Abdullah-ı Şemdînî (kaddesallahu teala sirreh) hazretleri

 





 Abdullah-ı Şemdînî (kaddesallahu teala sirreh) hazretleri
Nehrî’yi sultanlar yatağı haline getiren sultan.
 Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerine sultanlık kapısını açan sultan.
 Mevlânâ Hâlid (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin yoldaşı, sultan.

Yüksekova’da İrisân beylerinin evladlarına kalan emânet-i şerifeler

 
 

 
Yüksekova’da İrisân beylerinin evladlarına kalan emânet-i şerifeler (na’lin-i şerif, takke-i şerifler)
Resimde ayrıca Abdülhamid Han’ın fermanı da mevcud.

Esseyyid Abdülhakim Arvasî (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin babaları Halife Mustafa efendinin (rahmetullahi teala aleyh) kabri şerifleri

 
 
 Esseyyid Abdülhakim Arvasî (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin babaları Halife Mustafa efendinin (rahmetullahi teala aleyh) Yüksekova’ya bağlı Suüstü köyündeki kabirleri.

Seyyid Abdurrahmân-ı Kutub (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin kabr-i şerifi

 

 Seyyid Abdurrahmân-ı Kutub (kaddesallahu teala sirreh) hazretlerinin kabr-i şerifi...

Muhammed Sıddîk efendinin (kaddesallahu teala sirreh) Mejinkir’de kabri şerifi

 
 Efendi hazretlerinin halifesi şehid Muhammed Sıddîk efendinin (kaddesallahu teala sirreh) Mejinkir’de kabrini ziyaret...

Tarihi Arvas mescidinden kareler




 Tarihi Arvas mescidinden kareler...

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyuruyorlar ki: *“Dindâr bir arkadaşla berâber olmak, evliyâ kabirlerine gitmekden daha fazîletlidir”.* Neden? Görüşüyorsun çünki. Bu dînin aslı, bizzât görmekdir, görüşmekdir, sohbetinde bulunmakdır.

 

Eshâb-ı kirâmın derecesine hiç kimsenin ulaşamamasının sebebi de işte budur. Çünki onlar, Resûlullah Efendimizle bizzat görüşüyorlardı, konuşuyorlardı, sohbetini dinliyorlardı. Bütün üstünlükler, *“sohbet”* de mevcûddur kardeşim.

 

Efendimiz aleyhisselâm, münâfıkları, hazret-i Huzeyfe’ye radıyallahü anh bildirmişdi. Yalnız o biliyordu. Bir gün ona *“Yâ Huzeyfe, arkamda namaz kılan yetmiş kişi bana inanmıyor, bunları ne yapalım?”* diye sormuş. O da *“Yâ Resûlallah, hemen öldürelim”* diye arz etmiş.

 

O zaman Efendimiz 

*“Hayır, o zaman insanlar; ‘Muhammed, namaz kılanları öldürüyor’ derler. Bu dedikodu kıyâmete kadar gider, sakın dokunma, ama öldükleri zaman cenâzesine katılma”* buyurmuş. Onun için hazret-i Ömer radıyallahü anh, dikkat ederdi. Huzeyfe cenazaye gidiyor mu, gitmiyor mu diye. Gidiyorsa o da gidiyor, gitmiyorsa o da gitmiyordu.

Efendim, bizim niyetimiz; hem Türkiye’ye, hem de bütün dünyâdaki müslimânlara hizmet etmekdir. Cenâb-ı Hakkın en çok râzı olduğu ibâdet de budur. Çünki Allahü teâlânın kulları bunlar. Yâni bir insanın evlâdına, birisi iyilik yapsa, o insan ne kadar memnun olur. Tersine, biri gelip, çocuğuna iki tokat atsa, ne kadar üzülür.

 

İşte Allahü teâlânın kullarını üzmek de, Allah’ı üzmekdir. Onun kullarını sevindirmek, Allah’ı sevindirmekdir. Onun için dînimizin aslı, kimseyi incitmemekdir. Bu hususda büyüklerimiz, “Tasavvuf, kimseyi incitmemekdir” buyuruyor. Efendi hazretlerinin vasiyeti var, son cümle olorak *“Kimseyi incitmeyin”* diye yazmış mübârek.

