Muhammed aleyhisselâmın Fazîletleri

Muhammed aleyhisselâmın fazîletlerini bildiren yüzlerce kitap vardır. Fazîlet, üstünlük demektir.

Üstünlüklerinden seksenaltı adedi aşağıda bildirilmiştir:

1-Mahlûklar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselâmın ruhu yaratılmıştır.

2-Allahü teâlâ, Onun ismini Arşa, Cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır.

3-Hindistânda yetişen bir gülün yapraklarında, (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) yazılıdır.

4-Basra şehrine yakın bir nehrde tutulan balığın sağ tarafında Allah, sol tarafında Muhammed (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) yazılı görülmüştür. Bunlara benzeyen vak’alar çoktur. 1975 de Londrada basılmış olan (A History of Fishes) kitabının, ikiyüzüncü sayfasında, kuyruğunda Kur’an-ı kerim harfleri ile (Şânullah) yazılı balığın resmi mevcuttur. Verilen bilgide, kuyruğun diğer tarafında (Lâ ilâhe illallah) yazılı olduğu bildiriliyordu. Bunun misâlleri pek çoktur.

5-Muhammed aleyhisselâmın ismini söylemekten başka vazîfesi olmıyan melekler vardır.

6-Meleklerin Âdem aleyhisselâma karşı secde etmeleri emrolunması, alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru bulunduğu için idi.

7-Âdem aleyhisselâm zamanında namaz için okunan ezanda, Muhammed aleyhisselâmın ismi de söylenirdi.

8-Allahü teâlâ bütün Peygamberlere emretti ki, Muhammed aleyhisselâm sizin zamanınızda Peygamber olursa, ona îman etmelerini ümmetlerinize de emrediniz!

9-Tevrâtta, İncîlde ve Zebûrda Muhammed aleyhisselâm ve dört halîfesi ve eshâbı ve ümmetinden bazıları, güzel sıfatlarla bildirilmiş ve medh olunmuşlardır. Allahü teâlâ, kendinin Mahmûd isminden Muhammed kelimesini çıkararak Habîbine ism koymuştur. Allahü teâlâ, kendi ismlerinden Raûf ve Rahîm ismlerini Habîbine de vermiştir.


10-Dünyaya geldiği zaman, melekler tarafından sünnet edilmiştir.


11-Dünyaya geleceği zaman, çok büyük alâmetler görülmüştür. Tarih ve mevlid kitaplarında yazılıdır.


12-Dünyaya gelince, şeytanlar göke çıkamaz, meleklerden haber alamaz oldular.


13-Dünyaya geldiği zaman, yeryüzündeki bütün putlar, tapınılan heykeller yüzüstü devrildiler.


14-Beşiğini melekler sallardı.


15-Beşikte iken gökteki ay ile konuşurdu. Mübârek parmağı ile işaret ettiği tarafa meyl ederdi.


16-Beşikte iken konuşmaya başladı.


17-Çocuk iken, açıklarda gezerken, başı hizâsında bir bulut da birlikte hareket ederek gölge yapardı. Bu hâl, Peygamberliği başlayıncaya kadar devam etti.


18-Üç yaşında iken ve kırk yaşında Peygamberliği bildirildiği vakit ve elliiki yaşında mîraca götürülürken, melekler göğsünü yardı. Cennetten getirdikleri leğen içinde Cennet suyu ile kalbini yıkadılar.


19-Her Peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselâmın ise, sol kürekteki deri üzerinde, kalbi hizâsında idi. Cebrâîl aleyhisselâm kalbini yıkayıp, göğsünü kapadığı zaman, Cennetten getirdiği mühr ile sırtını mührlemişti.


20-Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.


21-Aydınlıkta gördüğü gibi, karanlıkta da görürdü.


22-Sevr [öküz] burcunun yanında bulunan (Süreyyâ) denilen yıldız kümesindeki yedi yıldızı gözleriyle görüp sayısını bildirmişti. Bu yıldız kümesine Pervin ve Ülker de denilmektedir.


23-Tükrüğü acı suları tatlı yaptı. Hastalara şifâ verdi. Bebeklere süt gibi gıdâ oldu.


24-Gözleri uyurken, mübârek kalbi uyanık olurdu. Bütün Peygamberler de böyle idi.


25-Ömründe hiç esnemedi. Bütün Peygamberler de böyle idi.


26-Teri gül gibi güzel kokardı. Bir fakir kimse, kızını evlendirirken, kendisinden yardım istemişti. O ânda verecek şeyi yoktu. Küçük bir şişeye terinden koydurup verdi. O kız, yüzüne, başına sürünce, evi misk gibi kokardı. Evi (güzel kokulu ev) adı ile meşhûr oldu.


27-Orta boylu olduğu hâlde, uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.


28-Güneş ve ay ışığında yürüyünce, gölgesi yere düşmezdi.


29-Bedenine ve elbisesine sinek, sivri sinek ve başka böcekler konmazdı.


30-Çamaşırlarını ne kadar çok giyse, hiç kirlenmezdi.


31-Her yürüdüğü zaman, arkasından melekler gelirdi. Bunun için, Eshâbını önünden yürütür, arkamı meleklere bırakın derdi.


32-Taş üstüne basınca, taşta ayağının izi kalırdı. Kum üstünde giderken hiç iz bırakmazdı. Açıkta abdest bozduğu zaman, yer yarılıp bevl ve benzerleri toprak içinde kalırdı. Oradan etrâfa güzel kokular yayılırdı. Bütün Peygamberler de böyle idi.


33-Hacâmat kanından içenler oldu. Bunu işitince, (Cehennem ateşi onu yakmaz) buyurdu.


34-Büyük bir mucizesi de, mîraca götürülmesidir. Burak denilen Cennet hayvanı ile Mekkeden Kudüse götürüldü. Oradan göklere ve Arşa götürüldü. Kendisine acâib şeyler gösterildi. Allahü teâlâyı baş gözü ile bilinmeyen bir şekilde gördü. [Fakat bu görmesi, madde âleminin dışında yâni âhiret âleminde oldu.] Bir ânda tekrar evine getirildi. Mîraç mucizesi, başka hiçbir Peygambere verilmedi.


35-Ona ömürlerinde bir kere salât ve selâm okumaları ümmetine farz oldu. Allahü teâlâ ve melekler de, Ona salât ve selâm etmektedir.


36-İnsanlar ve melekler içinde, en çok ilim Ona verildi. Ümmî olduğu hâlde, yâni kimseden birşey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona herşeyi bildirmiştir. Âdem aleyhisselâma herşeyin ismi bildirildiği gibi, Ona da herşeyin ismi ve ilmi bildirilmiştir.


37-Ümmetinin isimleri ve aralarında olacak şeylerin hepsi kendisine bildirildi.


38-Aklı, bütün insanların aklından daha çoktur.


39-İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huyların hepsi Ona ihsân olundu. Büyük şair Ömer bin Fârıda, (Resûlullahı niçin medh etmedin) dediklerinde, Onu medh etmeye gücüm yetmiyeceğini anladım. Onu medh edecek kelime bulamadım demiştir.


40-Kelime-i şehâdette, ezanda, ikâmette, namazdaki teşehhüdde, birçok duâlarda, bazı ibâdetlerde ve hutbelerde, nasihat yapmakta, sıkıntılı zamanlarda, kabirde, mahşerde, Cennette ve her mahlûkun lisanında Allahü teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur.


