Allahü teâlâ insanlar için mutlak iki şey yazmıştır

 Allahü teâlâ insanlar için mutlak iki şey yazmıştır. Biri nefes, biri rızk. Hiç kimse, hiç kimsenin rızkını yiyemez, hiç kimse kendi rızkını bitirmeden ölmez.

 (Hüseyin Bin said hazretleri)

İman bir rızıktır

 İman bir rızıktır. Allahü teâlâ unutulursa, imansızlar artar, küfür artar, iman rızkı azalır. İkincisi, sıhhat bir rızıktır. Allahü teâlâ unutulursa, insanlar çok hasta olur.

 (Hüseyin Bin said hazretleri)

Hangi ağızla istediniz?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Ben *Yedi-sekiz* yaşlarımdayken, mektep dağılacağı zaman, muallimler talebeye toplu olarak bir *Şey* söyletirlerdi. Bu, *Âdet*’di o zamanlar. Şunları söylerdik.


*Ve dahî kabirde suâl meleklerine cevâbım;* 

*Rabbim Allah, dînim islâm, kitâbım Kur’ân-ı azîmüşşân*. 


*Peygamberim hazret-i Muhammed Mustafâ aleyhisselâm*. 


Îtikâdda mezhebim ehl-i sünnet vel cemâat. Amelde mezhebim İmâm-ı A’zâm Ebû Hanîfe. 


Bunu üç kerre söyler, sonra dağılırdık. Şimdikiler, Şarkı türkü söyletiyorlar çocuklara. O zamanki hocalarımız bize bunları söyletirdi. 


Ne güzel. Bize bunu öğreten hocamız Tâhir Efendi diye biriydi. Yetmiş seneden fazla oldu, hâlâ unutmuyorum. 


Kendisini Görsem belki tanımam, ama öğretdikleri hâlâ hâtırımda. Her hafta okunan Hatim’leri, Tâhir Efendinin Rûh’una da gönderiyorum. 

● ● ● 

Evliyâ’nın büyüklerinden Ebül Hasan-i Harkânî hazretleri, bir gün yolculuğa çıkacak olan talebelerine; 


Yolda eşkıyâ ile karşılaşırsanız (Yâ Ebel Hasen!) diyerek beni çağırın! diye tembîhte bulundu. Talebeler yola çıkıp, az sonra Eşkıyâ ile karşılaşdılar. 


Fakat hocalarının tembîhini unutup, Hemence; Yâ Rabbî bizi kurtar! diye yalvarmağa başladılar. Ama hepsi de Soyuldu’lar. 


Sabahleyin bir de bakdılar ki, içlerinden Biri soyulmamış. O soyulmıyan arkadaşlarına; Sen ne yapdın da, eşkıyâlar seni görmedi? diye sormuşlar. 


O da demiş ki, eşkıyâlar beni gördüler. Yalnız hocamız bize; Yolda eşkıyâ ile karşılaşırsanız (Yâ Ebel Hasen!) diye beni çağırın! demişdi ya, ben de öyle dedim. Onun için bana dokunmadılar. 


Soyulan arkadaşları şaşırmışlar. Geri dönüp Hocaları’na sormuşlar. Hocaları onlara buyurmuş ki:


Siz, Allah’dan yardım istediniz, ama Hangi ağız’la istediniz? Harâm giren ve Harâm çıkan ağızla yapılan Duâ’yı Allahü teâlâ kabûl etmez. 


Arkadaşınız, benden Yardım isteyince, ben onu Duydum ve arkadaşınız için Duâ etdim. Allahü teâlâ da benim duâmı Kabûl etdi ve o arkadaşınız öyle kurtuldu, buyurmuş.

İsmin müsemmaya tesiri çoktur

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Kıyâmet* alâmetlerinin şimdi *Çoğu* çıkmış, her yere yayılmış. Bu alâmetlerden biri de, *Câhil*’ler çoğalacak, *Âlim*’ler azalacak. 


Câhiller, dinde *Söz sâhibi* olup, herkese *Yanlış Yol*’u gösterecekler. O hâlde müslümânlar *Uyanık* olmalı. Herkesin *Sözü*’ne güvenmemeli. 


Kime güvenmeli öyleyse? Sâdece *Ehl-i sünnet Âlimleri*’ne ve onların yazmış olduğu *İlmihâl Kitapları*’na güvenmeli. 


Neden? Çünkü o *Büyük*’lerin sözleri ve yazıları *Hak*’dır, *Doğru*’dur. Bundan altmış sene evvel bir ahbâbımız vardı. Onun da bir *Oğlu* vardı, oniki yaşında.


*Sârâ* gibi bir hastalık geldi çocuğa. Muâyene, muâyene, muâyene. *Çâre*’sini bulamadılar. Nihâyet bir *Hoca*’ya göstermişler. Eski zamânın hocaları *Âlim*’di. 


