Bundan daha büyük keramet olur mu ?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendim, bir gün evde, yukarıki odada oturuyordum. Kapının zili çaldı. Enver bey inip açdı, sonra gelip; *(Efendim arkadaşlar kitap satışından gelmişler, satış raporunu getirmişler)* dedi. 


*(Açın, okuyun)* dedim. Okudu, çok sevindim efendim. Çok kitap satmışlar, dağıtmışlar. Çok *(Memnun)* oldum, çok *(Duâ)* etdim.


Hattâ pencereyi açıp, o arabaya bakdım. Arkadaşı da gördüm. Enver beye; *(Gidin, çok sevindiğimi ve duâ etdiğimi o arkadaşa söyleyin)* dedim. 


Ve ayrıca; *(Arabayı sürerken dikkat etsin. Melekler kanatlarını, o arabanın altına döşüyorlar)* diye söyleyin dedim. 

● ● ●

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri; *(Biz Mektûbâtı teberrüken, yâni bereketlenmek için okuruz, kitâbın heryerini anlıyamayız)*, buyururdu. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine *(Sevgi)* ve *(Muhabbet)* le bakdıkları anda, o talebenin kalbi *(Zikr’e)* başlarmış. 


Bir kişi o kadar *(Zengin)* olsa ki, bütün dünyânın herşeyi onun olsa, malının hepsini *(Sadaka)* olarak dağıtsa, bundan aldığı *(Sevap)*, unutulmuş bir *(Sünneti)* meydana çıkarmanın sevâbına yetişemez. 


Hele *(Farz)* sevâbıyla hiç kıyaslanamaz. İşte bizim *(Kitap)* larımızın yayılmasıyla, *(Farz)* lar yayılıyor kardeşim.


Bizim, *(Başarı)* dan kastımız, âhiretdeki başarıdır kardeşim. Yoksa dünyâyı *(Îmâr)* eden, dünyâyı *(Ma’mûr)* eden kişiye, başarılı denmez. Başarı, *(Kalıcı)* olandır. 


Kalıcı olan da *(Âhiret)* dir, dünyâ değil. Hepimiz bir işlerle uğraşıyoruz. Bunun sonunda bir muhâsebe var, bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmada *(Kazanmak)* da var, *(Kaybetmek)* de. 


Velhâsıl âhiretde kendisini Cehennemden kurtaran kişi, *(Başarılı)* dır. Kendisini *(Yanmak)* dan kurtaramıyana hiç başarılı denir mi? 


Kardeşim görüyorsunuz, benim ömrüm *(Kitap)* okumakla geçdi. Çok kitap okudum, hâlâ da okuyorum. Ama ben, yeni bir *(Şey)* öğrenmek için okumuyorum ki. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden herşeyi öğrendim zâten. Ben, Efendi’den duyduklarımın, mûteber kitaplardan, *(Mehaz)* ını, *(Kaynağı)* nı, *(Vesîka)* sını, *(Senedi)* ni arayıp bulmak için okuyorum. 


Benim ömrüm, aramakla geçdi. Ve böylece bir netîceye vardım efendim. Bir şey öğrendim. O da şu: *(Rastgele çok kitap okuyan, sapıtır, yoldan çıkar.)* 


Ancak, bir *(Mürşid-i kâmil)* görmüşse, ondan, hakkı bâtıldan ayırmayı öğrenmişse, onun kitap okuması, zarar vermez. Çünkü bir *(Mürşidi)* var. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin şu kerâmeti varmış, bu kerâmeti varmış, benimle hiç *(Alâka)* sı yok kardeşim. Neden? Çünkü ben *(Yanlış)* yolda idim, ben *(Küfr)* de idim.


Beni *(Küfr)* den kurtardılar, *(Müslümân)* olmama sebep oldular, bundan daha büyük *(Kerâmet)* olur mu? Yâni ben *(Ateş)* de idim, beni yanmakdan kurtardılar.

Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır

 Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî Hazretleri (kuddise sirruh) bir gün şöyle buyurmuş: Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır: 

1- Erkeğin namâzı,

 2- Kadının örtüsü

Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha" annemizin Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında okuduğu mersiye

Subbet aleyye, mesâibü lev ennehâ.

Subbet alel eyyâmi sırne leyâlehâ.


(Üzerime yağan musibetler bellidir herkesce, Eğer gündüzlere yağsalardı, hepsi olurdu gece.)


Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha", Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında buyurmuşlardır.

[Mektûbât Tercemesi: 1/195]

Sûr üfürüldükten sonra neler olur ?

 Allahü teâlâ murâd buyurduğu vakit sûr üfürüldükten sonra, kıyâmet günü dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeye başlar. Denizlerin ba’zısı ba’zısına taşar. Güneşin nûru tamamen kaybolarak simsiyah olur. Dağlar toz hâline gelir. Âlemin ba’zısı ba’zısına dâhil olur.

 Yıldızlar, dizili inci gibi parçalanırlar. Gökler gül yağı gibi erir. Ve değirmen döner gibi şiddetli bir şekilde hareket ederler. Hak teâlâ, göklerin parça parça olmasını emreder. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte, diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmiş olur.Cenâb-ı Hakkı tevhid eden bütün melekler ölür. Yerde taş taş üstünde ve göklerde hiç canlı kalmaz.Zîrâ cenâb-ı Hak, hûrî ve gılmânın dahi Cennetlerinde rûhlarını kabz buyurmuştur. 

Bundan sonra Cenâb-ı Hak, Cehennem çukurlarından olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. İşte bu ateş, içine atılan yün parçasını yaktığı gibi, ondört denizi kurutur, yeryüzünü kapkara eder ve gökleri sarı zeytinyağı yâhud erimiş bakır gibi bir hâle koyar. Sonra ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakit, Allahü teâlâ öyle bir dehşet ile men eder ki, ateş tamamen söner. Ateşten hiç eser kalmaz.

Bundan sonra Allahü teâlâ hazretleri, Arş-ı a’lânın hazînelerinden birini açar. Onda hayat denizi vardır. Bu deniz, yer üzerine şiddet ile yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devam eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arşın kadar yukarı yükselir. O zaman, toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zîrâ hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “İnsan, kuyruk sokumu kemiğinden yaratılmıştır. Sonra yine ondan yaratılacaktır.” 

Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Kişinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan çıkmıştır. Yine ondan iade olunur” buyuruldu. Canlılar ve bütün a’zâları, mezarlarında yeşil ot gibi biter, hep o kemikten ortaya çıkarlar. Ba’zısı ba’zısına girmiş ağ örgüsü gibi dolanmış olur ki, birinin başı diğerinin omuzunda, Öbürünün eli, diğerinin sırtında olarak, insanın çokluğundan böyle karmakarışık olurlar. 

Hak teâlâ, “Hakîkaten biz biliriz ki, arz onlardan birini noksan etmez. Zira bizim indimizde, mahfûz kitab vardır” buyurur.Allahü teâlâ Arş-ı âlânın altında bir latîf rüzgâr emreder. Bu rüzgâr, yeryüzünü baştan başa kaplar. Ve yeryüzü toz gibi ince kum hâline girer.Bundan sonra Allahü teâlâ İsrâfil aleyhisselamı diriltir. 

(Muhammed bin Selâme el-Mısrî (el-Kudâî) hazretleri “rahmetullahi aleyh” ; Dekâik-ül-ahbâr ve hadâik-ül-i’tibar” kitabında)