 

İsmâil Hakkı hazretlerinin altı cild *“Rûhül beyân”* tefsîri var, onu okudum. Anlatıyor ki: Hocam Osmân Hârûnî hazretlerine sordular ki: *“Efendim, Bursa’da, Altıparmak’da çok yahûdî var, rum var. Onlardan bâzıları var ki; câmi yapsak, para verirler, fakirlere yardım ederler, hiçbir zaman bize hayır demezler. Çok iyi huylular. Bunlar da, ötekiler gibi aynı seviyede mi Cehennemde yanarlar? Yoksa bunlar için bir kurtuluş çâresi olur mu?”* diye sordular.

 

Hocam buyurdu ki: Bu meziyetler, güzel ahlâkdır. Peygamber aleyhisselâm buyuruyor ki: *“Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”*. Bu güzel ahlâk kimde varsa, ister yahûdî, ister ermeni, ister rum, ister müslimân olsun, son nefesde îmânla gitmek ümîdi çokdur. Bilhassa bu tip insanlara, son nefeslerinde, Efendimiz aleyhisselâm görünür ve *“Ben peygamberim, beni tasdîk et de, Cennete git”* der, onlar da îmân edip öyle ölürler”.

 

*“Âsumân secde küned behr-i zemîni ki, derû. Yek dü kes, yek dü nefes, behr-i hüdâ binişînend”*. Efendi hazretlerine gitdiğim zaman, bunu bana yazdırdılar ve okutdular, mânâsını anlatdılar. Gökdeki melekler gıbta ederler, imrenirler.

 

Neye imrenirler? Öyle bir yere imrenirler ki, orada, Allah için bir iki kişi, bir iki nefes alacak kadar az bir zaman, orada bulunurlar, muhabbetle sohbet ederler. Birkaç müslimânın, Allah rızâsı için oturup da sohbet etdiği yere, gökdeki melekler imrenirler.

                 

Ya hizmet etdikleri yer?.. Yâni burası?.. Burası, mekânların en üstünüdür. Çünki *“Şeref-ül mekân, bil mekîn”.* Mekânların şerefi, taşdan toprakdan değildir. Ya nedendir? İçindekilerdendir... Bir yerin kıymeti, içinde olanlardan gelir.

 

Allah için yapılan her iş, ister âhiret işi, ister dünyâ işi olsun, hepsi zikirdir. Sûre-i Mâideyi okuyorum. O sûrede cenâb-ı Hak, Âdem aleyhisselâma emir verdi *“Çocukların, birer kurban kessin!”* diye. Hâbil ve Kâbil, birer kurban kesdiler efendim.

 

Allahü teâlâ buyurdu ki: *“Hâbil’in kesdiği kurbanı kabul etdim, Kâbil’inkini kabul etmedim. Çünki biz, yalnız ‘Allah için’ yapılan ibâdetleri kabul ederiz, Allah rızâsının dışında olanları kabul etmeyiz”.*

 

Hâbil, *“Allah rızâsı”* için kesmişdi, Kâbil ise *“nefsi için”.* Onun için kabul edilmedi. Dolayısıyle ister dünyâ işi olsun, ister âhiret işi olsun, cenâb-ı Hak niyete bakar. Kulum bunu ne niyetle yapıyor?

 

Bir hastânede mescit olsa, o mescitde kılınan namaz, o mescitde okunan Kur’ân-ı kerîm, bu ibâdetlerden hâsıl olan feyz ve nur, dalga dalga bütün odalara gider, yayılır ve farkında olmadan hastalar şifâ bulur efendim.

 

Çünki Kur’ân-ı kerîm dağa inseydi, koca dağ erir, su gibi akardı. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde öyle buyuruyor. Kur’ân-ı kerîmin derecesine, peygamberler bile yetişememişdir. Çünki kelâm-ı ilâhîdir o. Allah kelâmıdır.

 

Efendi hazretleri, şaka için lâf söylemezdi. Bir gün Efendi hazretlerine sordular, *“Efendim, tekkeler kapandı, artık evliyâ yetişmez mi?”* dediler. *“Bu yol kapandı mı, artık evliyâ yetişmeyecek mi?”* dediler.

 

Efendi hazretleri şaka için lâf söylemezdi efendim. Böyle soranlara; *“Bu gün, ehl-i sünnet îtikâdında olan, haramlardan sakınan, farzları yapan bir mü’min, bu asrın evliyâsıdır. Allah’ın dostudur ve kıyâmete kadar da böyledir”* buyurdular.

