Son nefes korkusu

Hiçbir şey devamlı değildir. Her şey bir gün biter. Bu dünya bir han, bir otel gibidir. Otele gidip, oradan ayrılırken, hiç kimse oradaki eşyaları mesela karyolayı, yatağı götüremez. Götürmeye kalksa da izin vermezler. Ölürken de, hiçbir malını kabre götüremez. Onun için büyük zatlar, (İnsan ölürken bir hiç olduğunu anlar) buyuruyor. Yani dünyalık olarak her ne varsa, o feci hastalık sırasında zaten hiçbir şeyi düşünemez.


Öyle bir köprü, öyle bir imtihan ki, hiç kimse bundan emin olamaz. Büyüklerimizin en çok korktuğu, bu son andır. Mesela çok büyük bir âlim olan Ahmed ibni Hanbel hazretleri, tam sekerat halindeyken, birden can havliyle üç defa (Olmaz, olmaz, olmaz) diye bağırıp, tekrar yatağa düşer. Oğlu yanına yaklaşıp, (Hayırdır baba, ne oldu? Olmaz diye bağırmanızın sebebi neydi?) diye sorunca, (Mel’un şeytan, “Müslümanlığı bırak, Hristiyan ol, Cennete gideceksin” dedi. Ben de olmaz dedim. O mel’un da defoldu gitti) der ve kelime-i şehadet getirip vefat eder.


Amr ibni As hazretleri, Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve dört dâhiden biriydi. Vefat ederken hüngür hüngür ağlar. Oğlu, (Babacığım ölümden mi korkuyorsun?) der. (Hayır, ben başka bir şeye ağlıyorum. Önceleri Resulullah’a düşmandım, eğer o zaman ölseydim ebedî Cehennemlik olacaktım. Müslüman oldum, canımı ona fedaya hazır bekledim. O hayattayken ölseydim, hiç endişem olmazdı. Ondan sonraki hâlimi bilemediğim için ağlıyorum) der. Sonra kelime-i şehadet getirip vefat etti.


Nerede duracağı bilinmez

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de, ölümüne yakın ağlamaya başlar. Talebeleri, neden ağladığını sorunca, (Sonumdan korkuyorum. İnsanın ameli, ince bir iplikle tavana asılmış gibidir. Her zaman öyle gider ve gelir. Amelim yok demiyorum, ama sabit değil, nerede duracağı bilinmez. Allah korusun, sol tarafta durursa ne olur benim hâlim? Onu düşünüp ağlıyorum) dedi. Sonunda kelime-i şehadet getirip vefat etti. İşte her mümin de, bu büyük zatlar gibi son nefesinden korkup, Allah’ın rahmetinden de ümidini kesmemeli...

Gazetenin ‘Türkiye’ kelimesinde bir nûr görüyorum

Enver Ören “rahmetullahi aleyh” Ağabeyimiz Buyurdu ki:

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah! 

1532- Mıknatısı gezdirmekten başka çaremiz yok. Mıknatısı, yani Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’yi, gazetemize abone olan her eve vereceğiz. Mıknatıs ne yapar? İçinde cevher olan metali çeker. Gazetemize, İlmihâlimize, nasibi olan sahip olur. 

