Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Bid’at fırkalarını, yetmişiki fırkada olanları sevmiyeceğiz kardeşim. Ama sevmemek demek, doğüşmek, kavga çıkarmak demek değildir. 


Döğüşmek şöyle dursun, münâkaşa etmek bile yok. Çünkü dostla münâkaşa, dostluğu azaltır, düşmanla münâkaşa, düşmanlığı artdırır. 


Allahü teâlâ hepimize seâdet-i dâreyn ihsân eylesin kardeşim. *(Vücûdumun her zerresi gelse de dile, şükrünün binde birini yapamam bile)* buyuruyor İmâm-ı Rabbânî hazretleri. 


Temel olmazsa, binâ ne kadar yüksek olsa da, hepsi birden yıkılır. Temel, *(Îmân)* dır, yâni ehl-i sünnet îtikâdıdır. Velhâsıl îmân çok mühimdir. Etrâf düşman doludur. 


Ehl-i sünnet îtikâdı, balta girmemiş ormanların en ücrâ köşesindeki *(âb-ı hayât)* gibidir. O sudan bir damla içenler, sonsuz Cennete gider. 


İşte bu büyüklerin sohbetleri, kitapları ve kendileri, âb-ı hayâtdır kardeşim. Onu içenler, o gıdâyla büyüyenler, sonsuz olarak, cenâb-ı Hakkın râzı olduğu yerde buluşacaklardır. 


Bütün sohbetlerin özeti, bütün vaazların özeti, bütün nasîhatlerin özeti, bir *(Allah adamı)* na kavuşmakdır. Dünyâda en zor iş, budur. Ona kim kavuşursa, o her şeye kavuşmuş olur. 


*(Akıllı)* kime denir? Akıllı demek, menfaatini koruyan, kollıyan insan demekdir. Kendini ateşde yanmakdan koruyamayan bir kimse, nasıl akıllı olabilir?


Bir kimse çok zekî olabilir, çok müthiş inşaatlar yapabilir, müthiş yatırımlar yapabilir. Ama eğer Allaha, Peygambere ve âhiret gününe îmân etmiyorsa, ona akıllı denmez. 


Allahü teâlâ bizi, akıllılar zümresinden yaratdı. Çünkü O seçmeseydi, O ayırmasaydı, biz tanıyamazdık. Bu hizmetleri yapanlar, Peygamberlik vazîfesine tâlip olmuşlardır. 


Bu çok kıymetli vezîfenin birçok düşmanları olur. Bir ni’met ne kadar kıymetli ise, onun düşmanı da o kadar çok ve kavî olur. 


En büyük düşman da, insanın kendisidir. O da, insanın *(Nefs)* idir. Nefs de insanın içindedir. Önüne birçok engeller çıkarır, mâni olmak ister.

*BU STANDA İNEN NURU GÖRÜYOR MUSUNUZ?*

*4 Nisan 2026 Ankara Kitap Fuarı’nda* kitaplarımızı dağıtırken standımızın önünden geçen bir ablayla unutulmayacak bir sohbet nasip oldu.

Önce kendisine bir *namaz kitabı* takdim ettim. Kitabı eline aldı, dikkatlice baktı, sayfalarını merakla inceledi. 


Onun bu ilgisini görünce bu defa kendisine *“İngiliz Casusunun İtirafları”* kitabını hediye etmek istedim.


Bu kitap özellikle dikkatini çekti. Lawrence hakkında oldukça bilgiliydi. Sohbet kısa sürede sıradan bir kitap tanıtımının ötesine geçti; daha derin, daha düşündürücü bir hâl aldı.


Biraz konuştuktan sonra standımızdaki diğer eserlerden de bahsettim. İlgisi daha da artınca bu kez kendisine *Tam İlmihal* kitabını tanıttım. O sırada fuarda birlikte olduğumuz, standın arka tarafında kitaplarımıza ayraç koymakta olan İsmail Koş abi de bizi dinliyordu. 


Sohbete o da dâhil oldu.

