Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Âhiretde, *Günâhkâr* lar, *Suçlu* lar ve *Kabâhatli* ler, bu günahlarının cezâsını çekecekler. Doğru, ama bâzısı da var ki, hiç *Suçu* ve *Kabâhati* yok. Onlar da *Cezâ* çekecek. 


Hadi anladık, bunlar *Günâhkâr*, bunlar *Suçlu*. Peki ya ötekiler niye? Cevâbı şu kardeşim: Onlar da, *Emr-i mârufu* terk etdikleri için cezâ çekecek. 


Yâni onlar da *Suçlu*, onlar da *Günahkâr*. Niçin? Allahü teâlânın emrettiği *Emr-i mârufu* yapmadıkları için. Elinde imkânı varken, bu *Emri* dinlemedikleri için. 


Yâni Allahü teâlânın *Emir* ve *Yasakları* nı, Onun kullarına bildirmediklerini için, söylemedikleri için, üzülmedikleri için. 


Afrikadaki, çöldeki ülkelere, bizim kitaplardan gönderiyoruz kardeşim. *Seviniyor* lar, bize mektupla *Teşekkür* ediyorlar ve ayrıca diyorlar ki:


Eskiden, *Mezhep* sizler bize geliyorlardı, onlarla *Münâkaşa* ediyorduk. Fakat onların çeneleri kuvvetli, biz onlara *Cevap* veremiyorduk. 


Fakat sizin *Kitap* lar gelince, bu defâ onlar bize *Cevap* veremiyorlar, dayanamıyor, *Kaçıyor* lar. Sizin kitapların karşısında duramıyorlar. *Böyle* anlatıyorlar mektuplarda. 


*Mezheb* sizler, bizim kitaplara *Cevap* veremiyorlar, dayanamıyor, kaçıyorlar. Peki niçin *Kaçıyor* lar? Çünkü bizim kitaplar çok *Kıymetli* de onun için. Niçin kıymetli? 


Çünkü bu kitapların içinde, bizim *Yazı* mız hiç *Yok*. Eğer bize âit tek bir *Satır* yazı olsaydı, o zaman hiç *Kıymeti* olmazdı bu kitapların. Hep büyük âlimlerin sözleri bunlar. 


Ehl-i sünnet *Âlimleri* nin yazıları. *Türkçeleri* de öyle efendim. Şimdi bizim *Türkçe* olan hiçbir kitâbımıza da kimse *Îtiraz* edemez. Neden? Çünkü bu kitapların içinde de benim *Yazım* hiç yok da onun için. 


Hep yüksek *Âlim* lerin yazılarını topladım, tercüme etdim elhamdülillah. *Arabî* kitaplar da öyle, *Türkçe* kitaplar da öyle. Alnımız *Ak* olarak kitapları yayıyoruz kardeşim elhamdülillah. 

● ● ● 

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerine her gitdiğimde, bana; *Ezberlediklerini oku bakalım!* derdi. Ben okuyunca da; *Âferin!* derdi, çok sevinirdi. Hoşuna giderdi ve *Hadi bir daha oku!* derdi. 


Bir daha okurdum. Böylece birkaç senede bana *Arabî* yi öğretdi. Sonra *Fârisî* yi de öğretdi Mübârek. Hem *Arabî*, hem de *Fârisî* öğretdi. 


Ondan işitdiklerim *Hiç* aklımdan çıkmıyor. Başka şeyleri unutabiliyorum, fakat *Efendi* den işitdiklerimi *Hiç* unutmuyorum kardeşim.

Akıllı insan sevindirir

Şeyh Sa'dî-i Şîrâzî "rahmetullahi aleyh", Gülistan'da anlatır:

 

Hükümdarlardan biri rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görür. Rüyasının tesiriyle uyanır uyanmaz, şehrin en meşhur iki hocasını çağırtır. Biri genç, heyecanlı ve ateşli vaazlar veren bir vaiz, diğeri yaşlı ve merhametli bir şeyh idi. Hükümdar bunlardan rüyasının tabirini ister.