Bir gün mübârek Hocam “kuddise sirruh” buyurdular ki, “Gazetenin ‘Türkiye’ kelimesinde bir nûr görüyorum. Bunu çok yaymak ve dağıtmak lâzım. İnşâallah çok kurtulan olur” buyurdular. Bunu bizim bir dağıtıcı işitmiş. Kasımpaşa taraflarında dağıtım yapıyor. Yine bir sabah abonelere gazete dağıtmaya gittiği zaman, abone olan bir evin kapısını çalıyor. Her zamanki gibi hayırlı sabahlar diyerek gazeteyi uzatıyor. Diyorlar ki, “Artık gazete getirme.” Neden? “Senin abonen ölmek üzere, yukarıda son nefesini vermek üzere.” “Ben bir abonemi göreyim” diyerek hastanın yanına çıkıyor. Hakikaten bakmış ki, adam gidiyor. Şimdi ne yapsın? Mübârek Hocamız da buyurmuşlar ya, “Türkiye kelimesinde bir nûr var” diye. Almış gazeteyi tam adamın gözüne doğru kaldırmış, bak bana diyerek gazetenin baş sayfasındaki Türkiye’yi göstermeğe. Adam da ölmek üzere fakat karşısında gazeteyi görünce Türkiye kelimesine gözlerini dikiyor. Bu sefer Allah hatırına geliyor. Allah hatırına gelince gülümsüyor, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” diyerek kelime-i şehâdet getirip vefat ediyor. Abi bu kadar olur, işte irşad. Ölürken Allah aklına gelmiş, inşâallah îmânla vefat etmiştir. Tabii, ‘Türkiye’ kelimesinde nûr var. İçinde evlîyaların mübârek sözleri, yazıları var. Her fırsatta Gazetemize abone bulacağız, kitaplarımızı dağıtacağız, insanların hidayetlerine sebep olmaya çalışacağız. Nasibi varsa, cevheri varsa içinde kurtulur. Allahü teâlâ hepimize son nefeste îmân selâmeti versin. Âmîn.

Tam ehil olmadan fetvâ vermek

 Tam ehil olmadan fetvâ veren kimse, Allahü teâlânın nezdinde mes’ûl olur. Böyle bir kimse, Cehennemin tâ kenârındadır.

(Zührî hazretleri "rahmetullahi aleyh")

En çabuk kabûl olan duâ

 En çabuk kabûl olan duâ,İyi bir kimsenin, iyi olan kimselere duâsıdır.

(Seleme bin Dînâr hazretleri "rahmetullahi aleyh")

Ağzından çıkan her söz yazılır

 Ağzından çıkan her söz yazılır. Âhırette ona göre ceza veya mükâfat görür.Resûl-i ekremden başka herkes, bu âlemde söylediği bütün sözlerinden kıyâmet günü sigaya (hesaba) çekilecek.

(Mücâhid bin Cebr hazretleri "rahmetullahi aleyh")

Dünyâda yalnız üç şeye heves ettim

 Dünyâda yalnız üç şeye heves ettim:

 Sapıtmaya doğru eğrildiğim vakit beni doğrultacak, ikaz edip, yola getirecek bir arkadaşa; helâl nafakaya; huzûr içinde cemâat ile namaz kılmaya..

(Muhammed bin Vâsi’ hazretleri "rahmetullahi aleyh")

İmâm-ı Rabbânî Muceddidi Elfi Sani ''Kuddise sirruh'' hazretlerinin mübârek hilyesi

 İmâm-ı Rabbânî Muceddidi Elfi Sani ''Kuddise sirruh'' hazretlerinin mübârek hilyesini şöyle beyân edelim ki, sevenleri ve yolunda bulunanlar, onun mübârek yüzünü ve sohbetlerini düşünerek feyz alsınlar. Beyaza yakın buğday tenli ve açık alınlı idi. Alnında ve mübârek yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, ona bakacak takat kalmazdı. (Bir talebesi de; “Ne zaman mübârek yüzüne baksam, alnında ve yanaklarında “Allah” yazılı görürdüm” demiştir.) Kaşlarının arası açık idi. Kaşları yay gibi olup, uzun, siyah ve ince idi. Gözleri irice olup, siyahı tam siyah, beyazı tam beyaz idi. Mübârek burnunun ortası yüksekçe olup, ince idi. Dudakları kırmızı ve ince idi. Dişleri sık, birbirine bitişik olup, inci gibi parlar idi. Sakalları sık, heybetli ve yuvarlak olup, yanaklarına taşmazdı. Uzun boylu ve ince yapılı idi. Ya’nî şişman değil idi. Sıcakta da olsa teri hep misk gibi kokardı. Yüzünün güzelliği Yûsuf aleyhisselâmın güzelliğini andırırdı. Vecâheti (heybeti), vakarı Halîlürrahmân İbrâhim aleyhisselâmın heybetini andırırdı. Onu gören gayr-i ihtiyâri, Yûsuf aleyhisselâmın güzelliğini bildiren; “Böyle insan olmaz, bu ancak üstün bir melektir” (Yûsuf-31) meâlindeki âyet-i kerîmeyi hatırlardı ve “Sübhânallah bu Allahü teâlânın velî kuludur” derdi ve; “Görüldüklerinde Allahü teâlâ hatırlanır” hadîs-i şerîfini hatırlardı. Ondan her an ve her saat hârikalar zuhur ederdi.

