâlâdan gayriye ibâdetden kurtulur. Âhiret maksadları sevâb ise de, mukarrebler indinde günâhdır. 1/110. [Mektûbât Tercemesi: 161.]


● Mâsivâya bağlanmakdan kurtulunca, Allahü teâlâya ibâdet kolay olur. 1/77. [Mektûbât Tercemesi: 122.]


● Bir ibâdet ki, korku ve sevinç ile olursa, kendi için olur. 1/77. [Mektûbât Tercemesi: 122.]


● İbâdete lâyık, nasıl olduğu bilinemiyen Allahü teâlâdır ki, bizim akl ve fehmimiz, onu idrâk edemez. Ve keşf ve şühûd gözümüz [beden ve kalb gözümüz] Onun azametini ve celâlini görmekden hayrete düşer. Böyle îmân, ancak gayb yolu ile olur. Gaybî olmıyan îmân, kendi düşündükleridir ki, Hak teâlânın mahlûkudur. Ve şerîk eylemişlerdir. Gayba îmân, o vakt müyesser olur ki, vehm oraya gidememelidir. 2/8. [Se’âdet-i Ebediyye: 753.]


● İbâdet yapmakdan maksad, kulların menfe’atleri içindir. 1/73. [Mektûbât Tercemesi: 11.]


● İbâdet ile âdet. 1/231. [Mektûbât Tercemesi: 283.]


● İbâdetin ma’nâsı. 1/110. [Mektûbât Tercemesi: 161.]


● İbâdet, insânın kırılması ve alçalmasıdır. 1/64. [Mektûbât Tercemesi: 101.]


● İbâdetden maksad, yakîne kavuşmak [ele geçirmek] dir. 1/97. [Mektûbât Tercemesi: 145.]


● Abbâs radıyallahü anhın fazîleti. 2/36. [Eshâb-ı Kirâm: 222.]


● “Abbâs bendendir, ben Abbâsdanım.” Hadîs-i şerîf. 2/36. [Eshâb-ı Kirâm: 222.]


● Abdülkâdir Geylânî, vilâyet-i Muhammediyyeyi son noktasına ulaşdırmışdır. 1/293. [Mektûbât Tercemesi: 465.]


● Abdülkâdir Geylânînin yükselmesi, ekserî Evliyâdan yüksek olduğundan, kerâmeti fazladır. 1/216. [Mektûbât Tercemesi: 259.]


● Abdülkâdir Geylânî hutbede, Hızır aleyhisselâma, “Ey isrâil oğlu, gel, Muhammed aleyhisselâmın kelâmını dinle” buyurdu. 2/55. [Kıyâmet ve Âhıret: 182.]


● Abdülkâdir Geylânînin kendini medh sözü, sekr sözüdür. 3/118.


● Abdülkâdir Geylânî oniki imâmdan sonra, vilâyet yolunun merkezine getirildi. 3/124.


● Abdüllah ibni Mübârek, harâmdan bir altını sâhibine geri vermek, yüz altın sadakadan efdaldir, buyurdu. 2/66. [Se’âdet-i Ebediyye: 97.]


● Abdüllah ibni Mubârek buyurdu ki, Mu’âviyenin “radıyallahü anh” atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden efdaldir. 1/207. [Mektûbât Tercemesi: 244.]


● Abdürrahmân bin Avf, Cennete sahâbîlerin fakîrlerinden beşyüz sene sonra girecekdir. 1/283. [Mektûbât Tercemesi: 413.]


● Abd [kul], fi’lini diledikden sonra, Hak teâlâ, onu yaratır. 3/17. [Se’âdet-i Ebediyye: 102.]


● Abd-i makbûl [makbûl kul], Allahü teâlânın rızâsına râzı olandır. Kendi rızâsına tâbi’ olan, kendine kuldur. 2/88. [Se’âdet-i Ebediyye: 1035.]


● Abdin fi’li [kulun işi], Hak teâlânın yaratması ve kulun kesbinden ibâretdir. 3/17. [Se’âdet-i Ebediyye: 102.]


● Abdin [kulun] hareketine, Hakkın kudreti i’tibâriyle halk [yaratmak], kulun kudreti nisbetiyle kesbi denir. 1/289. [Mektûbât Tercemesi: 442.]


