MÜRŞİDİ KÂMİLİN VASIFLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MÜRŞİDİ KÂMİLİN VASIFLARI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MÜRŞİDİ KÂMİLİN VASIFLARI

 Şimdi ey aziz kardeş: Kişiye elbette şeyh-i kâmil edinmek gerek olduğunu ve şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olacağını bilip öğrendikten sonra, şunu da bilmen ve itikat etmen gerekir ki, olur olmaz herkese şeyh diye bağlanmak da câiz değildir. Hakka tâlip olan kişilere, kimleri şeyh edineceklerini bilmeleri gerekir ki, yolda kalmasınlar ve maksut olan menzillerine varabilsinler.  Onun için, şimdi de sana kimlerin tâlipleri sülük ettirebileceklerini ve şeyhlik mertebelerini bir bir bildireyim de sen de bir kargaya uyup onu şahin sanmayasın ve yolunu şaşırarak çöplüğe varmayasın.  

Bu fakir müellif der ki: 

On yedi şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, içlerinde yalnız dördü şeyh-i kâmil idi, şeyhliğe elhak lâyıktı, safi meşrepti. Diğerlerinden, kimisinin meşrebi bulanıktı, kimisi mübtedi idi. Tâlibi alıp götüremez, yolda bırakırlardı. Daha sonra bir başkasına gittim. Fakat, o da alıp götüremez, bırakırdı. Böyle böyle birçoklarına hizmet ettim. En sonunda, Sultan Şeyh Abdülkadiri Geylâni kaddesallahu sırrahül-azizin oğlunun, oğlunun, oğlunun, oğlu Şeyh Hüseyin ki, Şeyh Ahmed bin Hüsamüddin bin Şeyh Muhammed bin Şeyh Abdülkadir-i Geylânî’dir, ona yetiştim ve onun katında sülûkü tamamlayarak maksuda eriştim.  

Nitekim, Şeyh Bayezid-i Besetamî rahmetullahi aleyh buyurur ki: “Ben de, doksan dokuz şeyhe yetiştim ve her birine hizmet ettim. Fakat, Cafer-i Sadık hazretlerine yetişmeseydim, sonunda imânsız giderdim.”

  Şimdi aziz: Bu yolda, yalan yere oturup, şeyhlik dâvası ediciler, adam aldatıcılar, şeytanlar çok olur. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Resûl-ü zişân efendimiz bir çizgi çekti ve (Bu, Hak yoludur!) buyurdu. Sonra, o çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çekti ve (Bunlar da şeytan yollandır.) buyurdu. Evet, bunların her birinin başında birer şeytan oturur, talipleri yollarından saptırmak ve alıp cehenneme götürmek için çalışır.  Şimdi, bu şeyhlik dedikleri dâva ile, şöhret ile olmaz. Hele, çok muhip edinip, kalabalık ve hengâme ile hiç olmaz. Nuh Peygamber aleyhisselâm, ŞEYH-î-ENBİYÂ iken dokuzyüzelli yıl halkı davet etti, ancak doksan kişi toplayabildi. Yoksa, müritlerin çokluğuna ve kalabalığa itibar olmaz. Zira, şeyhlerin bir terbiyeleri vardır ve o terbiyeye varamayan kişiler şeyhlik edemezler. 

Şeyhlikte MERTEBE-I-RECÛLÎYYET, yani tamam erlik mertebesi şarttır. Yarım erlik mertebesinde kalanlar, tamam erlik mertebesine erişemeyenler şeyhlik edemezler. Çünkü, tâlibin akidesini bozarlar.  Erlik mertebesi nedir? Tamam er kime denir? Sana, şimdi onları da deyi vereyim: Bir kimse, İki cihanı ayağı altına alsa, kendisinin geçen haline ve gelecek sırlarına vâkıf olsa, kendi bâtın sırlarına da vâkıf bulunsa, Hak teâlânın harikulade şeylerini ve birçok gözle görülmeyen sırları bilse, bütün mahlûkatın zahirine, bâtınına, sırrına ve alâniyyetine de vâkıf olsa, o henüz kâmil bir veli değildir. Tam erlik mertebesine de yetişmemiştir, irşadı dürüst değildir.  