(Bedreddîn Serhendî "rahmetullahi aleyh" hazretleri, Hadarât-ül-Kuds kitabından)

Abdulkâdir Geylâni Hazretlerinin virdi

Abdulkâdir Geylâni Hazretlerinin virdi:

"Allâhümme innî ehâfuke ve ehâfu mimmen lâ yehâfuke

ve bi hakki men yehâfuke idfa' annî şerre men lâ yehâfuke."

"Allahım Senden korkarım Senden korkmayandan da korkarım.

Senden korkanların hürmetine korkmayanların şerrinden beni emin eyle."

Kurtboğan Velî

 Ona "Kurtboğan Veli" derler!..

Şeyh Hamza, Fatih Sultan Mehmed Han'ın hocası Akşemseddin hazretlerinin babasıdır. Vefatından sonra yaşanan bir hadise sebebiyle "Kurtboğan Velî" olarak meşhur olmuştur...

Bu mübarek zat, büyük velîlerden Pîr İlyâs hazretlerinin halîfelerindendir... On dördüncü asırda yaşamış olan Amasya Emiri Şadgeldi Paşa'nın yaptırmış olduğu köprüden geçip İstasyon'a doğru ilerlediğinizde bir mescid vardır. İşte Şeyh Hamza hazretlerinin kabri bu mescidin yanındadır...

Akşemseddin hazretleri, bir Hak âşığı olan babasını şöyle anlatmaktadır:

"Biz on iki kardeş idik. Babam bir gün, hepimizi toplayarak yüzümüze uzun uzun bakıp Allahü tealaya hamdetti. Biz zandettik ki, babam, Cenab-ı Hakk'a bizleri kendisine ihsan ettiği için hamdetmektedir. Lakin babamın dervişlerinden Nur-ül Hüda kendisine;

-Efendim, ben sizin neden hamdettiğinizi anladım, dedi. Babam;

-Mademki anladın, söyle bakalım ben niçin hamdettim? diye sorunca o da şöyle cevap verdi:

-Efendim, siz şuna hamdediyorsunuz ki: Allahü teala, bana on iki evlad verdiği halde hiçbirisinin muhabbeti, kalbimi kendi sevgisinden ayıramamıştır..."

İşte, İstanbul? fethedilene kadar Fatih Sultan Mehmed Han'ın yanından hiç ayrılmayan Akşemseddin Hazretleri böyle bir babanın evladıdır.

***

Şeyh Hamza vefât etmişti. Kendisini defnettiklerinin gecesi bir kurt gelip kabrini açmaya çalışır. Bu kurt, o beldeye musallat olmuştu. Yeni mezarları bulur ve ölüyü çıkararak yerdi. Şeyh Hamza'yı da parçalamak ve yemek istemişti. Fakat o mübârek, elini uzatıp, kurdu boğazından sıkarak öldürmüş; o beldeyi bu musibetten kurtarmıştır.

Ertesi sabah ziyârete gelen halk, kurdu ölü; Şeyh Hamza'nın elini de mezardan çıkmış halde buldular... Aralarında hâl sâhibi bir derviş vardı. Oradakilere şöyle dedi:

-Kurda dokunduğu için, Şeyh Hamza'nın eline salya da bulaşmıştır. Bu sebeple yıkanması lâzım. Zaten el, bize keramet göstermek için değil, bu sebeple dışarıda kalmıştır!..

Gerçekten de Şeyh Hamza'nın, kabrin dışında kalan eli yıkanınca hemen içeri çekilmiştir...