41-Üstünlüklerinin en üstünü, Habîbullah olmasıdır. Allahü teâlâ, Onu kendisine sevgili, dost yapmıştır. Onu herkesten, her melekten daha çok sevmiştir. Allahü teâlâ, hadis-i kudsîde, (İbrâhîmi Halîl yaptım ise, seni kendime Habîb yaptım) buyurmuştur.


42-(Sana, râzı oluncaya kadar, [yeter deyinceye kadar] her dilediğini vereceğim) meâlindeki Duhâ sûresinin 5. âyet-i kerimesi, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkâm-ı islâmiyyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve galebe ve ümmetine fethler, zaferler ve kıyâmette her türlü şefaat ve tecellîler ihsân edeceğini vaat etmektedir. Bu âyet-i kerime nâzil olduğu [geldiği] zaman, Cebrâîl aleyhisselâma bakarak, (Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına râzı olmam) buyurdu.


43-Gece, uyanık iken, uykuda iken, yalnız iken, çoklukta iken, yolculukta iken, evde iken, harbde iken, gülerken, ağlarken, mübârek kalbi hep Allahü teâlâ ile idi. Bazı zamanlarda ise, yalnız Allahü teâlâ ile idi. Dünyadaki vazîfelerini yapabilmek ve mübârek kalbini beşeriyyet âlemine döndürmek için, zevcesi Âişenin yanına gelip, (Ey Âişe! Birâz benimle konuş [da kendime geleyim]) buyurur, ondan sonra Eshâbına nasihat ve irşâd etmeye giderdi. Sabah namazının sünnetini evinde kılıp, Âişe ile bir miktâr konuştuktan sonra Eshâbına farzı kıldırmak için mescîde giderdi. Bu hal hasâis-i peygamberîdir. Âişe ile konuşmadan dışarı çıksa idi, ilâhî tecellîlerden ve nûrlardan dolayı, yüzüne kimse bakamazdı.


44-Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde, her Peygamberi ismi ile bildirmiştir. Muhammed aleyhisselâmı ise, (ey Resûlüm, ey Peygamberim) diyerek Onu yücelten vasfları ile bildirmiştir.


45-Gayet açık, kolay anlaşılır olarak konuşurdu. Arabî lisanının her lehçesi ile konuşurdu. Çeşidli yerlerden gelip soranlara onların lügati ile cevap verirdi. İşitenler hayrân olurlardı. (Allahü teâlâ, beni çok güzel yetiştirdi) buyurdu.


46-Az kelime ile çok şey anlatırdı. Yüz binden ziyâde hadis-i şerifi, Onun (Cevâmi-ul-kelîm) olduğunu göstermektedir. Bazı âlimler dediler ki, Muhammed aleyhisselâm, islâm dîninin dört temelini, dört hadis-i şerifle bildirmiştir. Bunlar:


(Ameller niyetlere göre değerlendirilir) ve,

(Helâl meydandadır, haram meydandadır) ve,

(Davâcının şâhit göstermesi ve davâlının yemin etmesi lâzımdır)ve,

(Bir kimse, kendine istediğini, din kardeşi için de istemedikce, îmanı kâmil olmaz).

Bu dört hadis-i şeriften birincisi, ibâdet bilgilerinin, ikincisi, muâmelât bilgilerinin, üçüncüsü, husûmât, yâni adalet işlerinin ve siyâset bilgilerinin, dördüncüsü de, âdâb ve ahlâk bilgilerinin temelidir.


47-Muhammed aleyhisselâm mâsum idi. Bilerek ve bilmiyerek büyük ve küçük, kırk yaşından evvel ve sonra, hiçbir günah işlememiştir. Çirkin hiçbir hareketi görülmemiştir.


48-Müslümanların namazda otururken, (Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi) okuyarak, Muhammed aleyhisselâma selâm vermeleri emrolundu. Namazda, başka bir Peygambere ve meleklere karşı söylemek câiz olmadı.


49-Rütbeyi, saltanatı istememiş, Peygamberliği, fakirliği dilemiştir. Bir sabah, Cebrâîl aleyhisselâm ile konuşurken bu gece evimizde yiyecek bir lokmamız yoktu buyurdu. O anda, İsrâfîl aleyhisselâm gelip, (Allahü teâlâ söylediğini işitti ve beni gönderdi. İstersen her elini sürdüğün taş altun olsun, gümüş olsun, zümrüt olsun. İstersen melik olarak peygamberlik yap) dedi. Resûlullah üç kere (Kul olarak Peygamberlik istiyorum) dedi.


50-Başka Peygamberler “aleyhimüssalevatü vetteslimat” belli bir zamanda, belli bir memlekette Peygamberlik yaptı. Muhammed aleyhisselâm ise, yer yüzündeki bütün insanlara ve cinne kıyâmete kadar Peygamber olarak gönderilmiştir. Meleklerin de, hayvanların da, nebâtların da, cansızların da, kısaca bütün mahlûkların Peygamberi olduğunu bildiren âlimler de vardır.


51-Bütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmıştır. Mü’minlere faydası meydandadır. Başka Peygamberlerin zamanındaki kâfirlere, dünyada azâblar yapılır, yok edilirlerdi. Ona îman etmiyenlere dünyada azâb yapılmadı. Birgün, Cebrâîl aleyhisselâma, (Allahü teâlâ benim âlemlere rahmet olduğumu bildirdi. Benim rahmetimden sana da nasip oldu mu?) buyurdu. Cebrâîl de, (Allahın büyüklüğü, dehşeti karşısında, sonumun nasıl olacağından hep korku içindeydim. Emîn olduğumu bildiren âyetleri [Tekvîr sûresindeki 20 ve 21. âyetleri] getirince, bu medh ile müdhiş korkudan kurtuldum, emîn oldum. Bundan büyük rahmet olur mu?) dedi.


52-Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın râzı olmasını istemiştir. [42. fazîlette bildirdiğimiz gibi, Allahü teâlâ O râzı oluncaya kadar istediğini verecektir. Bu husûs, Duhâ sûresinde bildirilmiştir.]


53-Başka Peygamberler, kâfirlerin iftirâlarına kendileri cevap vermiştir. Muhammed aleyhisselâma yapılan iftirâlara ise, Allahü teâlâ cevap vererek, Onun müdâfe’asını yapmıştır.

54-Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin sayısı, başka Peygamberlerin “aleyhimüssalevatü vetteslimat” ümmetlerinin sayıları toplamından daha çoktur. Onlardan daha üstün ve daha şereflidirler. Cennete gireceklerin üçte ikisinin bu ümmetten olacağı, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.