Mürşidi kâmil odur ki, bunların da ötesinde olmalı, Allahu Teâlâ’nın zâtına ve sıfatına ait ilme vâkıf bulunmalıdır. Mürşidi kamilin sahip olduğu bu ilim gizlidir ve hiç sonu yoktur. Zahiri ilimler, onun yanında okyanusta bir damla gibidir. Ne acep bir dalgıçtır kî, daldığı deryalarda; Her katre bir derya olur, her derya binbir umman, Şu hâlde, tâlip olup şeyh edinmek isteyenler, öyle şeyhleri seçmelidirler ki, onlar birçok defalar mürşitleri ile gitmiş gelmiş ve birçoklarını da iletmiş ola.  

Mürşid-i kâmil denilebilecek ve halkı irşâd edecek zevat, her şeyden önce kendinden mecâzi olan vücudundan tamamı ile yok olup fâni olmuş ve hakikî vücut ile mevcut olmuş, tâliplik ve müritlik makamlarından geçmiş, matluptuk ve murattık makamına erişmiş bulunmalıdırlar ki, şeyh olmaya lâyık olsunlar.  Şeyh edinilecek kişilerin, bir tarafları hakka ve bir tarafları da halka olmak üzere iki tarafı bulunmaları, haktan alıp halka vermeleri, yani hem cihet-i tecerrüdü ve hem de cihet-i tâalluku bulunmalıdır. 

Şeyh edinilecek kişilerin, hakiki bir gönülleri olmalı, yani kalpleri kalb-i hakikî bulunmalıdır. Kalb-i hakikî ona derler ki, onun gönlü yerden ve gökten ulu olmalı, o gönül arştan ve kürsiden geniş olmalı ve bu genişliği nihayetsiz bulunmalıdır. Zira, sonsuz olmadan sonsuza erişilmez. Nihayetsiz, yine nihayetsize görünür.  Hak teâlâ, bize o gönüllerin azametini haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Yerlere sığmadım, göklere sığmadım, arşa ve kürsîye de sığmadım. Mümin kullarımın kalplerine sığdım.”  

Mürşit olacak zevatın gönülleri işte böyle olmalı, Hak Teâlâ’dan gayrı her şeyden arınmış bulunmalı, böylesine nihayetsizliğe erişmiş olmalıdır. Şeyh edinilecek kişinin zahirlerini de Hak teâlâ haber vermiş ve buyurmuştur ki: “Böyle olan kişilerin işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ben olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle söyler ve benimle tutar.”  Bu mertebelere erişemeyenler, mürşit olmaya lâyık değillerdir.  

Şeyh edinilecek kimseler, âlim olmalı ve cahil olmamalı, yani emri ve nehyi bilmeli, dişi ile erkeği ayırt etmelidir. Bu kadarcık ilmi bulunmazsa, sebeb-i necat olamaz. Zira, bu dediğimiz vasıflar kendisinde bulunmaz. 

İlimsiz sülûk edenlerin çoğu dalâlete düşmüşler ve kendilerini kurtaramamışlardır. 

Onun için, her şeyden evvel biraz ilim öğrenmek lâzımdır. Zira, Allahu teâlâ, Nahl sûre-i celilesinin 43. âyet-i kerimesinde: (Bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.) buyurmuştur. 

Kaldı ki, Allah için ilim okumak ve okutmak, hak tarikine sülûk etmenin aynıdır. 

Çok cahil kalmaktan korkmalıdır. 

Özellikle, sofi olmağa heves edenler, mutlaka ilim tahsil etmelidirler.  

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuşlardır ki:  

“Bu âlemin yıkılmasına ve dinin harap olmasına, üç taife sebep olacaktır:  

1) Cahil sofiler,  

2) Fâsık âlimler,  

3) Zalim beyler.” 