Bu kitaplar sanki bir mıknatıstır

Mübarek Hocamız, mıknatısı bir yere koyduğunuz vakit saman çöpünü çekmez, buyurdular. Mıknatıs, metal parçalarını, cevheri çeker. Onun için Mübarekler buyurdular ki, bu kitapları bol bol dağıtın, her tarafa verin. Zannetmeyin ki bu kitapları her alan kurtulacak. Bazıları yırtacaklar, bazıları da okuyacaklardır. Bu kitaplar sanki bir mıknatıstır. Cevheri olanlar buna yapışır. Biz kimlerin kurtulacağını bilemeyiz. Bu mıknatıs, kurtulacak olanları seçer. Nitekim Şâh-ı Nakşibend “kuddise sirruh” hazretleri de, (Biz seçildik) buyurmuşlardır. Tabiî öyle, çünkü seçme hakkı onlarındır. Onun için bu büyükler, kalbinde cevheri olanı kendilerine çekerler.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizin Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ

 Ebû Bekr-i Sıddîk, Önceleri Tüccar idi. Sefer ve Ticaret Yapardı. Ekseri Şam’a Giderdi. Seferde iken, Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ Gördü. Gökten Dolunay İnip, Kâbe-i Muazzama’ya Gelmiş ve Sonra Parça Parça Olmuş, Parçalar Mekke’deki Her Evin Üzerine Düşmüş, Sonra da Tekrar Bir Araya Gelip Göğe Yükselmişti Fakât Kendi Evine Düşen Ay Parçası Evinde Kalmış ve Tekrar Göğe Yükselmemişti. Ebû Bekr-i Sıddîk, İki Eliyle Onu Kucaklamış ve Sinesine Basmış, Evin Kapısını Kapayarak da Ay Parçasının Çıkmasına Mani’ Olmuştu.


Sabah Heyecanla Uyanan Ebû Bekr-i Sıddîk, Hemen Oradaki Bir Yahudi Âlimine Gidip, Rüyâsını Anlattı. O da Dedi ki:


▬ “Bu Rüyâ Karışık Rüyâlardan Biridir. Bunun Tâbiri Yapılamaz!”


Ne Var ki Bu Söz, Onu Tatmin Etmemişti. Devamlı Bu Rüyânın Tâbirini Düşünüyordu.


Bir Zaman Sonra Ticaret Maksadıyla Gittiği Yerde, Rahip Bahîra’ya Rüyâsını Anlattı. Rüyâ Bahîra’nın Çok Dikkatini Çekti. Bunun İçin Ebû Bekr-i Sıddîka Sordu:


▬ “Sen Nerelisin?”


▬ “Kureyş’tenim.”


▬ “Tamam, Şimdi Rüyânı Tâbir Edeyim. Mekke’de, Bu Kavimden, Beklenen Âhir Zaman Peygamberi Gelecektir. Yakınlarda Zuhur Edecektir. Onun Hidâyet Nûru Her Yere Yayılacak. Sen, O Hayatta iken Onun Veziri, Vefâtından Sonra da Halîfesi Olacaksın!”


Ebû Bekr-i Sıddîk Ne Yapacağını Şaşırmış Hâldeyken, Rahip Bahîra Sözlerine Şöyle Devam Etti:


▬ “Şimdi Hemen Memleketine Dön! Ona Ulaş! Ona Vahy Gelmeye Başladığında, Git Herkesten Önce Ona Îmân Et!”


Ebû Bekr-i Sıddîk, Bu Tâbiri Kimseye Anlatmadı. Peygamber Efendimiz, Peygamberliğini Tebliğe Başlayınca Sordu:


▬ “Peygamberlerin, Peygamber Olduklarına Dâir Delilleri Vardır. Senin Delilin Nedir?”


Peygamber Efendimiz Buyurdu ki:


▬ “Peygamberliğime Delil O Rüyâdır ki, Bir Yahudi Âliminden Tâbirini İstedin. O Âlim, “Karışık Bir Rüyâdır, İtibâr Edilmez!” Dedi. Sonra Rahip Bahîra, Doğru Tâbir Etti. Yâ Ebâ Bekr, Seni Allah’a ve Rasülune Îmân Etmeye Dâvet Ederim!”


Bunun Üzerine Kelime-i Şehâdet Getirerek Müslüman Oldu.