İşte, Akşemseddîn hazretlerinin babası, o günden sonra "Kurtboğan Velî" diye anılmıştır...

Bunlar mıknatısdır İçinde cevher olanları kendine çeker

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir gün, Ankara’da çok *Sevdiğim* bir arkadaşıma rastladım. Bakdım, çok *Üzgün*. Sebebini sordum. 


Dedi ki: Ben bitdim, *Yirmi* yaşındaki *Kızım*, ölmek üzere. Hastâneden çıkardılar, üç-beş gün ya *Yaşar*, ya *Yaşamaz* dediler. Biz de eve getirdik. Böyle anlattı. 


Ben de ona; *Peki, siz eve gidin, ben de geliyorum*, dedim. Abdestimi alıp gitdim ve *Bana bir tabak getirin!* dedim. Getirdiler. Tabağın içine *Şifâ* âyetlerıni yazdım. 


Biraz da *Su* koydum ve sürâhiye dökdüm. *Kızınız hep bu sudan içsin, azaldıkça su ilâve edin!* dedim ve çıkdım. Birkaç gün sonra yine rastladım o arkadaşa. Bakdım ki *Neş*’eli, gülüyor. 


*Kız nasıl oldu?* dedim. Hilmicim, vallahi kızım *İyi*’leşdi, hastalığı *Geçdi*, iştahı da yerine geldi. Allah senden râzı olsun, dedi. Ben de *Sevin’dim* tabii. 

● ● ●

*Rastgele* kitap okumayın kardeşim. Bizim *Kitap*’lar size yeter. Bunları okuyan, *Âlim* olur. İçindekilerini yapan da, *Evliyâ* olur. Hem *Okuyun*, hem de *Dağıtın* kardeşim. Niçin böyle söylüyorum? 


Eğer dağıtmazsak *Mes*’ul oluruz. Ecdâdımız,*Kan*’la, *Can*’la, *Mal*’la, islâmiyetin bize kadar gelmesi için büyük *Fedâkâr*’lık gösterdiler. Eğer onlar bu fedâkârlığı göstermeselerdi, biz *Belki* müslümân olamazdık. 


Eğer biz çalışmazsak, islâmiyeti yaymazsak, bizden sonraki *Nesil*, bizden *Dâvâ*’cı olur efendim. Size kadar gelen bu *Emânet*’i, niçin bize ulaştırmadınız? diye bizden dâvâcı olurlar. 


Biz bu kitapları *Yayalım*, isterlerse *Çöp*’e atsınlar, *Raf*’a kaldırsınlar. Bunlar okumayabilir, ama *Elli sene* sonra gelir, biri *Okur*. Bizim vazîfemiz *Dağıtmak*. Çünkü bunlar mıknatısdır. İçinde *Cevher* olanları kendine çeker.

Kendini Bulan İnsan Seyyid Ahmet Arvasi

15 Şubat 1932’de Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde doğdu.Ailesi Van’ın Bahçesaray (Müküs) ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir.

 

Seyyid Ahmet Arvasi, bir dostuna yazdığı mektupta ailesi hakkında şu bilgileri verir:

“Şu anda Ankara’nın Bağlum Nahiyesinde yatan Seyyid Abdulhakim Arvasî Hazretleri ile aynı ailedeniz.Kendileri aynı zamanda babamın da isim babalarıdır. Babama kendi adlarını vermişlerdir. Babam, şu anda yetmiş beş yaşındadır ve Van Gümrük Müdürlüğü’nden emeklidir. Ailem “Arvasî” adı ile bilinir. 650 yıldan beri Anadolu’da yaşar. Orhan Gazi ile tanışan ve Anadolu'ya ilk gelen ceddim Hacı Kasım-ı Bağdâdî adında bir zattır. Onun oğullarından biri Van Gölünün güneyinde (Arvas köyünde) yerleşmiştir.Biz ondan türemiş ve çoğalmışız.Çok geniş ve köklü bir aileyiz. Şanlı Peygambere “ümmet” olmak nimetlerin en büyüğü iken, bir de “evlat” olmakla şereflenmişiz.”


