Cihat, ne demektir?

Büyük İslam âlimlerinden Seyyid Ahmed Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh” hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri;

- Cihat nedir efendim? diye sordular.

Cevabında;

- Cihad, devletin, ordunun, düşmanlarla, kâfirlerle, sapıklarla harb etmesi demektir, buyurdu.

Ve ekledi:

- Müslüman devlet olsun, kâfir devlet olsun, adil olsun, zalim olsun, kendi devletine isyan etmeye, vatandaş kanı dökmeye, birbirine saldırmaya cihad denmez. Fitne, fesat çıkarmak denir.

Nitekim;

- Peygamberimiz “aleyhisselam”; (Fitne çıkarana Allah lanet etsin!) buyuruyor.

Şöyle devam etti:

- Müslümanlar devlete karşı isyan etmez. Fitneye, isyana karışmaz. Kanunlara karşı gelmez. Ehl-i sünnet âlimleri, siyasete karışmamış, hükümette vazife almamış, yazıları ile, sözleri ile hükümet adamlarına nasihat vermişler, onlara hak ve adalet yolunu göstermişlerdir.

Cihâd ne demektir?

Cihâd, insanları ayaklandırmak, onları felâkete sürüklemek demek değildir.

 Cihâd nasıl olur? Cihâd evvelâ Müslümanlığı bizzat yaşayarak, hüsn-i hâl, güzel davranış, güzel huy ile olur, cihâd budur. Alışverişteki dürüstlük, konuşmasındaki tatlılık, huyundaki güzellik, komşu hakkına riayet, büyüklerine saygı hürmet, küçüklerine şefkat merhamet, hep bunlar cihâd işte. Önce hâl ile yaşayarak, sonra kâl [söz] ile anlatarak cihâd, o da âlimlere aittir. Herkes lisan ile cihâd yapamaz.

 Bilmezse, yanlış söylerse, felâkete sebep olur. Ne yapacaksın o zaman? Âlimlerin kitaplarını vereceksin. Al sana bir cihâd daha. Efendim çoluk çocuğunuzu felâketten koruyacaksınız. İşte güzel bir cihâd daha. Yoksa hükümetin kanunlarına karşı teşkilatlanmak, bilmem şunu bunu yapmak, fitnenin ta kendisidir.  ki: “El-fitnetü eşeddü minel-katl.” [Bakara, 191], “El-fitnetü ekberu minel- katl.” [Bakara, 217] “Fitne, adam öldürmekten dahâ büyük günâhtır” diye Kur’ân- ı kerîmde geçiyor. Hiçbir ferde, dinimiz böyle bir salahiyet vermemiştir. Nitekim böyle yanlış ve bozuk yollara girenler, şimdi ömürlerinden kalan günlerini hapishanelerde ödüyorlar.

 Niye Mübârek Hocamız daima, “Amân bulunduğunuz memleketin kanûnlara karşı gelmeyin, suç işlemeyin. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmeyin, günâh işlemeyin” buyuruyorlar. Çünkü Müslüman suç işlemez, Müslüman günah işlemez, Müslüman faydalı insan demektir. Tarifi bu. Nasıl faydalı olunur? İşte her kaptan içindeki sızar, evvelâ içimizi faydalı yapacağız, içimizi düzelteceğiz, ağzımızdan çıkan söz boş olmayacak. Nerde kaldı ki, yalan, lüzumsuz konuşmalar...

(Enver Bin Nazif rahmetullahi aleyh)

MİSVAĞIN FAYDALARI

 Erak veya başka bâzı ağaç dallarından yapılan ve bir çeşit diş fırçası olan misvağın, pek çok faydalarından bâzıları: 

* Allahın rızâsına vesiledir,

* Resûlullahın mühim bir sünneti yerine gelmiş olur,

* Ağız temizliğini sağlar,

* Diş çürümelerini önler,

* Dişlerin sağlamlığını arttırır,

* Ağız kokusunu giderir,

* Konuşmayı kolaylaştırır,

* Son nefeste Kelime-i şehâdeti hatırlatır,

* Sesi güzelleştirir,

* Göze kuvvet verir,

* Hazmı kolaylaştırır,

* Dişleri parlatır,

* Diş etlerini korur,

* Diş taşlarını önler,

* Zekâyı arttırır,

* Mide hastalıklarını önler,

* Sevâbı 70 kat arttırarak ömrü bereketli kılar.