Hazreti Ebû Bekr, Peygamber Efendimizin Huzurunda Müslüman Olur Olmaz, “Yâ Rasulullah, Müsaade Ederseniz, Arkadaşlarımı da Huzurunuza Getireyim, Onların da Müslüman Olmalarını, Ebedî Saâdete Kavuşmalarını İstiyorum?” Diyerek Arkadaşlarına Koştu.


Arkadaşlarım Dediği, Hazreti Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh Gibi, İleride Eshâb-ı Kirâmın İleri Gelenlerinden ve İsmen Cennetle Müjdelenenlerden Olacak Kimselerdi.


Îmâm-ı Begavî ‘Meâlimü’t Tenzil’ Adlı Tefsîrinde, Lokman Sûresinin, “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Meâlindeki On Beşinci Âyet-i Kerîmenin Tefsîrinde, Âtâ’dan, O da İbni Abbâs Hazretlerinden Nâkletmiştir. Buyurdu ki:


Âyet-i Kerîmedeki Kimseden Murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Müslüman Olduğu Vakit Hemen Arkadaşları Olan, Osman, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Abdurrahman bin Avf ve Ubeyde bin Cerrâh’ın Yanına Vardı. Onlara Durumu Anlatıp, Îmân Etmelerini Söyledi. “Sen Bu Şekilde Tasdik Edip, Îmân Ettin mi?” Diye Sordular. “Evet, O Doğru Sözlüdür, Siz de Îmân Edin!” Dedi. Sonra Hepsini Alıp, Rasülullah’ın Huzuruna Götürdü. Müslüman Oldular. Bunların Müslüman Olmaları Hazreti Ebû Bekr’in İrşâdı ile Oldu. Allahû Teâlâ Onun Methinde Buyurdu; “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Yani, Ebû Bekr’in Yoluna Tâbi Ol, Demektir.


[Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn]

İnsan kendi tevbesinin kabul edilip edilmediğini anlayabilir

 İnsan, kendi tevbesinin, şâyân-ı kabul olup olmadığını ve günahının mağfiret buyurulup buyurulmadığını bilir. Evet dikkat eder, bakar, eğer tevbe ettiği şeyi, günah ve ma'siyeti bir daha işlemiyorsa şüphe etmesin ki tevbesi kabul olmuştur. Şâyet ma'siyeti tekrar işliyorsa tevbesi kabul olmamıştır..


Osman Bedruddîn Erzurumî (kuddise sırruh)

Fıtrat çok mühimdir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Çok şanslıyız kardeşim, çok bahtiyârız. Bu *(Îmân)*, bir mücevherdir. Cenâb-ı Hak, bu *(Mücevheri)* çöplüğe koymaz. 


Arkadaşlarımızın kalpleri müsâit olmasa, Allahü teâlâ o *(Mücevheri)*, o *(Pırlanta)* yı onların kalbine verir mi? Yalnız bunun için, Cenâb-ı Hakka ne kadar *(Şükr)* etsek azdır. 


*(Fıtrat)* çok mühim kardeşim, bâzılarının fıtratı, mutlak *(Küfr)* dür, Allah korusun. Hiç ıslâhı mümkün değil. Bâzılarının da fıtratı *(Küfr)* dür, ama aslı kaybolmamışdır.


Sâdece üstü *(Örtülmüş)* dür, o kadar. Yâni ümit var, her an için, o örtü kalkıp, *(Îmân)* edebilir. Ama birincisinde hiç *(Ümit)* yok, tamâmen kapalı. 


*(Îmân)* etme ihtimâli *(Hiç)* yok, mümkün değil. Onun üstü tam örtülmüş. Böyleleri, Peygamberi dahî görse, yine îmân etmez, ancak *(Küfr)* ü artar. İkincisi ise *(Örtü)* kalkar, *(Müslümân)* olur. 


İşte birincisine misâl, *(Ebû Cehil)*, ikincisine misâl de *(Hazret-i Ömer)*. Hazreti Ömer'in fıtratı müsâitdi, ama üzeri *(Küfr)* ile örtülmüşdü. Fıtratı *(Temiz)* idi.