Öğretmenlik dönemi, onun için genç nesilleri yoğurduğu bir fikir ve karakter inşa zemini hâline geldi.Tüm gayretini, inancına ve milletine sadık, ahlâkı sağlam, şuurlu bir gençlik yetiştirmeye teksif etti. Emeklilik sonrası İstanbul’da ikamet etti. Türkiye Gazetesi’nde “Hasbihal” köşesinde yazdı. Vefat ettiği gün de daktilosunun başındaydı. 31 Aralık 1988’de Erenköy’de Hakk’a yürüdü. Fatih Camii’nde büyük bir cemaat tarafından uğurlandı.Cenaze namazını Van eski Müftüsü Seyyid Kasım Arvasi kıldırdı ve Edirnekapı’da defnedildi.Kabri, İbn Kemal Paşa’nın yakınındadır.

 

Arvasi’nin dünya görüşü

 

Seyyid Ahmed Arvasi, insanı biyolojik bir varlık şeklinde görmez. Onun madde, hayat ve ruh mertebelerinde yükselen bir cevher taşıdığını belirtir. İnsanın yaratılışında hem dış âlemi kavrama hem de kendi iç derinliğini tanıma istidadı mevcuttur. Bu varlık, eşya düzenini gözlemlerken aynı zamanda kendi benliğinin sınırlarını aşma arzusunu içinde taşır. İnsanın merkezinde bir “ben” şuuru bulunur.Bu şuur, dar bir bencilliğe kapanmak yerine, hakikati arama kudretinin kapısını aralar. Akıl, duyularla elde edilen bilgiyi aşar ve mutlak olana yönelme kabiliyetini geliştirir. Böylece insan, dış dünyanın zorunluluklarını izlemekle kalmaz, ruhun ve mananın ufkuna doğru ilerleme iradesi taşır.

 

Varlık merdiveninde en üst basamak insana verilmiştir. Bu sebeple insan, eşyaya hâkim olma çabası içinde, kendi iç âlemini keşfetmek ister. Zihnin maddeyi kavradıktan sonra manevî arayışa geçmesi, bu serüvenin tabii sonucudur. İnsan, madde dünyası üzerine basarak yükselir. Gönlü ve zihni ise sonsuzluk arzusuyla semaya açılır.

 

Arvasi’ye göre çağımız, bu yükseliş çizgisini gölgeleyen bir atmosfer barındırır. Modern insan, toplumsal baskılardan sıyrılmaya çalışırken makineleşmiş hayat düzeninin ağırlığı altında yorulur. Konfor, hız, teknoloji ve tüketim bolluğu, insan ruhunun aradığı sükûneti sunamaz. İç dünyası sarsılan fert, varoluşunun anlamını kaybetme riski taşır. Çünkü ruhî ihtiyaç, maddî tatminlerle doyuma ulaşmaz.

Arvasi’nin düşüncesi hem vahyin aydınlığını hem de bu topraklarda yoğrulmuş millî irfanı esas alan bir terbiye düşüncesidir. İnsanın aklı, ilmi ve tecrübesi kıymetlidir, ancak hakikati bütün açıklığıyla kavratan nur, Allah kelâmının ve Peygamber yolunun rehberliği ile tecelli eder. Tevhid idraki, insana eşyayı yerli yerine koymayı öğretir. Her varlığın ancak Mutlak Varlığın delili olduğunu bildirir. Kur’an’ın hikmeti ve Resûl-i Ekrem’in örnekliğiyle beslenen ruh, kültür ve tarih mirasıyla birleştiğinde kemal yoluna girer. Bu noktada Arvasi, milletimizin asırlardır peygamber sevgisiyle yoğrulan kültür dünyasını, tasavvuf irfanını, büyük velî ve âlimlerin bıraktığı hikmet mirasını bir bütün olarak görür. Böyle bir terbiye, insanı iç âleminde sağlamlaştırır, nefsi disipline eder, iradeyi güçlendirir, şahsiyet inşa eder.İnsan eşyanın esiri olmaktan çıkar, hakikatin şahitliğini üstlenir. Tarihine, inancına ve medeniyet vazifesine sadakatle yürür.Arvasi’nin insan tasavvuru,toplum anlayışı ile iç içe ilerler.Ona göre insan, hem ferdî tekâmül vazifesine sahip hem de medeniyet kurucu bir irade taşır. Büyük medeniyetler, kendi ruhunu keşfetmiş fertlerin omuzlarında yükselmiştir. Nitekim bilgi, ahlâk ve iman arasındaki denge, toplum düzeni, devlet yapısı ve kültürel gelişim için zorunlu zemindir.