ONU ÇIKAR ORADAN!!!

Necip Fazıl anlatıyor: Varlığın Tacına dair, Zonguldak‘ta yazdığım yazı “Ya Muhammed!’diye başlıyordu.Efendi hazretleri, ‘Onu çıkar oradan, Allahu teala’nın Resul’üne,has ismiyle ve nida siygasıyla hitap olunmaz.’ buyurdular. ‘Niçin efendim’diye sordum.’Haya meselesi! Allahu teala bile, Kur’an-ı Kerim’de,sevgilisine, has ismiyle nida ederek hitap etmedi buyurdu.’Bir gün efendi hazretlerine ‘Efendim;son günlerde bir modadır tutturuldu en adi işlerde yarattık, yarattığımız,yarattığınız diye konuşuyorlar. Olur mu bu?’diye sordum.”Türkçede(yaratmak),halk etmek manasındadır.Ancak Allahu Taala yaratır.Olmaz,olmaz!İnsani fiillere bu tabir yakıştırılamaz buyurdu.Hristiyanların hallerinden, nispet iddia ettikleri Hazreti İsa’nın kim bilir ne kadar muazzeb olduğu tarzındaki görüşüme Efendi gayet sert: ‘Nebi‘dir muazzeb olmaz!’ buyurdular.Halbuki ben,muazzeb kelimesini yanlışlıkla “razı değil” manasına kullanmıştım.Lisana ve kelimeye dikkat şuuruna ait emir, ancak bu kadar güzel verilebilirdi.

Bu Büyük’lerin rûhları Meleklerden bile daha hızlıdır

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İslâmiyet, zamana göre değişir, deniyor. Bunun mânâsı, *Mubâh*’ların değişmesidir. *Emir* ve *Yasak*’lar hiç değişmez. 


Mubâhların değişmesi de, bâzen *Harâm* olur, bâzen de *Farz* olur. Meselâ eskiden *Latin* harfleri ile din kitâbı yazmak *Harâm* idi, şimdiyse *Farz* oldu. 


Hattâ, *Arabî*’den başka bir Dil ile, *Din kitâbı* yazılmaz, diyen âlimler vardır. 


Bu konuda *İhtilâf* oldu. *Dîn*’in öğrenilmesi için, her *Dil*’de yazılmasında *Zarûret* olduğu görüldü. 


Bunun gibi, eskiden *Araba* almak lüzûmsuzdu, yâni *İsrâf*’dı. Şimdi ise her müslümâna, araba almak *Farz* oldu. Peki niçin?


Çünkü bu *Sıkışık*’lıkda, bu *İzdihâm*’da, belediye otobüslerine, değil müslümân *Kadın*’ların, *Erkek*’lerin bile binmesi doğru değil kardeşim. 

● ● ●  

Diyelim ki, bir kimse yatarken *Kitap* okuyor. Okudukdan sonra bir yere koyuyor. Namâza kalkacağı için *Sâati* kuruyor, *Seccâde*’yi, *Havlu*’yu hazırlıyor.


Ne olur ne olmaz diye *Tabanca*’sını da hâzırlıyor. Gece, bir *Gürültü*’yle uyanıyor ki eve *Hırsız* girmiş. Hırsıza karşı bu hâzırlıklarından hangisine mürâcaat edecek? 


*Tabanca* maddî silâhdır, *Te’sîri* kesin değildir. Zîra *Tutuk*’luk yapabilir, hırsız daha *Atik* davranabilir veyâ hırsızın elinde daha *Güçlü*’sü olabilir. 


Ama öyle *Silâh*’lar vardır ki, hiç *Tutuk*’luk yapmaz, *Hedef*’ini aslâ şaşırmaz, te’sîri de *Kesin*’dir. Bu silâh nedir biliyor musunuz? 