● Abdin [kulun] kudreti, ahkâm-ı islâmiyye ile teklîf edilenlerin uhdesinden gelecek kadardır. [Onları yapacak kadardır.] 2/67. [Se’âdet-i Ebediyye: 54.]


● Abd [kul], kendi ihtiyârı ile kesb eder. Kulun kasdından sonra, Hak teâlâ, dilerse, yaratır. 3/17. [Se’âdet-i Ebediyye: 102.]


● Abdin [kulun] ihtiyârı za’îfdir dedikleri, Hak sübhânehunun ihtiyârının kuvveti i’tibârı iledir. Yoksa, emrlerin yerine getirilmesine kâfî değil ma’nâsına değildir. 3/17. [Se’âdet-i Ebediyye: 102.]


● Abdin [kulun] fi’linde, kulun te’sîri yokdur, fâil, ancak Hak sübhânehudur demek küfrdür. 1/289. [Mektûbât Tercemesi: 442.]


● Abd [kul], bir arzûsunu ele geçirmekde, islâmiyyetden dışarı çıkarsa, islâmiyyetin hudûduna tecâvüz ederse, o maksûd onun mabûdu ve ilâhı olur. Eğer arzû edilenin ele geçirilmesinde, islâmiyyetin yasak etdiği şey irtikâb olunmazsa o kul müşrik olmaz. Ve o şeye meyli, maksûd kabûl edilmemişdir. 3/3. [Se’âdet-i Ebediyye: 906.]


● Abdiyyet makâmı, iyilikleri sâhibinden bilmek ve kendini kötü görmekdir. 1/234. [Mektûbât Tercemesi: 286.]


● Abdiyyet makâmı, vilâyet kemâllerinin en üstünüdür. 1/249. [Mektûbât Tercemesi: 307.]


● Osmân “radıyallahü anh”ın hilâfeti sahâbenin icmâ’ı ile sâbitdir. 3/24. [Hak Sözün Vesîkaları: 265.]


● Osmân “radıyallahü anh”ın vilâyet ve nübüvvet yolundan münâsebeti, Nûh aleyhisselâmadır. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Osmân “radıyallahü anh”, vilâyet ve nübüvvet yüklerini taşıdığı için (zinnûreyn) denir. Çünki, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü anhüm” nübüvvet, Alî “radıyallahü anh” vilâyet yükünü taşımakdadır. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Osmân “radıyallahü anh”ın ve şeyhaynın efdaliyyetlerini inkâr eden, kâfir olmaz. Bid’at sâhibi ve sapık olur. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Ucb, öldürücü zehrdir. Ve öldürücü hastalıkdır. Sâlih amelleri yok eder. 2/53. [Se’âdet-i Ebediyye: 429.]


● Aczini anlamak, idrâkdir. 3/123. [Se’âdet-i Ebediyye: 919.]


● Adem-i hâriciye [hâricî yokluğa] zıd olan, hâricî varlıkdır. Sübût-i vehmî değildir. 3/60.


● Adem, şer ve naksın başlangıcı ve cümle kötülüklerin en kötüsü olarak görünmekdedir. 1/134, 234. [Mektûbât Tercemesi: 177, 286.]


● Adem, vücûdün aksi ve zıddıdır. 2/98. [Se’âdet-i Ebediyye: 930.]


● Adem, yokluk aynasında vücûdî kemâlât zuhûr eder. Ayna olmak, işte budur. 1/234. [Mektûbât Tercemesi: 286.]


● Adem, hiç yokdur ki, hiçbir mertebede sâbit değildir. (Var değildir.) Varlığı i’tibârîdir. 3/80.


● Adem hâricde yokdur. İlmde var kabûl edilmişdir. 3/58.


● Adem, her ne kadar yokdur. Ammâ, eşyânın tafsîlinin kaynağıdır. 2/99. [Se’âdet-i Ebediyye: 515.]


● Adem-i mutlak [mutlak yokluk], ilm-i ilâhîde teferru’âtı ile bulunup, bu yokluğun noksanlıklarından herbiri ilm mertebesindeki aks eden kemâlâtın karşılığı olmuşdur. Ve her bir kemâl karşılığındaki yoklukda aks ederek görünmüşdür. 3/58.


● Adem [yokluk] vehmen hissetmek derecesinde ortaya çıkıp, istikrar kazanır. [Anlaşılır]. 3/58.


