İslâmın hakkını hiçbir vakit ödeyemezler

 “Müslümanlar İspanyayı, Endülüs Emevi sultanlarının emri altında, en güzel şekilde imar etmiş, medeniyetin en yüksek zirvesine ulaşmışlardı. İlim, sanat, ticaret ve ziraata ve güzel ahlaka çok ehemmiyet verilmişti. İspanya daha önce, Gotlar elinde vahşi bir belde iken, Müslümanların idaresine geçtikten sonra, sanki Cennet bahçeleri gibi olmuştu. Avrupalı ilim adamları ve sanayiciler, İslâmın hakkını hiçbir vakit ödeyemezler. Bunlar, ilelebed Müslümanlara teşekkür etmelidirler. Çünkü, Avrupaya ilim, güzel ahlâk kıvılcımı, ilk defa, Endülüs Müslümanlarından sıçramıştır. Kurûn-ı vüstâ dediğimiz, Ortaçağda, Endülüste ortaya çıkan islâm medeniyeti, Endülüsün dışına taşarak, Avrupaya yayıldı. Endülüsdeki medeniyeti gören kabiliyetli bazı Avrupalılar ortaya çıktı. İslâm âlimlerinin kitaplarını, Avrupa lisanlarına tercüme ettiler. Bunların, tercüme ve telif ederek, neşrettikleri kitaplar sayesinde, Avrupa halkı cehâlet uykusundan uyanmaya başladı”


[Cevâb Veremedi kitabından]

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendim, bir gün evde, yukarıki odada oturuyordum. Kapının zili çaldı. Enver bey inip açdı, sonra gelip; *(Efendim arkadaşlar kitap satışından gelmişler, satış raporunu getirmişler)* dedi. 


*(Açın, okuyun)* dedim. Okudu, çok sevindim efendim. Çok kitap satmışlar, dağıtmışlar. Çok *(Memnun)* oldum, çok *(Duâ)* etdim.


Hattâ pencereyi açıp, o arabaya bakdım. Arkadaşı da gördüm. Enver beye; *(Gidin, çok sevindiğimi ve duâ etdiğimi o arkadaşa söyleyin)* dedim. 


Ve ayrıca; *(Arabayı sürerken dikkat etsin. Melekler kanatlarını, o arabanın altına döşüyorlar)* diye söyleyin dedim. 

● ● ●

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri; *(Biz Mektûbâtı teberrüken, yâni bereketlenmek için okuruz, kitâbın heryerini anlıyamayız)*, buyururdu. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine *(Sevgi)* ve *(Muhabbet)* le bakdıkları anda, o talebenin kalbi *(Zikr’e)* başlarmış. 


Bir kişi o kadar *(Zengin)* olsa ki, bütün dünyânın herşeyi onun olsa, malının hepsini *(Sadaka)* olarak dağıtsa, bundan aldığı *(Sevap)*, unutulmuş bir *(Sünneti)* meydana çıkarmanın sevâbına yetişemez. 


Hele *(Farz)* sevâbıyla hiç kıyaslanamaz. İşte bizim *(Kitap)* larımızın yayılmasıyla, *(Farz)* lar yayılıyor kardeşim.

Düğünde damada-geline takılan takılar kimindir ?

 SUAL: Düğünde damada-geline takılan takılar kimindir ? Takılan takı ileride ara bozulunca geri istenebilir mi ?


CEVAP: Düğünlerde, evlenen erkek ve kızın birbirlerine ve bunların anne, baba, nine, kardeş, amca, dayı, hala, teyze gibi mahrem akrabalarının kendilerine vermiş oldukları hediyeler hibe hükmünde olup tek taraflı olarak bunlardan dönmeleri caiz değildir. Ancak bunların dışındakiler, tahrimen mekruh olmakla birlikte verdikleri hediyeyi geri isteyebilirler. 


Hediyeler ise eşlerden hangisine verilmiş ise ona ait olur. Kimin adına getirildiği bilinmemesi halinde, mümkünse getirenlerden sorulur ve onların sözüne göre hareket edilir. Bunun mümkün olmaması halinde bulunulan yerin örf ve adetine göre hareket edilir. 