Bu silâh, o *Büyük*’lerin, yâni Mürşid-i kâmil olan *Velî*’lerin, *Evliyâ*’ların *Ruh*’larıdır, *Rûhâniyet*’leridir. Bunlar, mânevî *Silâh*’dır. 


O *Büyük*’ler, isimleri anıldığında, hattâ zihinde *Hâtır*’landığı *An*’da hemen orada *Hâzır* olur ve o kişiyi o sıkıntıdan kurtarırlar.


O mübârek *Zât*’ların gelmesi, bir anda olur. Hattâ daha *Hızlı* olur. *An* bile değil kardeşim. Başka *Kelime* olmadığı için *An* diyoruz. 


Bu Büyük’lerin rûhları çok daha *Hızlı*’dır. Hattâ *Melek*’lerden bile daha *Hızlı* ve daha *Sür’atli* dir. *İmâm-ı Rabbânî* hazreteri öyle buyuruyor kardeşim.

Bütün düşmanlıkların aslı

 Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır.

(İmâm-ı Şafiî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

Zamanımızın en büyük cihadı ehl-i sünnet kitaplarını dağıtmaktır

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Zamânımızın en büyük *Cihâd*’ı, ehl-i sünnet *Kitap*’larını dağıtmakdır kardeşim. *Kur’ân-ı kerîm* okumak da çok *Sevap*’dır, çook. 


Niçin çok sevaptır? *Kelâm-ı ilâhî*’dir çünkü. Allahü teâlâ; *Benimle konuşmak istiyen, Kur’ân-ı kerîm okusun!* buyuruyor. 


Ne *Güzel* şey yâ Rabbî. Müslümânların her şeyi *Ni’met*’dir kardeşim. *Dünyâ*’da da ni’metdir, *Âhiret*’de de. Zâhiren *Sıkıntı*, hakîkatde ise *Rahmet*. 


İnsan, *Dîn*’ini öğrendiği *Hoca*’sını çok sevmelidir. Sevmek nasıl olur? Evliyâlardan biri diyor ki: Benim hocam *İmâm-ı Husrî* hazretleri, bir gün bir mecliste oturuyordu. 


Âlimlerden biri, hocamın bir *Sözü*’nü beğenmedi, Ona *Îtiraz* etdi. Ben bunu görünce çok üzüldüm.


*Hocam*’ın sözünü beğenmiyen bir *Adam*’ın yanında benim *İşim* yok! dedim ve kalkıp gitdim. İşte *Hoca*’ya muhabbet *Böyle* olur. 


● ● ●


Bir cemâatin içinde Allahü teâlâ en çok hangisini *Sever?* Meselâ şimdi bu *Oda*’da olanların içinde Allahü teâlâ en fazla kimi sever? 


Kim *Hizmet* ediyorsa, onu çok *Sever*. Neden? Çünkü *Seyyid-ül kavmi hâdimühüm!* buyuruldu. Ne demek bu?


Yâni bir cemâatin, bir topluluğun *Efendi*’si, en *İyisi*, onlara *Hizmet* edendir. Allahü teâlâ, hizmet edeni çok *Sever*. 


● ● ●


Acele etmek, *Şeytan*’dandır, yalnız *Namaz* müstesnâ. Vakit girince *Hemen* kılmalıdır. Gecikdikçe *Sevâbı* azalır. Başka şeylerde *Acele* yok! 


Eğilmek yok kardeşim, eğilmeyin. Öpülecek *Eller* nerde? Toprak altında. Onlar, toprak altında kaldılar. *Elim*’e geçse, ben de öpeceğim. 


Sabah namâzında başladık *Teşrîk tekbîr*’lerini okumağa. Sabah namâzının farzında, *Selâm* verince, *Tekbîr* getireceğiz. Bayram günleri her namazdan sonra  *Teşrîk tekbîr* getirilir.


*Vâcib*’dir çünkü. Eğer unutursanız, ikindinin farzından sonra *Üç* defâ getirin. İkisi de unuttuklarınızın *Kazâ*’sı olur.

Regaip gecesi

 "Kudsiyan ol giceye rağbet tamam

İtdiler andan Reğaib oldı nam."


