Cihat, ne demektir?

Büyük İslam âlimlerinden Seyyid Ahmed Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh” hazretlerine, bir gün bazı sevdikleri;

- Cihat nedir efendim? diye sordular.

Cevabında;

- Cihad, devletin, ordunun, düşmanlarla, kâfirlerle, sapıklarla harb etmesi demektir, buyurdu.

Ve ekledi:

- Müslüman devlet olsun, kâfir devlet olsun, adil olsun, zalim olsun, kendi devletine isyan etmeye, vatandaş kanı dökmeye, birbirine saldırmaya cihad denmez. Fitne, fesat çıkarmak denir.

Nitekim;

- Peygamberimiz “aleyhisselam”; (Fitne çıkarana Allah lanet etsin!) buyuruyor.

Şöyle devam etti:

- Müslümanlar devlete karşı isyan etmez. Fitneye, isyana karışmaz. Kanunlara karşı gelmez. Ehl-i sünnet âlimleri, siyasete karışmamış, hükümette vazife almamış, yazıları ile, sözleri ile hükümet adamlarına nasihat vermişler, onlara hak ve adalet yolunu göstermişlerdir.

Cihâd ne demektir?

Cihâd, insanları ayaklandırmak, onları felâkete sürüklemek demek değildir.

 Cihâd nasıl olur? Cihâd evvelâ Müslümanlığı bizzat yaşayarak, hüsn-i hâl, güzel davranış, güzel huy ile olur, cihâd budur. Alışverişteki dürüstlük, konuşmasındaki tatlılık, huyundaki güzellik, komşu hakkına riayet, büyüklerine saygı hürmet, küçüklerine şefkat merhamet, hep bunlar cihâd işte. Önce hâl ile yaşayarak, sonra kâl [söz] ile anlatarak cihâd, o da âlimlere aittir. Herkes lisan ile cihâd yapamaz.

 Bilmezse, yanlış söylerse, felâkete sebep olur. Ne yapacaksın o zaman? Âlimlerin kitaplarını vereceksin. Al sana bir cihâd daha. Efendim çoluk çocuğunuzu felâketten koruyacaksınız. İşte güzel bir cihâd daha. Yoksa hükümetin kanunlarına karşı teşkilatlanmak, bilmem şunu bunu yapmak, fitnenin ta kendisidir.  ki: “El-fitnetü eşeddü minel-katl.” [Bakara, 191], “El-fitnetü ekberu minel- katl.” [Bakara, 217] “Fitne, adam öldürmekten dahâ büyük günâhtır” diye Kur’ân- ı kerîmde geçiyor. Hiçbir ferde, dinimiz böyle bir salahiyet vermemiştir. Nitekim böyle yanlış ve bozuk yollara girenler, şimdi ömürlerinden kalan günlerini hapishanelerde ödüyorlar.

 Niye Mübârek Hocamız daima, “Amân bulunduğunuz memleketin kanûnlara karşı gelmeyin, suç işlemeyin. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmeyin, günâh işlemeyin” buyuruyorlar. Çünkü Müslüman suç işlemez, Müslüman günah işlemez, Müslüman faydalı insan demektir. Tarifi bu. Nasıl faydalı olunur? İşte her kaptan içindeki sızar, evvelâ içimizi faydalı yapacağız, içimizi düzelteceğiz, ağzımızdan çıkan söz boş olmayacak. Nerde kaldı ki, yalan, lüzumsuz konuşmalar...

(Enver Bin Nazif rahmetullahi aleyh)

MİSVAĞIN FAYDALARI

 Erak veya başka bâzı ağaç dallarından yapılan ve bir çeşit diş fırçası olan misvağın, pek çok faydalarından bâzıları: 

* Allahın rızâsına vesiledir,

* Resûlullahın mühim bir sünneti yerine gelmiş olur,

* Ağız temizliğini sağlar,

* Diş çürümelerini önler,

* Dişlerin sağlamlığını arttırır,

* Ağız kokusunu giderir,

* Konuşmayı kolaylaştırır,

* Son nefeste Kelime-i şehâdeti hatırlatır,

* Sesi güzelleştirir,

* Göze kuvvet verir,

* Hazmı kolaylaştırır,

* Dişleri parlatır,

* Diş etlerini korur,

* Diş taşlarını önler,

* Zekâyı arttırır,

* Mide hastalıklarını önler,

* Sevâbı 70 kat arttırarak ömrü bereketli kılar.

ONU ÇIKAR ORADAN!!!

Necip Fazıl anlatıyor: Varlığın Tacına dair, Zonguldak‘ta yazdığım yazı “Ya Muhammed!’diye başlıyordu.Efendi hazretleri, ‘Onu çıkar oradan, Allahu teala’nın Resul’üne,has ismiyle ve nida siygasıyla hitap olunmaz.’ buyurdular. ‘Niçin efendim’diye sordum.’Haya meselesi! Allahu teala bile, Kur’an-ı Kerim’de,sevgilisine, has ismiyle nida ederek hitap etmedi buyurdu.’Bir gün efendi hazretlerine ‘Efendim;son günlerde bir modadır tutturuldu en adi işlerde yarattık, yarattığımız,yarattığınız diye konuşuyorlar. Olur mu bu?’diye sordum.”Türkçede(yaratmak),halk etmek manasındadır.Ancak Allahu Taala yaratır.Olmaz,olmaz!İnsani fiillere bu tabir yakıştırılamaz buyurdu.Hristiyanların hallerinden, nispet iddia ettikleri Hazreti İsa’nın kim bilir ne kadar muazzeb olduğu tarzındaki görüşüme Efendi gayet sert: ‘Nebi‘dir muazzeb olmaz!’ buyurdular.Halbuki ben,muazzeb kelimesini yanlışlıkla “razı değil” manasına kullanmıştım.Lisana ve kelimeye dikkat şuuruna ait emir, ancak bu kadar güzel verilebilirdi.

Bu Büyük’lerin rûhları Meleklerden bile daha hızlıdır

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İslâmiyet, zamana göre değişir, deniyor. Bunun mânâsı, *Mubâh*’ların değişmesidir. *Emir* ve *Yasak*’lar hiç değişmez. 


Mubâhların değişmesi de, bâzen *Harâm* olur, bâzen de *Farz* olur. Meselâ eskiden *Latin* harfleri ile din kitâbı yazmak *Harâm* idi, şimdiyse *Farz* oldu. 


Hattâ, *Arabî*’den başka bir Dil ile, *Din kitâbı* yazılmaz, diyen âlimler vardır. 


Bu konuda *İhtilâf* oldu. *Dîn*’in öğrenilmesi için, her *Dil*’de yazılmasında *Zarûret* olduğu görüldü. 


Bunun gibi, eskiden *Araba* almak lüzûmsuzdu, yâni *İsrâf*’dı. Şimdi ise her müslümâna, araba almak *Farz* oldu. Peki niçin?


Çünkü bu *Sıkışık*’lıkda, bu *İzdihâm*’da, belediye otobüslerine, değil müslümân *Kadın*’ların, *Erkek*’lerin bile binmesi doğru değil kardeşim. 

● ● ●  

Diyelim ki, bir kimse yatarken *Kitap* okuyor. Okudukdan sonra bir yere koyuyor. Namâza kalkacağı için *Sâati* kuruyor, *Seccâde*’yi, *Havlu*’yu hazırlıyor.


Ne olur ne olmaz diye *Tabanca*’sını da hâzırlıyor. Gece, bir *Gürültü*’yle uyanıyor ki eve *Hırsız* girmiş. Hırsıza karşı bu hâzırlıklarından hangisine mürâcaat edecek? 


*Tabanca* maddî silâhdır, *Te’sîri* kesin değildir. Zîra *Tutuk*’luk yapabilir, hırsız daha *Atik* davranabilir veyâ hırsızın elinde daha *Güçlü*’sü olabilir. 


Ama öyle *Silâh*’lar vardır ki, hiç *Tutuk*’luk yapmaz, *Hedef*’ini aslâ şaşırmaz, te’sîri de *Kesin*’dir. Bu silâh nedir biliyor musunuz? 


Bu silâh, o *Büyük*’lerin, yâni Mürşid-i kâmil olan *Velî*’lerin, *Evliyâ*’ların *Ruh*’larıdır, *Rûhâniyet*’leridir. Bunlar, mânevî *Silâh*’dır. 


O *Büyük*’ler, isimleri anıldığında, hattâ zihinde *Hâtır*’landığı *An*’da hemen orada *Hâzır* olur ve o kişiyi o sıkıntıdan kurtarırlar.


O mübârek *Zât*’ların gelmesi, bir anda olur. Hattâ daha *Hızlı* olur. *An* bile değil kardeşim. Başka *Kelime* olmadığı için *An* diyoruz. 


Bu Büyük’lerin rûhları çok daha *Hızlı*’dır. Hattâ *Melek*’lerden bile daha *Hızlı* ve daha *Sür’atli* dir. *İmâm-ı Rabbânî* hazreteri öyle buyuruyor kardeşim.

Bütün düşmanlıkların aslı

 Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır.

(İmâm-ı Şafiî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

Zamanımızın en büyük cihadı ehl-i sünnet kitaplarını dağıtmaktır

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Zamânımızın en büyük *Cihâd*’ı, ehl-i sünnet *Kitap*’larını dağıtmakdır kardeşim. *Kur’ân-ı kerîm* okumak da çok *Sevap*’dır, çook. 


Niçin çok sevaptır? *Kelâm-ı ilâhî*’dir çünkü. Allahü teâlâ; *Benimle konuşmak istiyen, Kur’ân-ı kerîm okusun!* buyuruyor. 


Ne *Güzel* şey yâ Rabbî. Müslümânların her şeyi *Ni’met*’dir kardeşim. *Dünyâ*’da da ni’metdir, *Âhiret*’de de. Zâhiren *Sıkıntı*, hakîkatde ise *Rahmet*. 


İnsan, *Dîn*’ini öğrendiği *Hoca*’sını çok sevmelidir. Sevmek nasıl olur? Evliyâlardan biri diyor ki: Benim hocam *İmâm-ı Husrî* hazretleri, bir gün bir mecliste oturuyordu. 


Âlimlerden biri, hocamın bir *Sözü*’nü beğenmedi, Ona *Îtiraz* etdi. Ben bunu görünce çok üzüldüm.


*Hocam*’ın sözünü beğenmiyen bir *Adam*’ın yanında benim *İşim* yok! dedim ve kalkıp gitdim. İşte *Hoca*’ya muhabbet *Böyle* olur. 


● ● ●


Bir cemâatin içinde Allahü teâlâ en çok hangisini *Sever?* Meselâ şimdi bu *Oda*’da olanların içinde Allahü teâlâ en fazla kimi sever? 


Kim *Hizmet* ediyorsa, onu çok *Sever*. Neden? Çünkü *Seyyid-ül kavmi hâdimühüm!* buyuruldu. Ne demek bu?


Yâni bir cemâatin, bir topluluğun *Efendi*’si, en *İyisi*, onlara *Hizmet* edendir. Allahü teâlâ, hizmet edeni çok *Sever*. 


● ● ●


Acele etmek, *Şeytan*’dandır, yalnız *Namaz* müstesnâ. Vakit girince *Hemen* kılmalıdır. Gecikdikçe *Sevâbı* azalır. Başka şeylerde *Acele* yok! 


Eğilmek yok kardeşim, eğilmeyin. Öpülecek *Eller* nerde? Toprak altında. Onlar, toprak altında kaldılar. *Elim*’e geçse, ben de öpeceğim. 


Sabah namâzında başladık *Teşrîk tekbîr*’lerini okumağa. Sabah namâzının farzında, *Selâm* verince, *Tekbîr* getireceğiz. Bayram günleri her namazdan sonra  *Teşrîk tekbîr* getirilir.


*Vâcib*’dir çünkü. Eğer unutursanız, ikindinin farzından sonra *Üç* defâ getirin. İkisi de unuttuklarınızın *Kazâ*’sı olur.

Regaip gecesi

 "Kudsiyan ol giceye rağbet tamam

İtdiler andan Reğaib oldı nam."


[Receb-i Şerifin ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir.Çünkü Allahu Teala bu gece mü'min kullarına rağibet yapar.O gece yapılan dua, oruç, namaz gibi ibadetlere kat kat sevap verilir.O geceye hürmet edenleri affeyler.


