Din nasîhattir

 - Din nasîhattir. Ulemâ-i islâmiyye, bu hadîs-i şerîf, dinin dörtte biridir demişlerdir. Hak teâlâya sâdık olmak. Peygambere (aleyhissalâtü vesselâm) sâdık olmak, bu büyüklere sâdık olmak, bu büyüklerin salahına dua etmek, hukuk-ı müslimîni teblîğ etmek, birbiri ile karşılaştıklarında selâm vermek ve rıfk ile muâmele etmek.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Hadîs-i şerîf, Hadîs-i Kudsî, Âyet-i kerîme

Fahr-i Âlem'in (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) hadd-i zâtında bir nûr-i nübüvvet ve risâleti vardı. Bu nübüvvet ve risâlet kisvesi ile iktisâ [kisvelenmiş] olduğu için ehâdîs-i şerîfeyi söyleyebilirdi. Hadîs-i kudsîyi beyân buyururlarken bir başka nûrla iktisâ ederdi [nûrlanırdı]. Âyet-i kerîmeleri teblîğ buyururlarken, onun fevkinde bir nûrla nûrlanır, ya bir kisve ile kisvelenirler, başka bir sıfatla sıfatlanırlar, başka bir heykelle heykellenirlerdi.

(Seyyîd Abdülhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

REŞHA-105

 Bir gün bir küstah [patavatsız] kimse, zühd ve takvâdan dem vurdu. Mevlânâ hazretlerinin meclis-i şerîfine gelmiş idi. Yemek getirdiler. Nasılsa tuzluk koymamışlardı. O kişi, hizmet edenlere, tuzluk getirin de yemeğe tuz ile başlayalım, dedi. Mevlânâ hazretleri şaka yollu: "Ekmekte de tuz vardır" buyurdular. Sonra yemek yemekle meşgul oldular. O esnada aynı kişi, bir kimsenin ekmeği tek eliyle parçaladığını görüp, ona ekmeği bir eliyle parçalamak mekrûhdur dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri buyurdular: yemek yerken sofrada bulunanların eline ve ağzına bakmak, ekmeği bir eli ile kesmekten daha çok mekrûhdur.  O adam sustu, kaldı. Bir zaman sonra yine söylenmeğe başladı ve dedi ki, yemek yerken konuşmak sünnettir. Mevlânâ hazretleri buyurdular ki, çok konuşmak mekrûhdur. Artık bir daha meclisin sonuna kadar konuşmadı. 

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 229]

Pırlik [ihtiyarlık] zamanı yiğitliğin ahiretidir

 REŞHA-104

Buyurdular: Pîrlik [ihtiyarlık] zamanı yiğitliğin âhiretidir. Yiğitliği [gençliği] nasıl geçirirse, ihtiyârlık zamanında onun eseri [izleri] simâlarında görünür.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 229]

REŞHA-103

 Buyurdular: Kimi insanlar keyflenmek ve hoş hâl olmak için içki ve uyuşturucu kullanırlar. Şarab içen nerede ise İslâmdan çıkar, yahut yırtıcı canavar olur. İnsanlar ondan muzdarip olur. Uyuşturucu yiyen merkeb veya sığır olur. İştihasını izhar edip yemek yemekten başka şey bilmez. Böyle hâllere, huzûr ve keyfiyet [kendinden geçme hâlleri veya ma'nevî haz ve zevkleri tatma] ismini koymuşlar. Hiç uyanıklıktan ayıklıktan yüksek bir keyfiyet olur mu! Kişinin kendi hâlini bilmesi, her yaptığından haberdar olması ne güzel bir hâldir. Huzûr ve keyfiyeti içki ve uyuşturucu gibi [gayr-i meşru'] şeylerde arayanlar, sadece görünüşe, bir mâli hülyaya kapılmış,huzûr ve keyfiyetin ne demek olduğunu, ma'nevî haz ve kalb zevk ve şevklerden, aldatıcı huzuru ayıramayan bedbahtlar me'alesef her devirde bulundukları gibi, nice iyi denebilecek adamlar bile bu gibi şeylere tutulmuştur.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahat, sf: 229]