Derken abla, bizi hayrete düşüren bazı şeyler anlatmaya başladı. Bu fuarda bazı insanlara baktığında onları çok farklı suretlerde gördüğünü; bazısını *domuz*, bazısını *eşek ve at*, bazısını *şeytan* ve bazısını da muhtelif hayvan suretlerinde gördüğünü anlattı. Hatta bir kişiyi *yılan* gibi gördüğünü, o kişinin de sonradan gerçekten dolandırıcı çıktığını söyledi.


Sonra bize dönerek, standımıza ve kitaplarımıza baktı. Sanki gördüğü manzarayı bize de göstermek ister gibi şu sözleri söyledi:


*“Sizde böyle bir hâl hissetmedim. Standınıza muazzam bir nur iniyor. Bu inen nuru görüyor musunuz? Buradan parlak bir ışık yağıyor. Parlak bir ışık şeklinde tüm fuara yayılıyor. Bunu görüyor musunuz?”* dedi.


O an, fuarın kalabalığı içinde sanki zaman biraz durdu.

Biz sadece kitap dağıttığımızı zannediyorduk; meğer Rabbimiz, o kitapların vesilesiyle gönüllere başka kapılar açıyormuş.

Sohbetin sonunda *Tam İlmihal* kitabını satın aldı. Teşekkür ederek yanımızdan ayrıldı.


Ama söylediği o söz, standın üzerinde asılı kalan bir hatıra gibi gönlümüzde kaldı:

*“Standınıza muazzam bir nur iniyor.”*


Büyüklerimizin buyurduğu gibi *“Kitapların dağıtıldığı yere yağar rahmeti ilahi…”*


Mert Biçer / 4 Nisan 2026 Cumartesi, 23.Ankara Kitap Fuarı.

Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Tövbe etmek, Allahü teâlâya söz vermekdir. Yâni; *(Ben yapdığıma pişmân oldum yâ Rabbî, bir daha yapmıyacağım)* demekdir. 


Allahü teâlâya kavuşmak istiyen ne yapsın? Allahü teâlâya götüren kapıdan geçsin. O kapı neresidir? O kapı, büyüklerin kapısıdır.


*(Evliyâ-yı kirâm)* ın kapısıdır, Evliyâ-yı kirâmın huzûrudur, sohbetidir. Bu evin kapısının ne kıymeti var? Burada kastedilen, sohbet kapısıdir. O sohbet kapısından gir. 


Yâni, sohbete gir, sohbetinde bulun o büyüklerin. İşte Allahü teâlâya kavuşduran yol, Allahü teâlâya kavuşduran kapı, bu kapıdır. Allahü teâlânın sevdiklerinin sohbetidir. 


*(Eshâb-ı kirâm)* efendilerimiz, o kemâlâta nasıl kavuşdular? Resûlullahın sohbeti ile. Evliyâ-yı kirâm da, Resûlullah Efendimizin vârisleridir. Onlar, *(Vereset-ül Enbiyâ)* dır. 


Muhammed aleyhisselâma tâbi olmadan seâdete kavuşmaya imkân yokdur. Ona tâbi olmıyan, dünyâda sefâlet çeker, sürünür. Âhiretde de Cehenneme gider ve yanar. 


Resûlullah Efendimize tâbi olmak için, en evvelâ *(Îmân)* etmek, âmentüye inanmak lâzım. Bizim kitaplarımızda bunlar yazılı. Okuyacağız, öğreneceğiz. 


Ondan sonra da öğrendiğimiz farzları, vâcibleri, sünnetleri yapacağız kardeşim. Harâmlardan sakınacağız, bunlar çok mühim. Bir kimse günâh işliyorsa, hiç kıymeti yok 


Eskiden, babamın evinde iken biz akşamları çay içmeyi bilmezdik. Sâdece kahvaltıda çay içerdik. Çay içmeyi dahî Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden öğrendik. 


Abdülhakim Efendi hazretlerinden duymadığımız hiçbir şeyi söylemiyoruz kardeşim. Efendi hazretleri tek şeker ile açık çay içerlerdi. Ziyâ bey üç şeker, Hâlid bey, koyu ve tek şeker. 