55-(Mevâhib-i ledünniyye)de diyor ki, (Ümmetimin dalâlet üzerinde birleşmemelerini Rabbimden diledim. Kabûl eyledi) hadisi meşhûrdur. Başka bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ sizi üç şeyden korumuştur. Bunlardan biri, dalâlet üzerinde birleşmekten korumuştur. İkincisi, sârî [bulaşıcı] hastalıktan ölen, şehit sevabına kavuşur. Üçüncüsü, iki sâlih müslüman, bir müslüman için, hayrlıdır [iyi biliriz] diyerek şâhit olursa, o müslüman Cennete gider) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Eshâbımın ihtilâfı, sizin için rahmettir) ve (Ümmetimin ihtilâfı, [amelde mezheplere ayrılması], rahmettir) buyurdu. Onun ümmeti hakkı, doğruyu bulmak için çalışırlarken, ihtilâfa düşerler. Bu çalışmaları ise, rahmete sebep olur. Bu hadis-i şerifi iki kimse inkâr etmiştir: Biri mâcin, ikincisi mülhiddir. Mâcin, dîni dünya kazancına âlet eden hîlecidir. Mülhid de, âyet-i kerimelere dünya çıkarlarına göre mâna vererek kâfir olan sapıktır. Yahyâ bin Sa’îd diyor ki, İslâm âlimleri kolaylaştırıcıdırlar. Bir işe, birisi helâl demiş, başkası haram demiştir. Sâlih insanlar için helâl dediklerine, fesat zamanında haram demişlerdir.


Yukarıdaki hadis-i şerifler gösteriyor ki, (İcmâ-ı ümmet) yâni, müctehid denilen âlimlerin sözbirliği, (Edille-i şer’ıyye)dendir. Yâni, din bilgilerinin dört kaynağından birisidir ve dört mezhep haktır. Mezhepler, müslümanlar için Allahü teâlânın rahmetidirler.


56-Resûlullaha verilecek sevaplar, diğer Peygamberlere verilecek sevaplardan kat kat ziyâdedir. Makbûl bir ibâdet ve hayrlı bir iş işleyene verilen sevap kadar bunun hocasına da verilecektir. Hocasının hocasına dört misli, onun hocasına sekiz misli, onun da hocasına onaltı misli olmak üzere, Resûlullaha kadar her hocaya talebesinin iki misli sevap verilecektir. Meselâ, yirminci hocasına beşyüz yirmidört bin ikiyüzseksensekiz sevap verilecektir. Muhammed aleyhisselâma, Ümmetinin herbir işinden sevap verilecektir. Muhammed aleyhisselâma herbir işinden verilecek olan sevapların sayısı, bu hesaba göre düşünülürse, hepsinin miktârını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Selef-i sâlihînin, sonra gelenlerden daha eftâl, daha üstün oldukları bildirildi. Sevap sayısı bakımından bu üstünlük meydandadır.


57-Kendisini, ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak, uzaktan kendisine seslenmek, yolda önüne geçmek haram edilmiştir. Başka Peygamberlerin “aleyhimüssalevatü vetteslimat” ümmetleri,kendilerini ismleri ile çağırırlardı.


58-İsrâfil aleyhisselâm da Muhammed aleyhisselâma çok kere gelmiştir. Başka Peygamberlere “aleyhimüssalevatü vetteslimat” yalnız Cebrâîl aleyhisselâm gelmiştir.


59-Cebrâîl aleyhisselâmı melek şeklinde iki kere görmüştür. Başka hiçbir Peygambere “aleyhimüssalevatü vetteslimat” melek şeklinde görünmemiştir.


60-Kendisine Cebrâîl aleyhisselâm yirmidört bin kere gelmiştir. Başka Peygamberlerden “aleyhimüssalevatü vetteslimat” en çok olarak Mûsâ aleyhisselâma, dörtyüz kere gelmiştir.


61-Allahü teâlâya Muhammed aleyhisselâm ile, yemin vermek câiz olup, başka Peygamberlerle ve meleklerle câiz değildir.


62-Muhammed aleyhisselâmdan sonra, mübârek zevcelerini “radıyallahü teâlâ anhünne” başkalarının nikâhla almaları haram edilmiş, bu bakımdan müminlerin anneleri oldukları bildirilmiştir.


Başka Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslimât” zevceleri kendilerine yâ zararlı olmuş veya faydasız olmuşlardır. Muhammed aleyhisselâmın mübârek zevceleri “radıyallahü teâlâ anhünne” ise, dünya ve âhiret işlerinde, kendisine yardımcı olmuşlar, fakirliğe sabr etmişler, şükretmişler ve islâmiyeti yaymakta çok hizmet etmişlerdir.


63-Resûlullahın mübârek kızları ve zevceleri “radıyallahü teâlâ anhünne”, dünya kadınlarının en üstünleridir. Eshâbının hepsi de, Peygamberlerden başka, bütün insanların en üstünleridir. Şehirleri olan Mekke-i mükerreme ve sonra Medîne-i münevvere, yer yüzünün en kıymetli yerleridir. Mescîd-i şerifinde kılınan bir rekât namaza, bin rekât sevabı yazılır. Başka ibâdetler için de böyledir. Kabri ile minberi arası, Cennet bahçesidir. (Öldükten sonra beni ziyâret eden, diri iken etmiş gibidir. Haremeynden birinde ölen bir mümin, kıyâmet günü emîn olarak diriltilir) buyurdu. Mekke ve Medîne şehirlerine (Haremeyn) denir.


64-Neseb ve sebep bakımından, yâni kan ve nikâh bakımından olan akrabâlığın kıyâmette faydası yoktur. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” akrabâsı bundan müstesnâdır.


65-Herkesin soyu oğlundan devam eder. Muhammed aleyhisselâmın soyu ise, Kızı Fâtımadandır. Bu husûs, hadis-i şerif ile de bildirilmiştir.


66-Onun mübârek ismini taşıyan hakîkî müminler Cehenneme girmeyecektir.


67-Onun her sözü, her işi doğrudur. Her ictihâdı, Allahü teâlâ tarafından doğrulanmıştır.


68-Onu sevmek herkese farzdır. (Allahü teâlâyı seven, beni sever) buyurdu. Onu sevmenin alâmeti, dînine, yoluna, sünnetine ve ahlâkına uymaktır. Kur’an-ı kerimde meâlen, (Bana uyarsanız, Allahü teâlâ sizi sever) demesi emrolundu.


69-Onun ehl-i beytini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmek vâcibdir. (Ehl-i beytime düşmanlık eden münâfıktır) buyurmuştur. Ehl-i beyt, zekât alması haram olan akrabâsıdır. Bunlar, zevceleri ve dedesi Hâşimin soyundan olan müminlerdir ki, Alînin, Ukaylin, Câfer Tayyarın ve Abbâsın soyundan olanlardır.


70-Eshâbının hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmek vâcibdir. (Benden sonra, eshâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onları sevmek, beni sevmektir. Onlara düşman olmak, bana düşman olmaktır. Onları inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitir. Allahü teâlâ, kendisini incitene azâb eder) buyurdu.


71-Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâma, gökte iki ve yerde iki yardımcı yaratmıştır. Bunlar Cebrâîl, Mikâîl ve Ebû Bekr ve Ömerdir “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.


72-Her insanın cinden bir arkadaşı vardır. Bu şeytan kâfirdir. Vesvese vererek, îmanını almaya, günah yaptırmaya çalışır. Resûl aleyhisselâm, arkadaşı olan cinnîyi îmana getirmiştir.


73-Erkek, kadın, büyük yaşta vefât eden herkese kabrinde Muhammed aleyhisselâm sorulacaktır. Rabbin kimdir denildiği gibi, Peygamberin kimdir denilecektir.


