Reşahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reşahat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Vucûd nûru ve yokluk zulmeti

Yine Reşahat sâhibi anlatır: Bu fakîrin babası bildirdi: Bir gün bir tefsîr elime alıp:  "Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler" [Yâsin-37] âyet-i kerîmesini düşünüyordum. Birden hâtırıma geldi ki, bu âyetin tevil ile ma'nâsı şöyle olur ki, gündüzden vücûd nûru ve geceden yokluk kasd edilmişdir. Ya'nî vücûd nûru onlardan kalkınca, yokluk zulmetinde kalırlar. Bu ma'nânın hâtırıma gelmesinden sonra niyet eyledim ki, bu ma'nâyı Mevlânâ hazretlerine arz edeyim. Bir gün Mevlânâ hazretlerinin ziyâretine gittim. Huzurlarında oturur oturmaz buyurdular ki: Size tefsîr mütalaası esnasında bazı Kur'ân âyetlerinde, bu kavmin kitablarında görmediğiniz, ama bu tâifenin meşrebine uygun ma'nâ zâhir olursa, bize anlatınız. Ben de yukarıda bildirilmiş olan durumu arz ettim. Mevlânâ hazretleri beğendiler ve kabûl buyurdular.

[Reşahât, sf: 236]
(Mütercim: Süleyman Kuku efendi "rahmetullahi aleyh")

Sırrı, hikmeti nedir?

 REŞHA-362: Beşerî kayıtlardan şikâyet hususunda buyurdular: 

Şeyh Ebû Bekr-i Kaffâl Şâşî hazretlerinin türbesinin kapısında gördüm. Şöyle yazmışlardı. Kıt'a:


Sırrı, hikmeti nedir, bir oğul babasına,

Hep iyilik görse de, yine de minnet etmez.

Ya'nî demek ister ki, bu sıkıntılı yere,

Beni sen düşürmüşsün, ne iyilik etsen yetmez.


[Reşahât, sf: 413]

Müellif: Alî Bin Hüseyn

Terceme: Süleyman Kuku 

Sohbette sükût

 REŞHA-322: Buyurdular: Eğer sohbette sükût, Hak sübhânehü ve teâlâdan âgâhlığın muhâfazası ve boş, lüzumsuz sözler söylememek için olursa, o sohbet Cennettir. Âyet-i kerîmede: "Orada boş, lüzumsuz söz duymazlar" [Meryem -62] buyurulması böyle sohbete işârettir. Kalbleri hakîkî mahbûbâ tutulmuş olanlar, her hâlde Hak sübhânehü ve teâlâ ile mükâleme [konuşma] ve münâcâttadır [ yakarma hâlindedir].

[Reşahât, sf: 405]

İnsanî ruhlar

 REŞHA-324: Buyurdular: İnsanî ruhlar, kudsî beşiklerde dâimâ müşâhedede idiler. Bu şehâdet âlemine getirip, nâsut kafesine sokup habs ettiklerinde, bedenlere taalluk sebebiyle, mesken [ev], melbes [giyecek] ve yemek ve bunlardan başka bedenin ihtiyâc duyduğu her şeyle meşgul oldular. Bu kadar çok meşgale ve sıkıntı bazılarını aslî vatanına dönmek isteğinden alıkoymadı ve hayvanî ihtiyaclar ve tabiî zevkler, onların öz vatanlarına kavuşma sevdasını kıramadı. Buradan anlaşıldı ki, insanın var edilmesinden maksûd, bu sıkıntılar değildir.

[Reşahât, sf: 405]

Ecir ikidir

 REŞHA-330: Buyurdular: Ecir de ikidir: Biri ecr-i memnûndur, diğeri ecr-i gayr-i memnûndur. Ecr-i memnûn, amel karşılığında olmayıp, mücerred, [sırf] mevhibedir. Gayr-i memnûn ise, amel karşılığındaki ecirdir.

[Reşahât, sf 406]

Seyir iki çeşittir

 REŞHA-328: Buyurdular: Seyir iki çeşittir: Biri boyuna, uzunlamasına seyir, diğeri dâirevîdir. Uzunlamasına olan uzak içinde uzaklık, dâirevî olan ise, yakınlık içinde yakınlıktır. Uzunlamasına seyr, maksadı kendi dâiresinin dışında aramağa derler. Dâirevî olan ise, kendi kalbinin etrafında dolaşıp, maksadı kendinde arayıp bulmağa derler.