Seyyid Abdulhakim Arvasi kuddise sırruhu]


“Allâhümme innî es’elüke min hayri mâ seeleke minhü nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Ve neûzü bike min şerri mesteâzeke minhü nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem. Ve ente’l–müsteân, ve aleyke’l–belâğ, ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”


 “Allahım! Peygamber’in Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in senden dilediği hayırları ben de dilerim.Peygamber’in Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in sana sığındığı şerlerden biz de sana sığınırız.Yardım ancak senden beklenir.İnsanı dünya ve âhirette muradına ulaştıracak sensin.Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir.” 


(Tirmizî, Daavât 89)


Leyle-i Regaibiniz mübarek olsun.

Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin

Abdurrahman Tahi kuddise sirruhu Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî’ye talebe olmuştu.Şeyhi ona,oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verirdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı olurdu. Hattâ bazı geceler, açtığı bir mezara girerek orada sabahlardı. 


Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere “Lâ ilâhe illallah” demesini emretti ve; “Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın.” dedi.Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâhî mânevî hallere kavuştu.


Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat’da oturuyor,insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu.Talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu.Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâhî, alaylı bir şekilde; “Külat’taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?” diye sorunca Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâhî’ye; “Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin.” diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî’nin bu sözü Abdurrahmân Tâhi’ye çok tesir etti.Şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâhî talebelerinden birine; “Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat’a gidiyorum.”dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi.O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı.


Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî’nin evine gitti.Onu uyandırarak; “Benimle birlikte Külat’a gelir misin?” dedi. Süleymân Erbûsî; “Gelirim.” deyince birlikte  yola koyuldular. Süleymân Erbûsî’nin; “Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin.”diye bahs ettiği yere geldiler. Abdurrahmân Tâhî o dereyi geçerken acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat’a ulaşınca Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. 


Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâhî kuddise sirruhu, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu.

Gavs-ı Hizani Seyyid Sıbgatullah Arvasi'den  kuddise sirruhu  icazet-i mutlaka ile mezun olup insanların dim ve dünya kurtuluşu için hizmet etti.

Farzı yapmak,haramdan kaçınmak için hile-i şer’iyye olur

 Hüseyin Hilmi Işık efendi anlattı: “Vaktiyle kadınlara da vaaz veren bir Münib efendi vardı.Yolda yürürken etekleri yerde sürüklenir;kadınlar eteklerini tutarlardı.Babası da meşhur Erzurumlu hoca idi.Vaaz verirken ağladığı için,ağlamış hoca derlerdi.Osmanlılar zamanında Ayasofya Medresesi’nde müderrismiş.Müderris nasıl oluyor diye merak ettim ve bir kere ziyaretine gittim. 


Konuşma esnasında dedi ki: İslamiyet‘te hile-i şer’iyye vardır. Mesela zekat verecek bir zengin, birkaç altın değerinde altından bir külçeyi zekat olarak hesap eder.Bir çuval buğdayın içine koyar.O çuvalı, fakire,bu benim zekatım diyerek verir.İçinde külçe olduğu belli değil. Sonra fakire der ki; Sen bu kadar buğdayı ne yapacaksın,bana sat der. Onu fakirden satın alır.Külçe gene geri gelir.Zekat verilmiş olur. Buna hile-i şer’iyye derler’ dedi. Ben de Abdulhakim Arvasi hazretlerine gittiğimde bunu anlattım.Efendi hazretleri, ‘Allah Allah! Allahu Taala‘yı aldatmak mı istiyorlar? Allahu Teala aldanmaz.Dinden çıkmak için, farzdan kaçmak için hile-i şer’iyye olmaz.Farzı yapmak,haramdan kaçınmak için hile-i şer’iyye olur. Yoksa yalnızca o bir çuval buğday zekat verilmiş olur.’ buyurdu.”


Sevanihü’l-Efkar‘da Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: “Musul’da bazı tacirler, zekatda havli tamam olmadan (bir sene dolmadan) evvel (malı başkasına)hibe eder, mülkünden çıkarır;sonra alır. Bu suretle hile eder;ribaya girer.Bu, sirkattir (hırsızlıktır).

RİYÂ EHLİNİN İKİ MUSİBETİ

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

Aziz: Riyâ ehlinin iki türlü musibeti ve mahşer gününde iki türlü rüsvâlığı vardır. Birinci musibeti, cennet riyâ ehlinin elinden çıkar. Eğer, işlediği amelleri ihlâs ile yani sırf Hak için işlerse, cennette ebedî sultanlığa nail olur. Riyâ ile işleyenler ise, bundan mahrum kalır. Ne büyük ne korkunç bir musibet, ölüm üstüne ölüm. Dünya hayatında kişiye, (İyi adam, zahit adam, sâlih adam, sofi adam, Hâccül-haremeyn) denilsin de yarın mahşer yerinde zühdünü, amellerini, haccını yüzüne vursunlar. Ne feci âkibet! Mahşer halkı arasında ne büyük mahcubiyet ne büyük zarar. Mahrum, mahzun, horluk ve utanç içinde cehenneme gitmek! Mevlâ, cümlemizi korusun.  

Cehenneme götürülüp çeşitli azaplar çektikten başka kafirler ve fâsıklar da bunlara laf atıp sataşırlar: 

— “Hani, siz dünyada iken biz Muhammed ümmetindeniz, derdiniz. Bize yan yan bakar, hatta içinizden söver, kâfir diye beğenmezdiniz. Mescitlere gidip namaz kılardınız, sarık sarıp ucunu sarkıtır cakalı cakalı gezerdiniz, zikir meclislerinde başlarınızı sallardınız, bizler de sizleri görür ve ne mutlu şu adamlara diye imrenirdik. Ne oldu, bunca amellerinizden hiç faydalanamadınız mı? Neden buralara düştünüz?” derler.  

Riyâ ehli de ağlayıp, saçlarını başlarını yolarak dövünürler: 

— “Ne bilelim? Gerçi, biz dünyada ibadet ve tâat ederdik ama halkın (Ne hoş ne güzel şu müslüman kişi.) demesi de hoşumuza giderdi. Böyle diyenleri ve bizi övenleri duydukça, içimizden böbürlenir ve kibirlenirdik. İtibar ve hürmet gördükçe, koltuklarımız kabarır, amellerimizle övünürdük. Meğer, bütün o davranışlarımız ve düşüncelerimiz hep riyâ imiş, halk beğensin, sofu insan desin diye ibadet etmek şirk imiş. Ne bilelim ki, ibadet ve tâat sırf Hak için olmalı imiş. Gaflet ettik, aldandık, bu zararlara ve bu azaplara uğradık. Bizimle ibadet edenlerden birçoğu ihlâs ile amel ettiklerinden ve halkın iyi veya kötü demelerine aldırış etmediklerinden cennet nimetlerine ve ilâhi ikramlara mazhar oldular,” derler.  

Kâfirler ve fâsıklar, bunlarla alay ederler:  

— “Size şeyhleriniz ve zamanınızın âlimleri, riyanın kötülüğünü anlatmadılar mı? Halkın iyi veya kötü demesine aldırış etmemeyi, onlar desinler diye amelde bulunmamayı öğretmediler mi? Ahiret zararlarını, bu felâket ve mahcubiyeti söylemediler mi? Riyânın şirk ve riyâ ehlinin müşrik olduğunu bildirmediler mi?  

Riyâ yüzünden cehenneme atılanlar, bu haklı sözler karşısında itiraf ederler:  

— “Evet, şeyhlerimiz ve âlimlerimiz bizlere daima amellerimizi sırf Hak için işlememizi, halkın iyi veya kötü demelerine aldırış etmemeyi ihtar eder, bugünlerimizi de bildirir, belâlara uğrarsınız, derlerdi ama biz onların sözlerini tutmazdık. Halkın hürmet ve itibar etmesi bize hoş gelirdi.” diye ağlaşır ve feryat ederler. 


O kadar ağlarlar ki, gözlerinde yaşlar tükenir, kan dökmeye başlarlar, kan da tükenir fakat feryatları tükenmez: 

— “Ah ne olaydı, biz kendimizi dünyada iken harap etseydik. Orada iken bizi dövseler de sövseler de aldırmasaydık. Dünya izzetlerini ve hürmetlerini horlukla değişseydik. Tek bu haller başımıza gelmeseydi,” derler.  


Ey kardeş: Ahiretteki bu zarar, büyük zarardır. Bu mahcubiyet, büyük mahcubiyettir. Bunları dil ile anlatmak, kalemle yazmak mümkün değildir. Ne var ki, senin bu zararlardan ve bu mahcubiyetlerden hâlâ haberin yok, hâlâ dünya izzet ve hürmetine aldanıyorsun, hâlâ kesretten (çokluktan) kurtulamıyorsun, hâlâ şöhret peşinde koşuyorsun. 

Bir türlü hakka yönelemiyor ve amellerini ihlâsa götüremiyorsun. İhlâsa götürebilmek için de hiçbir gayret ve fedakârlıkta bulunmuyorsun. Bir halvete çekilip, karanlık gecelerde gözyaşı dökemiyor, başını secdeye, yüzünü toprağa vurup o yüce dergâha halini arz edemiyor, İhlâs ve tazarrû ile niyazda bulunmuyorsun ki, Hak teâlânın İsrâ sûresin de: “Kitabını oku, Bugün, hesabını görmeye nefsin yeter.” diyeceğini hiç düşünüyor musun? 

Düşünüyorsan, bu fâni lezzetlerden o bâki lezzetlere neden özenmiyorsun? Neden, bu dünya izzetine ldanıyorsun? Bir gün, horlukla Azrail aleyhisselâmın darbesini yiyip bu cihandan gideceğini aklına getiriyor musun? Oraya gidince ne yapacaksın? Bu derde ölmeden bir çare arasan, bulsan olmaz mı? Huzur-u hakka bu kara yüzle varmak reva mıdır? Eğer, bir parçacık gayretin varsa, bu âlemde iken kendini belirsiz hale getir, amellerini ihlâsa götür, Allah ile ol, halkın hürmet ve itibarından kaç!  

Ey kardeş: Riyâ ehlinin bir rüsvalığını daha haber vereyim. Bir kişi, riyâ ile bir amel işleyince, o ameli alır göklere çıkarırlar ve Hak teâlâ hazretlerine arz ederler. Hak teâlâ buyurur:  

— “Geri götürün bu ameli ve sahibinin yüzüne vurun? Bu amel sahibinin muradı ben değilim. O ameli kimin için işlemişse, varsın karşılığını da ondan alsın. Bu amele şirk karışmıştır, bana lâyık değildir. Ben ortaklık ameli kabul etmem. Bu amelin sahibi cehenneme lâyıktır.” 

Bu ameli, derhal alır ve sahibinin yüzüne vururlar, o amel sahibi bütün melekler arasında rezil olur. Ne büyük rezilliktir ki, bir kişi Hak teâlâ katından kovulsun! Bunca melekler arasında ameli yüzüne vurulsun! Bundan büyük rezillik olur mu?  

Riyâ ehlinin bir rezilliği de mahşer yerinde olacaktır. Hak teâlânın adı ile hâkim olduğu, bütün yaratılmışların hesap vermek üzere huzurda bulunduğu, her kişinin anası, babası, konu-komşusu, dost-düşmanı, artık veya eksik yüz yirmi dört bin Nebinin, dört yüz tabaka erenlerin ve velilerin, gelmiş geçmiş bütün Müslümanların hazır bulunarak Hak teâlâ hazretlerine karşı el pençe durduğu o büyük gün, büyük bir divan kurulur. Orada herkese lâyık olduğu muamele yapılır ve adalet tatbik olunurken, Hak teâlâ riyâ ehline dört ad ile hitap buyurur ki, o adlarla hiç kimseye hitap buyurmamıştır.  


(Eşrefoğlu Abdullah Rumî hazretleri)

Ömürden bir gün daha geçti

(Hüseyin Hilmi Işık Efendi ve damadı Enver Ören)

Ömürler su gibi geçiyor. Her gün akşam eve geldiğimde Mübarek Hocamız “Allah rahmet eylesin” iki şeyi her akşam tekrarlıyorlardı. Bir tanesi; ya kardeşim, ömürden bir gün daha geçti. Bugün hepimizin ömründen bir yaprak düştü. Ömrümüzden bir gün gitti. İkincisi; kardeşim, bu dünya fâni. Fâni demek, yok demektir, yok. Biz varlıkları, dünyada gördüğümüz gibi biliyoruz. Ama gerçekte bir şeyin varlığı varsa, onun devamlı olması lazımdır. İnsan demek, gâfil demektir. O mükemmel dediğimiz insanın beynindeki bir tıkanıklık veyahut da böbreğindeki tıkanıklık, insanı ne hallere getiriyor.