KAYNAK: (el-Fetava’l-Hindiyye, IV, 427, 428).

RIZIKIN DAĞITILMASI

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

Sâlihlerden birisi der ki: Beyt-ül-makdis mescidi içinde bir kişi gördüm. Abasına bürünmüş yatıp uyuyordu. Bir zaman sonra doğruldu ve:  

— Çabuk bana yağlı ekmek, et yemeği ve helva ver. Yoksa, bu mescit içindeki kandillerini parça parça ederim dedi ve yine yattı. Bir zaman sonra, mescide birisi geldi ve o kişinin istediği yemekleri getirdi, önüne koydu. O kimse, doğruldu ve getirilen yemekten biraz yedi, artanını yemeği getiren kişi aldı ve gitti. Ben, mescide yemek getiren kişinin peşinden gittim, onu yolda yakaladım ve bu işin nasıl olduğunu kendisinden sordum. Bana, şunları anlattı:  

— Ben, hamallıkla geçinen bir adamım. Çocuklarım, ne zamandan beri benden bu yemekleri ister, dururlardı. Bugün, elime biraz fazlaca para geçti, lâzım gelen şeyleri aldım, evime getirdim. Karım, yemekleri pişire dursun, içime bir ağırlık geldi kendimden geçtim ve uyudum, uykum içinde bir ses duydum:  

— Ey kişi, diyordu. Beytül makdiste bir velimiz yatıyor. Karının pişirdiği o yemekleri bizden istedi, çabuk o yemekleri kendisine götür, yiyeceği kadar yesin, artanını da çocukların yerler.  Hemen uykudan uyandım ve hazır olan yemekleri bir tepsiye koyarak mescide götürdüm. Mesele bundan ibarettir, dedi.

En büyük islâm devleti olan Osmanlılara karşı son ihtilâli ingilizler hazırladı

 “En büyük islâm devleti olan Osmanlılara karşı son ihtilâli ingilizler hazırladı. Merkezi Selânikte bulunan üçüncü ordunun bazı genç subayları, İngiliz casusları tarafından bol para ve makam vaatleri ile aldatıldı. 7 temmuzda Şemsi paşa, teğmen Âtıf tarafından vuruldu. 23 temmuz 1908 de ikinci meşrûtiyet ilan edildi. Devletin idaresi cahillerin eline geçti. Ehliyetli kimseler zindanlara atıldı. Çoğu idam edildi. 1915 ocak ayında Enver paşa, Rus hudûduna asker gönderilmesi için emir verdi. Tecrübeli subaylar, yollarda kar var, Marttan sonra gönderelim dediler. Hayır, ben emrediyorum, şimdi gidilecek dedi, bu subayları cezalandırdı. 86.000 asker Sarıkamışta donarak öldü. Her tarafda verilen, böyle ahmakça emirler ve idamlar, milleti bıktırdı. Paşalar bu hali anlayınca, canlarını kurtarmak için Avrupaya kaçtılar. Talat paşa Berlinde, Enver paşa 1922 de Rusyada, Cemal paşa Tiflisde öldürüldü. Enver paşanın kemikleri 1996 da İstanbula nakledildi. 1908 isyanının milletimize verdiği nice büyük zararlar ve felâketler (Eshâb-ı Kirâm) kitabımızda yazılıdır.”

HUTBEDE AMİN DENİR Mİ?

Hanefî mezhebinde hatip duâ'ya başladığı zaman, cemaatın el kaldırmaları ve aşikâre dil ile âmin demeleri caiz olmaz. Bunu yaparlarsa günahkâr olurlar.


Bazı alimler günahkâr olmaz ancak kötü bir iş yapmış olurlar dese de; sahih olan görüşe göre günahkâr olurlar.


Şafî mezhebinde ise; Hutbe esnasında elleri açıp amin demek ise caizdir.


Hutbe esnasında Peygamber aleyhisselam'ın ismi zikredilince, cemaatın aşikâre olarak salavât getirmeleri de caiz değildir. Bunu kalpleri ile yaparlar.