[Receb-i Şerifin ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir.Çünkü Allahu Teala bu gece mü'min kullarına rağibet yapar.O gece yapılan dua, oruç, namaz gibi ibadetlere kat kat sevap verilir.O geceye hürmet edenleri affeyler.


Seyyid Abdulhakim Arvasi kuddise sırruhu]


“Allâhümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke minhü nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Ve neûzü bike min şerri mesteâzeke minhü nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Ve ente’l–müsteân, ve aleyke’l–belâğ, ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”


 “Allahım! Peygamber’in Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in senden dilediği hayırları ben de dilerim.Peygamber’in Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sana sığındığı şerlerden biz de sana sığınırız.Yardım ancak senden beklenir.İnsanı dünya ve âhirette muradına ulaştıracak sensin.Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.” 


(Tirmizî, Daavât 89)


Leyle-i Regaibiniz mübarek olsun.

Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin

Abdurrahman Tahi kuddise sirruhu Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî’ye talebe olmuştu.Şeyhi ona,oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verirdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı olurdu. Hattâ bazı geceler, açtığı bir mezara girerek orada sabahlardı. 


Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere “Lâ ilâhe illallah” demesini emretti ve; “Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın.” dedi.Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâhî mânevî hallere kavuştu.


Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat’da oturuyor,insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu.Talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu.Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâhî, alaylı bir şekilde; “Külat’taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?” diye sorunca Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâhî’ye; “Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin.” diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî’nin bu sözü Abdurrahmân Tâhi’ye çok tesir etti.Şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâhî talebelerinden birine; “Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat’a gidiyorum.”dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi.O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı.


Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî’nin evine gitti.Onu uyandırarak; “Benimle birlikte Külat’a gelir misin?” dedi. Süleymân Erbûsî; “Gelirim.” deyince birlikte  yola koyuldular. Süleymân Erbûsî’nin; “Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin.”diye bahs ettiği yere geldiler. Abdurrahmân Tâhî o dereyi geçerken acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat’a ulaşınca Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. 


Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâhî kuddise sirruhu, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu.

Gavs-ı Hizani Seyyid Sıbgatullah Arvasi'den  kuddise sirruhu  icazet-i mutlaka ile mezun olup insanların dim ve dünya kurtuluşu için hizmet etti.

Farzı yapmak,haramdan kaçınmak için hile-i şer’iyye olur

 Hüseyin Hilmi Işık efendi anlattı: “Vaktiyle kadınlara da vaaz veren bir Münib efendi vardı.Yolda yürürken etekleri yerde sürüklenir;kadınlar eteklerini tutarlardı.Babası da meşhur Erzurumlu hoca idi.Vaaz verirken ağladığı için,ağlamış hoca derlerdi.Osmanlılar zamanında Ayasofya Medresesi’nde müderrismiş.Müderris nasıl oluyor diye merak ettim ve bir kere ziyaretine gittim. 


Konuşma esnasında dedi ki: İslamiyet‘te hile-i şer’iyye vardır. Mesela zekat verecek bir zengin, birkaç altın değerinde altından bir külçeyi zekat olarak hesap eder.Bir çuval buğdayın içine koyar.O çuvalı, fakire,bu benim zekatım diyerek verir.İçinde külçe olduğu belli değil. Sonra fakire der ki; Sen bu kadar buğdayı ne yapacaksın,bana sat der. Onu fakirden satın alır.Külçe gene geri gelir.Zekat verilmiş olur. Buna hile-i şer’iyye derler’ dedi. Ben de Abdulhakim Arvasi hazretlerine gittiğimde bunu anlattım.Efendi hazretleri, ‘Allah Allah! Allahu Taala‘yı aldatmak mı istiyorlar? Allahu Teala aldanmaz.Dinden çıkmak için, farzdan kaçmak için hile-i şer’iyye olmaz.Farzı yapmak,haramdan kaçınmak için hile-i şer’iyye olur. Yoksa yalnızca o bir çuval buğday zekat verilmiş olur.’ buyurdu.”


