Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin İstanbul'a hicretleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin İstanbul'a hicretleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin İstanbula hicretleri (Kendi dilinden)

İSTANBUL'A HİCRETLERİ (KENDİ DİLİNDEN)
Bin üç yüz otuz yedi Nisan ayının ibtidalarında İstanbul’a geldim. İstanbul’a ne suretle geldiğimin esbabını zikretmek isterim. Zira şimdi beraber bulunan akaribin zükurları hemen cümlesi sağiri’s-sin idiler. Nerede olduklarını ve vatanlarındaki ahvalin tafsilatını mevsuk bir surette bilmediklerinden bi’l-ahare anlara yadigar kalmak üzere yazıyorum. Vatanımız bulunan Başkale kasabası bir zaman derebeylik, sonra Hakkâri eyaletinin merkezliğini muhafaza etmiş idi. Nihayet Hakkâri vilayetinin ve sonra sancağının merkezi iken, harb-i umumi bidayetlerinde, yani 1332 Muharreminde, 1329 senesi Teşrin-i Sanisinde Rus askeri İran’ın Salmas cihetinden gelerek oraları istilâ ederken vatandaşımız olan Ermeniler silahlandılar. Müslümanların emval-i menkulelerini bi’t-temam yağma etdikleri esnada bizim de hanelerimizi tamamen nehb-ü garet ettiler. Kışın bidayetinde efrad-i aile, perişan olarak, cibal ve kuraya firar ettiler. On gün sonra Mahz-ı İnayet-i Rabbâniye yetişerek kasaba istirdad edildi, avdet olundu, o kış malsız olarak min haysüla yahtesib yaşadık. Bahara kadar dahil olduk. O senenin Mayısının ikinci Pazar gününe tesadüf eden Receb-i Şerifi’in birinci günü ikindi vakti, yani saat dokuzda düşman bir saat mesafeye geldikten sonra hükûmet tahliye emrini verdi. Kuraya, cibale, sahralara düştük. Mayısın on ikinci gecesi evlerimizi, akarımızı, çarşı ve medrese ve mekteblerimizi, mesacid ve cevamiimizi bi’t-temam ihrak ettiler. Artık o andan itibaren hicret etdik, muhacir olduk. Düşman memleketin şarkından hücum edip şark-ı şimâliye tesadüf eden Saray kasabasından Van’a doğru yürüdü. Garb-i şimâli ve tam garb ve garb-i cenubi olan Van Şatak ve Nurdüz istilâ edildi. Tam şimâl olan cihet ki Tayyar ve Tohub nahiyeleri hâl-i ısyanda bulunup kaffesi müsellah olarak Ehl-i İslâm’a kadim bir kin bağlayan Nasturi, yani, Keldan-i Kadim taifesi hunhar ve silahşör bir aşiret var idi, mütaasıb, cahil, muannid ve mütekessir (mütekebbir) bir kavim idi ki bunlar, yolları tutmuşlar, içimizde bulunan Ermeniler ta evvelden gayet müteyakkız, tedarikli, müsellah ve muallem hâl-i isyana geldiler. Kürre-i arzın hilkatinden beri üzerinde cari olmayan bir vahşet, bir zulüm, bir katil, bir yağma, bir gaddarlık ile meydan-ı mübarezeye geldiler ki ancak garb-i cenubi ciheti ki, dar bir sahadan ibaret bulunan Masiro tabir olunan dereden firare azmedildi. Etrafdan gelen ahaliden adeta yalnız nisvan ve sıbyandan ibaret olarak birkaç ordu kadar nüfus teraküm etti. Zira ki askerlik esnasında bulunan kâffe-i ahali Erzurum ordularında saha-i harbde, memurin, vali, iş tutan insanlar ordunun hadimat-ı sairesiyle meşgul idiler. Sıbyan ve ihtiyarlar nisvan ile beraber dağlara çekilerek iki kısım oldu. Bir kısım aşair, Feraşin’dan aşıp Musul tarafını, bir kısmı şehir ve kura ve etraf ahalisi olarak bizimle biraber Masiro’dan Gevar’a gidildi. Ermeni fedaileri hunharane olarak Nurduz’dan aşairi ta’kib ile genç kadın ve kızların çoğunu esir ve kısm-ı a’zamını şehid ederek ve yanlarında bulunan bakıye esliha ve eşyayı gasb ederek mütevali bir suretde ta’kib etdiler. Zaho ve Akra kazaları dağ ve sahralarında yüzde yetmiş açlıkdan vefat edip tuyure vuhuşa gıda oldular. Vakıa hükûmet muazzam bir harb içinde iken, fedakarlık edip nüfus başına üç kuruş kâğıd para tahsis buyurdu ise de muhacir müdürü ve memurlara her uğradığımız yerde bilâ perva lâ akal üçden ikisini kendilerine ve bir kısmını ancak vasıtalarıyla işlerini görebilen muhacirine tahsis ederek memleketinde ve hanedan ve zengin olanlar hicretde mahv ü perişan oldular. Esafil ve pespaye olanlar memurlar tarafından kendilerine vesile ittihaz ettikleri kimseler müreffehen yaşadılar, şimdiki hicretin bidayetinden dokuz seneye yaklaşıyor bu hâl devam ediyor.