Hutbe tamam oluncaya kadar; Yani imam minbere çıkıp namazı bitirinceye kadar namaz kılmak ya da konuşmak caiz değildir.


Hanefî mezhebinin aksine Şafî mezhebinde; Hutbe esnasında cami'ye giren bir kişi hafîf iki rekat tahiyyatu'l mescit namazı kılması sünnettir.


Yine Şafî mezhebinde; Hutbe esnasında zaruret olmaksızın konuşmak haram değil, mekruhtur.


{İbn-i Âbidin - Tenvîru'l Ebsâr - Dürrü'l Muhtâr - Reddü'l Muhtâr,Dürer, Hidâye}

Salih bir misâfir gelirse onun hizmetini iyice yap!

 Evine, gelip geçici sâlih bir misâfir gelirse, onun hizmetini iyice yap! Hemen yemeğini ver, belki acıkmıştır. Yanında fazla oturma belki yorgundur. Yatmadan önce, kıbleyi, helâyı, seccâdeyi ona göster. 

(Süleymân bin Cezâ hazretleri “rahmetullahi aleyh” )

RIZKIN DAĞITILMASI

 MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

Musa peygamber aleyhisselâm, Hak teâlâ hazretlerine niyaz etti: “Yâ ilâhi! Ahmaklara rızkı çok verirsin, malı boş ve faydasız yerlere harcarlar. Ahiretlerini mamûr etmeyi düşünmezler. Akıllılara rızkı az verirsin, onu da senin yoluna harcarlar ve kendileri azlıkla geçinirler. Hak teâlâ buyurdu: “Yâ Musa! Ahmaklara rızkı onun için çok veririm ki, akıllı olanlar rızkın hile ile ele geçirilmediğini görür ve anlar. Zira, her kişiye rızkını veren benim. Rızık, her kişiye benim takdir ettiğim miktarda gelir. İşte, akıllı olanlar bunu böyle anlarlar, rızkın benden olduğunu bilirler ve varır ibadet ve tâ’atle meşgul olurlar. Rızık için kaygıya düşmezler. Şimdi, sen de mademki kendini Allahu teâlâya ısmarladın, artık kaygılanma, var ibadet ve tâatinle uğraş, Hak teâlâ sana rızkını hiç ummadığın yerlerden verir.” Sana, kendilerini Allahu teâlâya ısmarlayanlardan birkaçını deyivereyim de gör bak Hak celle ve âlâ umulmadık yerlerden nasıl rızık verir.

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi hazretleri)

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Muhyiddîn-i Arabî)* hazretlerine; Bu makâma ne ile, nasıl kavuşdun? demişler. Cevâbında; *(Evliyâyı çok sevmekle)* buyurmuş. 


Meselâ bir yerde, bir *(Evliyâ)* zâtın aleyhinde konuşuluyorsa, hemen o *(Velî)* yi müdâfaa edermiş. 


Efendimiz aleyhisselâm buyuruyorlar ki: *(Güzel ahlâkı tamâmlamak için geldim)*. Bir şeyin en iyisi veyâ en kötüsü söylenince, o şeyin *(Hepsi)* anlaşılır. 


*(İbâdet)* lerin en iyisi, *(Güzel ahlâk)* dır. Güzel ahlâk denilince, bütün *(İbâdet)* ler anlaşılır. Evâmiri yapmakla emrolunduk, *(Emr)* leri yapacağız. 


Âyet-i kerîmede; *(Yalnız şirki affetmem)* buyuruluyor. Çok çeşidli *(Küfr)* vardır. Ama *(Şirk)* denince, bütün küfrler anlaşılır. Bu, bir edebiyat kâidesidir. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri, bizi *(Huzûr)* una kendisi çağırırdı. O çağırmasaydı biz gidemezdik. Bize, her *(Şeyi)* o öğretdi. 


Tek maksadımız, islâmiyete *(Hizmet)* dir kardeşim. Bu iş, *(Sen-ben)* dâvâsı değildir. Asıl iş, *(Niyet)* de. Amellere verilecek karşılık, *(Niyete)* göredir. 