 

Genç olanı, "Efendim, maalesef rüyanız hayra alamet değil. Bütün akraba ve sevdiklerinizi kaybedeceksiniz. Hepsinin ölümünü göreceksiniz" der. Hükümdar bu tabir karşısında çok sinirlenir. Adamın kellesini vurdurur. Sonra diğerini çağırır.

 

Yaşlı şeyh:

"Efendim, rüyanızda dişlerinizin döküldüğünü görmeniz ömrünüzün uzun olacağına delalet eder. Hem de o kadar uzun ömürlü olacaksınız ki, bütün akraba ve sevdiklerinizden daha uzun yaşayacaksınız" der. Bunu duyan Hükümdar, çok sevinir ve şeyhe bir kese altın verir.

 

Ey aziz, bu hikayedeki iki kişi de aynı şeyi söylediler. Fakat aynı haberi biri üzerek, diğeri sevindirerek verdi. İnsanın aklı dilinin ucundadır. Akıllı insan sevindirir, kimseyi üzecek şey söylemez.

ÎMÂNIN KUVVETİNDEN

Hâbil Efendi diye, vardı ki bir terzisi,

Pek çoktu Efendi'ye, bağlılığı, sevgisi.

 

O'na öyle ihlâsla, bağlıydı ki o hattâ,

Böyle hâlis bağlılık, az bulunur hayatta.

 

Bir gün ziyâretine, giderken Efendi'nin,

Düşündü ki gidince, sorayım şunu ilkin.

 

Diyeyim ki: "Efendim, istemiyorum ama,

Çok kötü düşünceler, geliyor hâtırıma.

 

Hiç kurtulamıyorum, ben bu vesveselerden,

Îmânıma bir zarar, gelir mi bu şeylerden?"

 

Bunları düşünerek, vardı huzurlarına,

Girince, sohbetini, kesti ve baktı ona.

 

Ve hemen buyurdu ki: "Bir müslümanın eğer,

Hâtırına gelirse, çok fenâ düşünceler,

 

Onun kötülüğüne, bir işaret değildir,

Îmânının kuvvetli, olduğuna delîldir."

 

Henüz suâl etmeden, almıştı cevâbını,

Efendi, daha sonra, ikmâl etti vâzını.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İnsan, ya bu *Büyük* leri, kalbine koymalı veyâ kendisi, o büyüklerin *Kalbine* girmeli kardeşim. Bunun gibi, *Allahü teâlâ* bizi sevmeseydi, biz *Onu* sevemezdik. 


Kur’ân-ı kerîmde var bu. *Radıyallahü anhüm ve radû anh!* buyuruluyor. Ne demek bu? Yâni Allahü teâlâ onlardan *Râzı* dır, onlar da Allahü teâlâdan *Râzı* dırlar. 


Önce, Allahü teâlânın *Râzı* olduğu zikrediliyor. Elhamdülillah, Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri bizi *Sevdi*, biz de *Onu* Sevdik. O bizi sevmeseydi, biz de *Onu* sevemezdik. 

● ● ● 

*Namaz* kılarken bir şey düşünmemek için; Bu kıldığı namâzın *Ayıplı* ve *Kusur* lu olduğunu, Cenâb-ı Hakka *Lâyık* olmadığını düşünmelidir. 


Dost düşman ayırmaksızın, herkese *Tatlı* dil ve *Güler* yüz göstererek muâmele etmek, birinci *Vazîfe* mizdir.


Bir kimse, birine *İyilik* etse. Ama bir zaman sonra ona *Kızıp*, bu iyiliği harâm etse, yâni, *Haram olsun!* dese, harâm olmaz. Üstelik, yapdığı iyiliğin sevâbından *Mahrum* kalır. 

● ● ● 

Biz de *Seâdet-i Ebediyye* kitâbını elimizden bırakmıyoruz kardeşim. İslâm âlimlerinin, Allahü teâlânın sevdiği o *Büyük* lerin yazılarını, bu kitapdan okuyarak, bilgimizi artdırıyoruz.


Olgunlaşmağa çalışıyoruz. Biz de *Sizin* gibi, zulmetli dalâletler içinde çırpınıyoruz. Dertlerimize *Devâ* yı, ancak *Seâdet-i Ebediyye* kitâbında bulabiliyoruz. 