● Adem mukâbilindeki vücûd [Yokluğa tekâbül eden varlık], Allahü teâlânın vücûd sıfatı olmayıp, zıl ve aksleridir. 3/64.


● Adem-i mukayyedin [kaydlı ademin] mutlak ademe bağlanması, tecellî-i zâtın te’sîri iledir. 2/94.


● Adem, Resûlullahdan (ev ednâ) makâmında kaldırıldı. 3/123. [Se’âdet-i Ebediyye: 919.]


● Azâb-ı Cehennem [Cehennem azâbı], geçici olsun, devâmlı olsun, küfre ve küfr sıfatlarına mahsûsdur. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Âhıret azâbı, çok şiddetli ve devâmlıdır. Ve dünyânın hayâtı çok kısadır. Dünyânın güzelliğine ve tadına aldanmamalıdır. Bir insanın kıymeti, dünyâ ile ölçülse idi, dünyâlığı çok olan kâfirler herkesden azîz olurdu. Dünyânın görünüşüne aldanmak aklsızlıkdır. 1/98. [Mektûbât Tercemesi: 146.]


● Arşa olan zuhûr, zıllıyetden yüksekdir [uzakdır.]. Kimsede bu kâbiliyyet yokdur. 2/11.


● Arş-ı ilâhî, âlem-i halk ile âlem-i emr arasında geçiddir. 2/76. [Se’âdet-i Ebediyye: 915.]


● Arşa olan zuhûrun onda biri ârifin kalbinde yokdur. 1/220. [Mektûbât Tercemesi: 266.]


● Arş-ı ilâhî o azameti ile berâber, mekânlı olduğundan rûha nisbet ile, hardal dânesi kadar değildir. 1/287. [Mektûbât Tercemesi: 426.]


● Urûclar ve zuhûrlar, mahlûkların hakîkatlerinin sonuna kadardır. 1/263. [Mektûbât Tercemesi: 346.]


● Urûcda mertebelerin sonu, nemâzın hakîkatıdır. 3/77. [Se’âdet-i Ebediyye: 941.]


● Azîmet, harâmla mubâhların fazlasından sakınmak; ruhsat, harâmlardan sakınmakdır. 1/216. [Mektûbât Tercemesi: 259.]


● Askerin, beytülmâldan ma’âş alması, cihâda mâni’ değildir. [Cihâd sevâbını gidermez.] 2/69. [Se’âdet-i Ebediyye: 289.]


● Askerlik ganîmetdir. Bir sâati, diğer makâmlarda bulunmanın çok sâatinden iyidir. 3/83.


● Aşk olmasaydı, aşk gamı olmasaydı, bu kadar güzel söz ortaya çıkmazdı. 3/118.


● Akl-ı me’âş, kısa görüşlüdür. Ma’nevî hastalıkları [âfetleri], hastalık kabûl eylemez. 1/219. [Mektûbât Tercemesi: 265.]


● Akl-ı me’âş, zenginliğe rağbet eder ve dünyâ erbâbına rağbet eder. [Bunlara rağbet edenlerin aklı, akl-ı me’âşdır.] 1/219. [Mektûbât Tercemesi: 265.]


● Akl-ı me’âd, ileri görüşlüdür. Evliyâ ve Enbiyâda bulunur. [Onların nasîbidir.] 1/219. [Mektûbât Tercemesi: 265.]


● Akl-ı me’âd, şerh-ı sadrdan sonra, mutmainne sadra inince, ona bağlanır. [Nefs mutmainne olunca, akl-ı me’âd ona bağlanır.] 1/260. [Mektûbât Tercemesi: 326.]


● Akl, hissin ötesi olup, his ile idrâk edilmiyeni idrâk etdiği gibi, nübüvvet gücü de, akl gücünün ötesi ve üstüdür. Akl ile anlaşılamıyan, nübüvvet gücü ile idrâk edilir. 3/23. [Fâideli Bilgiler: 454.]


● Akl, ancak his edilenleri [beş duyu ile] idrâk edebilir. Görülenlerde misâli olmıyan işleri, akl idrâk edemez. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Aklı olan dünyâya bağlanmaz; düşkün olmaz ki, dünyâ sırf yoklukdur. 3/12.


● Akl hüccetdir, ammâ eksikdir. Hüccet-i bâliga [tam hüccet] Peygamberlerin gönderilmesidir. 3/44. [Se’âdet-i Ebediyye: 756.]