Cahil sofiler, dinin gereklerini bilmezler, hem kendi dinlerini hem de başkalarının dinlerini bozarlar. Bu gibilere asla uymamalıdır. Şeyh edinilecek kimselerin âlim olması lâzımdır, demiştik. 

Âlimler de iki nevidir:  

I) Zâhir âlimleri ki, okumakla, yazmakla, çalışmakla ilim tahsil etmişlerdir.  

II) Bâtın âlimleri ki, kalplerini ve nefislerini tezkiye suretiyle ilim kendilerine keşf olunmuştur.  

Mürşit olacak zat, bu iki ilimden de yani zâhir veya bâtın ilimlerinden de mahrum olup, kara cahil olursa, şeyhliğe asla yaramaz. Aleyhissalâtü vesselam efendimizin: (Cahil sofiler) buyurdukları, işte bunlardır. Şeyh olacak kişiler, meczubu ebter de olmamalıdırlar. Meczubu ebter odur ki, ilâhi cezbe ile beşerî alemden kopmuş cezbe halindedir. Tekrar beşerî aleme döndürülürse şeyhlik yapabilir. 

(Sâlik, meczup olabilir.) Fakat, meczup sâlik ilâhi cezbelerle, beşeriyet âleminden gitmiş, Hak teâlânın kullarını irşât ederek kemale erdirmek için, noksanlık yurdu olan dünyayı tercih etmiştir. Yine beşerî âleme gönderilmiş, bir mürşid-i kâmilin icazeti ile bu dahi irşât tahtına oturmuştur. 

Nitekim, Şeyh Attar rahmetullahi aleyh, buna münasip bir beyitle demiştir ki; 

“Kemal için noksan evin eylemiştir ihtiyar,  

İnsanları kurtarmaya memurdur ol bahtiyar.”  

Şeyh edinilecek kişiler, hal nurunun sarhoşluğundan kurtulmuş ve Hâk nuruna ulaşmış olmalıdırlar. Hal nurunun sarhoşluğunu, hak nuru giderir. Hal ehli olan kişiler, tasarruf ehli olamazlar. Oysa, mürşit olacak zevatın tasarruf ehlinden olmaları lâzımdır ki hem müritlerinin hallerini hem de kendi halini döndürebilsinler. Hal ehli kişiler ırmak gibi kararsız olurlar. Çoğu zaman bulanıklıkları gitmez. Şeyh olacaklar ise, deniz gibi olmalıdırlar. Onları hiçbir şey bulandıramamalı ve değiştirememelidir. Ol kişiye ki hal gelince, başka bir türlü davranırsa o mürşitliğe yaramaz. 

Şeyh Bayezid-i Bestamî rahmetullahi aleyh, onun için 

“Bulanmamak için deniz gibi ol der.”  

Şeyh ve mürşit olanlar, hali ve vakti kendilerine uydurur. 

Kendisi, hale ve vakte, zamana tâbi olmaz.  

Nitekim, bizim şeyhimiz ol Gavs-ür-Rabbani ve Kutb-us-Samedani Sultan Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu, zamanı ve mekânı kendisine tâbi eder, döndürürdü. Müritlerinin hallerini, zamanlarını ve mekânlarını da döndürür, kendilerine tâbi ederdi. Zamanı kendisine tâbi etmesi, meselâ on yılda, yirmi yılda hâsıl olacak şeyleri bir saatte eder ve müritlerine de ettirirdi. Mekânı kendisine tâbi etmesi de bir veya iki yıllık yola bir adımla veya bir hareketle gider, gelirdi. Zamanı kendisine tâbi kılarak, müritlerine tasarruf ederek, müritlerine ve başkalarına döndürüvermesinden birkaçını söyleyivereyim ki, kalanı da bundan anlaşılsın. Sen de Velilerden âdete muhalif halleri duyarak inkâra yeltenme! 

Şunu iyi bil ki, mürşid-i kâmil olanlar diledikleri zaman böyle şeyler yaparlar ve akıllar hayran kalır.

MÜZEKK-İN NÜFUS DERSLERİ 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hazretleri)