Her türlü *Nasîhat*, o kitapda yazılıdır. Bizim, onlara bir şey *İlâve* etmeğe haddimiz ve salâhiyyetimiz yokdur. Size hakîkî *Mürşid*, o kitapdır. 


Başka birşey aramayın. Cenâb-ı Hak, size ihsân etdiği *Ni'met* ini artdırsın. Allahü teâlâ; *Ni'metin* kıymetini bilip *Şükr* edenlere, ni'metlerini artdıracağını *Va'd* buyurmuşdur. 


Allahü teâlânın *Sevdiği* seçilmiş zâtların kitaplarını okumakla şereflenmek, *Ni'met* lerin en büyüğü, ve en *Kıymet* lisidir. 


Bu *Büyük* lerin kitâbını okuyunca, *Lezzet* almak seâdetine kavuşan bir *Kimse*, dünyânın neresinde olursa olsun, kimlerin arasında bulunursa bulunsun, *Yalnız* değildir.


*Garip* değildir. Niçin? Çünkü o kişi, hep o *Büyük* lerle berâberdir. O büyüklerin yazılarının okunduğu ve isimlerinin anıldığı yere *Rahmet* yağar kardeşim.

SALGIN HASTALIK DUASI

Bağdat'ta bir veba salgını oluyor, binlerce kişi ölüyor. Hastalığın evine hiç uğramadığı bir tüccarı işiten Halife Harun Reşid huzuruna çağırıp sebebini soruyor.

O da İmamı Azam Hazretleri'nden rivayet edilen bir duayı beyan ediyor. Bu duayı okuyana, üzerinde taşıyana veya evinde bulundurana ve ailesine sâri hastalığın zarar vermeyeceği rivayet olunuyor. 

(Levha Hattat Nazif'in eseridir ve 1901 tarihlidir. Orjinali merhum Hüseyin Hilmi Işık Hazretleri'ne aittir.)

Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh)

 Müslüman olup kölelikten kurtulduktan sonra geçimini sağlamak için ince hurma dallarını toplardı.


Onlardan sepet örüp satardı.


Böyle para kazanırdı.


Ve bol sadaka verirdi.


Resûlullahın yakınlarındandı.


Çoğu geceler huzûrunda bulunur, saatlerce baş başa sohbetinde kalır, çok istifâde ederdi.


Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân) Efendilerimiz tarafından da çok sevilip hürmet görürdü.


Zîra dünyâdan kaçardı.


Paraya rağbet etmezdi.


Çok ibâdet ederdi.


Şöyle ki, ayakta duramayacak hâle gelinceye kadar namaz kılardı.


Yorulunca otururdu.


Bu defâ diliyle zikrederdi.


Dili de yorulurdu.


Bu defâ tefekkür ederdi.


Allahü teâlânın büyüklüğünü, kudretinin sonsuzluğunu, Cehennemin şiddetini düşünüp ağlardı.


● ● ●


Resûl aleyhisselâm, bir gün eshâb-ı kirâmına;


"Bir miktar tefekkür etmek, bin sene ibâdetten hayırlıdır" buyurmuşlardı.


O, bunu biliyordu.


İbâdette yoruluyordu.


Bu defa tefekkür ediyordu.


Böyle dinleniyordu.


Sonra kendi kendine;


"Ey nefsim! İyi dinlendin, şimdi kalk, Rabbine ibâdet et" derdi.


Diline de;


“Ey lisânım! Sen de Allahü teâlânın zikrine başla" derdi.

Resulullah efendimiz ağlıyordu

 İmam-ı Gazali hazretleri “rahmetullahi aleyh” zamanında Mustafa Bekri diye bir seyyid vardı ki, Mescid-i Nebevi’de hizmet ediyordu.


O anlatıyor:

Hemen hemen her gece Resul-i kibriyayı “aleyhisselam” rüyada görüyordum.


Her gördüğümde bana tebessüm buyuruyordu.

Hizmetimden memnun diye seviniyordum ben de.


Fakat bir gece gördüğümde, ağlıyordu.

Çok üzüldüm.

“Acaba bir kusurum mu oldu?” diye düşündüm.