Sevanihü’l-Efkar‘da Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: “Musul’da bazı tacirler, zekatda havli tamam olmadan (bir sene dolmadan) evvel (malı başkasına)hibe eder, mülkünden çıkarır;sonra alır. Bu suretle hile eder;ribaya girer.Bu, sirkattir (hırsızlıktır).

RİYÂ EHLİNİN İKİ MUSİBETİ

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

Aziz: Riyâ ehlinin iki türlü musibeti ve mahşer gününde iki türlü rüsvâlığı vardır. Birinci musibeti, cennet riyâ ehlinin elinden çıkar. Eğer, işlediği amelleri ihlâs ile yani sırf Hak için işlerse, cennette ebedî sultanlığa nail olur. Riyâ ile işleyenler ise, bundan mahrum kalır. Ne büyük ne korkunç bir musibet, ölüm üstüne ölüm. Dünya hayatında kişiye, (İyi adam, zahit adam, sâlih adam, sofi adam, Hâccül-haremeyn) denilsin de yarın mahşer yerinde zühdünü, amellerini, haccını yüzüne vursunlar. Ne feci âkibet! Mahşer halkı arasında ne büyük mahcubiyet ne büyük zarar. Mahrum, mahzun, horluk ve utanç içinde cehenneme gitmek! Mevlâ, cümlemizi korusun.  

Cehenneme götürülüp çeşitli azaplar çektikten başka kafirler ve fâsıklar da bunlara laf atıp sataşırlar: 

— “Hani, siz dünyada iken biz Muhammed ümmetindeniz, derdiniz. Bize yan yan bakar, hatta içinizden söver, kâfir diye beğenmezdiniz. Mescitlere gidip namaz kılardınız, sarık sarıp ucunu sarkıtır cakalı cakalı gezerdiniz, zikir meclislerinde başlarınızı sallardınız, bizler de sizleri görür ve ne mutlu şu adamlara diye imrenirdik. Ne oldu, bunca amellerinizden hiç faydalanamadınız mı? Neden buralara düştünüz?” derler.  

Riyâ ehli de ağlayıp, saçlarını başlarını yolarak dövünürler: 

— “Ne bilelim? Gerçi, biz dünyada ibadet ve tâat ederdik ama halkın (Ne hoş ne güzel şu müslüman kişi.) demesi de hoşumuza giderdi. Böyle diyenleri ve bizi övenleri duydukça, içimizden böbürlenir ve kibirlenirdik. İtibar ve hürmet gördükçe, koltuklarımız kabarır, amellerimizle övünürdük. Meğer, bütün o davranışlarımız ve düşüncelerimiz hep riyâ imiş, halk beğensin, sofu insan desin diye ibadet etmek şirk imiş. Ne bilelim ki, ibadet ve tâat sırf Hak için olmalı imiş. Gaflet ettik, aldandık, bu zararlara ve bu azaplara uğradık. Bizimle ibadet edenlerden birçoğu ihlâs ile amel ettiklerinden ve halkın iyi veya kötü demelerine aldırış etmediklerinden cennet nimetlerine ve ilâhi ikramlara mazhar oldular,” derler.  

Kâfirler ve fâsıklar, bunlarla alay ederler:  

— “Size şeyhleriniz ve zamanınızın âlimleri, riyanın kötülüğünü anlatmadılar mı? Halkın iyi veya kötü demesine aldırış etmemeyi, onlar desinler diye amelde bulunmamayı öğretmediler mi? Ahiret zararlarını, bu felâket ve mahcubiyeti söylemediler mi? Riyânın şirk ve riyâ ehlinin müşrik olduğunu bildirmediler mi?  

Riyâ yüzünden cehenneme atılanlar, bu haklı sözler karşısında itiraf ederler:  

— “Evet, şeyhlerimiz ve âlimlerimiz bizlere daima amellerimizi sırf Hak için işlememizi, halkın iyi veya kötü demelerine aldırış etmemeyi ihtar eder, bugünlerimizi de bildirir, belâlara uğrarsınız, derlerdi ama biz onların sözlerini tutmazdık. Halkın hürmet ve itibar etmesi bize hoş gelirdi.” diye ağlaşır ve feryat ederler. 