● Aklın ötesi demek, akl anlıyamaz demekdir. Yoksa orada, akl zıddına hükm eder değildir. 3/112.


● Aklın anlıyamadığı işleri, ilâhî nûrdan gayri ile bilmek mümkin değildir. 3/44. [Se’âdet-i Ebediyye: 756.]


● İnsanların aklları, yaratıcıyı isbâtdan âcizdir. 3/17. [Se’âdet-i Ebediyye: 102.]


● Akl, tasfiye ve tezkiyeden sonra, ilâhî makâm ile münâsebet kurar. Fekat, yanılmak ve unutmak ondan ayrılmaz. Vâhime, mütehayyile, gadab ve şehvetden ayrılmaz. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Aklın tasfiye ve tezkiyesi, sâlih amellerin yapılmasına bağlıdır. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Akl erbâbı, ya’nî felsefeciler, nefsden ba’zan rûhu, ba’zan kalbi kasd eder. Onlar nefs-i emmâreyi mücerred mefhûmlardan [âlem-i emrden] sayarlar. Kalb ve rûhun ismini bilmezler. 3/91.


● Ukalâ [akla tâbi’ olanlar], ma’lûm için, zihnde sûret hâsıl edip, onun meydâna gelmesi zihndedir. İlmde değildir, derler. Son devr sofiyyesine göre, o sûret ilmde hâsıldır. 3/114.


● Allahü teâlânın bir kulundan yüz çevirdiğinin alâmeti [sevmediğinin alâmeti], onun mâlâya’nî ile meşgûl olmasıdır. “Hadîs-i şerîf”. 2/60. [Se’âdet-i Ebediyye: 480.]


● İlm iki kısmdır. İlm-i ahkâmı fıkh, ilm-i i’tikâdı kelâm [ahkâmı bildiren fıkh ilmi, i’tikâdı bildiren kelâm ilmi], ilmleri kendinde toplamışdır. 1/268. [Mektûbât Tercemesi: 383.]


● İlm, inkişâfdan [tekâmülden] ibâretdir. Bu inkişâf ihâta ile olursa, ilm-i husûlîdir [çalışarak ele geçen ilmdir]. 3/114.


● İlm, ma’lûmun sûretinden ibâretdir ki, bunun ilmde husûlî ve hulûlî [girmesi, hulûl etmesi] ne ma’nâya olur, [ne ma’nâsı olur.]. 3/114.


● İlm-i husûlî ve ilm-i hudûrî bir vaktde cem olur. İki ilm-i hudûrî cem’ olmaz [birlikde olmaz]. 1/306. [Mektûbât Tercemesi: 490.]


● İlm-i husûlînin zât-ı teâlâya [Allahü teâlânın zâtına] âid olması muhaldır. Onun ilm-i hudûrîsi, müte’allık olur. [Alâkalı olur.] 3/21.


● İlm-i husûlî âfâka [insanın dışındaki âleme], ilm-i hudûrî enfüse [insanın içindeki âleme] te’alluk eder. 3/60.


● İlm-i husûlî eşyânın sûretini bilmekdir. Şey’in sûreti şey’in gayridir. 2/47.


● İlm-i şey [birşeyin ilmi], o şeyin sûretinin aklda hâsıl olmasıdır ki, o şeyin aynı değildir. 3/110.


● İlm-el-yakîn [ilm ile bilmek], eserden müessire istidlâldir. [Eserden delîl ile eser sâhibini anlamakdır]. Dumanı görüp, ateşe hükm etmek gibi. 3/100.


● Hakk-el-yakîn [bizzat içinde yaşayarak bilmek], müessir ile hakîkatlenmekdir ki, bekâ makâmıdır. 1/277. [Mektûbât Tercemesi: 407.]


● İlm, ayn ve hakk-ül-yakîn için meşâyıhın ta’rîfleri, imâm-ı Rabbânî indinde, bu ta’rîflerin hepsi, ilm-ül-yakîndir. 3/123. [Se’âdet-i Ebediyye: 919.]


● İlm-el-yakîn ile ayn-el-yakîn birbirine perdedir. İlm esnâsında görmek yokdur. 1/277. [Mektûbât Tercemesi: 407.]