Senin kusurun yok


Ben böyle düşünürken, Efendimiz “aleyhisselam” bana dönüp;

- Senin kusurun yok, buyurdu.


Çok sevinip, sordum:

- Niçin ağlıyorsunuz öyleyse yâ Resulallah?

- İsmi, benim ismimden olan mübarek bir âlim vefat etti. Ona ağlıyorum, buyurdu.


O esnada uyandım.

Hayırdır inşallah dedim.


Bir müddet sonra duyduk acı haberi.

İmam-ı Gazali hazretleri vefat etmiş meğer.


Emrin baş göz üstüne!


Vefat edeceği günün gecesi, sabaha kadar namaz kıldı.

Kur’an-ı kerim okudu.


Sabah vakti girince, abdestini tazeleyip kefenini istedi yakınlarından.

Getirip arzettiler.


Öpüp yüzüne sürdü ve;

- Emrin baş göz üstüne yâ Rabbi, dedi yavaşça.


Sonra odasına girdi.

Uzun zaman çıkmayınca, ev halkı merak ettiler.

Kapısını açıp da girdiklerinde vefat etmiş buldular büyük İmamı.


Baş ucunda, yazılı bir kağıt vardı.

Ey beni ölmüş gören ehl-i beytim! Bilin ki, ben ölmedim. Asıl şimdi hayat başladı. Ruhuma bir Fatiha okuyun. Ben ahirete gittim, sırada siz varsınız yazıyordu.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Allah*, bir kuluna *İyilik* murâd ederse, onun önüne, sevap kazanacak bir *İş* koyar. Yâni önüne bir iyilik yapma fırsatı çıkartır. Meselâ; *Şunu yap da, sana bir sevâp vereyim!* buyurur. 


Ne *Güzel* şey. Cenâb-ı Hak, sevdiklerine böyle *Fırsat* lar çıkarır. Yapsın da *Sevap* kazansın diye. İşte bu fırsatları kaçırmamak lâzım efendim. 


Çünkü o *Fırsatı* Allahü tâlâ koydu önümüze. Bir *İmtihân* dır bu. Tabii orda vereceğimiz karar, *Îmânımız* ın gücünü veyâ zayıflılığını gösterir. 


Bir kimse, karşısındakinin kalbinden neler geçiyor, neler düşünüyor, onları *Anlasa*, her etdiği duâ *Kabûl* olsa, bu, Allahü teâlânın o kimseyi sevdiğine *Alâmet* değildir. 


Allahü teâlânın sevgisi, şerîata *Uymak* dadır. Farzları, sünnetleri *Yapıyor* mu? Harâmlardan *Sakınıyor* mu? İşte Allahü teâlânın sevgisine *Alâmet* budur. 


Bunu, büyük *Velî* Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretleri, *Avârif* kitâbında uzun anlatıyor. 


Meselâ; Şu adam *Çok* mübârek, duâları *Kabûl* oluyor, herkesin ne düşündüğünü *Anlıyor*, kaybolan şeylerin nerde olduğunu *Biliyor*. Çok büyük evliyâ, diyorlar. 


Hayır, bu *Yanlış* Evliyâlık bu değil. Çünkü bu gibi hâller *Evliyâ* da olduğu gibi, *Kâfirler* de de olabilir. 


Evliyâda olursa *Kerâmet* denir. Kâfirlerde, fâsıklarda olursa, *İstidrac* denir. Bu ikisi, riyâzet çekenlerde de olur, riyâzet çekmiyenlerde de olur. 

● ● ● 

● ● ● 

Pâkistân'dan bir *Mektup* geldi. Yazmış ki: Âcizâne nakşibendî ve müceddidîyim. Çok talebelerim var. Geliyorlar, onlara *Mektûbât* dan okuyoruz, anlatıyoruz ve *Mektûbâtın* gösterdiği yolda çalışıyoruz, diyor. 


Bir gün talebelerim toplanmışlar, oturuyoruz. Ben onlara, *Mektûbât* dan anlatırken, postacı geldi. Bana bir paket getirdi. Bir de açdım ki, *Hakîkat Kitâbevi* nden geliyor. 