Ahalinin yüzde sekseni telef ve mahv oldu, yüzde onu Anadolunun muhtelif mahallerinde kendilerine münasib iş buldular ve kaldılar. Bakıyyasi olan yüzde onuda ancak avdet edebildiler. Bizim ile beraber Gevar’dan Şemdinan’dan Revandız’a kadar yirmi dokuz köy, ihtiyarlar kadınlar ve çocuklar ıssız çöl ve sahalardan dağlardan bilâ tedarik halis min haysü lâ yahtesib olarak teayyüş ederk Revandız’a o sene Haziranın birinci gecesi cümlemiz aç olarak girdik. Her iki kısım ahaliden bir kısmı ufak evlâdlarını sulara attılar ve dağlarda kucaklarına bir parça ekmek bırakıp taşlar ve dağlar arasında terk etdiler. Çoğu öldü, vefat eden, defn edilmeyerek bırakılan bir kısım da çok idi. Tayar ve Tohub Nasturileri ile Ermeni çeteleri ve tıneti pis aşair eşkiyâları tarafından itlâf edilenlerde az değildi. Memleketimiz bilâd-i barideden iken Revandız gibi harareti kırk dereceden ziyade olan bir belde de doksan gün kadar oturduk. O senenin ramazan iptidası Temmuzun birinci gününe tesadüf etmiş idi. Müfti-i belde Es’ad Efendi, kaymakam ve telgraf müdürü mütedeyyin İzzet Efendi’nin muavenetleriyle müreffeh olarak yaşadık. Eylül’ün ikinci günü Erbil’e hasta olarak girdik. Birader-i eazzim Seyyid İbrahim Efendi’yi vedia-i rahmet ettiğimiz gibi şeyhler hanedanı namını alan dokuz birader ve dört amucanın evlâd-zükur ve inasının en değerlilerini Erbil’de ve Erbil etrafında defin-i hak-i gufran eyledik. O senenin kurban bayramı arefesine tesadüf eden teşrin-i evvelin dokuzuncu günü Musul şehrine vasıl olduk. Aslen Musul ahalisinden olup vaktiyle Hakkari ceza reisi ve sonradan Basra adliyesinde istinaf riyâsetinden mütekaid olan Mustafa Nuri Efendi’den gerek bizzat ve gerek terbiğatıyla gördüğümüz iyilikler ve misafirperverliklerini ancak ilm-i muhit-i İlâhi ihtiva (ihata) eder. O zat-ı âli-kadrin muttasıf olduğu vefadarlık adetâ bu asırlarda görülmemiştir denilse mübalağa edilmiş olmaz. Vaktiyle Musul hükümdarlarından Ahmed Paşa’nın vâsi’ ve Âli Sarayının sahibi olan Ahmed Paşa ahfadından ve meşhur Celilizadelerin sinnen ekberi olan Hacı Emin Beyefendi tarafından o vaktin hükmü olarak şehri otuz altı lira varidat getiren şeyhlerin yirmi odayı ihtiva eden haremlik ve selâmlık daireleri meccanen on sekiz ay bilâ icar ihsan edildi. O zâta veda ederken kelimat-ı tatyibiyyeden olarak “Bu evde kırk sene otursa idiniz ma’a’l-memnuniyye bedel-i icar almazdım” dedi ki sair muavenetleri de buna kıyas edilebilir. Me’va-yı asli olan Bağdad Darü’s-selâm’da, Hazret-i Gavs-i A’zam’ın civarında sâkin olarak orayı vatan ittihaz etmek arzusunda bulundum ise de, o civarlarda İngiliz muharebatı pek şiddetli olduğundan muvakkaten Musul’da sâkin olarak Bağdad’ın istilâsında, hicretimizin ikinci senesi ve Musul’da ikametimizin on sekizinci ayı hitam bulumuş idi. Kahtın iştidad etdiği bu sıralarda amucazadelerimden merhum Abdülhamid Paşa’nın Şeyh Hasan Efendi evlâdından bir kısmı hükûmet vasıtasıyla muhafaza edilerek muahharen ba’de’l-istirdad vatan-ı asli olan Hakkari ve Van’a iade edildi ki mecmuunun mikdar-ı nüfusu yüz elli iken, altmış nüfus olup çöl ve sahraları İnayet-i Rabbâniyye ile kat’ ederek Adana şehrine geldik. Orada dahi Van ahalisi bakıyye nüfusunun kısm-ı küllisi muhacir memurlarının gadr ve zulümlerine hedef oldular. On sekiz ay Adana’da ulema ve eşrafın muavenetlerine mazhar olarak oturduk. Halebin sükutu üzerine Adana’nın da sükutu kaviyyen melhuz olduğundan, valinin müsaadesinden me’yus olduğumuz halde, o vakit merkez kumandanı olan Osman Bey’in vesatatıyla Adana’da defn etdiğimiz nüfusun bakıyyesinden yirmi nüfus beraberimde Eskişehir’e götürdüm. Mütebakisi Konya’da kaldılar ki bunlar dıyk-ı maişetle imrar-ı hayat etdiler. Eskişehir’de yine muhacir memurları lâyıkı vechile bakmadılar vasat bir halde yaşadık. 337 sene-i Hicriyyesinin Şevvalinin ibtidasında ve 335 sene-i maliyyesi Nisanının evasıtında Bursa’ya gitmek üzere İstanbul’a geldim. O zamanın Dahiliyye Müsteşar-ı Alisi Evkaf Nazırı ulemadan Vasfi Efendi tarafından Eyyub Sultan’da yazılı Medrese’de ikame edildik. Parakende aile efradını İnayet-i Rabbâniyye ile orada toplamağa muvaffak oldum. Bu suretle İstanbul’a sevk-ı İlahi ile geldik. Yollarda görülen mihan ve meşakkat hıtam buldu. Lutfü İhsan-i İlahi ol vaktin Şeyhu’l-İslâm’ı Mustafa Sabri Efendi zamanına tesadüf ve tecelli buyurdu.