Biraz imanı olan bile dünyayı sevemez

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bu zamanda, *Dünyâ*’nın bu kadar *Kötü*’lüğünü görünce, onu sevmemek daha *Kolay*. Hattâ biraz *Îmân*’ı olan bile dünyâyı sevemez, biraz *Akl*’ı olan bile sevemez. 


Bir büyük *Evliyâ zât*’dan *Feyz* alan kimse, hiç *Dünyâ*’yı sevebilir mi? Herkes kendine baksın. *Büyük*’lerden istifâde edip edemediğini *Buna* göre anlasın. 


Büyüklerin *Sohbet*’ine kavuşan, *Seâdet*’e kavuşur. Ya *Sevgi*’sine kavuşan ne olur? Peki, o *Büyük*’lere kavuşamazsak ne yapacağız? 


O zaman *Vâris*’lerinden *İstifâde* edeceğiz. Vârisleri de yoksa, *Köle*’lerinden, o da yoksa *Kitap*’larından istifâde edeceğiz. 


Onların *Basdığı* yerlerde, hattâ *Bakdığı* yerlerde bile, gözlerinin *Nûr*’u vardır şimdi. Kim *Severek* bakarsa, oradan *Feyz* alır efendim. 


*Sözleri*’nden olduğu gibi, *Hareket*’lerinden de istifâde edilir. Ama *Sevmek* şartıyle. Ne demek sevmek? Yâni Onun *Yolu*’nda olmak, Onun sevdiklerini *Sevmek* demekdir. 


*El mer’u mea men ehabbe*. Bu, büyük bir *Müjde*’dir bize. Hadîs-i şerîfdir. Yâni herkes, dünyâda *Kimi* seviyorsa, âhiretde *Onun* yanında olacak. 


İnşallah *Biz* de âhiretde, o *Büyük*’lerin yanında olacağız efendim. Bizi bırakmazlar inşallah. Çünkü *Kerîm*, kereminden vazgeçmez. 


Bir talebede *İki* husûsiyyet olması lâzımdır. Birincisi, *Edeb* ve *Saygı*’dır. İkincisi, dünyâlık olarak eline ne kadar *Servet* ve *Şöhret* geçerse geçsin, *Tevâzû* sâhibi olmasıdır. 

● ● ● 

*Cumâ* günleri, mevtâların *Ruh*’ları, tanıdıklarına, evlâtlarına gelir ve bir *Hediye* beklerler. Bir *Yâsin-i şerîf* okusa da, *Sevâb*’ını bana hediye etse! diye beklerler.


*Şâh-ı Nakşibend* hazretleri buyuruyorlar ki: *Dindâr* bir arkadaşla berâber olmak, *Evliyâ* kabirlerine gitmekden daha *Fazîlet*’lidir. Neden? *Görüşüyor*’sun çünkü. 


Bu dînin aslı, bizzât *Görmek*’dir, bizzât *Görüşmek*’dir, *Sohbet*’inde bulunmakdır. *Eshâb-ı kirâm*’ın derecesine hiç kimsenin ulaşamamasının *Sebeb*’i de, işte budur. 


Çünkü *Onlar*, Resûlullah Efendimizle *Bizzât* görüşüyorlardı, konuşuyorlardı, *Sohbet*’ini dinliyorlardı. Bütün *Üstün*’lükler, büyüklerin *Sohbet*’inde mevcûddur kardeşim.

LÂ TAHZEN! - ÜZÜLME!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.

“Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.

Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz!..

Gönlünde zerre-i miskal Şems olmayan;

Yanmaz, yanamaz!..

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.

Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!

Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!

İstediğin bir şey; olursa bir hayır,

Olmazsa bin Hayır Ara!..

Geçmiş ve gelecek insana göredir.

Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır.

Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir.

Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir.

Neden çok üzülürsün ki?

Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:

– Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:

Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta!..

Ama sen bunun farkında bile değilsin.

Derdin ne olursa olsun korkma!

Yeter ki umudun Allah olsun!..

Herkes bir şeye güvenirken;

Senin güvencen de Allah olsun.

Hiçbir günah, Allah’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;

Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi!..

Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,

Dilersen hiç konuşma!..

O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.

Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.

Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:

Ya daha iyisi olacağı için,

Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.

Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler!..

Onların rızkına kefil olan Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!

Yeter ki sen istemeyi bil!..

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.

Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.

Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.

Her nereden gam kervanı gelse de.

Aşk derdinde olan kişi;

Baş derdinde değildir.

Yapılma, yıkılmadadır;

Topluluk, dağınıklıkta;

Düzeltme, kırılmada;

Murat, muratsızlıktadır;

Varlık, yoklukta gizlidir!..

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.

Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,

Bir asır kadar uzak olması.

Ve bilir misin?

Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..

“Ben” deyip susması!..

“Sen” deyip ağlamaklı olması!..

Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.

Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.

Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.

İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.

Acıya sabredersin adı “metanet” olur.

İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.

Dileğe sabredersin adı “dua” olur.

Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.

Özleme sabredersin adı “hasret” olur.

Sevgiye sabredersin adı “Aşk” olur!..

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.

Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır!..

Allah’tan bir şey istersen:

Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil!..

Ne Zaman dersen bilemem ama,

Açılmaz diye umutsuz olma,

Yeterki O Kapıda Durmayı Bil!..


Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

(Kuddise sirruh)

Varlığını göz önünde bulundurmaya, tarikat ehli şirk demişlerdir

 Varlığını göz önünde bulundurmaya, tarikat ehli şirk demişlerdir. Nerede kaldı ki,bir kimse kendini iyi sıfatlarla sıfatlanmış bilsin de,kendine herhangi bir mevcutdan daha iyi desin. Bu başlı başına uluhiyyet iddiasına kalkışmaktır ve ebedi lanete sebep olur. (Bundan Allah’a sığınırız) Nitekim, İblis: ”Ben ondan (Adem aleyhisselam) iyiyim.”dedi ve bu sözü rahmetten ebedi kovulmasına sebep oldu.


O halde müritlerin çokluğuna ve teveccühün tesirine aldanmamalıdır. O tesir başka yerden olabilir. Öyle bilmelidir ve muhakkak başka yerdedir. Dünya malını hiç kimseden, bilhassa talebe ve müridden hiç kabul etmeyiniz. Az olsun çok olsun bu böyledir. 


Muhammed aleyhisselam’ın şeriatinde,ne kendinizin ne de müritlerinizin söz veya işinde,zahirde veya batında kıl ucu kadar gevşekliğe ve eksikliğe cevap cevaz vermeyiniz. Çünkü yüz binlerce keşif ve keramet, bu sünnet-i seniyyeye uymak nimet ve devleti yanında bir arpa kadar kalmaktadır. Hatta deriz ki eğer keşif ve kerametler şeriate bağlılığı arttırmıyorsa zarar içinde zarar,bela içinde beladır.


Mevlana Halid-i Bağdadi kuddise sirruhu

Sigaranın haram olmadığına dair bir VESİKA

Hac farizasını eda etmek için yola çıkan Seyyid Fehim Arvasi kuddise sirruhu güzergahında bulunan Câmi-ül-Ezher Medresesine uğrayıp bir odaya girdiler.Odada  etrâfında çok sayıda kitaplar ve önünde bir kağıt olduğu halde bir zatın oturduğunu gördüler.Âlim, kitaplara bakıyor fakat önündeki kağıda bir şey yazamıyordu. Zat, başını kaldırıp; "Sizin okumanız var mıdır?" diye sordu. Seyyid Fehim hazretleri ilimle bir miktar meşgul olduğunu bildirdi.Zat; "Siz bu kağıttaki yazının manasını bilir misiniz?"dedi. "Evet" cevabını alınca, hayret etti ve; "Hayret! Câmiü'l-Ezher Medresesi (Üniversitesi) bütün şubeleri (fakülteleri) ile bir haftadan beri bu meselenin halli için tatil edildi.Reisü'l-ulema başta olmak üzere bütün âlimler gece-gündüz çalışmaktadır. Bu yazının mana ve mefhumunu anlamaktan aciz kaldı" dedi. Seyyid Fehim hazretleri; "Basit bir meseledir" buyurunca, zat daha çok hayret etti.


Seyyid Fehim hazretleri anlaşılamayan meseleyi izah etmeye başladı. Hayretler vâdisinde dolaşan zat, saygıyla kalkıp elini öptükten sonra, hemen kağıt kalem alıp Fehim-i Arvasi hazretlerinin izahını yazdı.Adresini alarak tekrar ellerini öptü ve ayrıldı.Seyyid Fehim hazretleri de Hacı Ömer Efendiyle birlikte kiraladıkları eve döndü.


Bir müddet sonra Câmiu'l-Ezher Medresesi Reisü'l-ulemâsının (rektörü) gönderdiği dört âlim çıkageldi. Reisü'l-ulemâ tarafından Câmiu'l-Ezhere davet edildiğini ifade ettiler.Seyyid Fehim hazretleri daveti kabul buyurup, gitti.Büyük bir salonda Reisü'l-ulemâ başta olmak üzere beş yüze yakın âlim büyük bir saygı ile kendisini karşıladılar.Seyyid Fehim hazretleriyle Reisü'l-ulemâ yan yana oturdular. Reisü'l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerine; "Efendi hazretleri! Tam istenen şekilde açıkladığınız mesele, Câmiü'l-Ezherce müşkil ve manası anlaşılamayan bir mesele hâline gelmişti.Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla bu müşkilâttan bizleri kurtardınız. Câmiü'l-Ezher size sonsuz şükrân borçludur" dedi.Birçok müşkil meselelerin halledildiği sualli cevaplı sohbet, saatlerce devam etti. Bu sırada Seyyid Fehim hazretleri, yanındaki Hacı Ömer Efendiden tütün çubuğunu doldurmasını ve yakmasını istedi. Hacı Ömer Efendinin hazırladığı çubuktan birkaç nefes çekip yerine koydu. Reisü'l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerinden müsaade isteyip; "Birkaç nefes de ben çekebilir miyim?" dedi. Seyyid Fehim hazretleri müsaade ettikten sonra birkaç nefes de Reisü'l-ulemâ çekti. Fakat bu sırada salondaki âlimler arasında fısıltılar başladı. İki âlim gelerek Reisü'l-ulemâ'ya; "Efendim tütün içmenin kesin haram olduğuna dair dört fetva vermiştiniz. Şimdi içiyorsunuz, hikmeti nedir?" diye sordular. Reisü'l-ulemâ cevaben; "Yemin ederim ki bizim ilmimiz bu zatın ilmi yanında denizde bir damla gibidir. Verâ ve takvamız da bu zatın verâ ve takvâsı yanında yok gibidir.Demek ki yanılmışım. Haram değilmiş. Haram ve günah olsaydı, bu zat ağzına koyar mıydı? Siz serbestsiniz. Benden haram olduğunu duyan herkese haram olmadığını duyurunuz" dedi.


Vefat ettiği günün ikindi namazını oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübarek vücutları secdeden mübarek başını kaldıramayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu.O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler. O esnada gaybdan bir ses; 

Yâ eyyetühennefsü'l-mutmeinneh." âyet-i kerimesini sonuna kadar okudu.Secdeden başını kaldırıp "Er-Refiku'l-a'lâ" dedikten ve sesli bir kelime-i tevhidden sonra 1895 senesi Şevval ayının on beşinci salı günü ruhlarını teslim ettiler.

Rükû tesbihinde dikkat edilmesi gereken nokta

Rükû tesbihinde dikkat edilmesi gereken nokta 

Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez

 Mecelle’nin Dürer-ül-hükkam şerhinde (Zamanın değişmesi ile, örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez) deniyor.

Nakli esas almayan tefsirler bâtıldır

 İslam âlimlerinin büyüklerinden ibni Hacer-i Mekki hazretleri bir fetvasında buyuruyor ki:

İslam âlimlerinin tefsirlerinden almayıp da, kendi anladığını ve kendi görüşlerini tefsir olarak yazan ehliyetsiz kimselerin tefsirlerini milletin önüne sürenlere mahkemeler mani olmalıdır! Böyle nakli esas almayan tefsirler bâtıldır, bozuktur. Bu tefsirleri milletin önüne süren din adamları sapıktır. Başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır.