İçinde *Kitaplar* var, hem de İngilizce. Açdım bir kitâbınızı, bakdım İngilizce *Seâdet-i Ebediyye* Endless Bliss kitâbını alıp bir sayfasını açdım, seyyid *Abdülhakîm Arvâsî* nin mektûbu çıkdı.


İngilizce bir mektup. O anda, Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin *Rûhâniyeti* salonu kapladı. Mübârek *Rûh’u* burada hâzır oldu. *Vallahi* senin şeyhinin rûhâniyeti salonu doldurdu! diyor. 

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İki mü’min, *Sevgi* ile bir araya gelseler, kalpleri arasında bir *Akım* başlar, birinden diğerine *Feyz* akar. Feyz nedir? *Muhabbet* dir, Allah *Sevgisi* dir. 


Ve o yere melekler *İmrenir* efendim. Mühim olan, *Muhabbet* dir, *Huzûr* dur. Huzûr nedir? *Huzûr*, bir an olsun, günâh işlememekdir.

● ● ● 

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri, ara ara; *Beni her zaman aranızda bulamazsınız, ayrılık zamânı yaklaşdı!* buyururdu. Ben de buna çok üzülürdüm. 


Ve içimden; *Niye böyle üzüntülü şeyleri söylüyor, inşallah daha çok yaşıyacak!* derdim. Şimdi bakıyorum da, sözleri doğruymuş. 

● ● ● 

*Besmele* çekilerek yapılan bir iş, bir amel, bir icraat, dâimâ *Muvaffak* olur, *Hayırlı* olur kardeşim. 


İstemediğimiz şekilde netîcelense bile, yine *Hayır* dır. Neden? Çünkü biz neyin *Hayır* lı olduğunu bilemeyiz ki. 


*Muvaffak* olmadık zannederiz. Hâlbuki onun olmamasında, bizim için *Hayır* vardır. Kur’ân-ı kerîmde öyle buyuruluyor çünkü: 


Siz, bir şeyi *Hayırlı* zannedersiniz, hâlbuki o size *Zararlı* dır. Bir şeyi de *Zararlı* görürsünüz, ondan kaçarsınız, hâlbuki o, sizin için daha *Hayırlı* dır, buyuruyor. 


Onun için Allahü teâlâya; Yâ Rabbî, bana şunu ver, bunu ver, demiyeceğiz. Ne diyeceğiz? *Hayırlı olanı ver yâ Rabbî!* diyeceğiz. 

● ● ● 

Herkese diyorum ki: *Bizim kitaplarımız çok kıymetlidir, çok değerlidir*. 


Böyle söyleyince, işitenler; *Yâ amma da kendi kitâbını beğeniyor, ne kadar da çok methediyor!* derler. 


Ama ben böyle söyledikden sonra, *Çünkü* diyorum. Yâni devâmı var bu sözümün. Ben *Çünkü* deyince, ağzıma bakıyorlar, acabâ *Ne söyliyecek*, diye. 


Ben de diyorum ki: Çünkü bizim *Kitaplar* da, bana âit tek bir satır *Yazı* yokdur. Hepsi, *Büyükler* in yazısıdır. Onun için *Kıymetli* dir. 


Eğer bana âit bir *Satır* yazı olsaydı, o zaman *Kıymet* den düşerdi! diyorum. O zaman bir şey diyemiyor, bana *Hak* veriyorlar.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İnsanın, mutlaka birşeyler *Öğrenmesi* ve bunu, başkalarına da *Öğretmesi* lâzımdır efendim. Öğrenmek neyse de, *Öğretmek* hassas bir mevzû. 


Öğretmek için, çok iyi *Bilmek* lâzım. Çünkü yanlış bir şey söylerseniz, *Mes’ul* olursunuz. Öyleyse en iyisi *Kitap* vermek. Verin kitâbı, geri çekilin. 


Anlatmaya kalkmayın, *Kitap* verin. En *Doğru* su bu. *Kitâbı* verin, siz aradan *Çekilin*, işi büyüklere havâle edin. 


Niçin böyle söylüyorum? Çünkü biz araya girersek, belki *Yanlış* bir şey söyleriz. Böylece ya kendimizi veyâ karşımızdakini *Yakarız*, Allah korusun. 