74-Muhammed aleyhisselâmın hadis-i şeriflerini okumak ibâdettir. Okuyana sevap verilir. Hadis-i şerif okumak için, abdest almak, temiz elbise giymek, güzel koku sürünmek, hadis-i şerif kitabını yüksek bir yere koymak, okuyanın dışarıdan gelenler için ayağa kalkmaması ve dinliyenlerin birbirleriyle konuşmamaları müstehâbdır. Hadis-i şerifleri devamlı okuyanların yüzleri nûrlu, parlak ve güzel olur. Kur’an-ı kerim okurken de, bu edebleri gözetmek lâzımdır.


75-Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” vefât edeceği zaman, Cebrâîl aleyhisselâm gelip, Allahü teâlâdan selâm getirdi ve hâtırını sorduğunu söyledi. Vefât edeceğini bildirdi. Kendisi ve ümmeti için çok müjdeler verdi.


76-Mübârek ruhunu almak için, Azrâîl aleyhisselâm, insan şeklinde geldi. İçeri girmek için izin istedi.


77-Kabrinin içindeki toprak, her yerden ve Kâbeden [ve Cennetlerden] daha eftaldir.


78-Kabrinde, bilmediğimiz bir hayat ile diridir. Kabrinde Kur’an-ı kerim okur, namaz kılar. Bütün Peygamberler de “aleyhimüssalevâtü vetteslimât” böyledir.


79-Dünyanın her yerinde Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” salevât okuyan müslümanları işiten melekler, kabrine gelip haber verirler. Kabrini hergün binlerce melek ziyâret eder.


80-Ümmetinin amelleri ve ibâdetleri her sabah ve akşam kendisine gösterilir. Bunları yapanları da görür. Günah işliyenlerin affolması için duâ eder.


81-Kabrini ziyâret etmek, kadınlara da müstehâbdır. Başka kabirleri ise, yalnız tenhâ zamanlarda ziyâret etmeleri câizdir.


82-Diri iken olduğu gibi, vefâtından sonra da, dünyanın her yerinde, her zaman Ona tevessül edenlerin, yâni Onun hâtırı ve hurmeti için istiyenlerin duâsını Allahü teâlâ kabûl eder. Bir köylü, türbesi yanına gelip, (Yâ Rabbî! Köle âzâd etmeyi emrettin. Bu senin Peygamberindir. Ben de, kölelerinden biriyim. Peygamberinin hâtırı için, beni Cehennem ateşinden âzâd et!) dedi. (Ey kulum! Niçin yalnız kendinin âzâd olmasını istedin? Bütün kullarımın âzâd olmalarını niçin istemedin? Haydi git! Seni Cehennemden âzâd ettim) sesi işitildi.


Evliyânın meşhûrlarından Hâtim-i Esam, Resûlullahın türbesinin yanında durup, (Yâ Rabbî! Peygamberinin kabrini ziyâret ettim. Beni, eli boş olarak çevirme!) dedi. (Ey kulum! Habîbimin kabrini ziyâret etmeni kabûl ettim. Seni ve seninle berâber ziyâret edenleri mağfiret ettim) sesi işitildi. [Hâtim-i Esam Belhî, 237 [m. 852] de vefât etti.]


İmâm-ı Ahmed Kastalânî “rahmetullahi aleyh” diyor ki, birkaç sene hastalık çektim. Doktorlar çâresini bulamadı. Mekkede bir gece Resûlullaha çok yalvardım. O gece rü’yâda bir kimse gördüm. Elindeki kâğıdda, (Burada Ahmed Kastalânînin hastalığı için, Resûlullahın izni ile ilâcı yazılmıştır) okudum. Uyandığımda hastalığım kalmamıştı.


Kastalânî yine diyor ki, bir kızcağız sârâ hastalığına yakalanmıştı. İyi olması için Resûlullaha çok yalvardım. Rü’yâmda bir kimse, kızcağızı hasta yapan cinnîyi bana getirdi. Bunu sana Resûlullah gönderdi dedi. Cinnîye darıldım, bağırdım. Kızcağızı incitmiyeceği için bana yemin verdi, uyandım. Kızcağızın sârâ hastalığından kurtulduğunu haber aldım.


83-Kabirden ilk önce Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kalkacaktır. Üzerinde Cennet elbisesi bulunacaktır. Burak üzerinde mahşer [toplantı] yerine gidecektir. Elinde (livâ-ül-hamd) denilen bayrak olacaktır. Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracaktır. Hepsi, bin sene beklemekten, çok sıkılacaklardır. Önce Âdem, sonra Nuh, sonra İbrâhîm ve Mûsâ ve Îsâ peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslimât” gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını, korktuklarını söyliyecekler, şefaat edemiyeceklerdir. Sonra, Resûlullaha gelip yalvaracaklardır. Secde edip, duâ edecek ve şefaati kabûl olacaktır. Önce, Onun ümmetinin hesabı görülecek, önce sırâttan geçecekler ve Cennete gireceklerdir. Her gittiği yeri nûrlandıracaklardır. Fâtıma “radıyallahü anhâ” sırâttan geçerken (Herkes gözlerini kapasın! Muhammed aleyhisselâmın kızı geliyor) denecektir.


84- Beş yerde şefaat edecektir.


Birincisi, (Makam-ı Mahmûd) denilen şefaatı ile, bütün insanları mahşerde beklemek azâbından kurtaracaktır.

İkincisi, şefaatı ile, çok kimseyi hesapsız Cennete sokacaktır.

Üçüncüsü, günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.

Dördüncüsü, sevâbı ve günahı müsavi olup, (A’râf) denilen yerde bekliyenlerin Cennete gitmelerine şefaat edecektir.

Beşincisi, Cennette olanların derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir. Şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi hesapsız Cennete gireceklerdir.


85- Hadis-i kudsîde, (Sen olmasaydın, hiçbirşeyi yaratmazdım) buyuruldu.


86-Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” Cennette bulunduğu makamın ismi (Vesîle)dir. Burası Cennetin en yüksek derecesidir. Cennette bulunan herkese birer dalı yetişecek olan (Sidret-ül-müntehâ) ağacının kökü oradadır. Cennettekilere her nîmet, bu dallardan gelecektir.

Akıllı Kimse Kimdir?

Mevlana Hâlid-i Bağdâdi “kuddise sirruh” hazretleri buyuruyor ki; “Bu yolun büyükleri kendilerine bağlı olanlardan gâfil değildir. Onlara kimse kafa tutamaz. Onlara kafa tutanın işi de, başı da, saâdeti de gider. Evliyânın kalbleri, ilâhî nûrların çıkıp geldiği kaynaklardır. Onların hoşnut olduğundan, Hak teâlâ da hoşnuttur. Onların kalblerinde yer eden, büyük devlete kavuşmuştur”.


Dünyâ ve âhıretde huzûr ve se’âdet isteyen Peygamber efendimizi “sallallahü aleyhi ve sellem” sevmeli, Onun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, Ona uymalı, Onun ve eshâbının yolundan gitmelidir. Büyükleri tanıma ni’metine şükr etmek, başkalarına da anlatmakla olur. Akıllı kimse, hayrı ve şerri bilen kimse değildir. Akıllı kimse; hayrı gördüğünde ona tâbi olan, şerri gördüğünde ondan kaçınan kimsedir.

AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİNİN NASİHATNAMESİ

Evlâd!