Tasavvuf söz ile değil hal iledir

 REŞHA-95: Bir kimse kendilerine suâl edip: Zât-ı âliniz tasavvuf sözlerini az söylersiniz. Bunun sebebi acaba nedir? Dedi. Buyurdular: Farzedin ki, az bir zaman birbirimizi aldatmışız. Ya'nî tasavvuf hâl ile olan bir şeydir. Kale [söze] getirmek mel'âbadır [oyuncak hâline getirmektir]. Ancak iki gönül sâhibi kendilerinin sülûkünden bahsetmek için bu dil ile konuşurlar.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât,sf: 226]

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Peygamber Efendimiz, sahâbe-i kirâmdan Sa’d ibni ebî Vakkâs hazretlerine buyurdular ki: 


*(Yâ Sa’d, duâlarının kabûl olmasını istiyorsan, ağzına dikkat et. Ağzına harâm girmesin, ağzından harâm çıkmasın.)*  


Ağıza haram girmesini anlıyoruz. Nedir onlar? Yemesi ve içmesi haram olan şeylerdir. Peki, ağızdan çıkan haramlar nedir? Onlar da gıybet, iftirâ, dedikodu ve yalan söylemekdir. 


Öyleyse ağzımıza haram girmeyecek ve ağzımızdan haram çıkmıyacak kardeşim.


*(İşte bu ikisine dikkat ederseniz, duâlarınız kabûl olur)* buyuruyor Efendimiz aleyhisselâm. Ebül Hasan Harkânî hazretleri de, talebelerine bunu böyle beyân buyuruyor. 


*(Müslümâna gelen her şey ni’metdir, hayrdır)* buyuruyor. Müslümânları parayla dahî doyuran, sevâba kavuşur. Allahü teâlâ hepimize seâdet-i dâreyn ihsân eylesin kardeşim. 


*(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz)* hadîs-i şerîfdir. Herkes çobandır ve emri altındakilerden mes’uldür. Öğretmen talebeden, işyeri sâhibi işçilerden mes’uldür 


*(İhlâs)* sız yapılan ibâdet makbûl değildir. Namaz, insanı kötülüklerden korur, ama *(ihlâs)* la olursa korur. Allahü teâlâ ihlâsı emrediyor. Kehf sûresinin son âyet-i kerîmesinde; 


*(Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı istiyorsanız, her şeyi yalnız Allah rızâsı için yapın)* buyuruluyor. Allahü teâlânın rızâsı kazanılırsa neye kavuşulur? Cennete. 


Cennete kavuşmak istiyen, Allahü teâlânın rızâsına dikkat edecek, yâni ihlâslı olacak. Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmede *(ihlâsı)* emrediyor. Câhiller, ibâdeti spor için, gösteriş için yapar. 


İhlâssız amel insanı kurtarmaz, ancak ihlâsla yapılanlar kurtarır. İhlâssız olursa, yalnız borcu ödenir. Hiçbir şeye kavuşamaz. Velhâsıl sevap kazanmak için, *(ihlâs)* şartdır. 


İhlâsla ibâdet yapılırsa, Allahü teâlâ *(Cenneti)* va’d ediyor. İhlâs elde etmek için ne yapacağız? İslâm âlimlerinin, evliyânın hayâtlarını okuyacağız. 


Efendi hazretleri, (Bir üniversiteliye cevap) yazısında, *(Evliyânın sözünde Rabbânî te’sîr vardır)* buyuruyor. 


Efendi hazretleri bana *(Reşâhâtı)* okuturdu. Bâzen yanlış okurdum, düzeltirdi, gülerdi. Çok merhametliydi. Sabırla bana öğretirdi. 


İbâdetini ihlâssız yapan, bir gün sapıtabilir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, İbnissâkkayı misâl veriyor. İbnissâkka, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin talebelik arkadaşıymış. 


O kadar büyük âlim, sonra İstanbul’a gelmiş sefîr olarak, kötü arkadaşlara uymuş irtidât etmiş, yâni *(mürted)* olmuş, dînden çıkmış. Demek ki, ihlâsı yokmuş.  *Cumâ gününüz mübârek olsun.*

Erkekler baka baka güzellikleri kalmıyor çirkinleşiyorlar

Mekkî efendinin bir talebesi anlatıyor:

Bir lokantanın önünden geçiyorduk . Vitrinde çeşit çeşit yemekler sıralanmış görülüyordu.