********

Bir kitapda okudum. Allahü teâlânın en *Sevdiği*, en çok *Râzı* olduğu ibâdet, onun dînini, Onun kullarına *Yaymak* dır. 


Her mü’min, elinde ne *İmkân* varsa, ilmiyle, parasıyla, mevkîsiyle, mutlaka bir şekilde *Teblîğ* etmek zorundadır. Bunu yapmazsa, çok büyük *Günaha* girer. 


Çünkü bu teblîğ *Farz* dır. Yâni, Allahın *Emri* dir. Bu teblîği yapmıyan, bir *Farzı*, yâni Allahın emrini terk etmiş olur Allah muhâfaza. 


İşte, bizim arkadaşların *Kıymeti* bundan ileri geliyor kardeşim. Çünkü *Cihâd* yapıyorlar, Allahın dînini *Yayıyor* lar. Ne mutlu bu hizmete iştirak edenlere.

Aklı bırakmak ne demektir?

Eski devirlerde yaşamış, mürşid-i kâmil denilen zatlar, sıradan kimseler değildi. Basiretleri açık, selim akıl sahibi kimselerdi. Mürşide tâbi olan insanın aklı ve ilmi, hocasının aklı ve ilmiyle kıyas kabul etmezdi.


Akıl göz, İslamiyet ise ışık gibidir. Işık olmayınca göz görmediği gibi, aklımız almasa da, İslamiyet’in bildirdiklerini hiç şüphe etmeden kabul etmek gerekir. Allahü teâlâ, koca karı imanı gibi inanan akıllı Müslümanları övüyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(O müttekiler, gayba inanırlar.) [Bekara 3]


Yani Allah’tan korkup günahtan sakınan Müslümanlar, görmeden ve tecrübe etmeden Resulullah’ın bildirdiklerine inanırlar. Demek ki akıllı Müslüman, hocaların hocası olan Resulullah’a kayıtsız şartsız inanan, (O söylediyse doğrudur) diyen kimsedir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Allahü teâlâ, hayrı murat edilen kulun kalb gözünü açar, o kul da gayba inanır.) [Deylemi]


Basireti yani kalb gözü açılınca, gayba [görmediğine], güvendiği zatların sözüne inanıyor. Bunun en meşhur örneği, Mirac olayı üzerine, hiç aklını kullanmadan, (O söylemişse doğrudur) diyen ve Sıddık ismini alan Hazret-i Ebu Bekir’dir. Allahü teâlâ, onu Zümer suresinin 33. âyetinde mealen, (Doğru haber veren ve Resulullah’ı tasdik eden) diye övüyor. (Menakıb-ı Çihar Yar-i Güzin)


Aklı bırakmak demek, haddini bilmek demektir. Aklın her şeyi bilemeyeceğini ve bilenlere tâbi olmak gerektiğini anlamak demektir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Dini hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, Peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. (1/214)


Kâmil ve mükemmil [yetişmiş ve yetiştirebilen] bir zat ele geçerse, bütün arzuları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde, teneşirdeki ölü gibi olmalı. Ancak böyle olan kimse maksada kavuşur. (1/61)


Allahü teâlâ da, Resulü de, doğru yoldaki âlimlere tâbi olmamız gerektiğini bildiriyor. Tâbi olmak, her konuda ona itaat etmek demektir. Kendi aklına uymaya, tâbi olmak denmez. Bir âyet-i kerime meali:

(Allah’a itaat edin, Resulüne ve sizden olan ülül-emre itaat edin!) [Nisa 59]


Yine Nisa suresinin 83. âyet-i kerimesinde, ülül-emre uyulması, sorulması gerektiği bildiriliyor.


Bu âyet-i kerimelerde geçen ülül-emrin âlimler demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)


Peygamber efendimiz de, âlimleri rehber edinmemizi emrediyor. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi]


(Âlimler birer kılavuz, birer rehberdir.) [İ. Neccar]


Âlime tâbi olunca, kendi görüşümüzü, kendi aklımızı bırakmamız gerekir. Kendi görüşümüzde ısrar edersek, âlime tâbi olmamızın ne önemi olur ki?