[Reşahât, sf: 406]

Sîmurg'a [Anka'ya] kimler erişti

 REŞHA-332: Hâce hazretleri bir gün temsîl yoluyla buyurdular ki: Kuşlar Sîmurg'a [Anka'ya] ulaşmak için toplanmışlar. Yola girdiklerinde, her biri bir özür beyân edip geri kalmış. Ama hangisinde Anka'dan bir eser var idiyse, Anka'ya o erişmiş.

[Reşahât,sf: 407]

Kemâl eneyi [beni] ortadan kaldırmaktır

 REŞHA-333: Buyurdular: Halk düşünür ki, kemâl, enel-Hak demektir. Halbuki kemâl eneyi [beni] ortadan kaldırıp, asla ben dememektir.

[Reşahât, Sf: 407] 

Esas iş [nefsten] bağımsızlıktır

 REŞHA-334: Buyurdular: Esas iş [nefsten] bağımsızlıktır. Sonra buyurdular ki: Bana göre Pehlivân Mahmûd Pûryâr'ın şu dörtlüğünden yüksek bir şiir yoktur:

Aşk kumarhânesinde nice gidip gelen var,

Aşağılıklarla sohbetten oldular bîzâr,

Ne sayı, ne hâlini kimse bilmez bunların,

Dareyn nakd ve borcunu hiç etmediler pazar.

Sonra buyurdular ki: Eğer bir kimse LÂ İLÂHE İLLALLAH  ma'nâsının hakîkatını bilse, bu sözden Pehlivân Mahmûd'un hiç bir kayd [bağ] ile mukayyed olmayıp, tecell-i zâtî ile şereflenmiş olduğunu anlar.

[Reşahât, sf: 407]


Mi'râc iki çeşittir

 REŞHA-327: Buyurdular: Mi'râc iki çeşittir: Biri ma'nevî, diğeri sûrî [maddî] mi'ractır. Ma'nevî mi'râc da iki çeşittir: Biri, zemîme [aşağı, kötü] sıfatlardan hamîde [güzel] sıfatlara mi'râcdır [yükselmedir]. Diğeri, mâsivâdan Hak teâlâya intikaldir.

[Reşahât, sf: 406]


İnsanın yaratılmasından maksad

REŞHA-326: Buyurdular: insanın yaratılmasından maksad, taabbuddur [kulluktur]. Kulluğun da özü, her hâlde Hak teâlâ ile olmaktır, tazarru' ve hudu' [yalvarma ve boyun eğme] vasfıyla.

Reşahât, Sf : 406

Hak teâlâ hiçbir şekilde idrâk edilemez

 Reşha-323: Buyurdular: Büyük âlimlere göre, Hak teâlâ, hiçbir şekilde, idrâk edilemez, anlaşılamaz. O'nu idrâk yolu kapalıdır. Kâmil akıl, O'nun idrâkinden hiçbir şekilde, kendisine kanâat gelmeyen akıldır. İş böyle olunca, sükûn ve ârâm [rahatlık] akıldan beklenmez.

Beyt:

İş bu aşûfteliği mademki istiyor yâr,

Uyumakta bir kâr yok, az gayrette ümid var.


[Reşahât, Sf: 405]

Maşuk ve aşık

 Beyt:

Eğer ma'şuktan olmazsa muhabbet âşıka,

Âşığın uğraşması ma'şuka kavuşturamaz.

[Reşahât, sf: 90] 

REŞHA-105

 Bir gün bir küstah [patavatsız] kimse, zühd ve takvâdan dem vurdu. Mevlânâ hazretlerinin meclis-i şerîfine gelmiş idi. Yemek getirdiler. Nasılsa tuzluk koymamışlardı. O kişi, hizmet edenlere, tuzluk getirin de yemeğe tuz ile başlayalım, dedi. Mevlânâ hazretleri şaka yollu: "Ekmekte de tuz vardır" buyurdular. Sonra yemek yemekle meşgul oldular. O esnada aynı kişi, bir kimsenin ekmeği tek eliyle parçaladığını görüp, ona ekmeği bir eliyle parçalamak mekrûhdur dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri buyurdular: yemek yerken sofrada bulunanların eline ve ağzına bakmak, ekmeği bir eli ile kesmekten daha çok mekrûhdur.  O adam sustu, kaldı. Bir zaman sonra yine söylenmeğe başladı ve dedi ki, yemek yerken konuşmak sünnettir. Mevlânâ hazretleri buyurdular ki, çok konuşmak mekrûhdur. Artık bir daha meclisin sonuna kadar konuşmadı. 