*(Huy)* bakımından, *(Ahlâk)* bakımından müsâit idi. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm ona *(Duâ)* etdi, duâsı kabûl oldu. Zâten fıtratı *(Temiz)* di ve îmân edip, *(Hazret-i Ömer)* oldu. 


Peygamber Efendimize yahûdîler, *(Zehirli et)* yedirdiler. Hazret-i Ömer'i câmiye giderken, Hazret-i Osmân'ı Kur'ân-ı kerîm okurken, Hazret-i Alî’yi namaz kıldırırken *(Şehîd)* etdiler. 


Hazret-i Hasan'a, *(Elmas)* parçaları içirdiler, midesi bağırsakları parçalandı ve *(Şehîd) oldu*. Hazret-i Hüseyin'in başını kestiler, *(Şehîd)* oldu. 


Bunların hiç biri *(İmdât!)* demedi, yardım istemedi. İsteselerdi, *(İmdât yâ resûlallah!)* deselerdi, Efendimiz aleyhisselâm elbette yetişir ve *(Yardım)* ederdi. 


Ama onlar istemediler. Niçin istemediler? İki sebepden. Birincisi, *(Şehit)* lik sevâbı almak istiyorlardı. Şehitlere vaad edilen *(Ni’met)* lere kavuşmak için *(Yardım)* istemediler. 


İkincisi de, *(Levh-il mahfûz)* u okuyorlardı. Yani şehîd olacaklarını *(Görüyor)* ve *(Okuyor)* lardı, niçin istesinler?

Kendin için ağla

 Azîz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhırete hazırlık için teşvik eden kimselerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhıreti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, i'tikâdını ve kalbini bozarlar, ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istiğfar et. (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhafaza etmesini iste.


Süfyân-ı Sevrî hazretleri "rahmetullahi aleyh" (Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir.)

Bazı unutulmuş sünnetler

 Yatağa abdestli girmek, Biri ölünce veya kötü bir haber duyunca, (İnna lillah ve inna ileyhi raciun) demek, Faydalı işe başlarken, Besmele çekmek, misvak kullanmak, Yemeğe tuz ile başlamak, tuz ile bitirmek, Kesilen tırnaklarla saçları ve çekilen dişleri defnetmek [gömmek],Yemeklerden önce ve sonra elleri yıkamak. Yemekten önce yıkanan elleri kurulamamak, hepsi unutulmuş sünnetlerdendir..(d.islam)

*BİR TOKAT VE BİR İSLÂM AHLÂKI KİTABI*

Efendim ben Türkiye gazetesi Ankara temsilciliğinden emekli Mürsel Özönal. Rahmetli Enver Ören ağabeyimizin "müslümanın emekliliği mezarda başlar" sözü mûcibince durmayıp, kitap ve abone hizmetlerine elimden geldiği kadar iştirâk etmeye çalışıyorum. 

Ankara'da Sami Yaşar ağabeyimizin riyâsetinde hemen hemen her hafta bir ile, ya da çevre ilçelere giderek Hakikat Kitapevi'nin her biri birbirinden güzel ve mühim kitapları ile Anadolu halkının saf temiz insanlarını buluşturuyoruz. Tabii bu arada çok güzel, ibretli hadiselere de şahit oluyoruz. 


Yine bir hafta sonu Yozgat ilimize kitap satışına gitmiştik. O gün çok güzel, bereketli satışlar oldu elhamdülillah. Elimizde kitaplardan bir Tam ilmihal bir de Mektubat-ı şerif kalmıştı. Yanımda Sami İpek abi var. Yozgatlı olduğu için bize mihmandarlık ediyordu. Sami İpek abi dedi ki "abi şurada bir tanıdık var, eskiden bizim büroda gazete dağıtıcısı idi, şimdi bizden ayrıldı bir sigorta şirketinde çalışıyor, ismi Taner. Gel ona gidelim, iyi çocuktur,  bir hal hatır soralım, bu kitapları da ona veririz belki" dedi. Ben de peki dedim ve gittik Taner abinin yanına. 