 (Fetava-yı hadisiyye)

Bilmiyorlar ki din noksan değildir

 İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değildir. Kâmildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Bugün sizin için dininizi ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]

Dini noksan sanıp, tamamlamaya [asra göre, çağdaş tefsir yazmaya] çalışmak bu âyet-i kerimeye inanmamak olur. (1/260)

Kendi görüşüne göre Kur’an-ı kerime mana vermek

 Bir kimse, kendi görüşüne göre Kur’an-ı kerime mana verse, verdiği mana doğru olsa da, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata etmiş olur. Verdiği mana yanlış ise kâfir olur. (Berika)

SEYYİD ABDÜLHAKÎM-İ ARVÂSÎ HAZRETLERİ’NİN VEFATI

SEYYİD ABDÜLHAKÎM-İ ARVÂSÎ HAZRETLERİ’NİN VEFATI. 27_11_1943

Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir büyük bir İslâm âlimi idi. Hicrî 1281 (m.1865)’de Başkale’de doğdu. 27 Kasım 1943’de Ankara’da vefât etti.

Kabri Ankara yakınlarındaki Bağlum’dadır. Seyyid oldukları Irak’taki şer’î mahkeme defterlerinde yazılıdır. Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, o zamanın ilim ve irfan merkezi olan Irak’ın muhtelif yerlerinde yüksek âlimlerden sarf, nahiv, lûgat, mantık, münâzara, beyan, riyâziye, hendese, meâni, bedî, kelâm, tefsir, hadîs, fıkıh, tasavvuf gibi dersleri okuyup 1883 senesinde icâzet alarak memleketine döndü. Daha sonra Arvas’a giderek yüksek tahsilini zamanın en büyük âlimi Seyyid Fehim-i Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin huzurunda tamamladı. Başkale’de kendi parası ile bir medrese kurarak 29 yıl ders okuttu.

1914’de Ruslar Doğu’yu işgal edince İstanbul’a geldi. 1919’da Medresetül Mütehassısîn’e, yani İlahiyat Fakültesi’ne Müderris (Ordinaryüs Profesör) olarak tayin edildi. İstanbul’da çeşitli câmilerde senelerce ilim neşretti. Pek çok kerâmetleri görüldü.

Siyâsete hiç karışmadı. Fitne çıkaranlardan, bölücülük yapanlardan nefret ederdi. Sahte tarikatçılar ve câhil tekke şeyhleri ile hiç görüşmez; gençleri, İslâm bilgilerini öğrenmeye, herkese iyilik etmeye, memlekete, millete faydalı olmaya teşvik ederdi.

Üniversite mensupları fen ve devlet adamları, çözülmez sandıkları güç bilgileri sormağa gelir, yanında bir saat kadar oturunca bâzen sormadan cevabını alarak geri dönerlerdi. Bâzen de dünyalık ve hatta düşmanlık için gelenler de bulunurdu. Keskin görüşleriyle gelenlerin niyetlerini hemen anlardı.

Çok mütevazı ve alçak gönüllü idi. Ben dediği işitilmemiştir. “Bizler hesaba dâhil değiliz. O büyüklerin yüksekliklerini anlayamayız. Ancak bereketlenmek için yazılarını okuruz.” buyururdu. Hâlbuki kendisi, bu bilgilerin mütehassısı idi. Hocası Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleridir.

Yemesi, içmesi, yatması, konuşması, susması, gülmesi ağlaması hep dînimize uygun idi. Her hâli istikâmet üzere idi. “İstikâmet kerâmetten üstündür.” sözünü sık sık söylerdi. “İstikâmet, dînin emir ve yasaklarına uymaktır.” buyururdu.

Büyüklerin yazılarında mânevî têsir vardır

***Büyüklerin yazılarında mânevî têsir vardır. Kalplere têsir eder. Münâfıkların uydurma yazılarında têsir olmaz.

(Hüseyin Hilmi Işık “kuddise sirruh” hazretleri)

İnsanın kendinden konuşması zararlıdır

 ***İnsanın kendinden konuşması zararlıdır. Bu büyüklerden anlatmak ibadettir, sevabdır.

(Hüseyin Hilmi Işık “kuddise sirruh” hazretleri)

Dini bir mesele konuşurken mutlaka nakli esas alın

 ***Dini bir mesele konuşurken mutlaka nakli esas alın. Aklınızdan konuşmayın.Kendinden konuşan, doğru söylese de yanlıştır, yanlış söylese de yanlıştır.

(Dimitrofçalı Ali Efendi "rahmetullahi aleyh" hazretleri)

Edeb, büyüklerin emrine “Peki” demektir

 Edeb, büyüklerin emrine “Peki” demektir.Söz dinlemeyenin edebli olmasından bahsedilemez.

(Muhammed Seyfullah hazretleri "rahmetullahi aleyh" , Seyyid Abdülhakim-i Arvasi “kuddise sirruh” hazretleri)

Paran cebinde olsun kalbinde değil

 Parayı sevme evladım . Paran cebinde olsun, kalbinde değil. Kalbde para sevgisinin olup olmamasının işareti nedir biliyor musun? Parayı kazanınca sevinmemek, kaybedince de üzülmemektir.

(Hidayetullah Erbili hazretleri "rahmetullahi aleyh")

Mürşid-i kâmil bir zat demek Veresetül Enbiya (peygamber varisi) büyük bir zat demektir

 Mürşid-i kâmil bir zat demek Veresetül Enbiya (peygamber varisi) büyük bir zat demektir. Dolayısı ile bir mürşid-i kamilin talebesinin her biri gökteki yıldızlar gibidir. Kimle görüşülürse o kurtulur. Ona kavuşan vehhabi olmaz, rafizi olmaz. Ehl-i sünnet olur,günahkarsa Allah affeder. 

(Hüseyin Bin said hazretleri)

Tarihi Arvas Mescidi ve Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin çilehanesi

Tarihi Arvas Mescidi ve Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin çilehanesi 


1350li yıllarda Van'ın Bahçesaray

ilçesine bağlı Arvas köyünde inşa

edilmiş olan Arvas Mescidi.

Mescid, 1915 yıllarında Ermeni

Komitacılar tarafından yakılmak

istenmiştir. Kolon ve kirişlerdeki

yangın izleri halen belirgin bir

haldedir. Mescid aynı zamanda

bünyesinde bir çilehane

barındırmakta olup, Seyyid

Abdülhakim Arvasi hazretleri burda

çileye girmiştir.

Cevap veriniz,cevap veriniz !!!

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü.Gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır: 

“Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm.Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı.Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü gördüm.Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı.Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş,yere bakarken,arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı.Göz ucuyla kendisine baktım.Kısaya yakın orta boylu, sakallı,aydınlık alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu:"Hayz zamanında bir kadının,camiye girmesi uygun değilken,iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm.Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap verdim. Maksadım,onun huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular.Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir buyurdular. 


Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum.Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım.Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama; "Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevabı verdi: 


"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.” 


Bu rüyadan sonra, on sene müddetle,Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.” 


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu,öğrendiği fıkıh,tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusundalar.Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, kuddise sirruhu rüyasında Allahü teâlânın Resulünü görürler.Peygamber efendimizden salallahu aleyhi ve sellem hazret-i şeyhe bir buyruk; "Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım"!!!


Seyyid Abdülhakim Arvasi,1878 (H.1295) yılında nihayet Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuşur.Hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu.


İstiharede bir rüya: 


Seyyid Tâhâ-i Hakkari kuddise  sirruhu,camide talebesi Seyyid Fehim'e şu emri vermekte: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkamakta, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakmakta…

Üstad Necip Fazıl Kısakürek Mürşidi Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini anlatıyor

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;

Bir aksamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.

(Necip Fazıl Kısakürek "rahmetullahi aleyh")

Merhum Sezai Karakoç ve Necip Fazıl Kısakürek'in Bağlum Anısı

Merhum Sezai Karakoç, Bağlum Kabristanında medfun Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi (kuddise sirruhu)merhum Necip Fazıl ile ziyaretine dair izlenimlerini şöyle aktarır:

“Üstadla Abdülhakim Arvasînin Bağlumdaki mezarını ziyarete gittik o zaman Bağlum’a bir dağ yolu vardı.Köy o zamanlar çok fakirdi.Bir taksi ile mezarı ziyaretimizde birçok çocuk toplandı üstat onlara para dağıttı.Üstadın oldukça duygulu olduğu gözlemlenebiliyordu tahliye sonrası.Avukatın yazıhanesinde namazını kılıyordu.Abdülhakim Arvasînin mezarını ziyaretimizde de kurumuş bir otu alıp koklayıp cüzdanının içine attı.Hatıralarını yaşıyordu sanki.”


Sezai Karakoç -Hatıralarım

İslam’da cezanın keyfiyeti nedir? İlk hapishane ne zaman inşa edildi? Cezanın infazı bir şekle tabi midir?

İslam’da cezanın keyfiyeti nedir? İlk hapishane ne zaman inşa edildi? Cezanın infazı bir şekle tabi midir? 


Ankara eski savcılarından Baha Arıkan Beyin İslam Ceza Hukuku ile alakalı tevcih ettiği bır kısım suale karşılık Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri tarafından verilen cevapları istifadenize sunuyoruz:


Sual 1: İslamiyette daha doğrusu İslam felsefesinde ceza fikri ne suretle doğmuş,ne suretle telakki edilmiştir.?


Cevap:”İslamiyette daha doğrusu İslam felsefesinde”ibaresi yerine ulûm ve mearife-i İslamiye tabiri vardır.Felsefe mevhumatı mütehayyileden ibarettir.İslamda bu yoktur.Ceza fikri değil, ceza emri Cenab-ı Hak tarafından inzal buyrulan kütüb-ü semaviyyede musarrahtır.Bu ceza,fikri beşerinin, bir insanın, bir mahlukun nazariyyelerinden doğma bir şey değildir.Bir hükm-i ilahidir.


Sual 2:Müctehid imamlar arasında ceza verme hakkı üzerinde münakaşalar cereyan etmişmidir?


Cevab:Ceza vermek hususunda müctehidler meyanında münakaşa yoktur.Zira ceza Allah’ın emrine müstenittir.Evamir-i ilahiye münakaşa kabul etmez,imamların ihtilafına münakaşa denilmez.


Sual 3:Borçlunun hapsi ile suçlunun hapsi arasında İslam hukuku bir fark gözetmiş midir? Nelerdir?


Cevap:Borçlunun hapsi borçtan dolayı değil,vadesi geldiği,ödeme gücü olduğu halde alacaklıya ödememek suretiyle alacaklıya yaptığı zulum sebebiyledir.

Zulüm da suçtur.Demek oluyor ki borçlunun hapsi ile mücrimin hapsi ayrı ayrı şeyler değildir.İkisi de aynı şeydir.Hapsin miktar ve keyfiyeti muazzire aiddir.Ta’zir ise müslümanların amirinin ve yetkili kılınan kişinin vazifesidir.


Sual 4:İslam Hukukunda ilk hapishane ne zaman başlamıştır?


Cevap:Hapishane değil ilk hapis Adem Aleyhisselam zamanında başlamıştır.Hapsetmek;durmak,

ihtilattan,istifadeden men etmek demektir. Ne zaman ki Allahu Teala dur diye emretti,buna tabi olduklarından kendilerini hapsettiler.Bu itaat ve inkıyattan dolayı o zamanlar duvar çevirmeye

oda yapmaya,hücre ve binaya lüzum yoktu.Peygamber  aleyhissalatu vesselam zamanında Kaab bin Zübeyr bir cürümde bulundular ve bu sebeple efendimiz O’nu ihtilattan men ettiler.İlk hapishane Ebu Bekir Sıddık radıyallâhu anh zamanında başlamıştır. Resulullah mücrimi bir yerde bekletir kimseyi görüştürmezdi.O zamandan beri hapis umuru diniyeden oldu.Zaman içinde itaat ve inliyadı ilahi azaldı. Binnetice teşdidat ta çoğaldı.

Hapishaneler de ol vakitler yapıldı. 


Sual 5: Verilen cezaların infazı bir takım merasime tabi midir?


Cevap: Bunların hiçbiri merasime tabi değildir.Ancak kısas gibi hudûd-ı şer’iyenin icrasına bir takım insanların bulunması ibret ve hakimin adil olduğuna ve hükmün doğru olduğuna delalet etmek için lazımdır.

Seyyid-ül İstiğfar Duası

İnsan akşama girerken bu duayı okuduğu zaman o gece ölürse cennet ehlinden olur.Bu duayı sabaha girerken okuduğu zaman da o günde ölürse, o da cennet ehlindendir.”