● Yakînler, meşâyıh indinde, zât-i ilâhîye nisbet ile, imâm-ı Rabbânî indinde âyetlere (delîllere)dir. 3/123. [Se’âdet-i Ebediyye: 919.]


● Ayn-el-yakîn, imâm-ı Rabbânî indinde, dumanın ateşe olan hâlidir. 3/100.


● Hakk-el-yakîn, dumanı görüp, ateşin varlığına hükmetmekdir. 3/123.


● Ayn-ül-yakîn ve hakk-ül-yakîn, âfâk ve enfüsün ötesidir. 3/100.


● İslâmiyyet ilminin sûreti, zâhir âlimlerin nasîbidir ki, Kitâb ve Sünnetin hükmleri ile alâkalıdır. İslâmiyyet ilminin hakîkati, ulemâ-i râsihînin nasîbidir ki, Kitâb ve Sünnetin müteşâbih kısmı ile alâkalıdır. 2/18.


● İlm-i ledünnî, ifâdasında [feyz almakda], Hızır aleyhisselâmın rûhâniyyeti vâsıtadır. “Muhammed Pârisâ” 2/55. [Kıyâmet ve Âhıret: 182.]


● İlm-i ilâhî, hayât şânının altındadır. Lâkin, ilm için zât mertebesinde bir şân vardır ki, hayât ve diğer sıfatlar için yokdur. Bu, ilm-i hudûrî de değildir. 3/79.


● İlm-i ilâhînin zâtî güzelliği, diğer sıfatlarda yokdur. 3/100.


● İlm-i ilâhî. /113.


● İlm-i ilâhî değişen cüzlere te’alluk eder ise de [alâkalı ise de], Allahü teâlânın ilm sıfatında değişiklik olmaz. Değişiklik, birini diğerinden sonra bilince olur. Ammâ, cümleyi bir anda bilmekle değişikliğe ve sonradan olmağa tehammülü yokdur [böyle şey olmaz]. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● İlm-i ilâhînin eşyâya bağlantısı ilm-i hudûrîdir. 3/114.


● İlm-i ahvâl [hâllerin ilmleri], herkese verilmemişdir. 3/16.


● “Ümmetimin âlimleri, isrâil oğullarının Peygamberleri gibidir” şerefi ile müşerref olan, râsih ilmli âlimlerdir. 2/13. [Se’âdet-i Ebediyye: 754.]


● “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir” hadîs-i şerîfindeki ilm, islâm bilgileridir ki, zâhiri ve hakîkati vardır. 2/18.


● “Ulemânın mürekkebi şehîdlerin kanından dahâ ağırdır.” Hadîs-i şerîf. 3/47. [Se’âdet-i Ebediyye: 400.]


● Zâhir âlimlerin nasîbleri, i’tikâdı düzeltdikden sonra, ahkâm-ı islâmiyye ve ameldir. Bâtın âlimlerinin nasîbi bununla berâber, hâller ve zevkler ve ma’rifetlerdir. Ulemâ-i râsihînin nasîbi, esrâr-ı dekâyıkdır ki [ince sırlardır ki] müteşâbihâtda işâret vardır. 1/54. [Mektûbât Tercemesi: 90.]


● Ulemâ-i râsihîn, vilâyet yollarını kat’iderek, Peygamberlerin husûsiyeti olan da’vet makâmına kavuşmuşlardır. 3/50. [Se’âdet-i Ebediyye: 763.]


● Ulemâ-ı râsihîn, özü kabuk ile bir araya getirerek ve hakîkati sûrete getirmiş, müteşâbihâtdan zevk almışlardır. 2/18.


● Ulemânın ilmleri, nübüvvet kandilinden alınmış, sofiyyenin ma’rifetleri ise, keşf ve ilhâmdır. 2/55. [Kıyâmet ve Âhıret: 182.]


● Zâhir âlimlerine fenâ ve bekâ nasîb olmamış, vilâyet-i hâssa vâki’ olmamışdır. 3/89.


● Dünyâ âlimlerinin ki, gayretleri alçak dünyâ içindir. Ve sohbetleri, öldürücü zehrdir. Ve fesâdları yayılır. 1/73. [Mektûbât Tercemesi: 111.]


● Dindâr âlimler, makâm ve riyâset sevgisinden geçmiş ve tervîc-i din [islâmiyyeti yaymakdan] ve islâmiyyeti kuvvetlendirmekden gayri birşey istemezler. 1/53. [Mektûbât Tercemesi: 89.]