 

Efendim, mü’minin îmânının tesîri, hem canlılara, hem de cansızlaradır. Duvarlara bile tesîr eder. Taşa bile te’sîr eder. Meselâ bir evliyâ zât, bir taşa elini sürse, o taş feyz alır ve feyz saçar etrâfına. Bin sene geçse bile o taşdan feyz gitmez. Kullandıkları eşyalardan da feyz alınır.

 

Nitekim onların eşyâlarını, takkelerini, gömleklerini, bin sene sonra kullanan, aynı feyzi alır kardeşim. Çünki evliyâ demek, Allah dostu demekdir. Allah adamı demekdir. Onların bütün zerreleri zikreder. Bütün hücreleri zikreder, hattâ vücûdundaki kıllar bile zikreder.


Hayır da Allah’dan, şer de Allah’dan. 

Biz bâzı şeylere, hayır diye dört elle sarılırız, 

ama sonu felâket olur. 

Bâzı şeylerden de şer diye kaçarız, 

hâlbuki o, bizim için hayırlıdır. 

Hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ. 

Îmânın şartıdır bu. 

Onun için sebeblere yapışacağız kardeşim.

 Yalnız sebeblere yapışırken de akıllı hareket edeceğiz.

 Çünki neyin sebebine yapışırsak, onun netîcesine katlanmak zorundayız.

 Çünki Allahü teâlâ öyle dilemiş ezelde.

 

Allahü teâlâ kullarını başıboş bırakmamış.

 Kur’ân-ı kerîmde, 

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm

*“Ve şâvirhüm fil emr ve izâ azemte fe tevekkel alallah”*

 buyuruyor. 

Yâni *“Ey habîbim!..*

*Sen bir sebebe yapışmadan evvel istişâre et, danış.”*

 Hem de Peygamber aleyhisselâma buyuruyor cenâb-ı Hak. 

İstişâre et, eshâbına danış.

 Ondan sonra sebebe yapış ki, yanlış iş yapmıyasın.


Ankara’dan gelirken birgün bir kitâb getirdim Efendi hazretlerine. 

Askeriye dağıtıyordu o kitâbı. 

*“Benim Dînim”* diye, 

şiir hâlinde. 

Efendi hazretleri “Biraz oku” buyurdular. 

Bir sayfa okudum.

 *“Devâm et”* buyurdu. 

Yine okudum, okudum,

 derken bitdi kitâb. 

Mübârek hepsini dinledikden sonra 

*“Hepsi doğru, tek kelime yanlış yok.*

*Ama bunu okuyan, zehirlenir.*

*Çünki yazarı habîsdir,satırları arasından habîs rûhunun zulmeti yayılıyor.*

*Her satırından zehir akıyor.*

*Bu zehir, kalbi öldürür, onun için her kitâbı okumayın”* buyurdu.

 

Bir iş icrâ olduğu zaman, 

o işin olmasını Allah’dan değil de, sebebden bilen,

kâfir olur kardeşim.

Müsebbibden bilen, mü’min olur. 

Müsebbib, Allahü teâlâdır.

Yaratan, Allahü teâlâdır.

Çünki o sebebi, Allahü teâlâ gönderdi, çok mühim. Avrupalılar, başarılarını sebebden bilirler. 

Mü’minler ise müsebbibden bilirler. 

O hâlde teşebbüs etdiğimiz şey, bize hayır da olur, şer de olur. 

İyiliğe de sebep olur,

 kötülüğe de sebep olur. 

Biz ne diyoruz? 

Hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ

 

🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹🌹

     *Hüseyin Hilmi Işık* (rahmetullâhi aleyh)

Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et

 Kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır.


Gavs'ul A'zam Esseyyid Abdülkadir-i Geylani

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Peygamber aleyhisselâm, devâmlı üzüntülüydü. Hattâ Onu gören; *Acabâ niye üzülüyor?* derdi. Dâim-ül hüzün ve fikir üzere idi. Yâni devâmlı *Üzüntü* lü görünürdü.


Ve hep *Düşünce* liydi. Peki niye? *Âh*, bir *Îmân* etseler de, *Cehennem* de yanmasalar! diye. Onun derdi bu idi. Buna üzülüyordu. 


Ne olur, bir *Îmân* edin de, sonsuz *Ateş* de yanmakdan kurtulun, diye âdeta yalvarıyordu. Efendi hazretleri de *Üzüntü* lü görünürdü. 