(Buhari, Deavat: 15, 7/150; Ebu Davud No: 5070; İbni Mace No: 3872)

Basit bir meseledir

Hac farizasını eda etmek için yola çıkan Seyyid Fehim Arvasi kuddise sirruhu güzergahında bulunan Câmi-ül-Ezher Medresesine uğrayıp bir odaya girdiler.Odada  etrâfında çok sayıda kitaplar ve önünde bir kağıt olduğu halde bir zatın oturduğunu gördüler.Âlim, kitaplara bakıyor fakat önündeki kağıda bir şey yazamıyordu. Zat, başını kaldırıp; "Sizin okumanız var mıdır?" diye sordu. Seyyid Fehim hazretleri ilimle bir miktar meşgul olduğunu bildirdi.Zat; "Siz bu kağıttaki yazının manasını bilir misiniz?"dedi. "Evet" cevabını alınca, hayret etti ve; "Hayret! Câmiü'l-Ezher Medresesi (Üniversitesi) bütün şubeleri (fakülteleri) ile bir haftadan beri bu meselenin halli için tatil edildi.Reisü'l-ulema başta olmak üzere bütün âlimler gece-gündüz çalışmaktadır. Bu yazının mana ve mefhumunu anlamaktan aciz kaldı" dedi. Seyyid Fehim hazretleri; "Basit bir meseledir" buyurunca, zat daha çok hayret etti.


Seyyid Fehim hazretleri anlaşılamayan meseleyi izah etmeye başladı. Hayretler vâdisinde dolaşan zat, saygıyla kalkıp elini öptükten sonra, hemen kağıt kalem alıp Fehim-i Arvasi hazretlerinin izahını yazdı.Adresini alarak tekrar ellerini öptü ve ayrıldı.Seyyid Fehim hazretleri de Hacı Ömer Efendiyle birlikte kiraladıkları eve döndü.


Bir müddet sonra Câmiu'l-Ezher Medresesi Reisü'l-ulemâsının (rektörü) gönderdiği dört âlim çıkageldi. Reisü'l-ulemâ tarafından Câmiu'l-Ezhere davet edildiğini ifade ettiler.Seyyid Fehim hazretleri daveti kabul buyurup, gitti.Büyük bir salonda Reisü'l-ulemâ başta olmak üzere beş yüze yakın âlim büyük bir saygı ile kendisini karşıladılar.Seyyid Fehim hazretleriyle Reisü'l-ulemâ yan yana oturdular. Reisü'l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerine; "Efendi hazretleri! Tam istenen şekilde açıkladığınız mesele, Câmiü'l-Ezherce müşkil ve manası anlaşılamayan bir mesele hâline gelmişti.Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla bu müşkilâttan bizleri kurtardınız. Câmiü'l-Ezher size sonsuz şükrân borçludur" dedi.Birçok müşkil meselelerin halledildiği sualli cevaplı sohbet, saatlerce devam etti. Bu sırada Seyyid Fehim hazretleri, yanındaki Hacı Ömer Efendiden tütün çubuğunu doldurmasını ve yakmasını istedi. Hacı Ömer Efendinin hazırladığı çubuktan birkaç nefes çekip yerine koydu. Reisü'l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerinden müsaade isteyip; "Birkaç nefes de ben çekebilir miyim?" dedi. Seyyid Fehim hazretleri müsaade ettikten sonra birkaç nefes de Reisü'l-ulemâ çekti. Fakat bu sırada salondaki âlimler arasında fısıltılar başladı. İki âlim gelerek Reisü'l-ulemâ'ya; "Efendim tütün içmenin kesin haram olduğuna dair dört fetva vermiştiniz. Şimdi içiyorsunuz, hikmeti nedir?" diye sordular. Reisü'l-ulemâ cevaben; "Yemin ederim ki bizim ilmimiz bu zatın ilmi yanında denizde bir damla gibidir. Verâ ve takvamız da bu zatın verâ ve takvâsı yanında yok gibidir.Demek ki yanılmışım. Haram değilmiş. Haram ve günah olsaydı, bu zat ağzına koyar mıydı? Siz serbestsiniz. Benden haram olduğunu duyan herkese haram olmadığını duyurunuz" dedi.


Vefat ettiği günün ikindi namazını oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübarek vücutları secdeden mübarek başını kaldıramayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu.O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler. O esnada gaybdan bir ses; 

Yâ eyyetühennefsü'l-mutmeinneh." âyet-i kerimesini sonuna kadar okudu.Secdeden başını kaldırıp "Er-Refiku'l-a'lâ" dedikten ve sesli bir kelime-i tevhidden sonra 1895 senesi Şevval ayının on beşinci salı günü ruhlarını teslim ettiler.

Burada devamlı rahat arayan kimse ahmaktır

 Cennete götüren vasıta

İslam âlimlerinin en büyüklerinden Seyyid Abdülhakim-i Arvasi “kuddise sirruh” hazretleri, bir sohbetinde;

- İnsan uzak bir yere gitmek için bir arabaya, bir vasıtaya biner, öyle değil mi? diye sordu.


- Evet efendim, dediler.

- Cennete gitmek için de bir vasıta lazım elbette.


Merak ettiler:

- O nedir ki efendim?

- O vasıta, Ehl-i sünnet âlimleridir. Evliyaullahtır. Bu zatlardan birisine rastlamak en büyük nimettir.


Şöyle devam etti:

- Allahü teâlâ, bir kuluna, sevdiği bir kulunu, mesela Ehl-i sünnet âlimlerinden birini tanıştırır ve onu sevdirirse, ona her şeyi vermiş demektir.


- Neden efendim?

- Çünkü o zatın sohbetinden veya kitaplarından imanı öğrenir, Ehl-i sünnet itikadını öğrenir, ibadetleri öğrenir. Bunlar ise onu sonsuz Cennet nimetlerine kavuşturur.


Mümin namaza durunca…


Bir gün de sohbetinde;

- İnşallah Allahü teâlâ ruhumuzu namazda alır, diye bir temennide bulundu.


Sordular:

- Neden efendim?

- Mümin namaza durunca Cennetin kapıları onun için açılır, buyurdu. Ne güzel işte. Kapılar hazır açılmışken doğru Cennete gider.


Şöyle devam etti:

- Bu dünya çalışmak yeridir. Burada devamlı rahat arayan kimse ahmaktır. Çünkü bu dünya imtihan yeridir. Ahireti kazanmak için tarladır. Bu ömür, tohum ekme zamanıdır. Hasat öbür tarafta biçilecektir.

Vaktinizi telef edenlerden uzaklaşın

 Size hevâlariyle galip gelecek neticede sizi yiyecek olan topluluklarla sohbet etmeyin! Vaktinizi telef edenlerden uzaklaşın.


(Ubeydullah Ahrar kuddise sirruhu)

Hazreti Hâlid’i görmek ister misin?

 Seyyid Abdülhakîm Arvasi Hazretleri bir cuma namazını müteakip Hâlid Bin Zeyd yani Eyyub Sultan Hazretleri'nin kabr-i şerifini ziyaret etti.

Müridlerinden Abdülkâdir Efendi de beraberlerinde idi.O gün Seyyid Abdülhakîm Efendi Hazretleri inbisat hâlinde idi.Abdülkadir Efendi'ye, "Hazreti Hâlid’i görmek ister misin?" buyurdu.Abdülkâdir Efendi "âh keşke," dedi. "Otur, dizini dizime değdir ve gözlerini yum" buyurdu.Abdülkâdir Efendi öyle yaptı.Bir de ne görsün? Eba Eyyub-ül Ensari kabrinden aslî hey'eti üzere çıktı.Güzel yüzlü, seyrek sakallı,uzunca boylu idi. Seyyid Abdülhakim Efendi ile konuşuyordu. 

Bu hal uzun sürdü. Seyyid Abdülhakîm Efendi: "Haydi, kalk gidelim" buyurduğu zaman müezzin ikindi ezanını okumakta idi.


[Rivayet edilen odur ki Abdülhakim Arvasi hazretleri demirle çevrili iş bu yerde dua ederlermiş.]

NEFSİN ÜMİDİNİ KESMEK

 MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ - 476

Şeyh Bayezid-i Bestamî rahmetullahi aleyh, tâlipliği döneminde bir gün mescide girip ve iki rekât namaz kılmak ister. Tam ALLAHU EKBER diyerek namaza duracağı sırada, şeyhinin de aynı mescitte bulunduğunu fark etti ve kendi kendisine:  

— Şu namazımı huşû ile kılayım, şeyhim de görsün, düşüncesi ile kendisine ayrıca bir çeki düzen verir. Namazı bitirdikten sonra, şeyhinden takdir yerine şu tekdiri işitir:  

— “Ey riyakâr Bayezid, git, yedi yıllık namazını iade et, riyâ ile namaz kılanların namazlarını Hak teâlâ geri çevirir” der.  


Bayezid-i Bestamî, yedi yıl tazarrû ve niyaz eyledi, çalıştı ve çabaladı ve ancak ondan sonra kendisini riyakârlar defterinden sildirebildi.  


Ey dertsiz: Sen ise, amellerini her gün halka arz eder, dinini dünyaya satar durursun. Acaba, halinin ne olacağını hiç düşünür müsün? Bak, Bayezid-i Bestamî'nin şeyhinin huzurunda kıldığı iki rekât namaz yüzünden başına gelenleri gördün mü? Huşû ile kılayım derken, tamam yedi yıllık namazları red olundu.  


Ey mürâi ko riyayı, sıdk ile ihlâsa gel;  

Kır riyâ leşkerlerin ihlâs kılıcın al ele... 


Sultan-ül-ârifiyn Bayezid-i Bestamî, bir gün nafile oruç tutmuştu. İkindiye doğru orucunu bozdu. Ağzında bir tane kuru üzüm çiğniyordu. Ancak nefsine de şöyle diyordu:  

— Ne sana olsun ne bana!  Nefsi feryat edip sızlandı:  

— Beni mahrum ve zararlı ettin.  

Meşâyihten birisi, bir yudum su içti ve sakaya yüz altın sadaka verdi. Verdiğine de hiç üzülmedi. Ancak, nefsi:  

— Allah yoluna bir günde bu kadar altın verdin, deyince:  

— Yüz altın verdik ama o da bize bir yudum su verdi, içtik. Bu da onun karşılığı oldu, dedi ve nefsine hiç minnet etmedi.  


Oysa, sen bir fakire beş akçe versen, o kadar minnet edersin ki, o fakir incinir. Rastladığın yerde sana hürmet göstermezse: (Yazık, yazık.. Bu fakir hiç iyilik bilmez. Kendisine bu kadar sadaka verdik, bize bir selâm bile vermiyor.) diye yaptığın işi o kadar beğenir ve kendine öyle ümit verirsin ki, âdeta şeytan olursun. Halbuki, âşıklar amel ettikleri zaman nefislerinin ümidini keserler ki, riyalı amelle kendilerini görüp şeytan olmasınlar ve amelleri de hebâ olup gitmesin.  


Sultan-ül-âşıkiyn ve burhan-ül-ârifiyn Bayezid-i Bestamî (Rahmetullahi aleyh) elli haccının sevabını, mısır unu ile yapılmış pideye sattı ve pideyi de bir köpeğe yedirdi. Bütün amellerinden feragat eyledi. İşte, nefsin ümidini kesmek böyle olur. 


Ebû Süleyman-ı Dârânî, müritlerinden birisine misafir oldu. Yemek vakti olup sofra kurulunca, ev sahibi karısına seslendi:  

— Hatun, şeyhimin yiyeceği yemeği, Mekke-i Mükerremeden son defa gittiğimde getirdiğim tabağa koy. Sakın, bundan önce gittiğimde getirdiğim tabağa koyma! deyince, Hazret-i şeyh dayanamadı:  

— Ey riyakâr! dedi. O iki haccın da bâtıl oldu. Var yine haccet, o iki haccından hiç sevap umma!  


Bundan da anlaşılıyor ki, farz olan amellere de riyâ karışabiliyormuş, dile getirmek ve söylemek iyi değilmiş. Zira, o kişinin biri farz ve diğeri nafile olan iki haccının da bâtıl olduğunu böylelikle bizler de öğrenmiş ve anlamış olduk.  


Sultan-ı Enbiyâ sallallâhu ve sellem efendimiz: “İyi amellerde, gururlanmaktan Allahu teâlâya sığınırım, buyurmuşlardır.”  


Ey kardeş:  Ne diyeyim? Sen, kendine ne hac bırakırsın, ne namaz bırakırsın, ne oruç bırakırsın, ne niyaz bırakırsın, ne de sadaka bırakırsın. Bir sözle hepsini feda edersin, gider.  


Şeyh Safi kuddise sirruh ne güzel buyurmuştur:  


Minnet beklenen ekmeğin olur mu hiç değeri?  