Allahü teâlâ mü’mini, namaz kılmak için yaratdı kardeşim. Namaz kılana, *(mü’min)* denir. Kılmıyan, şüphelidir. Dîn-i islâm, namâzın içinde mündemicdir. 


Namaz, çok şereflidir, çok kıymetlidir. Niçin? İçinde *(Kur’ân-ı kerîm)* olduğu için, Kur’ân-ı kerîm okunduğu için. 


Çünkü Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlâdan sonra, makâmı, mevkîi, derecesi en yüksek olandır. Peygamberlerden de yüksekdir. 


Bizim Peygamberimizden de yüksekdir. Allah kelâmıdır çünkü. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: *(Bu Kur’ânı, ben dağa indirseydim, dağ su gibi erir ve akardı.)*

Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretlerinden sohbetler

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*(Mahşer)* meydanı, Ortadoğu’da olacak, mahşerin merkezi orası. O zaman dünyâ dümdüz olacak ve Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar her insan, o meydanda toplanacak. 


Yer, beton olacak, tek bir ağaç olmıyacak. Güneş, bir mızrak boyu alçalacak. İnsanlar sıkış sıkış olacak. Zamânı ise, *(elli bin)* âhiret senesi olacak. 


Âhiretin bir günü, dünyânın *(bin)* senesi gibi olacak. Ama bu kadar uzun müddet, ehl-i sünnet bir müslümân için, iki rekât namaz kılacak kadar kısa olacak kardeşim. 


Hele *(mücâhid)* ler, yâni dünyâda iken İslâmın yayılması için çalışanlar, bu süreyi Cennetde geçirecekler. Onlar için hiç sıkıntı yok. 


Bu, zor değil ki, bunu Allahü teâlâ yaratıyor. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir, Onun gücünün yetmediği bir şey yokdur kardeşim. 


En büyük günâh, kalb kırmakdır. Kâfire dahî güzellikle emr-i mâruf yapacağız. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin vasiyetnâmesinin en son iki kelimesi şu idi: *(Kimseyi incitmeyin!)* 


Dolayısıyla, müslüman olmak, çok güzel bir şeydir. Hakîkî mü’min olmak, kendisinin bir *(Hiç)* olduğuna inanmak ve bütün varlığıyla hizmet etmekdir. 


Kendinin *(hiç)* olduğunu anlıyan bir mü’min, *(kâmil)* bir mü’mindir. 


Ankara’da Bağlum’da bulunuyorduk. Zelzeleden sonra gitmişdik. Arkadaşlar bizi görmeye gelmişler. Kitap okuduk, sohbet etdik, büyüklerden bahsetdik. 


Büyüklerin *(ismi)* nerede anılırsa, ruhları orada hâzır olur efendim. Bakın gelir demiyorum, çünkü zâten oradadır, ismi söylenince irtibât başlar. 


Çünkü rûh zamansızdır, ruh’da zaman yok. Yeter ki o büyüklerin ismi anılsın, hattâ onları düşününce bile, o anda *(irtibât)* kurulur ve istifâde başlar. 


Ne gibi? Radyo dalgaları her yerde var. Radyonun düğmesini çevirdiğin anda irtibât kuruluyor ve yayın başlıyor, onun gibi.   


*(Îmân)* ın bir kişide varlığı veyâ yokluğu nasıl anlaşılır? Bunun birkaç yolu vardır. Bir insanda îmânın asıl varlığı veyâ yokluğu, hubb-u fillah ve buğd-u fillaha bağlıdır. 


Eğer bir insan, Allahın düşmanlarıyla *(dost)* olur, onlarla samîmî görüşür, Allahın dostlarına ise soğuk olur, onlardan uzak olursa, bu adam ne işe yarar ki?

Allahın dînini yaymak nasıl olur?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Allahın dînini yaymak nasıl olur? Bir kelime dahî olsa, öğretmek, bu seâdeti kazandırır insanlara. Hazret-i Alî ne buyuruyor? 


*(Bir kimse, Allahın dîninden bana bir kelime, yâni bir mesele öğretirse, ben onun kölesi olurum)* diyor. 