● Ulemâ’i sû’ [kötü âlimler] insanları dalâlete sevk etmekde kâfî olup, iblis işsiz ve boş kalmakdadır. 1/213. [Mektûbât Tercemesi: 256.]


● İlmi, dünyânın mâl ve mevkı’ine vesîle kılanlara, şiddetli azâb vardır. 1/73. [Mektûbât Tercemesi: 111.]


● Riyâzî ilmler, mantık ve emsâli ile meşgûl olmak için cevâz vardır. Ammâ, onları ele geçirmekden maksad, ahkâm-ı islâmiyyeyi bilmek için olmak şartdır ve yoksa câiz değildir. 1/73. [Mektûbât Tercemesi: 111.]


● Alî “radıyallahü anh”, hilâfeti zemânında ve emri altında, kendi bağlılarından, yardımcılarından büyük bir topluluk arasında buyurmuşdur ki, muhakkak Ebû Bekr ve Ömer, cümle ümmetin en üstünüdür. İmâm-ı Zehebî, bunu seksenden çok kimseden rivâyet eylemişdir. 2/36. [Eshâb-ı Kirâm: 222.]


● Alî “radıyallahü anh”ın mücâdelesi, bâgîler, âsîler ile savaş farz olduğundan idi. 2/96. [Se’âdet-i Ebediyye: 505.]


● Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, birâderlerimiz bize bâgî oldular. Kâfir ve fâsık değildirler. 2/96. [Se’âdet-i Ebediyye: 505.]


● Alîye “radıyallahü anh” Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Sen, Îsâya “aleyhisselâm” benzemekdesin. Ona yehûdîler o derece düşmanlık etdiler ki, annesi Meryeme iftirâ etdiler.” 2/32. [Se’âdet-i Ebediyye: 427.]


● Alî “radıyallahü anh” vilâyet yolundan kavuşanların önderi ve başkanıdır. Bu yolda feyz herkese Onun aracılığı iledir. 3/124.


● Alî radıyallahü anh buyurdu ki, bütün ilmler besmelenin “B” sinde, belki “B” nin noktasında toplanmışdır. 1/201. [Mektûbât Tercemesi: 240.]


● Alîye “radıyallahü anh” kusûr isnâd eylemek, çirkinliğin en kötüsüdür. 1/80. [Mektûbât Tercemesi: 127, Eshâb-ı Kirâm: 263.]


● Alî “radıyallahü anh”, Sıddîk “radıyallahü anh”dan efdaldir diyen, ehl-i sünnetden ayrılır. 1/202. [Mektûbât Tercemesi: 240.]


● Alî “radıyallahü anh”, vilâyet ve nübüvvet taraflarından Îsâ aleyhisselam ile münâsebetlidir. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Umdet-ül-islâm fârisî fıkh kitâbıdır. 1/193. [Mektûbât Tercemesi: 229.]


● Ömer “radıyallahü anh”, “Rabbinin azâbı elbette vardır. Onu önliyecek yokdur.” âyetini işitince, aklı gidip, deveden düşdü. 1/302. [Vettûrî. 7. Âyet.] [Mektûbât Tercemesi: 482.]


● Ömer “radıyallahü anh”, Ebû Bekr “radıyallahü anh”dan sonra, ümmetin efdalidir. 1/266. [Mektûbât Tercemesi: 350.]


● Ömer “radıyallahü anh”, vilâyet-i Muhammediyyeye vâsıl ve kemâlât-ı Muhammedî onda hâsıl oldu. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Ömer “radıyallahü anh”ın vilâyeti, İbrâhîm aleyhisselâma, nübüvvet tarafından Mûsâ aleyhisselâmadır. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Ömer “radıyallahü anh” hakkında Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Benden sonra Peygamberlik bitmeseidi, Ömer Peygamber olurdu,” buyurdu. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Ömer “radıyallahü anh”ın vefâtında, Abdüllah ibni Ömer, ilmin on bölükde dokuz bölüğü öldü, buyurdu. 1/251. [Mektûbât Tercemesi: 308.]


● Ömer “radıyallahü anh” ile, Hak sübhânehunun kelâmı, çok zemân aynen vâki’ oldu. 2/51.


● Ömer “radıyallahü anh” hakkında. 2/99.[Se’âdet-i Ebediyye: 515.]