"Bak bu yemeklerin, yiyene faydası olmaz. Çünki fakir fukara bunları görüyor ama yiyemiyorlar. Onların gözlerinden çıkan şuâ , bu yemeklerin faydasını yok ediyor. Açık saçık gezen kadınlar da böyledir. Kendilerini herkese gösteriyorlar. Erkekler baka baka güzellikleri kalmıyor, çirkinleşiyorlar. Ama tesettürlü müslüman bir hanımı düşün. Seksen yaşına da gelse yine nurlu ve sevimli oluyor değil mi? 

(Seyyid Ahmet Mekkî rahmetullahi aleyh)

[Hayatı ve hatıralarıyla Abdülhakim Arvasi hazretleri, Ekrem Buğra Ekinci]

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Enver âbi)* anlatdı kardeşim. Bizim arkadaşlardan birinde, bir göz hastalığı olmuş. Gitdikçe de ilerliyormuş, doktorlar *(ameliyât)* demişler.


Bu arkadaş da gelmiş, Enver âbiye sormuş, (Ne yapayım?) diye. Enver âbi de; *(Mâdem öyle diyorlar, korkma, tevekkeltü alallah de, gir ameliyâta, inşallah iyi geçer)* demiş. 


O da, *(Peki Enver âbi)* demiş ve ameliyat olmuş. O zaman bizim hastânenin yerinde Bulgar hastânesi vardı, orada olmuş. Doktor da o zamânın en mütahassıs doktoruymuş. 


Ameliyat sekiz saat sürmüş, narkozla bayıltmışlar. Çünkü çok hassas bir ameliyatmış bu. Bir müddet sonra arkadaş kendine gelmiş. O esnâda doktor varmış yanında.


Arkadaşın ilk cümlesi, *(Şimdi hangi namaz vakti?)* diye sormuş doktora. Doktor şaşırmış efendim. Yanındakine dönmüş, *(Bu ne diyor?)* demiş. Enver âbiye dedim ki: 


*(Siz evliyâ mı arıyorsunuz? İşte evliyâ)* dedim. O anda Allahü teâlânın emrini düşünen, kesin *(evliyâ)* dır dedim ve ağladım efendim. Gözyaşlarıyla o arkadaşa *(duâ)* etdim. 


*(Îmân)* ni’metinin şükrünü îfâ etmek için *(hubb-u fillah)* ile şerefleneceğiz kardeşim. Yâni birbirimizi seveceğiz. Mü’mini incitmek *(harâm)* dır. 


Hele böyle mübârek kardeşlerimizi incitmekden, darılmakdan, münâkaşa etmekden, Allah muhâfaza etsin. Birbirimize *(duâ)* edeceğiz, müslümânlık böyle olur. 


İbâdetlerin makbûl olması için bâzı şartlar vardır. Bu şartlar bulunmazsa, o ibâdet makbul olmaz. İbâdetlerin sıhhatli olması için *(üç)* şart vardır. Birincisi *(ilim)* dir. Yâni bilmekdir. 


İkinci şart, bu ilme uygun, yâni muvâfık *(amel)* dir. Üçüncü şart da *(ihlâs)* dır. Bir ibâdet farz ise, onu öğrenmek de farzdır. Sünnetse, öğrenmek de sünnetdir. 


Hem kendi öğrenecek, hem de çoluk çocuğuna öğretecek. Allahü teâlânın emirlerine sarılacak, nehiylerinden sakınacak. Biri *(sarılmak)*, biri de, *(sakınmak)*. 

Emirler ve yasaklar, yâni farzlar ve haramlar. Bir de serbest kalanlar var. Bunlar da *(mubâh)* lardır. Mubâhlar ne haramdır, ne de farzdır. İyi niyetle yapılırsa, çok *(sevâb)* dır. 


*(Kibr)* ve *(azamet)*, Allahü teâlâya mahsûsdur. İnsan neyine güvenip de büyüklenir. Büyüklenenleri, hiç acımadan Cehenneme atacağını buyuruyor Allahü teâlâ. 