 

Arvasi’nin eğitim anlayışı


Arvasi’ye göre eğitim, bir milletin varlık ve istikbal meselesidir. Millî şahsiyet, kültürel devamlılık ve toplumsal ahenk, esasen eğitim yoluyla inşa edilir. Eğitim yalnız bilgi aktarma işi sayılmaz. İnsanın ruh ve karakter terbiyesinin, iman ve ahlâk temelinde yükselmesinin aracıdır. Bu sebeple eğitim, insana yapılan en stratejik yatırım kabul edilir. Arvasi, çocuklardan başlayarak gençlere uzanan bir süreç içinde millî kimliği, İslâmî inancı, ahlâkî sağlamlığı ve teknik kabiliyeti aynı potada buluşturan bir sistem tasavvur eder.

Bir milletin eğitim sistemi, kendi tarihî tecrübesini, kültürel birikimini ve manevî mirasını temel almalıdır. Arvasi’ye göre millî tecrübeden kopuk bir eğitim yozlaşmayı, yalnız tecrübeye yaslanıp çağın ilim ve teknik imkânlarına kapalı kalmak ise geri kalmayı beraberinde getirir. Eğitim hem millî ruha hem beşerî bilgi birikimine yaslanan geniş ufuklu bir sistem hâline gelmelidir. Arvasi, Batı toplumlarının çocuklarına İncil ve klasiklerini öğreterek kültürel süreklilik sağlamasını örnek verir. Türk milletinin de kendi köklerini, tarihini, İslâmî ilimlerini ve millî şahsiyetini merkez alacak bir eğitim sistemine yönelmesini ister.Arvasi, eğitim sisteminde İslâmî terbiye usulünün özgünlüğünü vurgular. Ona göre, Kur’an’dan ve Resûl-i Ekrem’in örnekliğinden beslenen bir terbiye sistemi, insanı hem ruh hem akıl bakımından inşa eder. İman, ahlâk, disiplin, edep, liyakat ve sorumluluk şuuru bu sistemin temelleridir. Eğitim, milletin ham maddesi olan ferdin şahsiyet kazanmasını sağlar.Aile, eğitimin ilk ve en temel kurumudur. Arvasi, çocukların aile ortamında iman, ahlâk ve millî şuurla yoğrulması gerektiğini ifade eder. Aileyi milletin kaderini tayin eden bir çekirdek kabul eder. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren hem Kur’an terbiyesi hem iş disiplini ile donatılmalı, el becerisi kazanmalı, ahlâk ve ibadet şuuru içinde büyümelidir.