İki kişi aynı *(Ameli)* işler, niyete göre amellerin *(Cezâ)* sı değişir. Burada cezâ demek, *(Karşılık)* demekdir. 


Karşılığı, *(Niyete)* göre değişir. Bir safda iki *(Kişi)*, yan yana namaz kılar. Birinin niyeti *(Hâlis)* dir, ötekininse, hâlis niyetden haberi yok. 


Onun ibâdetiyle, öbürünün ibâdeti arasında *(Dağ)* lar kadar *(Fark)* vardır. Ama görünüşde, ikisi de aynı. 


Elhamdülillah, bütün *(Dünyâ)* ya, bütün *(Müslümân)* lara hizmet ediyoruz kardeşim, tek niyetimiz bu. 


Bu *(Niyet)* oldukdan sonra Allahü teâlâ *(Yardım)* eder. Allahü teâlâ, bizleri o *(Büyük)* lerin şefâatinden mahrum eylemesin kardeşim.

Kimseyi günahından dolayı ayıplama

Bir adamı, bir günahından dolayı ayıpladım.

O günah gelip beni 15 sene sonra buldu..!


 (Hasan-ı Basrî  "rahmetullahi aleyh")

TEVEKKÜL

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 


Allâhu teâlâ, kullarının rızıklarını ve ecellerini, nasıl takdir buyurur, evvelâ onu söyleyeyim: 


Ey aziz: Bilmiş ol ki, MELEK-ÜL-ERHAM adında bir melek vardır. Ne zaman, baba sülbünden ana rahmine o bir damlacık su düşerse, Hak teâlâ o sudan insan yaratılmasını murat buyurur. O melek, niyazda bulunur: “Yâ Rab! Eceli ne kadar ve toprağı ne yerdendir?” Hak teâlâ, o meleğe irade buyurur: “Var, Levhi Mahfuza bak!” Melek, gider bakar. Henüz, ana rahminde bir damla pıhtıdan ibaret olan o kişi nerede defnedilecekse, o yerden bir parça toprak alır ve o pıhtıya karıştırır, ondan ana rahminde bir nevi balçık yapar.  Her kişinin toprağı neredendir ve nereye gömülecektir, bunu hiç kimse bilmez. 


Nitekim, Hak teâlâ Kur'anda buyurur: “Ve hiç kimse (Zamanını bilmediği gibi) nerede öleceğini de bilmez.” (Lokman sûresi)  O melek, ana rahminde balçık edip karıştırdığı o çocuğun dünyada ne kadar yaşayacağını, nerede öleceğini ve nereye defnolunacağını, zengin mi yoksa fakir mi olacağını, erkek veya dişi doğacağını, levhi mahfuzdan aldığı bilgilere göre yazar.  


Allahu teâlânın emriyle o meleğin yazdığı bütün vukuat, o kişinin doğumundan ölümüne kadar başından geçecek her hâdise birer birer kayıt ve tespit olunur ve bu arada bütün yiyecek ve içecekleri de belli olur. Artık, o kişinin eceli ne bir saat öne ne bir saat geriye bırakılabilir ve rızkından da bir nar tanesi kadar bile artmaz ve eksilmez, bir yudum su dahi yazılmamışsa içemez. Takdir olunandan fazlası ve eksiği olamaz ve buna kimse muhalefette bulunamaz.  


Ey aziz: Her insan için gökte iki kapı vardır. Birinden ömrünün her günü ve diğerinden de rızkı iner. Ömrünün müddeti bitince, her iki kapı da kapanır ve artık rızkı inmez olur. Nitekim, Kur'an-ı hâkimde de böyle buyurulmaktadır: “Rızkınız ve vaad olunduğunuz semadadır.”  (Zâriyat sûresi: 22) Hâl ve hakikat böyle olduğuna göre, rızık için kaygıya ne gerek var? Gökteki rızkı, yerde istemekle bulmak istersin. Oysa, Allahu teâlâ sana vadettiği o rızkı nerede olursa olsun verir, sen istesen de istemesen de gelir sana erişir.


(Eşrefoğlu Abdullah Rumi hazretleri)