Taş üstüne tohum eken, eli böğründe kalır;  

Minnet lokmaları ateş gibi yakar ciğeri,  

Hak rızası için veren, ecrini Haktan alır.  


Kişi, yaptığı hayır ve hasenatı, ibadet ve tâati unutması gerekir. Zira, gönüldeki dile gelince, minnet düşer ki, iyi değildir. Minnet dedimse, yalnız başkasına minnet değildir. Kişinin, kendi kendisine minneti de minnettir. Bundan dolayı, âşıklar riyâ olmaması için nefislerinin ümitlerini keserler. Riya denilen şey, nereye uğrarsa bütün amelleri bâtıl eder.  


Bu sebeple, amelleri riyâdan korumak ve kurtarmak ve riyâdan çok korkmak gerekir. Nitekim, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: “Beni, sizin için en çok korkutan şey, küçük şirke düşmeniz korkusudur, buyurmuşlardır.”  


Bir diğer hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Hak teâlâ, kullarının amellerinin karşılığını verirken, bazılarına: (Amellerinizi göstererek riyâlandığınız kimselere gidin, size bu amellerinizin karşılığını onlar versinler. Benim katımda, bu amellerinizin hayrı ve sevabı yoktur.) Buyuracaktır.” (Ne’ûzü billah)  


Riyâ ile amel işleyenler, mahşer günü o amelleri için karşılık istedikleri zaman Hak teâlâ onlara şöyle buyuracaktır: “Ey Riyakâr Ben, sana o amelinin karşılığını vermedim mi? Meclislere gidince, sana hürmet ve izzet etmediler mi? Baş köşelere oturtup, türlü nimetler ikram etmediler mi? Alımda, satımda sana saygı ve güven göstermediler mi? Bütün bunlar, senin ibadetinin karşılığı idi. Zira, senin o ibadet ve tâ’atten maksadın da halk içinde itibar bulmak değil miydi? 


İşte, muradın hasıl oldu. Sûfi lik eyledinse, şeyh oldun. Baş köşelerde oturdun, izzet ve ikramlar gördün. Herkes, senin ellerini öptüler, sana hizmetler ettiler. Müderris oldun, ilim okuttun, hikmetler söyledin. Sana verdiğim o ilmi, götürüp âciz ve günahkâr âdemoğullarının kapılarına bıraktın ve karşılığında izzet ve hürmet istedin. Sana verdiğim ilimle amel ederek, horluk ve miskinlikle benim katıma gelmedin. Şimdi ey mürâi! Sen ecrini dünyada iken aldın, buraya bir şey bırakmadın. Şimdi senin yerin cehennemdir.  

Hakkın bu iradesi üzerine zebaniler onu alır ve cehenneme atarlar. 


Ne büyük zarara uğramaktır bu riyâ zararı...  

Ne müşkül olur bu riyâ âfeti... 

Ne zehirli lezzet olur, bu riyâ lezzeti !..  


(Eşrefoğlu Abdullah Rumî Hazretleri)

İnsanlar altın ve gümüş biriktirip hazine edindiğinde, siz şu duayı hazine edinin

 Resûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim:


“İnsanlar altın ve gümüş biriktirip hazine edindiğinde, siz şu duayı hazine edinin:


Allah’ım!  Senden her işte istikrar ve doğru yolda kararlılık ihsan etmeni diliyorum.


Nimetine şükretmeyi ve sana güzelce kulluk etmeyi nasip eylemeni diliyorum.


Senden temiz ve huzurlu bir kalp ve doğru sözlü bir dil lütfetmeni niyaz ediyorum.


Bildiğin bütün hayırlardan ihsan eylemeni ve bildiğin bütün şerlerden Sana sığınmayı diliyorum.


Bütün kusurlarım için bağışlanma diliyorum. Şüphesiz gaybı en iyi bilen Sensin.”


(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 17114)

Bu dünyada lezzet namına ne kaldı?

 "Bu dünyada lezzet namına ne kaldı? sorusuna 

Muhammed b. Münkedir

 (ö. 131/748)  şöyle cevap vermiş:


- Dostların ihtiyaçlarını gidermek


- İnsanların kalplerine sevinç yerleştirmek


- Mahzun birinin gamını gidermek


(Tarih-u Medinet-i Dımaşk

İbn Asakir )

Aşçı Yahya Baba Hazretleri


“Vücudunu gıdayla besleyen, şeklen pehlivan olur. Ruhunu Allahü Teâlâ’nın aşkı ile dolduran, gönülden evliya olur. Helal lokma ibadet ettirir, haram lokma kötü yola sevk ettirir. Sizin karnınız toksa, hüner başka açları görmektir.” buyururdu Aşçı Yahya Baba

Aşçı Yahya Baba, Edirne evliyâsındandır. II. Bâyezîd Hân zamanında, Bâyezid Külliyesi’nin aşçılarındandı... Bu mübârek zat, pilavıyla meşhurdur... Besmeleyle başlar ve pirinçleri salevat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir, suyunu Fatihalarla salardı. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah’tan bereket arzulardı...


Onun pilavı herkese yeter de artardı. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tunca Nehrine atardı. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırdı...


Kilerci, bakar ki pilav artıyor; pirinci kendisine az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile “Bu pirinç yeter mi?” demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pişen pilavın miktarında hiç azalmaz olmaz... Yine herkes doyar, Tunca’nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: “Bu bir keramet!” Evet, evet bu bir keramettir...


Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar ve;


-Bu Yahya Baba boş adam değil Sultanım, der.


Bâyezîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba’ya çok az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi’nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tunca’nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar ve;


-Ne oluyor bre! Yoksa devlet malını israf mı edersin? der...


Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar su üstünden yukarılara sıçrayıp, anlaşılır bir dille şöyle seslenirler:


-Ey koca Sultan! Osmanlı gibi bir devletin Padişahısın! Şuncağız artığı bize çok mu görüyorsun?


Yahya Baba öylesine mahçup olur ki, anlatılamaz. O anda secdeye kapanır, Allah’a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama nafile!.. Çünkü sırrı ifşa olduğundan, mübarek çoktan rûhunu teslim etmiştir...


Evet, onun büyüklüğünü anlayamayanlar, yaptıklarına çok pişmân olurlar. Cenâze namazını kılıp, Bâyezid Külliyesi’nin bahçesine defnederler mübareği..

Büyükler kusurları affederler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Eshâb-ı kirâm*’ın, çok üstünlükleri var. Çok *Meziyet*’leri var, çok *Kıymetli* insanlar. Allahü teâlâ onları, Kur’ân-ı kerimde, *Sûre-i Feth*’in son âyetinde methediyor: 


Ve Kur’ân-ı kerîmde; *Onlar, kâfirlere karşı çok sertdiler, ama birbirlerini çok seviyorlardı!* buyuruyor. 


*Ruhamâü beynehüm!* Yâni onlar, birbirlerine karşı çok merhametliydiler. Birbirlerini çok seviyorlardı. 


Demek ki; bizim de, Peygamberimizin *Ümmeti* olarak, en birinci *Vasf*’ımız, birbirimizi çok *Sevmemiz* olmalıdır. Neden? 


Çünkü *Eshâb-ı kirâm* efendilerimiz, Peygamber Efendimizin vefâtından sonra, *Sık sık* birbirlerinin evine *Ziyâret*’e gider ve; 


*Gel kardeşim, biraz Peygamber Efendimiz’den bahsedelim de îmân’ımız tâzelensin!* derlermiş. 


Bunlar, yâni *Eshâb-ı kirâm*, müctehidlerin *İlk*’leri, evliyâların *Şâh*’ı, âlimlerin *Âlâ*’sı, yâni her bakımdan *Kemâl*’de olan insanlardır. Birbirlerine diyorlardı ki: 


Hazret-i Peygamberin *Vefât*’ından sonra *Kalp*’lerimiz kararabilir. Gel biraz oturalım, Ondan bahsedelim, bir iki *Salevât-ı şerîfe* okuyalım, Onun hayâtından konuşalım da *Îmân*’ımız *Tâze*’lensin.


*Eshâb-ı kirâm* böyle derse, bizim gibi *Zavallı*’lara ne demek düşer? Cenâb-ı Hak, hepimizi, o *Büyük*’lerin şefâatine kavuşdursun kardeşim. 


*İmâm-ı Rabbânî* hazretleri; Kendini, değil ki bir *Müslümân*’dan, frenk *Kâfiri*’nden, hattâ uyuz *Köpek*’den üstün gören, Allahü teâlâya *Yol* bulamaz! buyuruyor. 


Ancak *Şeytan*, kendini başkalarından *Üstün* görür. *Ben daha iyi bilirim!* der. Onun için, hakîkî bir talebenin husûsiyeti, *Mütevâzı* ve *Edeb*’li olmasıdır. 


*Şâh-ı Nakşibend* hazretleri, onun için; Bu yolun başı *Edeb*, ortası *Edeb*, sonu yine *Edeb*’dir! buyurmuşlar. Hepimiz, bu hususta *Kusur*’luyuz kardeşim. 


Ama *Büyük*’ler affederler, kimsenin yüzüne *Vurmaz*’lar. *Abdülhakim Arvasi Efendi* hazretleri, kusûrları hiç *Görmez*’di, hemen affederdi. *Büyük*’ler böyledir. 


Eğer affetmeseler, yanlarında *Kimse* kalmaz efendim. Onlar, *Allah* için hep yutkunurlar, *Sabr*’ederler, *Hoş* görürler. Yoksa, insanlar o *Büyük*’lerden uzaklaşır Allah korusun.

Balığın sorusu

 Hezz-ül-Kuhuf Kitabında Nâkledilen Çok Acayip Bir Hâdiseyi Burada Zikretmek Münâsip Olur; Evliyâdan Bir Zât Gemi Yolculuğu Yaparken, Şiddetli Bir Fırtına Çıkar. Gemi Batmak Üzere iken O Zât:


▬ “Ey Rüzgâr Dur! Ey Deniz Sen de Sakin Ol! Zirâ Senin Üzerinde Senin Gibi Deniz Var!”


(Yani Kendisini Kastederek, İlim Denizi Demek İster.) Bunun Üzerine, Allah’ın İzniyle Rüzgâr Kesilir, Deniz Sakinleşir. Denizden Büyük Bir Balık Çıkar ve O Zâta Der ki:


▬ “Sen Kendinin Bir İlim ve Mârifet Denizi Olduğunu Zannediyorsun. Ben Sana Bir Mesele Sorayım da, Bakalım Cevap Verebilecek misin?”


O da Sormasını Söyler. Balık da Fesih Bir Lisânla:


▬ “Bir Adam Mesh Olunduğunda (Yani İnsan Şeklinden Çıkarılıp Başka Bir Varlık Hâline Getirildiğinde ki Bu, Geçmiş Ümmetlerde Günâhlarına Ceza Olarak Meydana Geliyordu.) Hanımı Nasıl İddet Bekler? Kocası Hayatta Olup Boşanmış Kadın Gibi mi Yoksa Kocası Ölmüş Kadın Gibi mi? (Kocası Ölen Kadının İddeti Dört Ay On Gün. Boşanmış Olanınki ise Üç Âdet Hâli veyâ Üç Aydır. Fıkh ve Tefsir Kitaplarında Geniş Bilgi Vardır.)”


O Velî Zât Şaşırıp Kaldı, Cevap Veremedi. Balık:


▬ “Hani Nerede Senin Deryâ Gibi İlmin?”


Âlim:


▬ “Ben Söylediklerimden, Allahû Teâlâ’ya İstiğfâr Ediyorum. Sen Doğru Cevabı Bana Öğret.”


Dedi. Balık:


▬ “Şâyet Adam Cansız Bir Varlık Şekline Dönüştürülmüş ise Kadın, Kocası Ölmüş Gibi İddet Bekler. Eğer Bir Hayvan Suretine Dönüştürülmüş ise O Zaman Boşanmış Gibi İddet Bekler.”


Deyip, Denizde Kaybolup Gitti. O Velî Zât da Bu Sözlerinden Tevbe Etti. Kâdir ve Âlim Olan Allahû Teâlâ, Noksan Sıfatlardan Münezzehtir.


[Tefcîru’t-Tesnîm Fî Kalbin Selim]

Namaz ve küfür

 (Namaz, ibadetlerin en kıymetlisidir)

Sual: “İnsan ile küfür arasındaki fark, namazı terk etmektir” buyruluyor. Bunu nasıl anlamalıyız?