O hoca demiş ki: Bu *İsim*, bu çocuğa *Ağır* geliyor, ismini değişdirin. Bu isme, bu *Beden* tahammül edemiyor. Çocuğun ismini *Nihad* koyun! demiş. 


*İsmi*’ni değişdirdiler, *İyi* oldu çocuk. İsmin te’sîri çokdur. Müslümân olan, *Evlâd*’ına müslümân ismi koymalıdır. 


İbni Âbidîn; En iyi isim *Abdurrahmân* dır, diyor. Allahü teâlânın kulu demek. *Abdullah* ve *Abdülhalîm* gibi isimler de böyle.


Allahü teâlânın *Kulu* olduğunu bildiren *İsim*’lerdir. Ondan sonra Peygamber Efendimizin ismleri; *Ahmed*, *Mehmed*, sonra Peygamberlerin isimleri.


Ondan sonra da Eshâb-ı kirâmın ismleri kıymetlidir, diyor. *Çünkü ismin, müsemmâya te’sîri çoktur*, diyor İbn-i Âbidîn hazretleri.

Bayezid-i Bistâmi “kuddise sirruh” hazretleri dünyaya nasıl geldi?

 Hüseyin Bin said hazretleri Buyurdular ki:

Mübârek bir zât, birinden bir tarla satın almış. Tarlayı sürerken bir küp altın bulmuş. Küpü almış, mal sâhibine götürmüş; "Al bu altınlar senin. Tarlayı sürerken buldum." Adam kabul etmemiş; "Tarlayı satarken, demedim, içinde küp var. Altınlar senin, alamam" der. İkisi de almaya râzı olmayınca, kadıya gidiyorlar. Kadı akıllı adam. Soruyor: "Senin oğlun var mı?" o da "var" diyor. Diğerine soruyor: "Senin kızın var mı?" O da "var" diyor. Kadı da, onların nikâhlarını kıyıyor. Altınlar da onların mehrleri oluyor. Bu helâl kazançla yapılan izdivâçtan da Bayezid-i Bistâmi “kuddise sirruh” hazretleri dünyaya geliyor.

İman ne demektir?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Îmân* demek; *Âmentü*’de bildirilen altı tâne îmânın şartına *İnanmak*, İslâmiyeti *Kabûl* etmek ve *Beğenmek*’dir. 


Pekii İslâmiyet nedir? Allahü teâlânın *Emir*’lerine ve *Yasak*’larına, *İslâmiyet* denir. 


Demek ki, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını *Kabûl* edip, *Beğenmek*, bir de *Âmentü*’nün şartlarına inanmak. İşte *Îmân* budur. 


*Âkıl* olan, yâni *Akıllı* olan insan, bunları hemen *Kabûl* eder. Allahü teâlâ, *Fâide*’li olan şeyleri emretmiş, elbette yapacağız. *Fâide*’si bizedir. 


*Zarar*’lı olan şeylerden de sakınacağız ki, *Zarar*’ı bizedir. Ama bir insan, aklına uymayıp da *Nefs*’ine uyarsa, o zaman *Felâket*’e gider. 


İnsanın nefsine *Tatlı* gelen şeyleri Allahü teâlâ *Yasak* etmiş, nefsine *Güç* gelen şeyleri ise *Emr* etmişdir. 


O’nun *Emr*’etdiği şeyler, nefse *Zor* geliyor. Aksine Rabbimizin *Yasak* etdiği şeyleri, *Nefs* seviyor, onlardan *Lezzet* alıyor. 


Kim *Nefs*’ine uyup da mâzallah Allahü teâlânın *Emir*’lerini ve *Yasak*’larını beğenmiyor, kabûl etmiyorsa, işte buna *Kâfir* denir. 


İsterse *Âmentü*’nün altı şartına da inansın, yine *Kâfir*’dir. Peki, *İslâmiyet* nedir? 


Allahü teâlânın *Emir*’lerine ve *Yasak*’larına *İslâmiyet* denir. İslâmiyeti kabûl etmiyen, beğenmiyen, *Kâfir* olur. 


Niçin islâmiyeti kabûl etmiyor? *Nefs*’ine tâbi oluyor da onun için. Hâlbuki *Nefs*, insanın *Düşman*’ıdır. İnsan, düşmanına *Tâbi* olur mu?


*Düşman*’a tâbi olmak, *Ahmak*’lıkdır. Nefsine tâbi olan, islâmiyeti beğenmez, kabûl etmez, mâzallah *Kâfir* olur. *Küfr*’ün sebebi de budur işte.


*Küfr*’ün asıl sebebi, *Nefs*’dir. Herkesi aldatmak, *İçki* içmek, zevk-i sefâ peşinde koşmak, *Çalgı*’lar, *Oyun*’lar. Bunlar hep, *Nefs*’in istediği şeylerdir işte. 