Her işe besmele ile başla, zikrin daima Hüdâ’yı hamd olsun.

Daima temiz ol. Dinine bağlan, cehennem azabından da kork.

Tembel olma; namaza önem ver, o namazın nuruyla doğruluğa devam et. Gece ve gündüz Hüdâ’ya tazarru üzere ol.

Kâr ve kazancına isyan etme. Kim kâr ve kazancına isyan ederse, o rızkını azaltmış olur.

Nimetlere şükret, belalara sabret; böyle yapan gönül aynasını nurlandırır.

Dünya neşeleri ile mağrur olma; sultanların iltifatına sevinme.

Kimseye sitem ve cefa etme; böyle yapan Hüdâ’ya dost olamaz.

Ömrün uzun olsun istersen, çok çok ihsan ve ikramda bulun.

Dilinde olanları halka yayma, gece gibi ol, sırrını ifşa etme.

Hiç kimsenin nimetine hased etme, gücün yeterse hased kapısına sed çek.

Kimseyi çekiştirip kötüleme; keendi nefsini başkalarına medheyleme.

Geçici şeylere önem verme; vaktine göre hareket et. İçinde bulunduğun hali gözet.

Verdiğini alma; tüccar gibi ol.

Nâmahreme bakma, çünkü o kişiye gaflet verir.

Başkalarını kötüleme, yalan ve iftira atma, kimsenin kalbini kırma.

Evinde örümcek bırakma.

Atanı, anne ve babanı isimleri ile çağırma.

Ekmek kırıntılarını ayak altında bırakma. Eğer düşen ekmeği alır yersen zengin olursun.

Senden üstün kişilerin önünde yürüme; onlara karşı edepli, mütevazi ve ikramlı ol.

Elbiseni başının altına koyma; sarığını oturduğun yerde sarma.

Dişinle dişini kesme, tırnağınla dişini karıştırma.

Elbiseni ayakta giyme ve üzerinde dikmekten kaçın.

Tatlı yemek zihni ve zekayı genişletir.

Bir azize sordular: “Unutkanlık nedendir?” O da cevap verdi:

Allah’a isyandan kaçının.

Tarağı ortak kullanma; yabancının tarağına el sürme.

Başkalarının misvakına da ortak olma, “Sivak” ona işarettir.

Çırayı (ateş, mum vs.) üfleyerek söndürme. Çünkü onun dumanı aklı karıştırır.

Gece ev süpürme. Cünüp iken yemek yeme çünkü bu gam verir.

Gece aynaya bakmak hatadır. Yalnız olarak bir evde yatmaktan kaçın.

Çok uyumak kazancı azaltır. Çıplak yatmak kişiyi fakir kılar.

Akıllı isen yalnız olarak sefere çıkma; bunda çok tehlike vardır.

Geceleri uyanık ol. Seher vakitleri Rabbini zikret.

Çok cima etmek, ekşi yemek, çok koku sürünmek şüphesiz ki kişiyi ihtiyarlatır.

Cânu gönülden bu tavsiyeleri tutarsan fayda görürsün. Mümkün olduğunca bunlara riâyet edin.

Söyleyeceğim söz budur. Vallâhü e’lemü bi’s-sevâb.


Kaynak: Miftâhu’l-İrşâd

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

*Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bir gün *Efendi* hazretlerine gitdim, bakdım, Efendi çok üzgün, korkdum tabii. *Hayrdır inşallah* dedim. Efendi hazretleri beni görünce anlatdı. Buyurdu ki: 


Hilmi, filân kişi bize, bu câmiye, çuvalla *Pirinç* gönderdi, çok *Şeker* gönderdi, çok *Un* gönderdi, böyle çok iyilikleri var. 


*Fakat, Allah bana bir imkân verse, her zerresini geri iâde ederim. Hepsini iâde ederim, ona o kadar kırıldım!* buyurdu. 


Sonra ne oldu biliyor musunuz? 


O kimse, oranın eşrâfından biriydi, ama çok *Zelîl* oldu, *Aklı* gitdi, afedersiniz sokaklarda pisliğini yapar hâle geldi. Tövbe yâ Rabbî, Allah muhâfaza etsin. 

********

Efendi hazretlerine giderdim. Ellerinden öperdim, otururduk, *Sohbet* ederdik. Sabah namâzında giderdim, tâ yatsıya kadar otururdum. 


Başkaları da gelir, onlar bahçede oyun oynarlar, koşarlar, zıplarlar. Ben ise hiç bahçede oyun filân oynamazdım. Hep Efendi’nin yanında olurdum. 


Mübârek anlatır, anlatır, sonunda; *Anladın mı?* diye sorardı. Ben de; *Evet efendim anladım*, derdim. Bir gün yine Efendi ile bahçede oturuyorduk. 


*Beni dinliyen kazanır, ama dinliyen yok, dinliyen yok!* buyurdu, iki defâ söyledi. Sonra bana bakıp; *Ama sen dinlersin değil mi?* diye sordu Mübârek. 


Ben hemen; *Evet efendim dinlerim*, dedim. Onların himmetleri işte, onların teveccühleri. Bütün bu hizmetler, Efendi yi dinlememizin bereketi kardeşim. 

********

Allahü teâlâdan ümit kesmek olmaz kardeşim. Hattâ O’nun mağfiretinden ümit kesmek, *Küfr* olur. Neden? Çünkü, Kur’ân-ı kerîmde çok yerde geçiyor. 


*Benden ümit kesmeyin!* diyor Allahü teâlâ. Öyleyse O’ndan ümîdini kesen, Kur’ân-ı kerîme karşı gelmiş olur, mâzallah *Kâfir* olur. 


Ama efendim, benim günâhım çok derseniz, evet, senin günâhın çok. Ama Allahü teâlânın afvı ve mağfireti daha *Çok*, hattâ *Sonsuz*. Onun için ümit kesmek yok. *Ümitli* olacağız. 


Sizin her adımınıza *Sevap* var kardeşim. Bütün ibâdetlerin en kıymetlisi nedir biliyor musunuz?; *Emr-i mâruf* ve *Nehy-i münker* dir. İşte siz, bunu yapıyorsunuz. Ne mutlu size.

Seve Seve Müslimân Oldu

 Bir gazâda İmâm-ı Alî "radıyallahü anh" hazretleri, bir kâfiri yere yıkıp öldüreceği sırada, canından ümmîdini kesen bu adam, ağzında olan bütün pislikleri, İmâmın yüzüne püskürtmüşdü. Yüzü gözü pislik içinde kalan İmâm, kâfiri öldürmekden vazgeçmişdi. Gözleri dönmüş, aklı gitmiş olan kâfir, dahâ şaşırıp; niye durdun, korkdun mu, dedi. Hazret-i Alî "radıyallahü anh" kâfiri bırakıp, (Seni önce müslimân olmadığın için, Allahü teâlânın emri ile öldürecekdim. Şimdi ise, yapdığın bu pislikden dolayı nefsim sana karşı düşman oldu. Şimdi öldürürsem, nefsim için öldürmüş olurum. Allahü teâlânın emrini değil, nefsimin isteğini yapmış olurum. Böylece, seni öldürmekle sevâb kazanacağım yerde, günâh işlemiş olurum) buyurdu. Kâfir, bu sözleri işitince, imâm-ı Alînin vicdânının dayanmış olduğu İslâm dîninin üstünlüğüne hayran kalarak, bütün kalbi ile Kelime-i şehâdet getirdi. Seve seve müslimân oldu. Birkaç dakîka önce, can düşmanları iken, şimdi kucaklaşarak kardeş oldular.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bu büyükleri tanıyan, çok *Şanslı* kardeşim. Bu büyükleri tanıdıkdan sonra, başka şeylerde izzet ve şeref aramak, *Ahmaklık* dır, *Akılsızlık* dır. 


Çünkü en büyük şeref, o büyükleri *Tanımak* dır, daha büyük şeref yok ki onu bulasın. Bu ni’mete kavuşan, dünyâ ve âhiret *Ni’metleri* nin hepsine kavuşmuş demekdir. 


Eğer başka şeyler aramaya kalkarsa, *Zirve* den aşağı yuvarlanır efendim, Allah korusun, tehlikeli. Çünkü dünyâda en zor şey, bu büyükleri *Tanımak* dır. Bu da, bir  *Nasip* işidir. 


Cenâb-ı Hak kime nasîb ederse, o kavuşur. Yâni Allahın *Seçdiği* kimselere nasîb olur bu devlet. O, seçdiklerini kavuşdurur, meselâ *Biz* kavuşduk efendim.


Öyleyse biz hepimiz *Seçildik*. Çünkü bu yolu biz bulmadık ki, Allahü teâlâ ihsân etdi efendim, bedâva kavuşduk. 


Şâh-ı Nakşibend hazretleri; *Mâ fadliyânim!* buyuruyor. Ne demek bu? Yâni, *Biz seçildik!* buyuruyor Mübârek. 

********

Çok zengin bir adam varmış, gurûrla yolda giderken yerde bir *Böcek* görmüş. Bir tekme vurup öldürmüş böceği, *Hor* görmüş yâni. 


Ama aynı gün ayağında bir *Yara* çıkıyor adamın ve gitdikçe büyüyor, hiç bir ilâç kâr etmiyor efendim, hiçbir okuma fayda vermiyor. Yara devâmlı büyüyor. Adam çâresiz.


En sonunda ona demişler ki: *Falan yerde bir mübârek zât var, bilse bilse o bilir bunun çâresini*. Koşuyor o adrese, kapıyı çalıyor. O zât, buyurun diyor, içeri alıyor. 


Adam gösteriyor yarasını, *Efendim, bu yara her gün büyüyor, hiç bir ilâç kâr etmedi, biz çâre bulamadık* diyor. 


O mübârek zât yarayı görür görmez, *Bunun tek bir çâresi var* buyuruyor. Adam seviniyor. *Aman hocam söyleyin, nedir o çâre?* diyor. 


O zât diyor ki: *Bir böcek var, o böceğin külü iyi gelir bu yaraya*. Adamcağız; *O hangi böcek?* deyince, târif ediyor Mübârek. 


Meğer o *Böcek* miş, tekme vurup öldürdüğü böcek. Hakîkaten bir defâda yarası iyi oluyor adamın.

Mel'un Şimir'in saliha hanımı

Muharrem ayının onuncu günü (Miladi 680 Hicri 61 senesi) hazret-i Hüseyin, yetmiş kişi ile Kerbelâ’da şehîd edildi. Şimir (Şemmer) isimli bir mel’un onu kılıçla şehid ettikten sonra mübarek başını kesti... 

Vâkıdî “rahmetullahi aleyh” şöyle bildirmiştir: “HİÇ ALLAH’TAN KORKMADIN MI?” 

Mel’ûn Şimir, hazret-i Hüseyin’in “radıyallahü anh” mübârek başını kestikten sonra, bir torbaya koyup evine getirdi. Hanımı, gece dışarı çıktığında, oradan bir nûrun göklere yükseldiğini gördü. Yanına yaklaşınca bir ses işitti. Hemen kocası Şimir‘in yanına gidip, durumu anlattı ve “onun altında ne vardır?” diye sordu. Şimir, “Bir hâricînin başıdır. Yezîd’e götürüyorum, bana çok mâl verir” dedi. Hanımı, “Adı nedir?” diye sordu. “Hüseyin bin Alî’dir” deyince, kadıncağız bir çığlık attı ve bayılıp düştü... Kendine geldiğinde, kocasına, “Hiç Allah’tan korkmadın mı? Âlemlerin seyyidinin göz nûrunun başını nasıl kestin!” dedi. Sonra ağlayarak, Şimir’in yanından çıktı... 

Şimir uyuyunca, hazret-i Hüseyin’in mübârek başını alıp öptü ve odasına götürdü... Gece ilerleyince, kadını uyku bastırıp, uyudu. Rü’yâsında evinin yarıldığını ve her tarafı bir nûrun kapladığını gördü. Bir beyâz bulut içinde iki kadın geldi. Hazret-i Hüseyin’in başını alıp ağlaştılar. “Bu iki kadın, hazret-i Hadîce ve hazret-i Fâtımadır” “radıyallahü anhümâ” dediler. Sonra yüzü ay gibi parlayan bir kimse geldi. “Bu, Muhammed aleyhisselâmdır” dediler. Sağ tarafında hazret-i Hamza, Ca’fer-i Tayyâr ve diğer Eshâb-ı kirâm vardı. Ağlaştılar... 


“ARTIK SENİNLE YAŞAYAMAM!”

Hazret-i Hadîce ve hazret-i Fâtıma, Şimir’in hanımının yanına gelip, “Senin bizim üzerimizde hakkın çoktur. Ne istersin?” dediler. “Cennette sizinle birlikte olayım” dedi. “Seni bekliyoruz” dediler... 

Sabâhleyin kocası Şimir gelip, hazret-i Hüseyin’in mübârek başını istedi. Hanımı vermedi. “Artık seninle yaşayamam, beni boşa!” dedi. Şimir de boşadı. Fakat mübârek başı yine vermedi. “Ölürüm de yine vermem” dedi. Şimir kadını öldürdü ve hazret-i Hüseyin’in mübârek başını aldı...

Büyük âlim ve velî Abdülvehhâb-ı Şa’rânî hazretleri diyor ki: 

“Hazret-i Hüseyin’in mübârek başı Şâm’dan Medîne’ye getirildi. Medîne vâlîsinin emri ile, mübârek başı kefenlenip Bakî’ Kabristânında, Fâtıma-tüzzehrâ hazretlerinin mübârek kabri yanına defnolundu.” Allahü teala şefaatine nail eylesin. Amin.

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bizim kitaplar, birer *Mücevher* kardeşim. Okuyan çok istifâde eder. Çünkü kendimden bir şey yazmıyorum. Falanca kitapda *Şöyle*, filanca kitapda *Böyle* yazıyor, diye yazıyorum. 


Bizim kitaplar, hep islâm âlimlerinin yazılarıdır. Bizim ilâvelerimiz varsa, onlar da *Efendi* hazretlerinden duyduğum, öğrendiğim *Bilgiler* dir.


İşte bizim kitaplar, hep *Büyükler* in yazıları olduğu için bütün dünyâ hayrân kalıyor. Elhamdülillah, bunlar hep *Efendi* hazretlerinin bereketi.


Onun himmeti kardeşim. Bizimle alâkası yok. Efendi hazretlerini görmeseydik, bu kitapların *İsmi* ni bile işitmezdik, değil basdırmak. 


*Evliyâ-i kirâm* ın, vefâtlarından sonra da kerâmetleri devâm eder. Hattâ himmetleri, tasarrufları, yardımları daha *Fazla*, daha *Kuvvetli* olur. 


Zâten Seâdet-i Ebediyye kitâbında yazılı. Allahü teâlâ, her zaman, her yerde *Hâzır* ve *Nâzır* dır. Her yerde ve her zaman. *Evliyâ* ise, çağrıldıkları zaman orada *Hâzır* olurlar. 


Ondan evvel hâzır değildir Evliyâ. Onlara tevessül edilirse, isti’âne edilirse, istigâse edilirse, hemen ruhları orada *Hâzır* olur. 


Hele böyle hayâtda iken bulundukları, bildikleri *Yer* ve *Mekân* olursa, oradaki irtibâtları daha çok devâm eder onların. Hattâ kıyâmete kadar devâm eder. 


Birbirimize duâ edelim kardeşim. Ben, beş vakit namâzımda; *Hizmetlerimize iştirak eden, yardım eden din kardeşlerimize!* diye hepinize duâ ediyorum. 


Efendi hazretlerinin, hiç *Sert* konuşduğunu görmedim. Dâima güler yüzlü, tatlı dilli idi. Ama bir gün, ikimiz berâber oturuyorduk. 


O günlerde annem ve kız kardeşlerim, benim *Tıbbiye* den *Eczâcı* ya geçdiğimi bir türlü istemiyor, ileri geri konuşuyorlardı. Bu hâli *Efendi*’ye söyleyip dedim ki: 


Efendim, o kadar üzüldüm ki, onları susdurmak için; *İleri varmayın, fazla üzerime gelmeyin, yoksa intihâr ederim!* dedim. 


Ben böyle söyleyince, Efendi hazretleri bi kaşlarını çatdı. *Ne dedin ne dedin? Bir daha senin ağzından bu lâfı işitmiyeyim!* dedi. Lâfını bile duymak istemedi.

ABDÜLFETTÂH-I BAĞDÂDÎ AKRÎ HAZRETLERİ

İstanbul'un en yüksek üç evliyâsından biri. İsmi Abdülfettâh-ı Bağdâdî el-Akrî'dir. 1778 (H.1192) senesinde doğdu. Kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen âlim ve evliyânın en meşhurlarından olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin sohbetlerinde yetişip olgunlaştı. Onun emriyle İstanbul'a gelip senelerce insanlara hak yolu öğretmek vazîfesiyle meşgul oldu. 1865 (H.1281) senesi Muharrem ayının dokuzuncu Cumâ günü vefât etti. Kabr-i şerîfi Üsküdar'da Eski Vâlide Câmiinden Karacaahmed mezarlığına çıkan yol ile SelimiyeBağlarbaşı caddesinin kesiştiği köşedeki Şeyhül islâm Ârif Hikmet Beyin kabristanındadır.


Abdülfettâh Efendi, küçük yaşta Bağdâd'ın tanınmış âlimlerinden ilim öğrendi. Çok zeki olup kısa zamanda Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Gayret ve devamlı çalışması ile de arkadaşlarının ve hocalarının dikkatini çekti. Genç yaşta tefsîr, hadîs ve bilhassa fıkıh ilminde mütehassıs bir âlim oldu.


Din ilimlerinde kendisini yetiştiren Abdülfettâh Efendi tasavvuf adı verilen Resûlullah efendimizin mübarek kalbinden çıkıp evliyânın kalplerine gelen bilgilere de sâhib olmak istedi. Asrının en büyük âlimi, İslâm bilgilerinin mütehassısı Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine talebe oldu. Bundan sonra hocasının her emrini yerine getirmek için canla başla çalıştı.


Verilen her vazîfeyi ânında yapardı. Nefsinin hiçbir arzusunu yapmaz, arzu etmediği şeyleri yapardı. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübâhların fazlasını terkeder, dünyâya hiç meyletmezdi. Tek arzusu hocasından hiç ayrılmamak, onun kalplere şifâ olan kıymetli sohbetlerini dinlemek, verdiği vazîfeyi canı pahasına da olsa yerine getirmekti. Dertlere, sıkıntılara, meşakkatlere çok dayanıklı idi. Gelen sıkıntıları gülerek karşılar, verenin Allahü teâlâ olduğunu düşünerek sevinirdi. Hattâ, dert ve belâ gelmediği zaman; "Rabbimin husûsî ihsânına kavuşamadım." diye üzülürdü.


Hocası Mevlânâ Hâlid hazretleri, bu güzel hasletlerini bildiği için, ona en zor işleri yaptırır, diğer talebeleri ile haberleşmeye bunu gönderirdi. Yolculukta herhangi bir vâsıtaya, bineğe binmesini yasaklamıştı. Yaya gitmesini emrederdi. O da bunu zevk ile yapar, çok uzak yolculuklara hiçbir şeye binmeden giderdi. Yürüyerek, yolculuk ânında doğan mihnetlere, sıkıntılara katlanarak nefsini terbiye eder, rûhunun yüksek derecelere vâsıl olmasını sağlardı. Vazîfeli olarak İstanbul'a iki defâ yaya gitmişti. Bu tahammülü sebebiyle hocasının iltifâtlarına kavuştu ve önde gelen talebeleri arasına girdi. Öyle ki artık hocasının evine girer çıkar, hizmetini ve işlerini görürdü. Bu hizmeti netîcesinde çok faydalara kavuştu. Kendisine insanları yetiştirmek, ilim ve edeb öğretmek izni verildi.


Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin ilminin derinliği, evliyâlığının üstünlüğü, dünyânın her tarafına yayılmıştı. Her yerden akın akın talebeler, onun ilminin bir damlasına kavuşmak için geliyordu. Saltanat şehri olan İstanbul'dan da pekçok kimse, Bağdad'a gidip, onun talebesi olmakla âhirette yüksek derecelere kavuşmak istiyorlardı. İsteklilerin hepsinin Bağdad'a gitmesi mümkün değildi. Bu sebeple Mevlânâ Hâlid hazretleri, Hak âşıklarının yanan rûhlarını serinletmek için Abdülfettâh-ı Bağdâdî'yi İstanbul'a gönderdi.


Abdülfettâh hazretleri, İstanbul'un Üsküdar semtinde Karacaahmed Kabristanı ile Bağlarbaşı arasında, Nûh Kuyusu mevkiindeki dergâha yerleşti. Bunu işitenler dergâha akın ettiler. Abdülfettâh hazretleri, bu Hak âşıklarının hasta ve ölü rûhlarına hayat veriyor, kararan kalplerine nûr akıtarak Ahrâriyye yolunun Müceddidî ve Hâlidiyye kolunun feyzlerini sunuyordu. Kısa zamanda, devlet erkânından vezîrler, komutanlar, paşalar, âlimler, velîler onun talebesi olmak için etrâfını doldurdular. O âb-ı hayat pınarı, herkesi kâbiliyetlerine göre yetiştiriyordu. Bu şekilde senelerce çalışarak, pekçok kimsenin hidâyete kavuşmasına vesîle oldu.