Arvasi’nin sanat anlayışı

Seyyid Ahmed Arvasi’ye göre sanat, insanın varlık içindeki konumunu idrak etmesiyle başlayan bir tefekkür yolculuğudur. Maddeyi aşan, ruhu merkeze alan bir idrakten beslenir. Güzellik, yalnız dış görünüşe ya da duyusal hazza bağlı bir keyfiyet değil, varlığın iç ahengini, ilahî nizamın yansımasını ve insanın Rabbine yönelişini sezdiren yüksek bir tecellidir. Bu yüzden estetik duyarlılık ruhi bir kabiliyet sayılır. İnsan, eşyanın görünen suretinde bulunan sınırlı şekilleri aşarak onların ardındaki sonsuz düzene ve ilahî sanatın kudretine yönelir. Arvasi’nin anlayışında sanat, tabiatı taklit ederek donuklaştırmaz. Varlığın ardındaki iradeyi sezdirir, ruhu harekete geçirir ve insana mânâ âleminin kapısını aralar. Bu yaklaşım, İslâm’ın tevhid nazarını estetiğe taşır. Her şeyde bir ölçü, bir sır, bir nizam vardır ve sanatkâr bu sırra nüfuz etmeye çalışır.Sanat, Arvasi için milletin hafızası, şahsiyeti ve ruh dünyasının kristalleşmiş hâlidir. Bir toplumun estetik zevki, tarih boyunca yaşadığı tecrübelerin, mücadelelerin, sevinçlerin ve imanının süzülmüş ifadesidir. Nitekim millî estetik, rastgele oluşmuş bir alışkanlık seviyesinde kalmaz. Milletin kaderi, ruhu ve karakteriyle yoğrulur. Türk-İslâm medeniyetinin sanatında sadelikle beraber yücelik, derinlikle beraber zarafet bulunur. Nakıştan mimariye, musikiden hat sanatına kadar bütün sahalarda görülen bu çizgi, maddenin sınırları içinde kapalı kalmayan, insanı sonsuzluğa ve ilahî hakikate çağıran bir estetik ruhunu ifade eder. Bu sebeple formun ardındaki mânâyı kavramayan her sanat anlayışı eksik kalır. Böylece sanat, varlığın ardındaki tecelliyi anlamaya yönelen bir arayış hâline gelir.

Arvasi, kopyacılığı, şahsiyetsizliği ve kültür yabancılaşmasını en büyük tehlike olarak görür.Ona göre büyük sanatkâr, milletine yaslanır. Çağın imkânlarını ve teknik seviyesini benimser fakat kendi ruh kökünü terk etmeden eser verir. Bu bakımdan sanatçı, hem milletine hem çağının şartlarına borçludur. Batı sanatına hayranlık duyulabilir, fakat esas olan kendi köklerinden doğan estetik istikameti korumaktır.


Arvasi’nin Türk anlayışı


Seyyid Ahmed Arvasi’ye göre Türk-İslâm Ülküsü, bu milletin bin yıllık iman, kültür ve devlet tecrübesinin adıdır. Türk milleti, Satuk Buğra Han devrinden itibaren İslâm’a yönelmiş, bu seçimi sıradan bir kabulleniş şeklinde yaşamamış, aksine imanını tarih boyunca medeniyet kurucu bir iradeye dönüştürmüştür. Türklük, İslâm’ın vakar ve ahlâkıyla yoğrularak şahsiyet kazanmış, İslâm ise Türk’ün fedakârlığı, adaleti ve cihangirlik ruhuyla dünyaya taşınmıştır. Arvasi “Türk-İslâm Ülküsü” olarak isimlendirdiği bu fikirle toplumumuzda Türk’ten İslâm’ı çıkarmaya çalışanlara bir cevap vermiş, sağa sola savrulan ülkücüleri toparlamış, adeta Üstad Necip Fazıl gibi o da bu taraftan nefes vermiştir. Bu nefes doğrultusunda milletin hem manevî hafızasını hem de tarihî misyonunu diri tutmuştur.

 

Arvasi’nin ülküsünde amaç, Türk milletinin inanç ve kültür değerlerine sadık, ilim ve teknoloji ile donanmış, mazlum coğrafyaların umudu hâline gelmiş bir diriliş nesli yetiştirmektir. Bu nesil, ne kuru bir kavmiyetçilik ne de köksüz bir evrenselcilik peşindedir. Türklüğü beden; İslâm’ı ruh kabul eden bu anlayış, milletin şahsiyetini tahkim eder, devleti adalet ve merhamet ekseninde yüceltir. Türk-İslâm Ülküsü, gençliği ümmet şuuruyla, millet sevgisiyle, ahlâkla, disiplinle ve teknik kudretle donatmayı hedefler, milletin, İslâm âleminin ve bütün mazlumların haysiyetini koruyacak bir medeniyet atılımını esas alır.