Onu, gülerken gördüğümüz pek *Vâki* değil. Niçin üzülüyordu? Niye benden daha çok *İstifâde* etmiyorlar? diye. *İlim* küpüydü Mübârek, bir *Hazîne* idi. 


Şimdi üzülme sırası *Bize* geldi efendim. Şimdi *Ben* de üzülüyorum. Niye? *Kitaplarımız niçin okunmuyor?* diye. İslâmın en büyük düşmanı *Cehâlet* dir kardeşim. 

● ● ● 

*Silsile-i Aliyye* yi ezberlemek lâzım kardeşim. Hepsi *34 Velî* dir bunlar. Her asrın *Mürşid* leri, evliyânın *Büyük* leridir. 


Peygamber Efendimiz ne buyuruyor? *İnde zikr-is sâlihîn tenzîl-ür-rahme* yâni, evliyânın *İsim* leri söylendiği yere, *Rahmet* yağar, Allahın rahmeti yağar. 


Onun için *Silsile-i aliyye* yi ezberden bilenler, ezberden okusun. Ezberden bilmiyenler de, *Seâdet-i Ebediyye* den bakarak okusun. Muhakkak *Feyz* alır onlardan. 


*Minel kalbi ilel kalbi sebîlâ* yâni, kalpden kalbe *Yol* vardır. Resûlullahın mübârek *Kalb* inden, Efendi hazretlerinin mübârek *Kalb* ine kadar, *Feyz* yolu var. 


Allahın feyzi. Feyz, *Mârifet* demekdir, *Nûr* demekdir. Bu mârifetler, bu nûrlar, bu yoldan *Bize* kadar geliyor kardeşim. 


Biz de o *Büyük* leri seversek, sevgimiz miktârınca *Feyz* alırız. O *Büyük* lerin kalbinden, *Bizim* kalbimize de *Feyz* ve *Nûr* gelir, akar. 


*Kalp* leri birbirine bağlıyan yol, *Muhabbet* yoludur. İnsan *Mürşid* ini severse, onun kalbinden *Feyz* ler ve *Nûr* lar o insanın kalbine de akar. 


Tâ Peygamber Efendimizden geliyor bu *Nûr* lar. Ne mutlu bize ki, bunlardan haberimiz var kardeşim. Haberi olmak, *İnanmak* da büyük bir *Meziyet* dir. 


Onların mübârek *İsim* lerini okuduğumuz için *Nûr* yağdı şimdi buraya. Oooh! *Kalp* lerimiz ferahladı, râhatladık elhamdülillah. 


Bu gün bize *Misâfir* geldi, ona *Namaz Kitâbı* hediye etdim. Çok fâideli bir kitap. *Siz* de tanıdıklara görüşdüğünüz kimselere bu *Kitap* dan verin kardeşim.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Nemrut, İbrâhim aleyhisselâmı *Ateşe* atdı. Cebrâil aleyhisselâm, cenâb-ı Hakka; *Yâ Rabbî, Halîlini ateşe atdılar, yardımına gideyim mi?* dedi. 


İzin verilince gitdi ve *Yardıma ihtiyâcın var mı?* dedi. İbrâhim aleyhisselâm; *Var, ama sana değil* buyurdu. 


Yâni, *Rabbim beni görüyor, beni ateşe atan da O’dur!* dedi ve ateş o anda soğudu. Çünkü *Ateş* de mahlûkdur efendim. O da *Allah* ın emrindedir. 

● ● ● 

Ahbâblara, komşulara, samîmî olduklarınıza *Namâz Kitâbı* verin kardeşim. Dâima arabada bulunduracağız, vereceğiz, çok büyük *İbâdet* çoook, yâni *Emr-i mâruf*. Bizim kitapların hülâsası, bu kitapdır.


*Şeref-ül mekân bil mekîn*. Ne demek bu? Yâni bir yerin mübârek olması, içindekilerin mübârek olması demekdir. *Kâfirler* in ve *Fâsık* ların bulunduğu yer, mübârek olamaz. 


Mü’minlerin, sâlihlerin, mücâhidlerin bulunduğu yer *Mübârek* dir. Burası, mübârek bir yer meselâ. Çünkü burada müslümânlar *İbâdet* ediyorlar, *Cihad* yapıyorlar. 