Taner abi sağ olsun bizi çok sıcak karşıladı. Her halinden müessesemizin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş biri olduğu anlaşılıyordu. Bize çay ikram etti ve bu kitaplarınızı da ben alayım sizi boş çevirmeyeyim dedi. Bizler çay içerken Taner abi, dağıtıcılık yaparken başından geçen ve unutamadığı ibretli bir hadiseyi anlattı:

"Ben aslında satış işini pek beceremem, sadece abonelere gazete dağıtıyorum ama bir gün büro müdürümüz Sami İpek abi bana "Taner, al şu ev aletlerini, yanına da biraz kitaplarımızdan al, git lise caddesine, falanca mevkide duvarın üzerine koy, hiç olmazsa gelen geçen sordunmu anlatırsın. Satılan malların kârının yarısı büroya, yarısı sana!" dedi. 

Ben de peki abi dedim ve gittim o mevkîye, malları dizdim sıra sıra duvarın üzerine, gelene geçene bakıyorum. Sesim de çıkmıyor, utanıyorum sesimi çıkarmaya. Bir ara yanımdan iki kadın geçti öyle ki, giyim kuşamları çok kötü idi. Dekolte dedikleri cinsten, adeta üzerlerinde elbise yok gibi. Ben gayrı ihtiyârî "yâhu şunlara bak, ne müslümana benziyor ne de hıristiyana, nasıl bir giyinmedir bu, Allah hidayet versin" dedim içimden. Tam o sırada kadının birisi döndü arkaya "ne diyosun lan sen? bize mi söyledin bu lafı?" dedi. Ben dondum kaldım! Meğer içimden söylediğimi zannettiğim sözü, sesli söylemişim ve duymuş kadın! "Abla yok beni yanlış anladınız, siz değildiniz vs." dedimse de, o sırada suratıma çok şiddetli bir tokat yedim! Tabi, ben tokatı yiyince çok ürkek ve mahcup durmuşum! Bunu gören kadın bu defa zannederim acımış olacak ki: sesini biraz yumuşatarak,"ne satıyorsun sen burada" diye sordu. O sırada duvarın üzerinde duran İslam Ahlakı kitabına gözü ilişti. Aldı eline biraz göz gezdirdi ve üzerinde yazan ücreti elime sıkıştırdı ve gitti. 

Aradan yaklaşık on gün geçti ben yine aynı mevkîde satış için beklerken, bir tesettürlü kadın geldi yanıma. Bana dikkatlice bakıp, "tanıdın mı beni?" diye sordu. Ben baktım," tanıyamadım abla" dedim.

Bunun üzerine dedi ki: "hani geçen hafta burada sana tokat atan bir kadın vardı ya? işte o kadın benim" dedi. Sevinç ve hayretimden ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ağzımdan "mâşâAllah" çıkmış. Neyse bu hadiseden yaklaşık altı ay sonra yine aynı yerde satış için beklerken, bu hanımefendi yine geldi yanıma. Bu defa hemen tanıdım. Baktım yanında bir erkek de var. Ona beni göstererek dedi ki; "hayatım bu adam var ya, benim kurtuluşuma sebep oldu." bana dönüp tekrar dedi ki:" abi o gün var ya, biz arkadaşımla sarhoştuk. İçkili bir mekandan geliyorduk. Senden aldığım o kitap benim hayatımı değiştirdi. Günlerce ağlayıp tövbe ettim. Beni kendime getirdi. Her şeyimi sana ve o kitaba borçluyum. Allah senden razı olsun" dedi.


Ya efendim, gördüğümüz gibi Taner kardeşimizin verdiği bir kitap nasıl bir hidayete sebep olmuş. Kim bilir bizlerin de dağıttığımız kitaplardan kaç kişi istifade etti veya ediyor? Kim bilir kimler hidayete erdi. İnşaAllah ahrette karşılığını alacağız. Rabbim bize bu imkanı sağlayan büyüklerimizden razı olsun.

                                                                                                                                                                                               *Mürsel Özönal*