O kadar ağlarlar ki, gözlerinde yaşlar tükenir, kan dökmeye başlarlar, kan da tükenir fakat feryatları tükenmez: 

— “Ah ne olaydı, biz kendimizi dünyada iken harap etseydik. Orada iken bizi dövseler de sövseler de aldırmasaydık. Dünya izzetlerini ve hürmetlerini horlukla değişseydik. Tek bu haller başımıza gelmeseydi,” derler.  


Ey kardeş: Ahiretteki bu zarar, büyük zarardır. Bu mahcubiyet, büyük mahcubiyettir. Bunları dil ile anlatmak, kalemle yazmak mümkün değildir. Ne var ki, senin bu zararlardan ve bu mahcubiyetlerden hâlâ haberin yok, hâlâ dünya izzet ve hürmetine aldanıyorsun, hâlâ kesretten (çokluktan) kurtulamıyorsun, hâlâ şöhret peşinde koşuyorsun. 

Bir türlü hakka yönelemiyor ve amellerini ihlâsa götüremiyorsun. İhlâsa götürebilmek için de hiçbir gayret ve fedakârlıkta bulunmuyorsun. Bir halvete çekilip, karanlık gecelerde gözyaşı dökemiyor, başını secdeye, yüzünü toprağa vurup o yüce dergâha halini arz edemiyor, İhlâs ve tazarrû ile niyazda bulunmuyorsun ki, Hak teâlânın İsrâ sûresin de: “Kitabını oku, Bugün, hesabını görmeye nefsin yeter.” diyeceğini hiç düşünüyor musun? 

Düşünüyorsan, bu fâni lezzetlerden o bâki lezzetlere neden özenmiyorsun? Neden, bu dünya izzetine ldanıyorsun? Bir gün, horlukla Azrail aleyhisselâmın darbesini yiyip bu cihandan gideceğini aklına getiriyor musun? Oraya gidince ne yapacaksın? Bu derde ölmeden bir çare arasan, bulsan olmaz mı? Huzur-u hakka bu kara yüzle varmak reva mıdır? Eğer, bir parçacık gayretin varsa, bu âlemde iken kendini belirsiz hale getir, amellerini ihlâsa götür, Allah ile ol, halkın hürmet ve itibarından kaç!  

Ey kardeş: Riyâ ehlinin bir rüsvalığını daha haber vereyim. Bir kişi, riyâ ile bir amel işleyince, o ameli alır göklere çıkarırlar ve Hak teâlâ hazretlerine arz ederler. Hak teâlâ buyurur:  

— “Geri götürün bu ameli ve sahibinin yüzüne vurun? Bu amel sahibinin muradı ben değilim. O ameli kimin için işlemişse, varsın karşılığını da ondan alsın. Bu amele şirk karışmıştır, bana lâyık değildir. Ben ortaklık ameli kabul etmem. Bu amelin sahibi cehenneme lâyıktır.” 

Bu ameli, derhal alır ve sahibinin yüzüne vururlar, o amel sahibi bütün melekler arasında rezil olur. Ne büyük rezilliktir ki, bir kişi Hak teâlâ katından kovulsun! Bunca melekler arasında ameli yüzüne vurulsun! Bundan büyük rezillik olur mu?  

Riyâ ehlinin bir rezilliği de mahşer yerinde olacaktır. Hak teâlânın adı ile hâkim olduğu, bütün yaratılmışların hesap vermek üzere huzurda bulunduğu, her kişinin anası, babası, konu-komşusu, dost-düşmanı, artık veya eksik yüz yirmi dört bin Nebinin, dört yüz tabaka erenlerin ve velilerin, gelmiş geçmiş bütün Müslümanların hazır bulunarak Hak teâlâ hazretlerine karşı el pençe durduğu o büyük gün, büyük bir divan kurulur. Orada herkese lâyık olduğu muamele yapılır ve adalet tatbik olunurken, Hak teâlâ riyâ ehline dört ad ile hitap buyurur ki, o adlarla hiç kimseye hitap buyurmamıştır.  


(Eşrefoğlu Abdullah Rumî hazretleri)