Cevap: (Kitâb-ül-fıkh-alel-mezâhib-il-erbe’a)da, namazı anlatmağa başlarken diyor ki, (Namaz, İslâm dininin direklerinden en ehemmiyetlisidir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibadet etmeleri için, namazı farz etti. Nisâ sûresinin yüzüçüncü âyeti, namaz müminler üzerine, vakitleri belirli bir farz oldu demektir. Hadîs-i şerifte, (Allahü teâlâ, her gün beş vakit namaz kılmağı farz etti. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, her gün beş vakit namaz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu. Namaz, ibadetlerin en kıymetlisidir. Hadîs-i şerifte, (Namaz kılmayanın, İslâmdan nasibi yoktur!) buyuruldu. (Mişkât)da ve (Künûz-üd-dekâık)da ve (Sahîhayn)de ve (Halebî)de bildirilen hadîs-i şerifte de, (İnsan ile küfür arasındaki fark, namazı terk etmektir!) buyuruldu. Bunun manası, (İnsan ile küfür, ayrı ayrı iki varlıktır. İkisini birleştiren yol, namaz kılmamaktır. Aralarından, namaz kılmamak kalkınca, yani bir insan namaz kılarsa, bu insan ile küfür arasında yol kalmaz. İkisi birbiri ile birleşmez.) Bunun manası, (Küfür bir özelliktir. Kendi kendine bulunmaz. Bazı insanda bulunur. Küfür bulunan insanda namaz kılmamak vardır. Küfür bulunmayan insanda namaz kılmamak yoktur. Küfür bulunan insan ile küfür bulunmayan insan arasındaki fark, namaz kılıp kılmamaktır) demektir. Bu hadîs-i şerif, (İnsan ile ölüm arasındaki fark, nefes almamaktır) sözüne benzemektedir. Ölüm bulunan insan nefes almaz. Ölüm bulunmayan insanda nefes almamak yoktur. Nefes almamak bulunan insanın ölü olduğu anlaşılır. Bu hadîs-i şerif, namaz kılmakta tembellik edenleri şiddetle korkutmaktadır.

(Tam İlmihal s. 212)

Allâh Rasûlü’ne komşu olanların talepleri ayak uzatılarak dinlenmez

 ßirqün hasta yatağında bayqın ve sararmış bir vaziyette yatarken Sultan Abdülazîz’e:

“Medîne-i Münevvere mücâvîrlerinden bir dilekçe var!” denildiğinde yâverlerine:

“–Derhâl beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den qelen talebeleri ayakta dinleyeyim! 

Allâh Rasûlü’ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak edebe muqâyir bir şekilde dinlenmez!..” diyerek Medîne’ye ve Hazret-i Peygamber -Sallâllâhû Aleyhi Ve Sellem'e olan muhabbetini qüzel bir sûrette izhâr etmiştir.

Her Medîne-i Münevvere postası qeldiğinde abdest tâzeler, mektupları: «–ßunlarda Medîne-i Münevvere’nin tozu var!» diye öpüp alnına qötürür, ondan sonra başkâtibe uzatır ve: «–Aç, oku!» derdi...

Bu Büyükler ankâ kuşu gibidir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Eshâb-ı kirâmın hepsi *Şehîd*’dir kardeşim. Neden? Allah yolunda *Cihâd* etdikleri için. Dîn-i islâmı *Yaymak* için Arabistânı terk etdiler. Allah yolunda *Cihâd* için yürüdüler ve *Şehîd* oldular. 


Bizim *Âbiler* de hepsi *Şehîd* olacaklar, yatakda ölseler bile. Niçin? Allah *Yolu*’nda yürüdükleri için. Şehitler, ölürken hiç *Acı* çekmezler. Daha doğrusu öldüklerinin farkına bile varmazlar.


*Nevm-ül âlimi ibâdetün*. Ne demek bu? Âlimin uykusu *İbâdet*’dir. *Âlim*, çok kitap okuyan, çok şey bilen değil efendim. *Âlim*, hakkı bâtıldan ayırandır. Yâni bu *Doğru*, bu *Yanlış* diyebilendir. 


Biz zâten *Abdülhakim Arvasi Efendi* hazretlerinden bunu öğrendik. Bu *Sevilir*, bu *Sevilmez*. O hâlde bütün arkadaşlarımız *Âlim*’dir, uykuları *İbâdet*’dir. Bu ni’mete nasıl şükredilir kardeşim? 


Abdülhakim Efendi hazretleri buyururdu ki: Bu *Büyük*'ler ankâ kuşu gibidir. *Ankâ* kuşunun nerde olduğu belli değil. *İsmi* var, *Kendi*’si yok. İşte *Büyük*'ler, böyledir kardeşim. 


Çok *Az*’dırlar, ama çok *Kıymetli*’dirler. Onları, ancak *Nasîb*’i olanlar görebilir. Bu *Büyük*’lere kavuşmak, büyük *Ni’met*. O Büyüklere kavuşamıyan, *Talebe*’lerine kavuşursa, yine büyük *Ni’met*’dir. 


Hele *Kitap*’larına kavuşursa, çok büyük *Ni’met*’dir. Yalnız isimlerine kavuşsa, gene ni’metdir. O Büyüklerin *İsim*’leri söylendiği zaman, Allahü teâlâ *Hâtır*’lanır kardeşim. 


Çünkü onların, *Dünyâ* ile hiç alâkaları yok. *İlgi*’leri yok. Kalplerinde hiç dünyâ *Sevgi*’si yok. Bunun için o *Büyük*’ler anıldığı zaman, *Allah* hâtıra gelir. 


*Allahü teâlâ*’nın hâtırlandığı yere de *Rahmet* yağar. Rahmet yağar ne demek? Yâni orada bulunanların hepsi *Afv*’edilir. Bir mü’minin, dünyâda kavuşacağı en büyük makâm da, *Afv*’a uğramakdır zâten.

Ne yaptın ki Allah kabul etsin diyorsun!

 Namazdan sonra Tekabbelallah demeyin! Ne yaptın ki Allah kabul etsin diyorsun! Bunun yerine Bârekellah yani Allahu Teala mübarek etsin deyin. 

(Seyyid Abdülhakim Arvasi "kuddise sirruhu")

Ahlâk bulaşıcıdır

 “İyi huylu olmak için, iyi huylu kişilerle arkadaşlık etmelidir. Çünkü insanın ahlâkı, arkadaşının huyu gibi olur. Ahlâk, hastalık gibi sârîdir, yâni bulaşıcıdır”

(Abdullah bin Mübârek hazretleri)

İHLÂS VE RİYÂ

 MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

Şimdi de sana riyâ nedir, ihlâs nedir, onları anlatayım ki, amellerini riyâdan sakınabilesin. Zira, riyâ şirktir.  

Fudayl İbn-i İyaz rahmetullahi aleyh, müritlerine nasihat ederek buyurdu ki:  

— Ne yapın yapın, birbirinizi ihlâsa götürün.  

Müritleri sordular:  

— Yâ Şeyhî Bize riyânın ve ihlâsın ne olduğunu lütfen bildir.  

Hazret-i Şeyh cevap verdi:  

— Kişi, kendisini halkın izzetinden, hürmetinden ve şöhretinden vaz geçirip horluğa ve alçak gönüllülüğe bırakmayınca, ihlâsı elde edemez. Yoksa, bu halk ile karışıp kaynaşmak, halktan izzet ve hürmet beklemek kişiye riyâ getirir. Sizler, kendinizi ve amellerinizi halktan gizlemeğe bakınız. Hak teâlâ sizin iradeniz olmadan sizi aşikâre ederse, ondan size bir ziyan gelmez.  

Bilmiş ol ki, bu hak yolunun eşkıyaları vardır, din ve imân yağma ederler. Bu yolun hırsızları da sıdk ve ihlâsı çalarlar. Kişiyi, dünyadan âhirete imânsız gönderirler. Bu gibiler pek çoktur, fakat hepsinden büyük ve hayırsız olanı RÎYÂ'dır, diğerleri tamamen buna tâbidir. Nitekim, dünya sevgisinin de bütün şerlerin başı olduğunu evvelce anlatmış ve açıklamıştık. 

Evet, kişinin bütün amellerini hiç edip, ahirette zarara uğramışlardan olarak gönderen de riyâdır ama riyâya da sebep yine dünyadır ve dünya sevgisidir, kibirdir, dünyanın izzetini, hürmetini, şöhretini sevmektir. Bunların hepsinden birden kişinin nefsini kurtarması gerektir, ki insan ihlâsa ulaşabilsin.  

İhlâs ona derler ki, işlenen her amelin cidden ve hakikaten Hak için işlenmesidir. Böyle yapılırsa, amel o vakit sırf hak için olur ve hiçbir amelinden ne dünyevî ne de uhrevî hiçbir şey ummazsın. Şu hâlde, günahlarını halktan sakladığın gibi, amellerini de gizlemeli, yani ibadet ve tâatini, bütün iyi amellerini saklamalısın. Hatta, o kadar ki günahlarını gizlememeli, fakat amellerini gizlemelisin. Seni, yaramaz ve hayırsız tanısalar bile, aldırış etmeyerek amelini gizlemeli ve tâatini kimseye bildirmemelisin. 

Hak teâlâ, ortak kabul etmez. Nitekim, buyurur: “Bana şerik yoktur. Şerik edinmekten müstağniyim.” Her kim, herhangi bir amel işler ve o amelinin yarısını bağışlarsa yani o ameli işlemesinde benden gayrı bir maksudu bulunursa, ben ondan da müstağniyim ve o gibi kimselerden rahatsızım. Zira, o müşrik olmuştur ve ben onu cehenneme atarım, demektir. Nitekim, Kur'an-ı kerimde buyurur: “Rabbinin İbadetine kimseyi şerik etmesin.” (Kehf sûresi: 110)

Riyâ, herkese gelebilir ama bazıları çabuk def ederler. Nitekim, ihlâs ile mümtaz olanlar, bunu başarmışlardır. Fakat, riyâ öyle gizli bir şeydir ki, değme kişiler dahi ondan gafil olurlar. Bunun içindir ki, aleyhissalâtü vesselam efendimiz: “Riyâ gayet gizlidir. Karanlık gecede, kara bir karıncanın kara bir bez üzerinde yürümesi gibi belirsizdir, buyurmuşlardır.” 

Şu hâlde, ihlâs ile amel etmek isteyenler, bir gizli yerde, temiz ve hâlis bir niyetle oturup ibadet ve tâ’atle meşgul olmalı, hiç kimse görmemeli, hiç kimseye söylememeli, yani: (Ben şöyle ibadet ederim, böyle oruç tutarım,) dememelidir.  

Eğer, bütün amelleri mi, yoksa yalnız farz olan amelleri mi gizlemek gerektir, diye soracak olursan, hemen cevap vereyim: Farz olan amelleri açıklamak gerekir. Beş vakit namazı cemaatle kılmak, Ramazan ayında oruç tutmak, halk ile bayram etmek, hac ve zekât farz olunca hacca gitmek ve zekât vermek, bu ve bunun gibi amelleri açıktan yapmak gerekir. 

Eğer, bunlar açıklanmaz ve halktan gizlenirse, dedikodulara, kötü zanlara sebep olabilir, insanın arkasından. (Bu namaz kılmaz, oruç tutmaz, zengin olduğu halde zekâtını vermez, hacca da gitmez.) gibi sözler ederler, günaha girerler. Müslümanları bu şekilde günaha sokmak caiz değildir. Onun için, bu gibi amelleri açıklamak daha hayırlıdır. Fakat, bunda da aşırılığa gidip herkesi huzursuz etmemelidir. Herhangi bir mescitte, beş vakit namazı cemaatle kılmak, zekât verdiği kimseye, bunun zekât olduğunu söylemek kifayet eder. 


Bir de bu farz olan amellere riyâ karıştırmamaya çok dikkat etmelidir. Bunları kendisine: (Bu adam, beş vakit namazını kılar, orucunu tutar, hacca gidip geldi, zekâtını da muntazaman verir, çok iyi ve çok salih kişidir) denmesi için yaparsa, riyadır. 


Yani, borcu ödenir farz kendisinden sâkıt olur ama sevap hâsıl olmaz. Gerçi, bazıları farzların edasında riyâ olmayacağını ileri sürmüşlerse de bu söz zayıftır. Şunu muhakkak bilmelisin ki, farz amellerde bu neviden riyâ karışması, Hak teâlâ katında hâsıl olacak ecir ve sevaba mânidir. 