● ● ● 

Cenâb-ı Hakkın *Ef’âli* nden suâl olunmaz. Yalnız şunu bilir, şuna inanırız ki, Cenâb-ı Hak *Hakîm* dir, yâni *Hikmet* sâhibidir, her fiilinde hikmet vardır Onun. Nitekim kendisi;


Ben, mahlûklarımı, sizleri, *Abes* olarak, *Bâtıl* olarak, *Boş*, *Fâide* siz ve *Lüzûm* suz olarak yaratmadım! buyuruyor.


Her bir *Zerre* nin fâidesi vardır, sebebi vardır. Rabbimize sonsuz *Şükr* ediyoruz kardeşim. Çünkü dünyânın en *Bahtiyâr*, en *Şanslı* insanlarıyız. Maddî, mânevî seâdet içindeyiz. 


Hep bunlar, Seyyid *Abdülhakîm Efendi* hazretlerinin *Bereketi*. Bütün bu ni’metler, hep onların sâyesinde. Onları görmeseydik, *Hiç* bir şeyden haberimiz olmıyacakdı, *Hiiiiç*. 


Ben, *Arabî* okumasını bilmiyordum, *Fârisî* hiç bilmiyordum. Bunları, hep O öğretdi. Vefât edeceği zaman bile, yatağının içinde, bana çok *Şeyler* öğretdi Mübârek. 

 

Rabbimizin afv-u mağfireti *Sonsuz* dur kardeşim. Nitekim *Kur’ân-ı kerîm* de, Allahü teâlâ;


Kulum bana *Bir adım* yaklaşırsa, ben ona *Yüz adım* yaklaşırım. İstiğfâr ederse *Kabûl* ederim. Ben, *Afv-u mağfiret* etmesini severim, buyuruyor. 


*Yeter ki siz isteyin!* diyor Kur’ân-ı kerîmde. Bu Ramezân-ı şerîfde *Hatim* okudum. Neler gördüm, ne âyetler, ne âyetler yâ Rabbî! Cenâb-ı Hak kullarından, *Tövbe* ve *İstiğfar* etmelerini istiyor.

Muhammed “aleyhisselâm” Allahü teâlânın sevgilisidir

 Muhammed Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, mahbûb-i Rabbil’âlemîndir. Ya’nî Allahü teâlânın sevgilisidir. Her şeyin en iyisi, sevgiliye verilir.


[Seyyid Abdülhakîm efendi buyurdu ki: (Her Peygamber, kendi zemânında, kendi mekânında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed “aleyhisselâm” ise, her zemânda, her memleketde, ya’nî dünyâ yaratıldığı günden, kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu güç birşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmışdır. Hiçbir insanın Onu medh edecek gücü yokdur. Hiçbir insanın, Onu tenkîd edecek iktidârı yokdur). Allahü teâlânın, (Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım!) buyurduğu, (Ma’rifetnâme) önsözünde ve (Mevâhib-i ledünniyye)nin 6. cı ve 13. cü ve (Envâr-ı Muhammediyye)nin 13. cü ve 15. ci sahîfelerinde yazılıdır. İmâm-ı Rabbânînin (Mektûbât)ının üçüncü cildindeki, 122. ci ve 124. cü mektûblarında da yazılıdır.]


Allahü teâlâ, bir insanda bulunabilecek, görünür görünmez bütün iyilikleri, bütün üstünlükleri, bütün güzellikleri, sevgilisinde toplamışdır. Meselâ, insanların en güzel yüzlüsü ve gâyet nûrânî benizlisi idi. Mubârek yüzü, kırmızı ile karışık beyâz olup, ay gibi nûrlanırdı. Sözleri gâyet tatlı olup, gönülleri alır, rûhları cezb ederdi. Aklı o kadar çokdu ki, Arabistân yarım adasında, sert, inâdcı insanlar arasında gelip, çok güzel idâre ederek ve cefâlarına sabr ederek, onları yumuşaklığa ve itâ’ate getirdi. Çoğu dinlerini bırakıp müslimân oldu ve dîn-i islâm yolunda babalarına ve oğullarına karşı harb etdi. Onun uğrunda mallarını, yurtlarını fedâ edip, kanlarını akıtdı. Hâlbuki, böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, afvı, sabrı, ihsânı, ikrâmı, o kadar çokdu ki, herkesi hayrân bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve müslimân olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zemân, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusûr görülmemişdir. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde, din düşmanlarına, dîne dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi. Herkese karşı yumuşak olmasaydı, Peygamberlik heybetinden, büyüklük hâllerinden, kimse yanında oturmağa ve sözünü dinlemeğe tâkat getiremezdi.