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 229]

Pırlik [ihtiyarlık] zamanı yiğitliğin ahiretidir

 REŞHA-104

Buyurdular: Pîrlik [ihtiyarlık] zamanı yiğitliğin âhiretidir. Yiğitliği [gençliği] nasıl geçirirse, ihtiyârlık zamanında onun eseri [izleri] simâlarında görünür.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 229]

REŞHA-103

 Buyurdular: Kimi insanlar keyflenmek ve hoş hâl olmak için içki ve uyuşturucu kullanırlar. Şarab içen nerede ise İslâmdan çıkar, yahut yırtıcı canavar olur. İnsanlar ondan muzdarip olur. Uyuşturucu yiyen merkeb veya sığır olur. İştihasını izhar edip yemek yemekten başka şey bilmez. Böyle hâllere, huzûr ve keyfiyet [kendinden geçme hâlleri veya ma'nevî haz ve zevkleri tatma] ismini koymuşlar. Hiç uyanıklıktan ayıklıktan yüksek bir keyfiyet olur mu! Kişinin kendi hâlini bilmesi, her yaptığından haberdar olması ne güzel bir hâldir. Huzûr ve keyfiyeti içki ve uyuşturucu gibi [gayr-i meşru'] şeylerde arayanlar, sadece görünüşe, bir mâli hülyaya kapılmış,huzûr ve keyfiyetin ne demek olduğunu, ma'nevî haz ve kalb zevk ve şevklerden, aldatıcı huzuru ayıramayan bedbahtlar me'alesef her devirde bulundukları gibi, nice iyi denebilecek adamlar bile bu gibi şeylere tutulmuştur.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahat, sf: 229]

Evliyânın kudsî sözleri

 REŞHA-96: Buyurdular: Evliyânın kudsî sözleri, hakîkat-i Muhammediyyenin kandilinden alınmıştır. Kur'ân ve hadîse ta'zîm vâcib olduğu gibi, evliyâ sözlerine ta'zîm ve hürmet lâzımdır. Kendi seâdetini isteyen kimse, evliyâ sözünü edeb ve hürmetle ta'zîm etmelidir.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 226] 

Huzur ve afiyet

 REŞHA-90:

Bir gün bir kimseye, ne iş yaparsın? Sordular: "Huzurum var. Ayağımı afiyet eteğine çekmiş, kendi köşemde oturmaktayım" dedi. Buyurdular ki, huzur ve afiyet o değildir ki, ayağını bir beze sarıp bir köşede oturasın. Afiyet, nefsinden, benliğinden kurtulmaktır. Ondan sonra istersen bir bucakta otur, istersen halk içinde ol!

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 225]

REŞHA-89

 Reşha-89:

Buyurdular: Bütün miskinlere ve dilencilere şefkat ve merhamet etmeli, lokmayı iyiden ve yaramazdan esirgememeli, onu yaradanın ve var edenin kim olduğuna bakmalıdır. İhsân etmek isteyince, Cüneyd ve Şiblî'ye ihsân etmek lâzım değildir. Himmeti yüksek ve takvâ ehli olan kimse, hiç dilencilik ile bir kimsenin kapısına gelir mi, dememelidir. O bilinmeyen elbisesinin içindekini veya örtünün altındakini, kim bilir kimdir,hâli nedir. Onun kerâmet ehli bir velî olmadığı nereden ma'lûm. Zirâ Hak sübhânehû ve teâlânın velî kulları ekseriya hallerini gizlemek için, fukara ve miskin halinde görünürler.

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf:225]

Asalet nedir?

 REŞHA -87:

Buyurdular: Hakîkat sâhiblerine göre asalet, kişinin baba ve dedelerinin ümerâ ve vüzerâ cinsinden olmasında, yahud zâlim ve fâsıklardan anılmalarında değildir. Asâlet güzel bir cevherden ibâret olup insanın zâtında bulunur. Selîm hilkat, temiz ve güzel tabîat ve ahlâk gibi.  Halkın, asâlet sandıkları şey bed [kötü] asıllılıktır [asaletsizliktir].

(Mevlânâ Abdurrahman Câmî kuddise sirruh)

[Reşahât, sf: 224]