Nasıl ağlamayayım ki

 Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yerde oturuyordu. Yanında da, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali de vardı. Aniden ağlamaya başladı. Hazreti Ebû Bekir ağlamasının sebebini sorunca, Peygamber Efendimiz şu cevabı verdi:

-Nasıl ağlamayayım ki, ümmetimin yolu çok uzundur. Boyunlarında çok ağır günâhlar vardır. Onların günâhları yağmur ve kar tanelerinden, deniz köpüğünden ve ağaçların yapraklarından fazladır.

Hazreti Ebû Bekir;

-Ey Allahın Resûlü! Kalbini ferah tut! Onların günâhlarının yarısını alacağım! dedi.

Resûlullah efendimiz, Hazreti Ömer'e dönerek buyurdu ki:

-Peki sen ümmetimin günâhkârları hakkında ne diyorsun?

-Onların günâhlarının üçte birini yüklenirim ya Resûlallah, dedi.

Peygamberimiz bu sefer Hazreti Osman'a sordu. O da;

-Ben onların günâhlarının dörtte birini yüklenirim, dedi.

Daha sonra Hazreti Ali'ye sordu. O da dedi ki:

-Ben sırat köprüsünün kenarında duracağım. Ümmetin günâhkârlarının ateşe düşmelerini engelleyeceğim.

Bu sefer Hazreti Âişe'ye dönüp şöyle buyurdu:

-Ya Âişe! Peki sen ümmetimin günâhkârları için ne yapacaksın?

-Fâtıma'nın huzurunda bir şey, demem ya Resûlallah.

Hazreti Âişe'nin bu sözü üzerine Hazreti Fâtıma da buyurdu ki:

-Annenin huzurunda, kızın konuşması uygun olmaz.

Hazreti Âişe bu sefer dedi ki:

-Ya Fâtıma! Allaha yemin ederim ki, senden önce bu konuda bir şey söylemeyeceğim.

Bundan sonra Hazreti Fâtıma, Peygamber Efendimize dönerek dedi ki:

-Mîzan'ın kurulacağı yerde duracağım. Ümmetinin günâhları sevaplarından ağır gelirse, oğlum Hasan'ın zehirle kirlenmiş gömleğini onların sevap kefesine koyacağım. Şâyet sevap kefeleri yine de ağır gelmezse, bu sefer oğlum Hüseyin'in kanla kirlenmiş gömleğini ilave edeceğim.

Sonra Peygamber Efendimiz, hazret-i Âişe'ye dönerek buyurdu ki:

-Ey müminlerin annesi! Sen ne yapacaksın?

Hazreti Âişe bir şey söylemeyip odasına girdi. Secdeye kapanıp ağlayarak dedi ki: "Ya İlâhî! Sen, beni müminlerin annesi yaptın. Sen bilirsin ki, bir ana, çocuğunun cehenneme girmesine râzı olamaz. Bunun için onları benimle Cennete gönder! Yoksa beni de onlarla Cehenneme koy!"

O anda Cebrâil aleyhisselâm gelerek Peygamber Efendimize dedi ki:

-Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Âişe-i Sıddıka'ya de ki, O'nu, Cehenneme göndermem benim keremime yakışmaz. Çünkü O, Habîb'imin zevcesidir. Çocukları, annelerinden ayırmak da câiz değildir."

Evet, "Ümmetim, ümmetim" diye gözyaşı döken bir Peygamberin ümmeti olarak ne kadar şükretsek azdır...

Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerinin duası

Araştırmacı yazar Ömer Faruk İspir bir TV programında şöyle demişti:

Menâkıbnâme kitaplarında Hâcı Bayram-ı Velî hazretleri buyurmuşlar ki:

"Cenazemize gelenler ve cenaze namazımızı kılanlar bizimdir. Kabrimizi ziyaret edenler, bizimdir. Kabrimize gelip Fâtiha okuyanlar asla fakirlik görmesinler. Fakirlik, elem ve sıkıntı çekmesinler. Îmânlarını kurtarsınlar. Îmânlarını kurtarmadıkça ölmesinler, ateşte yanmasınlar, dünyevî ve uhrevî (dünyada ve âhirette) ateşin azabına uğramasınlar. Yerleri nâr ehlinin yeri olmasın. Ehl-i Cennetin yeri olsun." 