*Nefs*, günâhlardan *Zevk* alıyor. Hâlbuki Allahü teâlâ bunları *Yasak* etmiş. Allahü teâlâ; *Size yasak etdiğim şeyleri yapmayın!* buyuruyor. 


İnsanın *Nefs*’i ise; *Yap!* diyor. Allahü teâlâ *Yapma!* diyor. Ama o, nefsini tercîh ediyor, onun sözüne *Peki* diyor. Ve onun *Dediği*’ni yapıyor. 


Allahü teâlânın *Yasak* etmesini kabûl etmiyor. Neden? Çünkü *İşine* gelmiyor. Allahü teâlânın *Emr*’etdiği şeyleri beğenmiyor. 


Bunları *Yapmak* hoşuna gitmiyor, *İçki* içmek hoşuna gidiyor, ama *Ayran* içmek hoşuna gitmiyor! Demek ki *Îmân* ne imiş? 


Îmân, *Âmentü*’nün altı *Şart*’ına inanmak, bir de Allahü teâlânın *Emir* ve *Yasak*’larını beğenmek ve *Kabûl* etmekdir. 


Ama, bu altı şeye *İnanmak* ve Allahü teâlânın emrlerini, yasaklarını *Kabûl* etmek, bâzı insanların *İşine* gelmiyor. Kimlerin işine gelmiyor? *Nefs*’ine uyanların. 


*Akl*’ı olanlar, *Akl*’ına uyanlar, Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını *Beğenir*, kabûl eder. Ama *Nefs*’ine uyanlar kabûl etmez. 


Bunlar, Allahın *Emr*’ine uymayı değil de, *Nefs*’ine uymayı, nefsine *İtâat* etmeyi tercîh eder. Demek ki bu gibiler, *Allah*’ın kulu değil de, *Nefs*’inin kuludur, nefsinin *Köle*’sidir.


Biz, *Allah*’ın kuluyuz. Bâzıları ise, *Nefs*’lerinin kulu. Çünkü nefslerine *Tatlı* geleni kabûl ediyorlar, nefslerine *Güç* geleni kabûl etmiyorlar. 


Biz, *Nefs*’e tâbi değiliz. Nefsimize ister *Tatlı* gelsin, ister *Acı* gelsin. Çünkü nefs, bizim *Düşman*’ımız. Düşmana tatlı gelen *Şey* hiç kabûl edilir mi? 


Bizim en büyük düşmanımız, *Nefs*'imiz. Mahlûkların içinde en *Ahmak* olan kimdir? İnsanların *Nefs*’i. Nefs, ahmakdır. Çünkü dâima kendi *Zarar*’ını ister, onun için *Ahmak*’dır. 


Bu istekleri de *Bitmez*. Bir şeye kavuşmak ister. O *İstediği*’ne kavuşdurursun, daha *Fazla*’sını ister. Daha fazlasını verirsin, ondan da *Fazla*’sını ister. 


Kur’ân-ı kerîmde; *Hulikal insâne helû’a!* buyuruyor Allahü teâlâ. *Helû’a* denilen bir hayvan varmış, hiç *Doymaz*’mış, doymak nedir *Bilmez*’miş. 


Allahü teâlâ; *Sizin helû’a dediğiniz hayvan nasılsa, nefsiniz de öyledir!* buyuruyor. Ver ver, yine *Doymaz*. 


En *Son* ulûhiyyete, yâni *İlâhlık* dâvâ etmeye kadar gider, Allah korusun. Onun için şimdiki insanlar hep nefslerinin *Kulu*, nefsinin *Kölesi* kardeşim. 


Yâni *Nefs*’leri ne isterse, *Onu* yapıyorlar, nefslerine *Tapınıyor*’lar. Allahü teâlâ hepimize *Selâmet* versin. 


Hepimizi, *Nefs*’imizin şerrinden, *Düşman*’ların şerrinden ve bir de *Şeytan*’ın şerrinden muhâfaza buyursun. Nefsin yardımcısı *Şeytan*’dır. 


Şeytan, nefsin *Asker*’idir. Rabbimize ne kadar *Şükr*’etsek, azdır kardeşim. Onun için Rabbimize sonsuz *Şükür*’ler olsun.

Her işte nefsin arzularına uymak

 Her işte nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur. Nefsine uyan, küfre veya bid'ate, dinden olmayan bir işin içine yâhut fıska düşer.

 (Muhammed Hâdimî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

Firâset

*Harama bakmaktan gözünü muhâfaza edenin, kendini nefsin arzularına kapılmaktan koruyanın, sünnete uyarak zâhirini (dışını) süsleyenin, helâl lokma yemeyi alışkanlık edinenin firâseti şaşmaz. 

(Şah Şücâ Kirmânî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

*Firâset, îmân kuvvetinden doğar. Kimin îmânı daha kuvvetli ise o nisbette firâseti keskin yâni isâbetli ve doğru olur. 

(Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri “kuddise sirruh”)

Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı

“Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı münafıkları şaşırttı kâfirleri çileden çıkardı.”

Bilindiği gibi Miraç yalnız yüce peygamberimize mahsus bir mucize. Bir göz kırpması zaman içinde, hücrelerin yücesine doğru tırmanış ve geri dönüş...Ne rüya, ne hayal? Beden ve ruhun uhrevi bir zaman dilimi içinde bütün zaman ve mekanları kuşatan yaratıcı iradeye, bu iradenin sahibi ve bize şahdamarımızdan daha yakın olan yüce Allah’a rü’yet mertebesinde yaklaşıp geri gelişi... Aklı aşan ve fakat hayran bırakan bir vaka... Benzeri olmayan mukaddes ve muazzez yolculuk... Bütün yaratılmışlar aleminin bir damla kadar küçüldüğü Allah ile Resulü arasındaki perdelerin kaldırıldığı, “Can ile Canan”arasında bir yayın iki ucu kadar yakınlığın idrak edildiği an... Herkes iman ve aşkı kadar bu sıradan nasibini aldı.Bu sır Sıddıkları hayran bıraktı münafıkları şaşırttı kâfirleri çileden çıkardı.Durum şimdi de öyle...

(Seyyid Ahmet Arvâsî)

[Hasbihal 3/232]

Hamid Hamdi Vanî el Malatî ( 1873-1955)

Hamid Hamdi Vanî el Malatî  ( 1873-1955)

Nam-ı diğer Fatih dersiamlarından Müfti-i Vanî. Doğduğunda omzunda, sırtında ve alnında bir takım yazıların varlığı sebebiyle yazıların sırrını çözmek gayesiyle babası onu İstanbul’a götürür.Fakat büyümeye bağlı olarak zamanla bedeninden silinen yazıların sırrı anlaşılamaz. 


Van’da rüşdiyeyi birincilikle bitiren Hamid efendi İslami ilimler eğitimi için Seyyid FehimArvasi’nin

( kuddise sirruhu) rahle-i tedrisinde bulunur. Sultan 2.Abdulhamid Han tarafından Hindistan,Hicaz gibi yerlerde din hizmeti için görevlendirilmiştir.


1915 yılında Van Hukuk Müşaviri ve Hoşab(Güzelsu)Müftüsü iken Rus destekli Ermeni komitacıların eşi ve çocuklarına yaptığı akıl almaz vahşete ve katliama bizzat tanık oldu. Üç yıllık bir hicretten sonra 1918’de Malatya’ya yerleşti yeniden evlendi.Hukuk, tıp, kimya, tarih, tefsir ve tasavvuf alanında kitap ve risaleler te’lif etti.Mürşidi Seyyid Fehim Arvasi’ye hitap ettiği aşağıdaki dörtlük yaşadığı çileyi anlamaya bir nebze yardımcı olmaktadır.


“Gel yetiş seyyid Fehim tut elimi

Bu Hamdi’ye çok eylediler zulumü

Kaldır nikab perdesini görem yüzünü

Cemalin şem’ine sürem yüzümü

Ben bu şem’e eremedim ne çare.”


Malatya’da medfun bulunan Hamîd efendiye Allahu Teala’dan rahmet diliyoruz.

Komşuya eziyet etmek haramdır

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Komşu*’ya eziyet etmek *Harâm*’dır kardeşim. Seâdet-i Ebediyye’de *Komşu Hakkı*, bir sahîfe anlatılıyor. 


Komşu olsun, olmasın, *Din kardeşine eziyet eden, Kâbeyi yıkmış gibi günâha girer!* diyor Peygamber Efendimiz. 


Din kardeşinin *Kalb*’ini kıran, *Kâbe*’yi yıkmış gibi günâha girer. Bir de şimdiki *Komşu*’lara bakın. 


Gürültü yapıp, diğer komşuları *Râhat*’sız ediyorlar. Eskiden bir kimse evini *Tâmir* edeceği zaman, komşusuna *Haber* verirmiş. 


Yâni,  *Komşu, hayrlısı ile evde biraz tâmirat yapacağım!* deyip izin alır, öyle *Tâmir*’ini yaparmış. Nerde şimdi öyle komşu? İnsan hakkı *Yok* olmuş. 


Bırakın *Komşu*’luğu, şimdi *Din Kardeş*’liği bile kalmadı! Peki, ne yapacağız? Hiç kimseye bir *Zarar* vermiyeceğiz. 


Niçin sâdece *Din kardeşi* demiyoruz da, *Komşu hakkı* diyoruz? Çünkü *Yahûdî* komşu da olur, *Hristiyân* komşu da olur. 


Onların da *Komşu*’luk hakkı var. Yahûdî komşuyu da incitmiyeceğiz. Hep *Tatlı* söyliyeceğiz, *Olgun* hareket edeceğiz. Nerde şimdi, nerdeee? 


Şimdiki insanlar ne *Komşu hakkı* biliyorlar, ne de *Din kardeşliği*’nden haberleri var. Mâmafih yine de hâlimize *Şükür*’ler olsun kardeşim. 

 

Eskiden; *Ev alma, komşu al*, denirdi. Müslümânların arasında oturmak *Mühim*’dir. Müslümânın oturduğu evden *Feyz* yayılır, *Nûr* yayılır. Bu, sokağa da *Te’sîr* eder. 


Meselâ bizim *Sokak*’da, hemen hemen her evde *Âbiler* var. Hepsinden *Nûr* yayılıyor. Kur’ân-ı kerîm *Mekteb*’i var. Böyle mahalle hiç *Terk*’edilir mi? 


Bu *Sokak*’da oturanlara *Müjde*’ler olsun. *Âbiler*’den biri, bu sokakdan taşınmış, *Karagümrüğe* gitmiş. Bunu duyunca çok *Üzüldüm* kardeşim.

Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram

‘Böyle lakaplanmamın sebebi kendisine iktida edilen Şeyh Hazretlerinin [Allame, Şeyh Seyyid Fehim-i Arvasi] pek yüce kalemleriyle lutf ederek yazdıkları mektublarının üst kısmına derc ettikleri taltif ve tayyib cümlesinden olup, bu cümleleri, dua telakki edilerek tefeül yollu kullanılmaktaydı.


Sonraları, Gavs-i A’zam [Seyyid Abdülkadir-i Geylani] hazretlerinin aşığı ve yüce Kadiriyye yolunun erbabından ve ehlinden Bağdad Telgraf Başmüdiri Şakir Efendi, selamet yurdu mübarek Bağdad’dan gönderdiği bir mektubunda “Gavs-i A’zam hazretlerinin mübarek ve münevver kabri şerifinin şerefli huzurlarında oturmuş iken size bir mühür hediyye etmekle ve o mührün bir yüzünde şu ibareyi yazmakla,aynen kendileriymiş gibi mübarek ruhlarından emr olundum gibi ruhani bir ilka olarak telakki ettim.”diye beyan edilmiştir ki oradan gelen şu suretle yazılmış,kazınmış mührü şimdi de kullanıyorum.’


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Hac ve Ticaret

 Ticâret yapmak ve hac etmek için giden bir kimsenin, hac niyeti ziyâde (fazla) ise, sevâb kazanır. Ticâret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevâbı kazanamaz. 

(Alâüddîn-i Haskefî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

*Kulun haccının kabûl olduğunun alâmeti, hacda Peygamber efendimizin (aleyhisselam) ahlâkı ile ahlâklanarak, dönmesi, günâha hiç yaklaşmaması, kendini hiç kimseden üstün görmemesi, ölünceye kadar dünyâya meyletmemesidir. Haccının kabûl olmadığının alâmeti de, hacdan döndüğünde evvelki hâli üzere bulunmasıdır. 

(Ali Havvâs hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

"Bu Sene Göndermiyorum"!!!!

HACI ŞÜKRÜ EFENDİ (Muhammed Şükrü Kılıç) (1905–1985) 

1905 yılında Adıyaman’ın güney batısında Akpınar nahiyesine bağlı Şiraz köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Muhammed Şükrü Kılınç’dır.

Babası Hasan Efendi, annesi Fatma Hanım’dır.1915 senesinde henüz On-on iki yaşlarında iken Urfa’daki medreselerden (Rıdvaniye) Camii bünyesindeki “Rıdvaniye Medresesi”ne yerleştirdi.1925 yılında medreselerin kapatılması ile tahsilini bırakmak zorunda kaldı. Sonra kendi memleketi Adıyaman’a bağlı olan “Turuş köyü”nde imamlığa başladı. Burada uzun müddet imamlık yaptı. Bu yüzden Turuşlu Hacı Şükrü Efendi diye meşhur oldu. 1930’lu yıllarda, Kantara köyündeki Nakşibendî Şeyhi Hoca Osman Bircigi Efendi’nin(1868–1939) yanına giderek ona intisab etti. 10 seneye yakın bir zaman, 1939 yılında şeyhi Hoca Osman Efendi’nin vefatına kadar, onun mensubu olarak bulundu. 


1941 yılında Hacca gidişini şöyle anlatır: 

“Bir ara bende Hacca gitme arzusu hâsıl oldu.O zaman Hacca gitmek çok zordu.1940 yılında İstanbul’a Seyyid Abdulhakim Arvasî Efendinin ziyaretine gittim.Hatta param da yoktu,biraz arpam vardı, onu sattım da öyle gittim.O zaman trenle giderdik.Seyyid Abdulhakim Arvasî hazretlerinin Eyyub’teki tekkesine gittim.Mübarek elini öptüm, oturdum. Ona intisab ettim.Ben daha bir şey söylememiştim. Birkaç dakika sonra bana dedi ki:  


“Hacca mı gitmek istiyorsun? Ben de “İnşallah, dedim.Bana dedi ki:”Bu sene göndermiyorum,inşallah gelecek sene gidersin.”


Bu konuşmadan sonra yanda bulunan küçük bir odaya girdim, zikirle meşğul oldum.Bu arada kendimden geçmiştim.Bir ara hizmetlisi beni çağırdı, Efendi hazretleri seni istiyor,dedi.Fakat hizmetlinin yanıma gelmesinden evvel öyle ağır bir hâl bana gelmişti ki, o hâl ile çok bağırmış,ağlamıştım. Kendimden haberim yoktu.Kalktım, Efendi hazretlerinin yanına gittim. Bana bir çay ikram edildi. O esnada efendi hazretleri bana öyle bir teveccüh etti ki bunu dil ile anlatmak mümkün değil.Onun teveccühü bereketiyle çok şeyler hâsıl oldu. Ondan gördüğüm fayda çok mahremdir,anlatamam. 


Tekrar İstanbul’dan Adıyaman’a evime geldim.Ertesi sene  ben ve bir arkadaşım Hacca gitmek için Şam-ı şerife gittik.O zaman hacca ancak böyle gidiliyordu.Şam’da epey bir müddet kaldık. Seyyidinâ Mevlânâ Halid-i Bağdadî’ye (Kuddise sirruhu.) ziyarete sık sık giderdik.Zaman öyle bir uzamıştı ki artık hacca gitmekten ümidimizi kesmiştik.


Seyyid Abdulhakim Arvasî hazretleri bana gelecek sene gideceksin demişti.Bu gibi velilerin sözü doğru olur, diye kendi kendime söyleniyordum.Yine Mevlânâ Halid hazretlerinin türbesine ziyaretine gitmiştik.O esnada uykuya daldım. Baktım ki Hoca Osman Bircigi (kuddise sirruhu) ile Seyyid Abdulhakim Arvasî (kuddise sirruhu ) bana: 

-Gemi kalkıyor, hemen yetişin, sizi bekliyorlar, dediler. Gözümü açtım, -Sübhanallah! dedim. Arkadaşım da uyandı. O da aynı rüyayı görmüştü. Yalnız o Seyyid Abdulhakim Arvasî’yi tanımıyordu. Dedi ki: Hoca Efendi ile tanımadığım başka bir zat daha vardı. Ben de, O, Seyyid Abdulhakim Arvasî hazretleridir. dedim. Sabah oldu bizim hac işlerimizle ilgilenen zat hemen geldi ve:  

-Gemide iki kişi eksik, eğer gidecekseniz, hemen sizi gönderelim! dedi. Elhamdülillah o sene haccımızı bitirdik ve geri döndük.!  


Hacı Şükrü Efendi’nin oğlu Abdulvahhab Efendi anlatıyor: Seyyid Hasan’ın oğlu Seyyid Kasım Arvasî, Van Müftüsü idi. Kendisi Hacı Şükrü Efendi’yi çok severdi. Urfa yakınındaki Yenice Köyü’nde Hacı Şükrü Efendi’nin bir yer alarak, cami yaptırmasını ve Hacı Şükrü Efendi’nin türbesini de orada yaptırdığını duyunca, bu harekete çok sevinmişti. 

-O arsayı Hacı Şükrü Efendi parasıyla mı satın aldı? Diye sormuş, bu sorusuna: -Evet.Cevabını alınca da: —Ben ölürsem, beni Hacı şükrü Efendi’nin yanına gömün. demişti. Fakat Seyyid Kasım Arvasî İstanbul’da vefat etti ve Beylerbeyi Köprülü mezarlığına defnedildi.  

[Kaynak Şanlıurfa Evliya ve Alimleri, Mahmut Karakaş,Şanlıurfa Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları]

Yahyâ bin Ya’mer hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" en mühim hizmeti

 Yahyâ bin Ya’mer hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" en mühim hizmeti Kur’ân-ı kerîmin doğru okunması için noktalama ve harekelenmesinde oldu. Bu harekeler sayesinde, bugün Arapça bilmeyenler Kur’ân-ı kerîmi rahat okuyabilmektedirler. Eğer noktalama ve harekeleme olmasaydı, herkes Kur’ân-ı kerîmin her âyetini, her harfini, bir hocadan okuyup ezberleyerek öğrenecekti. Ya da herkesin hiç hatasız okuyabilecek şekilde Arapça ve nahiv bilgisine (dilbilgisine) sahip olması gerekecekti.

Ahiret nasıl görülür?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Âhiret*’te zaman yok. *Ezel* ve *Ebed*, orada bir *An*’dır. Mebde ve müntehâ, yâni *Baş* ve *Son*, milyarlarla sene, orada bir *An*’dır. 


Biz zamanlı yaratıldık, zamanlı doğduk, zamanlı büyüdük. *Zaman*’sızlık ne demek, *Aklı*’mız ermez. Aklımız ermiyor bizim bu işe. 


Ama *Kalp* gözü *Açık* olanlar, *Kıyâmet*’i de görüyor, *Cennet*’i de görüyor, *Cehennem*’de yananları da görüyor. 


Şimdiki *İslâm Düşman*’ları geberip Cehenneme gidiyorlar ya, onların *Cehennem*’de yandıklarını, *Kalp* gözü açık olanlar *Görür* efendim. Nasıl görür? 


*Kalp*’lerinden bir *Pencere* açılır, o pencereden *Âhiret*’i görürler. Allahü teâlâ, niçin *Âhiret’e îmân*’ı emretmiş? Hâlbuki âhireti *Saklamış*. Görülmüyor, bilinmiyor. 


Bilinmiyen, görülmiyen, anlaşılmıyan bir şeye *İnan*'mak, *Îmân* etmek çok *Zor*’dur. Oradan bâzı *Şey*’leri bize gösterseydi ya. 


İşte *Onu* da gösteriyor Allahü teâlâ. Onun *Yolu*’nu da bize gösteriyor. *Âhiret*’i görmek mümkün mü? Elbette *Mümkün*. Nasıl mümkün? Bunun *Yol*’u nedir? 


Bunun yolu, *Kalp Gözü*’nün açılmasıdır. Kalp gözü *Açılır*’sa, kalp penceresinden görülür âhiret. Kalp gözü açık olanlar *Âhiret*’i görürler. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri anlatdılar. 


Bir gün, Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri, bir *Kabristân*’ın önünden geçiyormuş. Bir *Kabir*’de, bir kadının *Fecî* şekilde *Yandığı*’nı görüyor. 


Nasıl görüyor? *Kalp Göz*’ü ile görüyor efendim. Kadın yanıyor, *Feryâd*’ını, insandan gayri her *Mahlûk* işitirmiş. Duruyor Mübârek. 


Ellerini kaldırıp; *Yâ Rabbî, nezdimde okunmuş yetmiş bin kelime-i tevhîd var. Onu, bu kadının rûhuna hediye ediyorum*, diyor. 


Ve yanındakilere dönüp; *Eğer îmânı varsa, azabdan kurtulur*, buyuruyor. Ânında *Te’sîr*’i görülüyor efendim, kadının kabri, o anda *Cennet Bahçe*’si oluyor.

EŞREFOĞLU HAZRETLERİ'NİN TASAVVUF YOLCULUĞU

Eşrefoğlu Abdullah Hazretleri tasavvuf yolu arayışında önce Bursa'da Emir Sultan Hazretlerine bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan, ihtiyarladığından bahsederek onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli Hazretlerine gönderir. Bunun üzerine Ankara’ya gelen Eşrefoğlu, Hacı Bayram Veli’ye intisap eder. Onun yanında on bir yıl kalır ve Hacı bayram Veli’nin kızı Hayrünisa Hanım ile evlenerek Hacı bayram Veli’ye damat olur. On bir yıl Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, Hacı bayram Veli onu Bayramiye Tarikatını temsil etmek üzere İznik’e yollar. Fakat orada fazla kalamayıp tekrar Hacı Bayram’a başvurur ve: “Seyrü sulukumuzun tamamı bu kadar mıdır? Yoksa dahası var mıdır?” diye sorar. Bunun üzerine Hacı Bayram Veli Hazretleri kendisini Hama'ya Abdülkadir Geylâni hazretlerinin beşinci kuşaktan torunu Seyyid Hüseyin Hamavî Hazretleri'nin yanına ailesiyle birlikte gönderir. Hüseyin Hamavî Hazretleri bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Sıkı bir riyazet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyade teveccühlerde bulundu. Bu kırk günlük imtihanı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da ve İznik’te Kâdirî yolunu yaymak üzere vazifelendirilir. 

Son nefes korkusu

Hiçbir şey devamlı değildir. Her şey bir gün biter. Bu dünya bir han, bir otel gibidir. Otele gidip, oradan ayrılırken, hiç kimse oradaki eşyaları mesela karyolayı, yatağı götüremez. Götürmeye kalksa da izin vermezler. Ölürken de, hiçbir malını kabre götüremez. Onun için büyük zatlar, (İnsan ölürken bir hiç olduğunu anlar) buyuruyor. Yani dünyalık olarak her ne varsa, o feci hastalık sırasında zaten hiçbir şeyi düşünemez.


Öyle bir köprü, öyle bir imtihan ki, hiç kimse bundan emin olamaz. Büyüklerimizin en çok korktuğu, bu son andır. Mesela çok büyük bir âlim olan Ahmed ibni Hanbel hazretleri, tam sekerat halindeyken, birden can havliyle üç defa (Olmaz, olmaz, olmaz) diye bağırıp, tekrar yatağa düşer. Oğlu yanına yaklaşıp, (Hayırdır baba, ne oldu? Olmaz diye bağırmanızın sebebi neydi?) diye sorunca, (Mel’un şeytan, “Müslümanlığı bırak, Hristiyan ol, Cennete gideceksin” dedi. Ben de olmaz dedim. O mel’un da defoldu gitti) der ve kelime-i şehadet getirip vefat eder.


Amr ibni As hazretleri, Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve dört dâhiden biriydi. Vefat ederken hüngür hüngür ağlar. Oğlu, (Babacığım ölümden mi korkuyorsun?) der. (Hayır, ben başka bir şeye ağlıyorum. Önceleri Resulullah’a düşmandım, eğer o zaman ölseydim ebedî Cehennemlik olacaktım. Müslüman oldum, canımı ona fedaya hazır bekledim. O hayattayken ölseydim, hiç endişem olmazdı. Ondan sonraki hâlimi bilemediğim için ağlıyorum) der. Sonra kelime-i şehadet getirip vefat etti.


Nerede duracağı bilinmez

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de, ölümüne yakın ağlamaya başlar. Talebeleri, neden ağladığını sorunca, (Sonumdan korkuyorum. İnsanın ameli, ince bir iplikle tavana asılmış gibidir. Her zaman öyle gider ve gelir. Amelim yok demiyorum, ama sabit değil, nerede duracağı bilinmez. Allah korusun, sol tarafta durursa ne olur benim hâlim? Onu düşünüp ağlıyorum) dedi. Sonunda kelime-i şehadet getirip vefat etti. İşte her mümin de, bu büyük zatlar gibi son nefesinden korkup, Allah’ın rahmetinden de ümidini kesmemeli...

Gazetenin ‘Türkiye’ kelimesinde bir nûr görüyorum

Enver Ören “rahmetullahi aleyh” Ağabeyimiz Buyurdu ki:

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah! 

1532- Mıknatısı gezdirmekten başka çaremiz yok. Mıknatısı, yani Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’yi, gazetemize abone olan her eve vereceğiz. Mıknatıs ne yapar? İçinde cevher olan metali çeker. Gazetemize, İlmihâlimize, nasibi olan sahip olur. 

Bir gün mübârek Hocam “kuddise sirruh” buyurdular ki, “Gazetenin ‘Türkiye’ kelimesinde bir nûr görüyorum. Bunu çok yaymak ve dağıtmak lâzım. İnşâallah çok kurtulan olur” buyurdular. Bunu bizim bir dağıtıcı işitmiş. Kasımpaşa taraflarında dağıtım yapıyor. Yine bir sabah abonelere gazete dağıtmaya gittiği zaman, abone olan bir evin kapısını çalıyor. Her zamanki gibi hayırlı sabahlar diyerek gazeteyi uzatıyor. Diyorlar ki, “Artık gazete getirme.” Neden? “Senin abonen ölmek üzere, yukarıda son nefesini vermek üzere.” “Ben bir abonemi göreyim” diyerek hastanın yanına çıkıyor. Hakikaten bakmış ki, adam gidiyor. Şimdi ne yapsın? Mübârek Hocamız da buyurmuşlar ya, “Türkiye kelimesinde bir nûr var” diye. Almış gazeteyi tam adamın gözüne doğru kaldırmış, bak bana diyerek gazetenin baş sayfasındaki Türkiye’yi göstermeğe. Adam da ölmek üzere fakat karşısında gazeteyi görünce Türkiye kelimesine gözlerini dikiyor. Bu sefer Allah hatırına geliyor. Allah hatırına gelince gülümsüyor, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” diyerek kelime-i şehâdet getirip vefat ediyor. Abi bu kadar olur, işte irşad. Ölürken Allah aklına gelmiş, inşâallah îmânla vefat etmiştir. Tabii, ‘Türkiye’ kelimesinde nûr var. İçinde evlîyaların mübârek sözleri, yazıları var. Her fırsatta Gazetemize abone bulacağız, kitaplarımızı dağıtacağız, insanların hidayetlerine sebep olmaya çalışacağız. Nasibi varsa, cevheri varsa içinde kurtulur. Allahü teâlâ hepimize son nefeste îmân selâmeti versin. Âmîn.

Tam ehil olmadan fetvâ vermek

 Tam ehil olmadan fetvâ veren kimse, Allahü teâlânın nezdinde mes’ûl olur. Böyle bir kimse, Cehennemin tâ kenârındadır.

(Zührî hazretleri "rahmetullahi aleyh")