● Ömer “radıyallahü anh” buyurdu ki, geceleri uyumayıp, cemâ’ati [sabâh nemâzını] terk etmekden ise, uyumak iyidir. 1/114. [Mektûbât Tercemesi: 164.]


● Amr ibni Âs’ın “radıyallahü anh” yanılması, Veysel Karânî ve Ömer Mervânînin doğru işinden efdaldir. 1/120. [Mektûbât Tercemesi: 168.]


● Umre ve nâfile hac, bir farzın terkine ve bir memnu’un icrâsına sebeb oluyor, mâlâya’nî oluyorlar. 1/123. [Mektûbât Tercemesi: 169.]


● Amelin mükâfâtı işleyene olduğu gibi, vâdı’ına ve binnetice Peygambere “sallallahü aleyhi ve sellem” de olur. 2/57.


● Amel eylemeyip, suçunu dahî kabûl etmeyip, pişmân olmıyan, kullukdan uzakdır. 3/17. [Se’âdet-i Ebediyye: 102.]


● Amellere verilen ecr, ameli işliyene göre değişir. 1/305. [Mektûbât Tercemesi: 489.]


● Amelin sevâbı, niyyetin düzgün olmasına bağlıdır. 3/28.


● Avâm, müntehînin bâtınından nasıl haber alır ki, müntehînin bâtınının zevkinden, kendi zâhiri bile haberdar değildir. 2/43.


● Avâm, Şeyh-i Genc-i şekeri, oğlunun vefâtında üzülmediği için, üstün bilirler. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, İbrâhîmin vefâtında ağladı ve çok üzüldü. 1/272. [Mektûbât Tercemesi: 387.]


● Avâm indinde, cesedi ihyâ [gelişdirmek] büyük işdir. Havâs indinde [büyükler yanında] kalbi ihyâ mu’teberdir. 2/92. [Se’âdet-i Ebediyye: 749.]


● Avâmın seyyiâtı, îşâna hasenât olur. 2/56.


● Avâmın îmânı ile havâsın îmânı farklıdır. 3/123. [Se’âdet-i Ebediyye: 919.]


● Avâm işiterek veyâ delîl ile gayba îmân etmişlerdir. Sondakilerin en üstünleri, gayblar gaybını, celâl ve cemâl perdelerinin arkasında mütâle’a eylemişlerdir. Ortadakiler, zılleri asl zan etmişlerdir. 2/8. [Se’âdet-i Ebediyye: 753.]


● Hasta ziyâreti sünnet, hastanın kimsesi yoksa vâcibdir. 1/265. [Mektûbât Tercemesi: 349.]


● Fıtr bayramında, yimek, içmek, senelerce nâfile oruc tutmakdan dahâ fâidelidir. 1/52. [Mektûbât Tercemesi: 87.]


● Îsâ aleyhisselâm gökden inip, Muhammed aleyhisselâmın dîni ile amel edecekdir. 2/67 [Se’âdet-i Ebediyye: 54.], 1/109. [Mektûbât Tercemesi: 161.]


● Îsâ aleyhisselâmın, mele-i a’lâ ile münâsebeti vardır. 3/114.


● Îsâ aleyhisselâm gökden inip, ictihâdı, İmâm-ı a’zamın ictihâdına uygun olacakdır. 2/55, 1/282. [Mektûbât Tercemesi: 413.]


● Îsâ aleyhisselâm vilâyetde, Mûsâ aleyhisselâm nübüvvetde çok yüksek mertebededirler. 1/260. [Mektûbât Tercemesi: 326.]


● Ayn-ı sâbiteye te’ayyün-i vücûbî derler. 3/33.


● Ayn-ı sâbite, Allahü teâlânın ismlerinin zılli, aksi ve nûrudur. 3/33.


● Ayn ve eserin fenâ esnâsında yok olması, vilâyet-i Muhammediyyeye “sallallahü aleyhi ve sellem” mahsûsdur.


Diğer vilâyetlerde yalnız ayn yok olup, eseri yok olmaz. 1/287. [Mektûbât Tercemesi: 426.]


● Ayn ve eserin yok olmasından murâd, görünüşün yok olmasıdır. Mahlûkâtın vücûdu yok oluyor demek, ilhâd ve zındıklıkdır. 3/109.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder