Necib Fâzıl Kısakürek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Necib Fâzıl Kısakürek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Necip Fazıl Kısakürek'den bir hatıra

Mescide geçit veren bir odacıkta oturuyoruz. Kendileri hasır koltukta, ben bir iskemledeyim… Etraflarında yakınlarından birkaç kişi… Dizüstü, yerde oturuyorlar. Efendi Hazretlerine karşı naz makamındaki Şakir’cik gidip geliyor. Bir köşede semaver…

Ha, söylemeyi unuttum; Efendi Hazretlerinin evlerinde semaver gece gündüz kaynar ve ziyaretçilere üstüste çay verilir. “Artık içemem, af buyurun!” deninceye kadar…

Yemekten sonra çaylar içilmiş; Efendi Hazretlerinden, o muazzam temkin tavırları içinde binbir hikmet dinlenmiştir.

Şakir’e emir buyurup bana bir defter verdiler ve bana:

– “Oku; yüksek sesle oku!”

Bu, “hatarât”a dair, kalemlerinden çıkma bir risalecikti ve yüksek sesle okumaya başladım…

Tıs yok; yalnız bir duvar saatinin tıktıkları… Dinleyenler, mümkün olsa, kalblerini durduracaklar… Öyle dinliyorlar…

Risalede “hatarat”tan bahsediliyor; kaynağı, hikmeti, onları def ve nefyetme şekli… Bunun için tedbir şudur:

– “Celâl kelimesini, Allah ismini, medd ile çekerek kalbden geçirmek ve dimağa doğru yükseltmek…”

bahis bu noktaya gelince emir buyurdular:

– “Medd ile çek bakalım, Allah ismini!”

– “Allaaaaaah…”

Diye çektim.

O ânda olan şey…

Müthiş!..

Ayak uçlarında oturan yakınlarından biri, galiba Eyüpsultan’daki aktar dükkânının sahibi, o türlü sarsıldı ki, kopacak kadar sıkılmış bir çamaşır gibi kendi üstünde birkaç kere burkuldu, gözleri kaydı, ağzından köpüğe benzer bir şey çıktı; ve bir doktora teslim edilse birkaç günde ancak düzeltilecek bir hâle düştü.

Ben dondum, herkes sakin; kimse adamcağızın yüzüne bile bakmıyor, hepsi doktorlarından emin…

Efendi Hazretleri, herkesten daha sakin ve telâşsız, sadece adama ismiyle hitap ettiler:

– “Abidin!”

Ve adam; bir ânda çözülüp kendine geldi.

YÛSUF ZİYÂ AKIŞIK BEY

Son devir âlimlerinden. Bosna, Foça’da 1886’da doğdu. Derici Ahmed Beyin oğludur. Dedesi Zülfikâr Paşa, Akkoyunlu soyundandır. İyi bir tahsil gördü. Yaşayışı, ilmi, edebi herkese örnek olacak şekildeydi. Gâyet vakarlı ve sabırlıydı. Son asrın zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin sohbet ve hizmetinde bulunurdu. Çok sevilir ve beğenilirdi. Aldığı feyzlerin bereketiyle kemâl derecelere ulaştı. Halk içinde Hak’la berâberdi.

Yûsuf Ziyâ Bey yakınlarından birine şöyle anlatmıştı: “Rüyâda Abdülhakîm Efendinin elinin ayasını öpmüştüm. Ertesi günü, Eyüpsultan’daki evine giderek, rüyâmı anlatmak istedim. Her zaman olduğu gibi eline öpmek için eğildiğimde, mübârek elini, ayası yukarı doğru olarak uzattı ve “Akşam rüyânda öptüğün gibi öp!” dedi ve iltifât buyurdu.”

Son derece cömert olan Yûsuf Ziyâ Bey, hocaları Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin “Yâ Rabbî! Bu Ziyâ kuluna her türlü nîmetlerini ihsân eyle!” duâsına mazhar olmuştur.

Yûsuf Ziyâ Bey, Vefâ’daki Karamürsel Kumaş Fabrikasının uzun zaman müdürlüğünü yaptı. İdâreciliği, meslekteki bilgisi örnekti. Çalıştırdığı yüzlerce Müslüman fakirin sığınağıydı. Cömertliği ve merhâmeti herkes tarafından takdir edilirdi. İşçilerin her şeyiyle ilgilenir, onlara müşfik bir baba gibi davranırdı. Tekstil Sanâyiinde çalışmaları, gayretleri devlet adamlarınca da beğenilir, takdir edilirdi.

Kendisini ziyârete gelen temiz gençlerden biri ne kıyâmetle alâkalı bir suâline verdikleri cevapta; “Bir insanın ömrü boyunca söylediği her sözün, yaptığı her işin, her hareketin hesâbının yapıldığı o günde, ebedî azaptan kurtulabilenlere imrenilerek, büyük kahraman, diye bakılacaktır.” dedi.

Peygamber efendimizin torunları olan Seyyidleri çok sever, hürmet gösterirdi. Bunlardan biri de Seyyid Fehim’in (kuddise sirruh) torunlarından Seyyid Tâhâ idi. Seyyid Tâhâ, Van’dan her gelişinde, muhakkak Yûsuf Ziyâ Beyi ziyâret ederlerdi. Böyle ziyâretlerden birinde, berâberce son devrin hattatlarından Safi Beye gittiler. Hasta olan Safi Bey gelen misâfirlerden şöyle bir ricâda bulundu. “Seyyid Fehîm Efendinin kabrinde gül vardır. Ondan mektupla birkaç yaprak gönderin. Ziyâ Beye gözlerime, ağzıma kalbime koymalarını vasiyet edeceğim. İnşallah yetiştirirsiniz.” Aradan zaman geçti. Bir ziyâretlerinde açılmış gülü gören Seyyid Tâhâ ricâyı hemen hatırladı. Gül yapraklarını koparıp mektupla gönderdi. Ziyâ Bey mektubu aldığında açmadan telefondan Hattat Safi Beyin vefât haberini aldı. Mektubu açtığında Safi Beyin vasiyet ettiği gül yapraklarını gördü. Cenâzeye gidip arzularını yerine getirdi.

(Yegâne evladı Sîret Nefise hanım, tam bir Osmanlı hanımefendisi olup iffet ve asalet timsaliydi.. 1940 senesinde Hüseyin Hilmi Işık ile evlenmiştir. 28 Şubat 2009 tarihinde vefat etmiş ve Eyüpsultan’da zevcinin yanına defnedilmiştir.)

Yûsuf Ziyâ Akışık 1958’de İstanbul Fâtih’te vefât etti. Kabirleri Edirnekapı Kabristanındadır.

Fotoğraf: Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, Necip Fazıl ve Yusuf Ziya Bey (sağ başta ayakta)

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi, Cild-20, Sh.280

Allahü Teala rahmet eylesin, mekanı Cennet bahçesi derecesi âli olsun inşaallah. Amin...

HAYIR NECİP, BİZ HARBE GİRMEYİZ!

Merhum Necip Fâzıl anlatıyor:

Yıl, bin dokuz yüz kırk bir.

Ben, gazetenin birinde yazıyorum.

İkinci Dünya Harbinin patladığı günler.

Almanlar sınırımıza dayanmış.

Harbe girmemiz (an) meselesi.

Muhakkak gözüyle bakıyoruz.

Günlük yazılarımda bunu savunuyor ve muhakkak harbe gireriz diyordum.

Zîra durum bunu gösteriyordu .

Başka bir ihtimâl yoktu.

Fakat yanılmışım.

Herkes de yanılmış.

Nitekim bir gün Efendi’ye gittim.

Oturup sohbetini dinledim.

Sonra mevzûyu açtım ve bu büyük velînin huzûrunda fikrimi savundum.

“Biz de harbe gireriz” dedim.

Mübârek, sabırla dinledi beni.

Sonra bana bakıp;

“Hayır Necip, biz bu harbe girmeyiz” buyurdular.

Şaşırmıştım!

“Girmeyiz mi efendim?”

“Hayır, biz harbe girmeyiz. Ama bu defâ da pahalılık ve yokluk olur” buyurdu.

Bir şey diyemedim.

Zaman, onu haklı çıkardı.

Ve biz harbe girmedik.

Ama müthiş bir pahalılık, yokluk ve kıtlık oldu memlekette.

Benim tahmînim (boş) çıktı.

Onun buyurduğu gibi oldu. 

Hilmi sen haklı çıktın

Hilmi Işık ile Necib Fâzıl Kısakürek, Seyyid Abdülhakîm Efendi'nin talebeleri olmak dolayısıyla tanışır ve birbirlerini severlerdi. Necib Fâzıl, O ve Ben kitabında Hilmi Işık Efendi 'yi, Abdülhakîm Efendi'nin müstesna bağlıları arasında övgüyle zikreder.

Necib Fâzıl Bey, öteden beri Büyük Doğu mecmuasını çıkarırdı. Sağda küçük partilerin kuruluşu üzerine 1969'dan itibaren bu partilere destek verdi. 1970'de kurulan Hakîkat Gazetesi'nin merkez sağı desteklemesine karşı çıkarak, Hilmi Işık'tan iktidardaki Adalet partisi aleyhinde Büyük Doğu'da bir yazı yazmasını istedi. Hilmi Işık Efendi'nin, bu talebi kabulden nazikçe kaçınmasını  vesile ederek, 13 Ocak 1971 tarihli nüshada "Aceze Basın" başlığı altında Hakîkat Gazetesi  ve Hilmi Işık Efendi aleyhinde ağır bir yazı yazdı.

Hakîkat Gazetesi de 5 Şubat 1971 nüshasında Necib Fâzıl ve Büyük Doğu'ya karşı kendisini müdafaaya girişti. Büyük Doğu, aynı ay neşredilen 5 ve 6. sayılarında buna daha ağır bir şekilde cevap verdi. Böylece bir polemik doğdu. Necib Fâzıl Bey, bunun üzerine Hilmi Işık Efendi ile görüşmek istedi. Divanyolu'ndaki Serhend Kitabevi'nin üst katında buluştular. Hilmi Işık Efendi, Necib Fâzıl Bey'in sözlerini dinledikten sonra, "Biz merkez sağı, sol, iktidara gelmesin diye destekliyoruz. Yaşınız müsait,Tek parti devrini hatırlarsınız. Abdülhakîm Efendi'nin buyurdukları da malumunuzdur. Küçük partilere rey verilirse, sağın reyleri bölünür. Bu da sola yarar. Merkez sağdaki politikacıların da zâhirine bakarız. Zira İslâmiyet zâhire göre hükmeder" meâlinde sözler söyledi. Bunun üzerine Necib Fâzıl Bey yumuşadı. Bir müddet sonra da desteklediği kitle ile arası açılarak merkez sağ aleyhindeki neşriyattan vazgeçti; hatta merkez sağdaki politikacılarla iyi münasebet kurdu. 
Necib Fâzıl Bey, yıllar sonra (1976) Prof. Osman Turan Bey'in cenâzesinde Enver Bey'e Hilmi Işık Efendi'yi özlediğini ve ziyaret etmek istediğini söyledi. Ardından da "Hilmi, sen haklı çıktın. Ama biz aynı menbadan feyz aldık. Bu ayrılık gayrılık niye? Seni ziyarete gelmek istiyorum" şeklinde ifadeleri ihtiva eden bir mektup gönderdi. Hilmi Işık Efendi, "Necib Fâzıl Bey'in bu sözü büyük bir tevâzudur. Yaşça bizden büyüktür, biz onu ziyarete gideriz" dedi. Damadı Enver Bey ile beraber Erenköy'deki evinde ziyaret ettiler. Burada eski günleri yâd ettiler. Necib Fâzıl Bey, kendisini imam yaptı ve vakit namazını kıldılar. Böylece aradaki soğukluk ortadan kalktı. Hilmi Işık Efendi, "Necib Fâzıl'ı şimdi belki çokları unutmuştur. Ama biz ona her namazdan sonra dua ediyoruz. İnanıyorum ki onu, Sultanü'ş-şuarâ olması değil, Efendi Hazretleri'ne olan muhabbeti kurtardı."derdi. 

[Ebedî Seâdet Yolunda Bir Ömür -Hüseyn Hilmi Işık, s. 203-204.] 

Ekrem Buğra Ekinci 

Not: Necib Fâzıl Bey'in "O ve Ben" isimli kitabından bir bölüm...

"Ziya Bey'in damadı, Albay, kimyager Hilmi Işık'la Faruk Bey'in damadı, diş doktoru Sabri Işık [Sabri Gökkaya olacak]... Ve eczacı İlyas Ketenci... Her biri, mizaçlarının aynasına göre, o ışıküstü ışığı parıldatan aynalar... Ne yapayım ki, kendilerinden, ancak Efendi Hazretlerinin huzurundaki tecelli vesileleri içinde bahsedebiliyorum." 
 
"O ve Ben" s,136.