Abdülfettâh-ı Bağdâdî Akrî hazretleri, ömrünün son senelerinde, Allahü teâlâya ve otuz dokuz sene önce vefât eden mübârek hocası, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'ye kavuşmak arzusu ile yanmaya başladı. 1865 (H.1281) senesinde Muharrem ayının ortalarında talebeleri ve tanıdıkları ile helâlleşti, vedâlaştı. Vasiyetini bildirdi. Muharrem'in on dokuzunda Cumâ günü talebelerinin başında okudukları Kur'ân-ı kerîmi dinleyerek son nefesini verdi.


Bütün âlimler ve evliyâlar sözbirliği ile Eyüp'te medfûn bulunan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî ve diğer Eshâb-ı kirâm (r.anhüm) hâriç, İstanbul'un en yüksek üç velîsinden birinin Abdülfettâh-ı Akrî hazretleri olduğunu bildirdiler. Âşıkları onun feyz ve nûr saçan mübârek kabr-i şerîfini ziyâret etmekte, bereketlenmektedirler. Diğerleri ise Edirnekapı-Eyüp arasındaki Murâd-ı Münzâvî ile Zeyrek'teki Mehmed Emîn Tokâdî hazretleridir.


 


BEYİTLER


KIRK YIL HİZMET ETTİ


Hâlid-i Bağdâdî'nin, şânını o zamanlar,


Duymuştu dünyâdaki, bilcümle müslümanlar.


 


Yayılınca şöhreti, her yerine dünyânın,


Bağdad'a geliyordu, insanlar akın akın.


 


Hem İstanbul'dan dahi, birçok âşık olanlar,


Ona kavuşmak için, Bağdad'a yollandılar.


 


Bu gelen insanların, şu idi tek gâyesi:


"Hâlid-i Bağdâdî'nin, olmaktı talebesi."


 


Zîrâ Resûlullah'tan, fışkıran bütün "nûrlar",


Ondan yayılıyordu, herkese o zamanlar.


 


İstanbul'dan Bağdad'a, taşınan insanlara,


Baktığında, Mevlânâ, kıyamadı onlara.


 


Emir verip hemence, Abdülfettâh Akrî'ye,


Gönderdi İstanbul'a, "feyzini saçsın" diye.


 


Abdülfettâh Efendi, İstanbul'a gelince,


Nuh kuyusu denilen, yere geldi hemence.


 


Bu mübârek velî zât, buraya vardığında,


Cümle Hak âşıkları, buldu onu ânında.


 


Etraftan akın akın, geliyordu insanlar,


Zîrâ ondan akardı, ilâhî feyiz, nûrlar.


 


Devlet ricâlinden de, vezir, paşa, kumandan,


Gelirdi akın akın, bu dergâha o zaman.


 


On binlerce müslüman, gelerek bu dergâha,


Bağlardı kalplerini, hepsi Resûlullah'a.


 


Abdülfettâh Efendi, kırk yıldan daha fazla,


Bu dergâhta böylece, hizmet etti ihlâsla.


 


Mevlânâ Hâlid ise, o gelince Bağdad'dan,


Otuz dokuz yıl önce, ayrılmıştı dünyâdan.


 


Onun ayrılığına, hiç dayanamıyordu,


Hocasına kavuşmak, aşkıyla yanıyordu.


 


Bin sekiz yüz altmış dört, yılı Muharreminde,


Cümle talebesiyle, helâlleşti evinde.


 


Ayın on dokuzunda, hem de bir Cumâ günü,


Kur'ân'ı dinler iken, teslim etti rûhunu.


 


Âlim ve evliyâlar, sözbirliği hâlinde,


Şunu bildirdiler ki: "İstanbul dahilinde,


 


Binlerce evliyâdan, eshâbın hâricinde,


Üçü, en büyüğüdür, bu velîler içinde.


 


Bu üçünden biri de, Abdülfettâh Akrî'dir,


Kabri, âşıklarının, istifâde yeridir.


 


İkisi de şunlardır, bu üç büyük velînin,


Murâd-ı Münzâvî'yle, Tokâdî Mehmed Emîn.


 


Yâ Rabbî, bu üç büyük, velînin hürmetine,


Şifâ ver hasta olan, Muhammed ümmetine.


 


KAYNAKLAR


1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.971


2) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.23


3) Şems-üş-Şümûs


4) Mecd-i Tâlid Tercümesi; s.84


5) Hadâik-ul-Verdiyye; s.259

İslâmiyet

 İslâmiyet; her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa tam olur. 

Hüseyin Hilmi bin Saîd “Rahmetullahi aleyh”

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bizim İlmihâl, daha doğrusu *Tam İlmihâl*, bir ömrümü aldı benim. Ama gerçekden de tam bir ilmihâl oldu. 


Onun için, bu *İlmihâl*, kalıcı bir eserdir ve bir *Ayna* dır. Okuyan, onda kendini görür ve nasipliyse, kendinden iğrenir, *Ben insan değilmişim!* der.


Din ve dünyâ seâdeti, bu büyükleri *Tanımak* dır kardeşim. Allahü teâlâ dilediğine ihsân eder. Allahü teâlâ *Kerîm* dir. Kerîmin, ufak bir sebeple keremi coşar, yayılır her tarafa. 


En büyük sebep de, O’ndan *İstemek* dir. *Yalvarmak* dır, *Duâ* etmekdir. 


Ömürler geçiyor kardeşim. Vaktiyle Efendi hazretlerinin huzûrunda el pençe dururken, şimdi *Hayâli* kaldı. Hayâle kaldık. Hepimiz, gâyemize doğru gidiyoruz. *Gâye* nedir? Rabbimize kavuşmak. 


Yâni O’nun *Rızâsı* na, *Sevgisi* ne kavuşmak. Rabbimizin bu kâinâtı yaratmasından maksad, varlığını bildirmekdir. *Hilkat* den, yaratılmakdan maksad ve gâye de, Allahü teâlâyı *Tanımak* dır. 


Gerisi hep hava. Rabbimiz hepimize din ve dünyâ seâdeti vermiş. Ne seâdetdir bu. Bu zamanda bu büyükleri tanımak, ne büyük *Şeref* dir. 


*El-ulemâ vereset-ül enbiyâ* Yâni bizim büyüklerimiz, Peygamberlerin vârisleridir, vekîlleridir. Ne mutlu onları tanıyanlara. *Sevmek* şöyle dursun, *Tanımak* bile ne büyük ni’met. 


Hele tanıdıkdan sonra bir de *Sevdi mi*, o zaman seâdete kavuşdu demekdir. Çünkü *Feyz* yolu açılır, feyz gelmeye başlar, kalpden kalbe akar. 


Peygamberlerden maada hepimizin *Kusûru* var kardeşim, hepimizin *Günâhı* var. Şu toplulukda günâhı *Az* olan da var, *Çok* olan da var. 


Günâhı en çok olan hangimiz biliyor musunuz? *Benim Beeen!* Niçin ben? Çünkü benim yaşım hepinizden daha çok. Günâh zamânı çok olunca, günâhı da çok demekdir. 


Her birinizin elini sıkarken, kalbimden Rabbime yalvarıyorum; *Yâ Rabbî!* diyorum, *Şu mücâhid kardeşimin hürmetine benim günâhlarımı affet!* Herbirinizin elini sıkarken kalbimden hep böyle geçiriyorum.