Diğer taraftan, nafile namazların, nafile oruçların, nafile hacların, sadakaların ve benzeri hayır ve hasenatın, mutlaka gizli yapılması gerektir, ki riyâ olmasın. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: “Sadakalarınızı öyle gizli veriniz ki, sağ elinizle verdiğinizi, sol eliniz duymasın.” buyurmuşlardır.  


Hak teâlâ hazretleri de sadaka verilen kişinin asla incitilmemesini irade buyurmaktadır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: “Ey imân edenler Allâha ve ahiret gününe inanmadığı halde, insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızın ecrini başa kakarak ve gönül kırmak suretiyle iptal etmeyiniz.”  (Bakara sûresi: 264)


Sözün kısası, farz olan amellerden gayrı bütün amelleri, Allahu teâlâdan başka hiç kimsenin bilmemesi hayırlıdır.  


Şeyh Bayezid-i Bestamî rahmetullahi aleyh, tâlipliği döneminde bir gün mescide girip ve iki rekât namaz kılmak ister. Tam ALLAHU EKBER diyerek namaza duracağı sırada, şeyhinin de aynı mescitte bulunduğunu fark etti ve kendi kendisine:  

— Şu namazımı huşû ile kılayım, şeyhim de görsün, düşüncesi ile kendisine ayrıca bir çeki düzen verir. Namazı bitirdikten sonra, şeyhinden takdir yerine şu tekdiri işitir:  

— “Ey riyakâr Bayezid, git, yedi yıllık namazını iade et, riyâ ile namaz kılanların namazlarını Hak teâlâ geri çevirir” der.  


Bayezid-i Bestamî, yedi yıl tazarrû ve niyaz eyledi, çalıştı ve çabaladı ve ancak ondan sonra kendisini riyakârlar defterinden sildirebildi.  


Ey dertsiz: Sen ise, amellerini her gün halka arz eder, dinini dünyaya satar durursun. Acaba, halinin ne olacağını hiç düşünür müsün? Bak, Bayezid-i Bestamî'nin şeyhinin huzurunda kıldığı iki rekât namaz yüzünden başına gelenleri gördün mü? Huşû ile kılayım derken, tamam yedi yıllık namazları red olundu.  


Ey mürâi ko riyayı, sıdk ile ihlâsa gel;  

Kır riyâ leşkerlerin ihlâs kılıcın al ele... 


Sultan-ül-ârifiyn Bayezid-i Bestamî, bir gün nafile oruç tutmuştu. İkindiye doğru orucunu bozdu. Ağzında bir tane kuru üzüm çiğniyordu. Ancak nefsine de şöyle diyordu:  

— Ne sana olsun ne bana!  Nefsi feryat edip sızlandı:  

— Beni mahrum ve zararlı ettin.  

Meşâyihten birisi, bir yudum su içti ve sakaya yüz altın sadaka verdi. Verdiğine de hiç üzülmedi. Ancak, nefsi:  

— Allah yoluna bir günde bu kadar altın verdin, deyince:  

— Yüz altın verdik ama o da bize bir yudum su verdi, içtik. Bu da onun karşılığı oldu, dedi ve nefsine hiç minnet etmedi.  


Oysa, sen bir fakire beş akçe versen, o kadar minnet edersin ki, o fakir incinir. Rastladığın yerde sana hürmet göstermezse: (Yazık, yazık.. Bu fakir hiç iyilik bilmez. Kendisine bu kadar sadaka verdik, bize bir selâm bile vermiyor.) diye yaptığın işi o kadar beğenir ve kendine öyle ümit verirsin ki, âdeta şeytan olursun. Halbuki, âşıklar amel ettikleri zaman nefislerinin ümidini keserler ki, riyalı amelle kendilerini görüp şeytan olmasınlar ve amelleri de hebâ olup gitmesin.  


Sultan-ül-âşıkiyn ve burhan-ül-ârifiyn Bayezid-i Bestamî (Rahmetullahi aleyh) elli haccının sevabını, mısır unu ile yapılmış pideye sattı ve pideyi de bir köpeğe yedirdi. Bütün amellerinden feragat eyledi. İşte, nefsin ümidini kesmek böyle olur. 


Ebû Süleyman-ı Dârânî, müritlerinden birisine misafir oldu. Yemek vakti olup sofra kurulunca, ev sahibi karısına seslendi:  

— Hatun, şeyhimin yiyeceği yemeği, Mekke-i Mükerremeden son defa gittiğimde getirdiğim tabağa koy. Sakın, bundan önce gittiğimde getirdiğim tabağa koyma! deyince, Hazret-i şeyh dayanamadı:  

— Ey riyakâr! dedi. O iki haccın da bâtıl oldu. Var yine haccet, o iki haccından hiç sevap umma!  


Bundan da anlaşılıyor ki, farz olan amellere de riyâ karışabiliyormuş, dile getirmek ve söylemek iyi değilmiş. Zira, o kişinin biri farz ve diğeri nafile olan iki haccının da bâtıl olduğunu böylelikle bizler de öğrenmiş ve anlamış olduk.  


Sultan-ı Enbiyâ sallallâhu ve sellem efendimiz: “İyi amellerde, gururlanmaktan Allahu teâlâya sığınırım, buyurmuşlardır.”  


(Eşrefoğlu Abdullah Rumî Hazretleri)

Helal lokmanın faydaları

 Helal lokma o vücuda Hakkın muhabbetinin meyvelerini zuhur ettirir.Temiz kalbden zuhur eden bu huccet semeresini vücudun uzuvlarında, sinirlerinde gösterir.İbadet ve taat de bu meyvelerdir.Karanlık bir kalbden dahi vücûdun uzuvlarına ve sinirlerine zulmet yayılarak inâd ve Allahu Teala’nın emirlerine karşı gelmek ve çeşit çeşit habislikler zuhur eder.


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

İnsan aklı ve vesvese

İnsanın aklına özellikle imanı ile ilgili yersiz, saçma sapan fikirler, düşünceler gelmektedir. Bu da insanda dinden çıktığı gibi korkuya, endişeye sebep vermektedir. Seyyid Ahmet Arvasi aşağıda yer alan makalesinde bu düşüncelerin kaynağını ve bundan nasıl kurtulabileceğimizi açıklıyor.


“Hatarat”Arapça bir kelimedir.Sözlük manası itibari ile hem tehlikeler hem de akla gelen fikirler,vesveseler ve suizanlar demektir.Psikologlar, insan aklının, sürekli olarak zıtlar arasında yalpaladığını görmüşlerdir.İnsanın aklına ak deyince kara da gelir.Yani iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin,hürriyet ile esaret,adalet ile zülüm, tevhid ile kesret birbirini tedai ettirir.Bu, insan aklının bir özelliğidir psikologlar bunu tedai (çağrışım) kanunları olarak adlandırılırlar.Böyle olduğu içindir ki akıl, iman konularını incelerken farkında olsun olmasın küfrün saldırılarına uğrar.Siz, imanınızın hazzını ve heyecanını yaşamak isterken, aklınız, nefsi emmarenin sinsi ve şeytani oklarına hedef olur;zihniniz çeşitli vesvese ve suizanlar ile bulanır.Bir çok okuyucumun mektup ve telefonlarından öğrendiğime göre, onların büyük bir çoğunluğu bu ruh halini yaşamakta ve bundan tedirgin olmaktadır.Kimisi imanından şüphe etmekte kimisi yaptığı ibadetlerin işe yaramaz duruma geldiğine inanmaktadır. Hemen hepsi bundan kurtulmanın bir çaresi yok mudur diye sormaktadır.

Okuyucularımın bilmesi gerekir ki;kalpte Allah ve Resulü‘ne karşı derin bir sevgi ve aşk taşıyan mü'minlerin, aklına gelen vesvese ve zanların hiçbir tehlikesi yoktur.Bunlar küfür değil, nefsi emmareye bağlı zihni cilvelerdir.Bu karanlık çizgiler ve noktalar, gönlümüzde taşıdığımız imanın nuru karşısında kaybolup giderler. Küfre yenik düşmemek için akıl kalemiz gibi, gönül sarayımızı da iyi donatmamız gerekir.Çünkü sevgi ile şüphe bir arada barınamaz;sevgi şüpheleri izale eder.


Seyyid Ahmet Arvasi

Din konusunda kendi aklına, kendi görüşüne uyan, mâzallah imanını kaybeder

 Din konusunda kendi aklına, kendi görüşüne uyan, mâzallah imanını kaybeder. Tövbe etmezse Cehennemde sonsuz yanar.Kardeşlerim, dinimiz nakil dinidir, akıl dini değil. Yani İslamiyet bize nasıl geldiyse öyle yapacağız. Aklımıza göre yaparsak, yanlış olur.

(Muhammed Hacı Efdal hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

Ehl-i bid’atın yüzüne gülme

 Ehl-i bid’atın yüzüne gülenin dini yıkılır.

(Hüseyin Hilmi Işık “kuddise sirruh” hazretleri)

Farz borcu varken nafile ile meşgul olmak ahmaklıktır

 Farz borcu varken nafile ile meşgul olmak ahmaklıktır. Çünkü farz borcu olanın nafile ibadetine sevap verilmez.

 Peygamber efendimiz aleyhisselam da; “Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, bunu kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur” buyuruyor. Şimdi anladın mı evladım?

(Ahmet Kuseyri hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

Kazası olanların farzlardan başka hiçbir ibadetlerine hiç sevab verilmez

 Kazası olanların, farzlardan başka hiçbir ibadetlerine, hiç sevab verilmez.Farz ibadetin yanında nafile ibadetlerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla kadar bile değildir. Şeytan insanları aldatarak, kazaları kıldırtmıyor, nafile kılmayı, nafile hacca ve ömreye gitmeyi güzel gösteriyor.Ve zekat verdirmeyip, nafile hayırları, göze güzel gösteriyor.Sünnet ve nafilelerin, söz verilen büyük sevapları, farz borcu olmayanlar, kazalarını ödeyenler içindir.

(Kâdî Muhammed Zâhid “kuddise sirruh” hazretleri)

Zekat vermeyip sadaka verenler

 Zekat vermeyip sadaka verenler,İblisin en sevdiği kimselerdir.

(Şemseddin Sivasi hazretleri "rahmetullahi aleyh")

Peygamberler aslında vahiy almıyor muydu?

Peygamberler aslında vahiy almıyor muydu? Vahiy sandığımız şey bir hastalık hali mi? Seyyid Ahmed Arvasi bu konuyu şöyle açıklar:

“Vahiy” kelimesinin sözlük manası “fısıldamak”, “gizli konuşmak”ve “acele etmek”tir.Dindeki manası ile “vahiy”ise Yüce Allahın peygamberlerine bildirdiği mesajları,haberleri ve emirleri ifade eder.Bunun nasıl ve ne şekilde olduğunu peygamberlerden başkası anlayamaz.Vahiy esnasında peygamberlerin kendinden geçtikleri ve dış dünyadan “koptukları”görülür. Öyle ki tamamı ile “içe kapanır” ve gelen mesajları korkunç bir iç dikkat ile dinlemeye geçerler. Bu mesajlar “vasıtalı veya “vasıtasız”olabilir.Vahiy idrak edilirken “peygamberlerin şuuru” çok berraktır ve ancak içe dönüktür.Hafıza tam uyanık olup gelen mesajları olduğu gibi tutar ve asla unutmaz.Vahiy peygamber idrakına inen bir nur şeraresi biçiminde tezahür ettiği için bu esnada Allah elçileri sarsılır, titrer,sararır ve ter dökerler . Peygamberlerin yanında bulunanlar bile vahyin ağırlığını duyar kıpırdamaz duruma düşerler.Nitekim bir defasında peygamberimiz deve üzerindeyken vahiy gelmiş sırtına oturduğu deve vahyin ağırlığına dayanamayarak arka ayakları üzerine çökmüştü.Evet vahiy böyle bir haldir.Vahye inanmayan çevreler peygamberlerin bu hallerini şu veya bu tarzda yorumlayarak lekelemek istemişlerdir.Bu gibilere göre bu pekala bir cinnet hali yahut sara nöbeti yahut histeri krizi olabilirdi. Oysa ilmi araştırmalar kesin olarak göstermiştir ki sara veya benzeri hastalık durumunda şuur tamamı ile kaybolur hafıza görev yapamaz ve hasta nöbet esnasında neler cereyan ettiğini bilemez.Bu durum da ortaya koymaktadır ki vahiy pırıl pırıl bir şuura,sağlam bir hafızaya ve yüksek bir idrake bağlı olarak tecelli ettiği halde yukarıda sözünü ettiğimiz patolojik hallerde şuur tamamıyla örtülüdür, hafıza kayıptır ve idrak kapalıdır.