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şu düâyı çok okurdu

 Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şu düâyı çok okurdu: 

*(Allahümme innî es’elüke-ssıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve hüsnel-hulkı verrıdâe bilkaderi birahmetike yâ Erhamerrâhimîn)*. Bunun ma’nâsı, *(Ya Rabbî! Senden, sıhhat ve âfiyet ve emânete hıyânet etmemek ve güzel ahlâk ve kaderden râzı olmak istiyorum. Ey merhamet sâhiblerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver!)* demekdir.

Bunlarla dünya ve ahiretini süsle

 "Bu nasihatimle dünya ve ahiretini süsle!.."

İmam-ı a’zam hazretleri: "Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir."

Ehl-i sünnetin reisi İmam-ı a’zam hazretleri bir talebesine (aslında hepimize)şu "altın nasihatleri" yapmıştır:

Evladım, konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiçbir işinde acele etme, teenni (acele etmeden)ile hareket et. Acele şeytandandır...

Hadis-i şerifte,(Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder)buyuruldu.

Susmayı âdet edin...

Hadis-i şerifte,(Susmak, hikmettir; fakat susan azdır)buyuruldu.

Her ayda birkaç gün oruç tut...

Hadis-i şerifte,(Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur)buyuruldu.

Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan...

Hadis-i şerifte,(Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir)buyuruldu.

Dünya nimetine ve sağlığına güvenme...

Hadis-i şerifte,(İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil)buyuruldu.

Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru...

Hadis-i şerifte,(Bid'atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur'ân-ı kerimi gizlemiş sayılır)buyuruldu.

Sakın ölümü hatırından çıkarma!..

Hadis-i şerifte,(Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır)buyuruldu.

Kur’an-ı kerim okumaya devam et...

Hadis-i şerifte,(Kur'ân okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'ân okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer)buyuruldu.

Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla dost olma [diyaloğa girme]. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Kabirleri ziyaret et...

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme...

Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et...

"Bağdât'ın Zâhidi" Ma'rûf-ı Kerhî

Bu mübarek zat, "Bağdât'ın İmâmı ve Zâhidi" lakabıyla meşhurdur. Fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm âlimidir... İmâm-ı Ali Rızâ'nın hizmetinde bulunmuştur... İranlı Hristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, Hristiyanlığı öğrenmesi için bir râhibe gönderilir. Biraderi İsâ onun Müslüman oluşunu şöyle anlatır:

"Ben ve kardeşim Ma'rûf okula gidiyorduk. Hristiyan idik. Râhip, çocuklara -Hâşâ- 'Allah üçtür: Baba, Oğul, Ruh'ül kudüs' derdi. Kardeşim Ma'rûf, 'Allah birdir, Allah birdir' diye yüksek sesle bağırırdı. Râhib de onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi... Bu hâl uzun zaman devâm etti. Nihâyet bir gün öyle dövdü ki, her tarafı kan revan içinde kaldı. O da kaçtı ve bir daha geri dönmedi...

Bunun üzerine annem onun için her gün gözyaşı dökerdi:

-Eğer oğlum sağ salim geri dönerse, o hangi dinde ise ben de o dîne gireceğim, derdi..."

"EY RABBİNİ ARAYAN ADAM!.."

Bundan sonrasını, Ma'rûf-ı Kerhî kendisi şöyle anlatır:

-Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe'ye geldim. Bir mescide gittim. Orada nur yüzlü bir zâtın etrâfında insanlar halka olmuş, anlattıklarını can kulağıyla dinliyorlardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu:

-Kim Allahü teâlâdan tamâmen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamâmen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O'na koşarsa, Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O'nun muhabbeti hâsıl olur, O'na gelirler. Dertlere ve belâlara sabreden kimseye de rahmetini ihsân eder...

Bu zât Muhammed ibni Semmâk hazretleriydi. Onun bu sözleri kalbime çok tesir etti. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, Rabbime kavuşmayı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabûl buyurdu. Bu sırada İbn-i Semmâk âniden sustu. Sonra insana çok tesir eden bir sesle;

-Bağdâtlı genç nerede? diye sordu. Beni hemen yanına götürdüler. O mübarek başımı okşadı ve;

-Merhabâ ey Rabbini arayan kişi! Merhabâ ey Allah'ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi! dedi...

Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen râhibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine;

-Sen ağlıyor musun? dedi.

-Evet efendim, dedim ve râhibin sözünü hatırladım. Tam bu sırada;

-Râhibin sözünü mü düşündün? diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. "Evet" dedim. Bana;

-İman etmiş, tertemiz bir kul olarak Allahü teâlâya duâ et. Senin duân kabûl olur, buyurdu ve ben de duâ ettim. Daha sonra râhibin Müslüman olup sâlihler arasına karıştığını öğrendim..."

Ma'rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra büyük bir âlim olarak memleketine döndü. Sabırla bekleyen annesi onu bağrına bastıktan sonra;

-Hangi din üzeresin? diye sordu. O da;

-İslâm dîni üzereyim, deyince annesi de Kelime-i şehadet getirerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün âile Müslüman oldu...

Ma'rûf-ı Kerhî hazretleri, 815 (H.200) senesinde Bağdat'ta vefât etti. Yolu o taraflara düşenlere hatırlatalım ki, kabri başında yapılan duâlar makbul ve müstecabdır...

On cümle!..

Siyer, nahiv ve târih âlimlerinden Muhammed bin Hişâm anlatır:

Ma'rûf-ı Kerhî bana; "Sana; beşi dünya, beşi âhiret için olan on cümle öğreteyim. Böyle dua edenin duası kabul olur" dedi. Ben; "Yazayım mı" dedim. "Hayır. Behr bin Hâris nasıl tekrar ederek bana öğrettiyse, ben de aynı şekilde sana öğretirim" diyerek şu hadis-i şerifi bildirdi:

(Her namazdan sonra, beşi dünya, beşi ahiret için olan şu on cümleyi söyleyenin dualarını Allahü teala kabul eder: 1- Dinim için Allah bana kâfidir. 2- Dünyâm için Allah bana kâfidir. 3- İki cihan sıkıntıları için Allah bana kâfidir. 4- Hasetçiler için Allah bana kâfidir. 5- Bana haksızlık etmek isteyenler için Allah bana kâfidir. 6- Bana kötülük etmek isteyenler için Allah bana kâfidir. 7- Ölüm ânında Allah bana kâfidir. 8- Kabirde Allah bana kâfidir. 9- Mîzânda Allah bana kâfidir. 10- Sıratta Allah bana kâfidir... Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah bana kâfidir. Ona tevekkül eder, Ona yalvarırım)

Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!

 Îtikatta mezhebimizin imamı olan, Ebû Mensûr-i Mâ-Türîdî hazretlerinin, (Zamanımızdaki, tegannî ile okuyan hâfızların, nağmelerini işiterek, Kur'an-ı kerimi ne güzel okudun diyen kimse, kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar, yaptığı ibâdetlerinin sevabı gider) dediğini, kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasr-ı Debbûsî hazretleri buyuruyor ki, kâdı Zahîreddîn-i Hârezmî hazretleri buyurdu ki, (Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden tegannî dinliyen veya başka, herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmıyarak, bunlara, ne güzel dese, o anda îmanı gider. Çünki Allahü teâlânın emrine ehemmiyyet vermemiş olur. İslâmiyyete kıymet vermiyen kimsenin, kâfir olacağını, bütün müctehidler, sözbirliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibâdetleri kabûl olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!). (Mektubat, c.1, m. 266)

Rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem

 Gökten bir katre yağmur inmese yerden dahi bir dal nebât bitmese eğer rızk konusunda şübhe edersem kendimi mümin bilmem.


(Seyyid Abdulhakîm Arvâsî kuddise sirruh)

Pek çok sevilen Hilmi

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri bana yazdığı bir mektupda; *(Pek çok sevilen Hilmi)* diye yazmış. Sâdece *(Sevilen)* deseydi *(Kâfi)* idi. Ne büyük müjde efendim.


Bunlar, *(Kalbin)* den gelmese, *(Yazmaz)* efendim. Kalbinden geliyor bunlar Mübâreğin. Bunları *(Niçin)* böyle yazıyorum? Bir maksadım var.


Çünkü büyükler buyuruyor ki: *(İnde zikrissâlihîn tenzîl-ür rahme)* Yâni Allahü teâlânın sevdiği kullarının *(İsmi)* anılınca, oraya *(Rahmet)* yağar.


Abdülhakim Efendi hazretlerinin *(İsmi)* ni, buraya rahmet *(Yağsın)* diye söyledim kardeşim.


Bu büyüklerin oturduğu *(Yer)* ler, kıyâmet gününde *(Şefâat)* eder. Geçdiği *(Sokak)* lar şefâat eder. Molla Nâmık-i Câmî hazretleri böyle diyor.

● ● ●

Peygamber Efendimize; *(Allah nasıldır?)* diye soruyorlar. Efendimiz, nasıl cevap veriyor?


Şöyle gözünü kapat ve *(Allah)* de, hâtırına, hayâline ne gelirse, Allah o *(Değil)* dir diyor.


Yâni, *(Allah, hiçbir şeye benzemez)* buyuruyor. Akıl, ermediği şeyi nasıl anlasın? Küçük bir çocuk, büyük adamların işinden anlar mı? O, ancak *(Oyun)* dan anlar.


Peygamber aleyhisselâma; Allahü teâlâ, *(Şöyle)* değildir, *(Böyle)* değildir, ya *(Nasıl)* dır? diye soruyorlar.


Efendimiz cevâben; *(Küllü mâ hatara bi bâlike. Allahü gayru zâlike)* buyuruyor.


Ne demek bu? Yâni, *(Küllü)*, hepsi; *(Mâ)*, şol şeydir ki; *(Hatara)*, hutûr etdi, yâni geldi.


*(Bi bâlike)*, Arabcada bâl *(Kalp)* demekdir. Yâni Allah de, gözlerini kapat. Hâtırına, hayâline ne geliyorsa.


*(Allahü gayru zâlike)*. Allah, o değildir. Ne güzel cevap yâ Rabbî. Ne hakîmâne bir cevap.

Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır

 Altının nisâbı (Hanefî mezhebinde) yirmi miskal (96 gram)dır. Zekât vermenin farz olması için, zekât malının nisâb miktârı olduktan îtibâren bir hicrî sene sonra da mülkünde bulunması lâzımdır. (Kâşânî hazretleri rahmetullahi aleyh)*Ödünç alma karşılığı olan borçlar ve zekât vermek farz olduğu günden önce ödeme zamânı gelmiş olan müeccel (taksitli) kul borçları nisâb hesâbına katılmaz.Yiyecek, içecek, giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için saklanan altın, gümüş ve kâğıt paranın hepsi nisâb hesâbına katılır... 

(İbn-i Âbidîn hazretleri rahmetullahi aleyh)

Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir

 ***Hüseyin bin Said hazretleri Buyurdular ki:

Her kitabı okumak gayet tehlikelidir. Hakiki bir âlimin yazdığı bir kitaptan, fen bilgisi de okusan, feyz alırsın. Lakin habis birinin tefsirini okusan fayda görmek yerine zehirlenirsin. Mühim olan kalbin temizliğidir. Kafayı çok bilgi ile işgal etmek değildir. Bir Allahü teâlâ adamının bir tek kelamı ile bir insan hidayete erer. Lakin bir cahil ve habisin sözü ile felakete düşer. Kalbin nurlanmasının nişanı icraattır. Allahü teâlâ adamı olmayanın kitab ve sohbeti öldürücü zehrdir.

İslâmiyet iki kelimeyle özetlenebilir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


İslâmiyet, iki kelimeyle özetlenebilir. *(Peki)* ve *(Hayır)*. Ama bunun için de *(İlim)* lâzım. Nerede (peki) diyecek, nerede (hayır) diyecek? 


Bunu iyi bilmek lâzım. Bunu da, herkes bilemez ki. Bunu, ancak *(Allah adamları)* bilir, herkes bilemez, (peki) denecek yerde *(Hayır)* derse, yanar efendim. 


Meselâ *(Hazret-i Ömer)* radıyallahü anh, Peygamber Efendimize (evet) yerine *(Hayır)* deseydi, *(Ebû Cehil)* den daha *(Tehlike)* li olurdu. 


Veyâhut da *(Ebû Cehil)*, (hayır) diyeceğine, *(Peki)* deseydi, *(Hazret-i Ömer)* den daha *(Üstün)* olurdu. Bu iş *(Nasip)* meselesidir kardeşim. 


*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, Resûlullah Efendimizden *(Mûcize)* beklemediler. Hiç böyle şeyler düşünmediler ve konuşmadılar. Çünkü buna *(İhtiyaç)* ları yokdu. 


Onlar, Peygamber aleyhisselâmın mübârek *(Sohbet)* inde bulunmakla *(Şeref)* lendiler. Hiçbir şey, (sohbet) gibi *(Kıymetli)* olamaz. 


O *(Sohbet)* de bulunmakdan daha büyük *(Kerâmet)* yokdur. Bunu, *(Mektûbât)* bildiriyor efendim. Allahü teâlânın *(Sevgili kulu)* olmanın ölçüsü, Onun dînini *(Yaymak)* dır. 


Evliyânın *(Sohbet)* inden istifâde etmenin şartları var kardeşim. Önce, o zâta karşı *(Edeb)* li olacak. Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyuruyor ki: *(Hiçbir bî-edeb vâsıl-ı ilallah olamamışdır.)* 


Sonra o büyüklerden *(Kerâmet)* beklememelidir. Biz kazandıklarımızı, *(Büyük)* lerimize olan *(Edeb)* imiz sâyesinde kazandık. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri çok *(Sevimli)* idi. 


Çok da *(Heybet)* liydi. Heybetinden yüzüne bakamazdık kardeşim. Bu *(Büyük)* lerin her bir (zerre) si, her bir (hücre) si Allahü teâlâyı *(Zikr)* eder. 


Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: *(Hak gelirse, bâtıl gider)*. Hak gelmesi için (gayret) lâzım, (yorulmak) lâzım, (üzülmek) lâzım, (ağlamak) lâzım. 


Osmânlılar, *(Viyana)* ya kadar gitmeselerdi, dövüşmeselerdi, oralara *(Hak)* gitmezdi. Dolayısıyla oradaki insanlar *(İslâmiyet)* le şereflenemezdi.

Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay

 Hasan Can'ın oğlu Hoca Saadettin Efendi'ye anlattığı olay şöyledir:


Yavuz Sultan Selim Hazretleri, gecelerini genellikle kitap okuyarak geçirmeyi adet edinmişti; pek az uyurdu. Çoğu zaman bana okutur kendisi dinlerdi. Tarihi baştan sona bilirdi. Bir keresinde, bu şekilde bir kaç gece üst üste uykusuz kalmış, sonunda yorgunluktan uyuya kaldım. Padişah da gece biraz uyumuş. Sabah namazını kıldıktan sonra hizmetine koştuğumda, bana:


- Bu gece görünmedin, ne yaptın?

diye sordu.

- Birkaç gece uykusuz kaldığımdan bu gece gaflet galebe edip hizmetinizden mahrum oldum

diyerek özür diledim.

- Pekala! Ne rüya gördün?

dedi.

- Öyle hatırda kalacak rüya görmedim.

diye cevap verdim!

- Bu ne sözdür? Böyle uzun geceleri hem sadece uyku ile geçir, hem de bir rüya görme! Mutlaka görmüşsündür! Söyle! Benden saklama!

diyerek ısrar etti. Ne kadar düşündüysem de hatırlayamadım.

- Nakli mümkün bir şey görmedim.

diye yemin ettim.

Mübarek başlarını hayretle iki tarafa sallayıp düşündü. Ben de "Bu ısrarla sualin sebebi nedir?" diye hayrette kaldım. Biraz sonra beni bir iş için kapı ağasının bulunduğu daireye gönderdi. Gittiğimde Hazinedar Başı Mehmed Ağa, Vekilharç Başı Osman Ağa ve Saray Ağası Hasan Ağa'nın, hepsinin topluca bir arada oturduklarını gördüm. Saray Ağası Hasan Ağa'nın başı önünde ve gam ü kasavet içindeydi. Gerçi salih ve dindar bir kişiydi; ama bu hali, evvelkilerden pek başkaydı. Gözlerinden yaşlar aktığını da görünce, yakınlarından birinin vefat ettiğini zannettim. Kendisine:

- Ağa hazretleri! Kalbiniz kederli, gözünüz yaşlı görünüyor. Hikmeti nedir?

dedim.

- Hayır! Hiçbir şey yok

dedi, sıkıntısını benden gizledi, fakat Hazinedar Başı:

- Ağa kardeşimiz bu gece garip bir rüya görmüş, şu anda onun tesirindedir

diye açıkladı. Ben:

- Allah Teala hayırlar vere! Bana da söyleyin!. Zira Devletli Padişahım; “Sen bu gece mutlaka rüya görmüşsündür! Niçin söylemiyorsun?” diye beni azarladı. Beni sıkıştırması boşuna değildir. Ne gördünse anlat

diyerek Hasan Ağa'ya ısrar etti. Söylemekten sıkılarak dedi ki:

- Benim gibi asî günahkarın, padişah huzurunda söylenmeye layık ne rüyası olabilir ki? Lütfen bana bunu teklif etme!


Biz ısrara devam ettik. Gitgide hayası artıyor ve

Sonunda Hazinedar Başı Mehmed Ağa:

- Niçin söylemiyorsun? Daha önce söylemeğe memur olduğunu kendin açıkladın. Şimdi gizlemek hıyanet olmaz mı?

deyince sırrını açıklamaya mecbur kaldı:


- Bu gece rüyamda, bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı aceleyle vurduklarını duydum. Ne oluyor diye ileri vardım. Baktım ki kapı dışarısı biraz görünecek kadar aralanmış; ama adam sığmaz. Ne var diye baktım. Ellerinde bayraklar vardı ve silahlarını kuşanmışlardı. Harbe hazırdılar. Ellerinde birer sancak olan dört nûranî kişi, kapıya yakın duruyordu. Bana: "Niye geldiğimizi bilir misin?" dedi. Ben de: "Buyurun!" dedim. "Bu gördüğün büyük kalabalık Rasulullah'ın ashabıdır. Bizi o gönderdi. Selim Han'a selam etti Hemen kalkıp gelsin, bugünden sonra Haremeyn (Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere) hizmeti ona verildi" diye ferman buyurdu. Bu gördüğün dört kişi Ebü Bekir Sıddîk, Ömer bin Hattab, Osman Zinnüreyndir. Ben de Ali bin Ebî Talib'im. Git Selim Han'a benim tarafımdan bildir!" dedi ve kayboldu.

Bana dehşet gelip kendimi kaybettim. Sabaha kadar yatıp kalmışım. Hizmetçiler teheccüd zamanı, adetim olduğu halde kalkmamamı hastalığıma hamletmişler. Sabah namazını kaçırmayayım diye gelip beni uyandırmak istediklerinde, terden su içinde yattığımı görmüşler. Değiştirmek için çamaşır getirmişler. Beni ovarak uyandırdılar. Alem bana dar geldi. Aklım başıma gelince aceleyle kalktım. Namazımı kıldım; hatta zor yetiştirdim. Fakat hala benden hayret ve şaşkınlık gitmedi" dedikten sonra tekrar ağlamaya başladı.


Ben de padişahın emrettiği işi görüp hemen, döndüm.

Padişahın huzuruna çıktığımda o, yine rüyadan söz açıp:

- Böyle uzun gecelerde sabaha kadar uyuyup bir şey görmemen bana acayip geliyor.

dedi. Ben de:

- Padişahım! Eğer rüyayı bu Hasan kulunuz görmediyse Saray Ağası olan Hasan Ağa görmüşlerdir. Şayet emriniz olursa arz edeyim"

dedim.

- Söyle!. Göreyim!

buyurdular.

İşittiklerimi anlatırken mübarek yüzleri kızarmaya başladı ve:

- Biz sana her zaman demez miyiz ki "Bizler bir cihete, vazifeli olmayınca hareket etmemişizdir? Ecdadımız keramet sahibi idi, içlerinde sadece biz (onlara) benzemedik " diyerek tevazu gösterdiler.


Bu rüya olayından sonra sefere çıkan Yavuz Sultan Selim, 1517 yılındaki Mısır Seferi'nden döndükten sonra. Halife III. Mütevekkil Alallah'ın İstanbul'da kendisine bıraktığı halifelik unvanını üzerine almıştır.

El-Alim celle celaluhu

El-Alim celle celaluhu:

Herşeyin zahirine ve batınına külli ve tam bir ihata ile âlim olan;rakik ve celî yani en gizli ve açık şeylerin evvelini, halini, akıbetini ilmiyle ihata eden, bilendir. 

Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz?

 Minah–82: Şiî olan seyyidler hakkında ne emredersiniz, diye Gavs-i Hizani Seyyid Sıbğatullah Arvasi'ye (kuddise sirruhu) soruldu. Buyurdular: Şiîlik ve ehli bidat olma vasfına buğz edilir. Lâkin zatına edilmez. Münkir seyyide de aynı muamele edilir.

Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken...

 Bugün cedlerimizin kitapları kitaplıklarda küflenirken ve genç nesiller çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkanlarından mahrum edilmişken piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk milleti yeni Müslüman olmuş gibi nevzuhur sahte müctehidlerin kitapları genç nesillerin ellerine veriliyor.

Maalesef ülkemizde İbni Teymiye,Muhammed Abdulvahhab gibi sapıkların fikirleri,farmason Cemaleddin  Efgani, Muhammed Abduh'un görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz Müslüman Kardeşler teşkilatına bağlı yazarların kitapları veya İran'dan kaynaklanan Fars emperyalizmine ait eserler din adına okunmaktadır.Öte yandan ecdadımızın meydana getirdiği eserler yalnız Türk dünyasına değil bütün İslam dünyasına İslamiyeti yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır. Ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır. 


Seyyid Ahmet Arvasî

İMAN ÜÇ MERTEBEDİR

 "MÜZEKK-İN NÜFUS’DA İMAN" 

Bilmiş olunuz ki, imân üç mertebedir: Biri avamın imanıdır ve esfele sâfilindir ki, ondan aşağı iman yoktur. Bundan ileri iman da yoktur, zira, bunsuz iman tamam olmaz. Fakat, bundan aşağı iman yoktur denilmesinin sebebi, bundan aşağısı ile cehenneme gidilir mânasınadır. Zira, imanın temeli ve aslıdır. Avamın imanı hakkında Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Avamın imanı TAKRÎRÜN BÎL-LÎSAN VE TASDÎKUN BÎL-CENÂN'dır. Yani, dil ile söylemek ve kalp ile tasdik etmektir.” 


Server-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri: “İman; Allahu teâlâya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirileceğine, cennete ve cehenneme, hayır ve şerrin Allahu teâlânın takdiri ile olduğuna dil ile ikrar etmen ve gönül ile inanmandır.” buyurmuşlardır.  İşte, bu mertebe iman avamındır. Bundan aşağı iman yoktur. Bunları inkâr eden, kâfirdir demek olur.  


Bundan yukarı bir mertebe has’lardır ki, ona İMAN-I HAS derler. Hasların imanı da bunları ikrar ve itikat edip avamın imanını bildikten sonra amelde, kavilde ve fiilde ve ibadette: (Allahu teâlâ beni görür.) diye işlerler. Bunlar her ne yaparlar ve her ne işlerlerse, Allahu teâlânın kendilerini gördüğünü bilirler. Buna, havassın imanı denildiği gibi ÎMAN-I-ÎHSAN da denilir. Zira, Hz. Resûl aleyhisselâmdan soruldukta: “En büyük ihsan, Allahu Teâlâ’yı görür gibi ibadet etmendir. Sen, onu görmesen bile, o seni görür.” buyurmuşlardır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz böyle buyurduklarına göre, bu mertebe imana İMAN-I-İHSAN dense olur.  


Bundan da açıkça anlaşılıyor ki, havassın imânı ibadet ve tâ'atte Allahu tealâyı görür gibi olmaktır. Her türlü işlerinde, sözlerinde, zahirde ve bâtında (dışlarında ve içlerinde) böyle düşünür ve hazır görürler. Allahu teâlânın ululuğunu öyle fikrederler ki, gönüllerine Allahu tealâ’dan başka hiçbir şey gelmez. Allahu tealâyı zikretmekten başka, hiçbir şeyle sefaları olmaz. Oturmaları, kalkmaları, yürümeleri edep ve hudû içinde olur. O kadar ki, sağlarından sollarından haberleri bile olmaz. Yanlarında erkek mi, kadın mı, hayırlı mı, şerli mi, kim var bilmezler. Huzurları da amelleri de bu dereceye varır ve imanları o derece yakin olur.  


Fakat, bunlardan yukarı bir mertebe daha vardır ki ona da HASSÜL-HAS derler. Onların imanı, ihlâsı ve ameli o mertebede bulunur ki, gönülleri Allahtan başkasının hayalinden pâk olup arınır, basiret gözleri açılır. Hak teâlâ, onların ruhuna sıfatlardan bir sıfat ile tecelli eder. Onlar da o tecelliyi basiret gözü ile görürler. O tecelliye iman getirirler. Bütün uzuvları ile yani elleri, ayakları, gözleri, kulakları ile, zahir ve bâtın ile hatta saçının ve sakalının her kılı ile Hakka iman ederler. Bu mertebede olan Hassül Has'lar, yukarıda sözü geçen Has'lardan yukarıdadır. 

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi hazretleri)

BU EHL-İ SÜNNET VEL CEMÂAT MEZHEBİNE AYKIRIDIR

 Yine Hazret-i İşân (yani İmam-ı Rabbani) "kuddise sirruhulaziz bu kabilden buyurdular ki: Bir defa Şeyh, Delhi'ye gelmişti. Seyyid Celaleddini Buhari'nin oğlu Şeyh Hacı Abdülvehhâb, ilim ve hâl sahibi olup, bir tefsir yazmıştı. Şeyhin huzuruna gönderdi.

 Şeyh, Server-i Kâinâtın "aleyhi ve aleyhimüssalâvat" Ehl-i beytinin tathirine (temizliğine) gelince. Şeyh Abdülvehhabın burada: «Resûlullahın evlâdı son nefesten emindir, akıbetleri yakinen hayırlıdır, yazdığını okuyunca, Şeyh Abdülkuddüs bunun kenarına Bu, Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebine aykırıdır yazdı ve kitabı geri gönderdi.

Bu söz üzerine, memleketin âlimleri arasında günlerce müzakereler vaki oldu. Neticede Şeyh Abdülkuddüs'ün sözünde karar kıldılar "kuddise sirruh".

(Berekât  [Zübde-tül Makâmat]

Muhammed Hâşim Kişmî

Sahife no: 104    

Tercüme: Süleyman KUKU)

Oruclu olan kimse hurma ile iftâr etsin!

 İmâm-ı Rabbânî hazretleri (kuddise sirruh) 1.cild 162.mektûbunda buyuruyor ki,

Resûlullah "aleyhisselâm" buyurdu ki, (Oruclu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünkü hurma bereketlidir). O Server, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adalet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünkü bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda herşeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yinince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan herşey, insana da aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruclu kimse, iftâr zamanında, şehvetlerden ve dünyanın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pekçok istifâde eder. Anlattığımız faydaları daha tâm ve daha olgun olur...)

Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler

 ▸ Hasan Basrî Hazretleri nakleder:


▪ Melekler Cennet saraylarını zikir ile binâ ederler. 


▪ Kul gevşeklik gösterip zikri terkedince onun köşk ve sarayını inşâ eden melek de durur. 


▪ Diğer melekler ona:


“Ne oldu, niye durdun ?” diye sorunca o:


▪ Kendisiyle vazîfeli olduğum kul bıkkınlık ve gevşeklik gösterdi !”  der.


▪ Bu rivâyeti nakleden Hasan-ı Basrî (kuddise sirrûhu) şöyle seslenir:


“Allah size rahmet eylesin ey insanlar, meleklere ihtiyaç duydukları malzemeyi bol bol verin, sakın eksik bırakmayın !” 


 (İbn-i Receb, Fethu’l-Bârî, I, 166)