Îmân, çok kolay kolay korunacak, çok kolay kolay devâm edecek bir unsur değildir. Çok dikkatli olmak lâzım, çünkü hırsızları büyük. 


*Hubb-u fillah* ve *buğd-u fillah*, Allah için olacakdır. Enver âbideki ihlâs, bütün arkadaşlara aks etmiş. 


Çünkü: *(İnsanların dîni, reîslerinin, başkanlarının dîni gibi olur)* buyuruluyor. Onun için arkadaşların ihlâsı, Enver âbi’den geliyor. 


Bugün gazetede resmini görünce sevindik, neş’emiz yerine geldi. Namâzımız bile daha neş’eli oldu. 


Elhamdülillah, Allahü teâlâ bizi *îmânlı* yaratdı kardeşim. Herşeyi Allahü teâlâ bir sebeple yaratır. Îmânın da çeşidli sebepleri var, ilk sebebi, *ana-baba*. Ana-baba ocağı yâni. 


İlk îmânımızı, anamızdan, babamızdan öğrendik. Ana-baba hakkı çokdur bizim dînimizde. Çok büyükdür ana-baba hakkı. İlk mürşidimiz, onlardır. 


Kalbimize *îmânı* ilk aşılıyan, *Besmeleyi* bize ilk aşılıyan, anamız, babamızdır. Onun için İslâm düşmanları şimdi âile yuvasını yıkıyorlar. (Âile yuvasının yıkılması lâzım) diyorlar.


(İslâmı kökünden kazımak için, âile yuvasını yıkmak lâzım) diyorlar. Hazret-i Alî ne buyuruyor? *(Men allemenî harfen, sayyerenî abden)* buyuruyor. Ne demek bu?


*(Men alleme)*, bir kimse öğretdi, *(nî)*, bana. *(Men allemenî)* bir kimse bana öğretdi. *(Harfen)*, bir harf, yâni bir kelime, dinden bir mesele. Bir kimse bana, islâmiyetten bir mesele öğretirse.


*(Sayyere)*, yapdı, *(sayyerenî)* beni yapdı, *(abden)*, kendine köle. Yâni, *(Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum)*. Hazret-i Alî söylüyor bunu. 


Ecdâdımız, analarımız, babalarımız, dedelerimiz, bize bir kelime değil, kaç kelime öğretdiler. İlk mürşidimiz, ilk hocamız kimdir? Analarımız ve babalarımızdır. 


Bize ninni söylerken, *Allah* kelimesini ilk defâ annemizden işitdik. Babalarımız, dedelerimiz, bize masal anlatır, menkîbe söylerlerdi. Sevgili Peygamberimiz’den anlatırlardı.

Cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyen adam

 Ebû Hureyre radıyallahu anh aktarıyor:

“Resulullah’ın sallahallahu aleyhi ve sellem etrafında oturmuştuk.

Bize Cennet’ten bahsediyordu.Bir ara buyurdular ki: “Bir adam cennette ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyecek.Rabbi ona diyecek ki: "Sen arzuladığın hâl üzerine değil misin?"O da şöyle diyecek:"Evet. Fakat ben ziraatı seviyorum."diyecek.Ona izin verilecek,hemen tohum ekecek bir anda ekin verecek,büyüyecek, harmanı yapılıp,dağlar gibi mahsul yığılacak…Allah Teâla ona:

“Ey Âdemoğlu!Senin gözün doymaz ama al bakalım bunu buyuracak."

Ebû Hureyre diyor ki,biraz sessizlik oldu, herkes sevindi,ama sonra ademoğlu’nun kanaatsizliği üzerinde tefekkür oluştu.Tam esnada bir bedevi dedi ki:

“Ya Resulullah!O cennette ziraat isteyen kişi ya Kureyş’tendir,yada Ensar’dandır. Çünkü onlar çiftçidir. Biz değiliz, ben olsam Cennet’te yan gelip yatmayı isterim, ne işim var, ziraatla uğraşmaya!” dedi.

Ebû Hureyre diyor ki:“Bu sözler,  Resulullah’ın öyle bir hoşuna gitti ki,azı dişleri görünene kadar güldü, o güldü, biz de güldük!”