Müslümânın sîmâsında *(feyz)* vardır. Bu sîmâya bakan, bu feyzden istifâde eder. Hiç konuşmasa da, kalbinden yayılan feyz, çevresine çok fâideli olur. Çocukların kalbi, daha günah pisliğine bulaşmadığı için çok *(temiz)* dir.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Allahümmerzuknî hubbeke ve hubbe men yuhibbüke ve hubbe amelin yukarribünî ilâ hubbike.)* 


Yâni yâ Rabbî, bana kendi sevgini ver, seni sevenlerin sevgisini ver ve sevdiğin amellerin sevgisini ver. Yâni o amelleri yapmayı bana sevdir yâ Rabbî. 


Mehmed Mâsum hazretleri; *(En başarılı mü’min, büyüklerin şadırvanına musluk olabilendir)* buyuruyor. Yâni büyüklerden nakledendir. 


Eğer kendinden söylüyorsa, ona yaklaşma. Büyüklerin şadırvanından su veriyorsa, yâni ona *(musluk)* olmuşsa, ona yapış. O, doğru yoldadır. 


Birini sevmenin üç alâmeti var kardeşim. Biri, sevdiğin zâtı sevenleri seveceksin, Onu sevmiyeni sevmiyeceksin. Bu, çok mühim. 


Meselâ bir kimse, hocanı *(tenkîd)* ediyorsa, sen de bunu bildiğin hâlde onunla berâber olabiliyorsan, hiç (seviyorum) deme, *(yalancı)* durumuna düşersin. Çünkü hubbu fillâh ve buğzu fillâh diye bir şey var. 


Sa’d ibni ebî Vakkâs hazretleri, Efendimize diyor ki: (Yâ Resûlallah! Sen, Allahın sevgili Peygamberisin. Allahü teâlâ senin her duânı kabûl ediyor, duâ et de, Allahü teâlâ benim duâlarımı kabûl etsin.) 


Böyle diyor Efendimize. Resûlullah Efendimiz ne buyuruyor? Mübârek parmağı ile, mübârek ağzını gösterip; 


*(Yâ Sa’d, duânın kabûl olmasını istiyorsan, ağzına dikkat et. Ağzına harâm girmesin, ağzından harâm çıkmasın)* buyuruyor. 


*(Efendi)* hazretlerini yeni tanıdığım günlerde, yâni henüz lise çağında iken, bir gün dergâha gitdim. Huzûruna girince; (Efendim, ben bu gece sabaha kadar hiç uyuyamadım) dedim. 


Efendi hazretleri; *(Hayrdır inşallah, ne oldu?)* buyurdular. Dedim ki: (Efendim, Hazret-i Alî ile hazret-i Muâviye arasındaki muhârebeleri düşündüm. O kadar Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn şehîd düşmüşler. 


Birinin ictihâdı şöyle, diğerininki böyle. Acabâ hangisi haklıydı? Sabaha kadar bunu düşündüm efendim. Sonunda Hazret-i Alî’nin ictihâdının doğru olduğunu anladım) dedim. 


Efendi hazretleri bana bir bakdııı, bakdııı, bakdııı, sonra da *(Allah Allaaah!)* buyurdu. *(Hilmi, bu iş sana kadar düşdü mü?)* dedi.


(Yâni bütün ehl-i sünnet âlimleri, bu kadar din imâmları ve müctehidler, bu işi hâlledemediler de, sen bu işi hâlletmek için bütün gece uykusuz kaldın öyle mi?) dedi. 


Sonra da bana acıyarak bir bakdı ve; *(Vâh vaaaâh! Hilmi, senin hâline çok acıdım)* buyurdu.

Evliyânın kudsî sözleri

 REŞHA-96: Buyurdular: Evliyânın kudsî sözleri, hakîkat-i Muhammediyyenin kandilinden alınmıştır. Kur'ân ve hadîse ta'zîm vâcib olduğu gibi, evliyâ sözlerine ta'zîm ve hürmet lâzımdır. Kendi seâdetini isteyen kimse, evliyâ sözünü edeb ve hürmetle ta'zîm etmelidir.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 226]