(Buhari, Tevhid, 38)

Mesnevi mi yoksa Mektûbât mı daha üstün?

Birgün dergâhın kapısında ehibbâdan Tâhir efendiyle Seyyid Cemâl efendi, "Mesnevi mi, yoksa Mektûbât mı daha üstün" diye münazara ediyorlarmış. Abdülhakîm Arvasî hazretleri çıkıp bunlarla mülaki olunca, Mektûbâtın daha üstün bir kitâb olduğunu söyledikden sonra, "İmâm Rabbânî hazretlerinin oğullarının dahâ onaltı onyedi yaşlarında kavuşduğu dereceye, vaslı üryanî makâmıma, Mevlânâ hazretleri vefâtına yakın ancak kavuşmuşdur. İşte bu yol böyle kavuşdurucudur..

(Hatıralar)

Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?

Hilmi ışık hocamız Mahmûd hocanın kendilerine emr-i ma'ruf yapmaya geldiğini anlatdılar. "Sakal bırakaceysun, hanımına çarşaf giydireceysun" demiş. Hocamız kırmamış. "Bakalım büyüklerimiz bu husûsda ne diyor?" diyerek, Mektûbâtdan 313. Mektûbu okumuşlar. Burada bir kişiye din ve dünyâ işlerinde parmakla gösterilmenin musîbet olarak kâfi geleceğini bildiren hadîs-i şerîf yazılıp îzâh ediliyordu. Buna rağmen Mahmûd efendi ikna olmamış. Hocamız, "Mahmûd efendi Ahıskalı Alî Haydâr efendinin talebesiyim diyor. Halbuki ben, o zâtın talebesiyim desem yeri var, çünki sohbetinde bulundum", buyurdular.

(Hatıralar)

Bundan daha büyük keramet olur mu ?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Efendim, bir gün evde, yukarıki odada oturuyordum. Kapının zili çaldı. Enver bey inip açdı, sonra gelip; *(Efendim arkadaşlar kitap satışından gelmişler, satış raporunu getirmişler)* dedi. 


*(Açın, okuyun)* dedim. Okudu, çok sevindim efendim. Çok kitap satmışlar, dağıtmışlar. Çok *(Memnun)* oldum, çok *(Duâ)* etdim.


Hattâ pencereyi açıp, o arabaya bakdım. Arkadaşı da gördüm. Enver beye; *(Gidin, çok sevindiğimi ve duâ etdiğimi o arkadaşa söyleyin)* dedim. 


Ve ayrıca; *(Arabayı sürerken dikkat etsin. Melekler kanatlarını, o arabanın altına döşüyorlar)* diye söyleyin dedim. 

● ● ●

Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri; *(Biz Mektûbâtı teberrüken, yâni bereketlenmek için okuruz, kitâbın heryerini anlıyamayız)*, buyururdu. 


İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir talebesine *(Sevgi)* ve *(Muhabbet)* le bakdıkları anda, o talebenin kalbi *(Zikr’e)* başlarmış. 


Bir kişi o kadar *(Zengin)* olsa ki, bütün dünyânın herşeyi onun olsa, malının hepsini *(Sadaka)* olarak dağıtsa, bundan aldığı *(Sevap)*, unutulmuş bir *(Sünneti)* meydana çıkarmanın sevâbına yetişemez. 


Hele *(Farz)* sevâbıyla hiç kıyaslanamaz. İşte bizim *(Kitap)* larımızın yayılmasıyla, *(Farz)* lar yayılıyor kardeşim.


Bizim, *(Başarı)* dan kastımız, âhiretdeki başarıdır kardeşim. Yoksa dünyâyı *(Îmâr)* eden, dünyâyı *(Ma’mûr)* eden kişiye, başarılı denmez. Başarı, *(Kalıcı)* olandır. 


Kalıcı olan da *(Âhiret)* dir, dünyâ değil. Hepimiz bir işlerle uğraşıyoruz. Bunun sonunda bir muhâsebe var, bir hesaplaşma var. Bu hesaplaşmada *(Kazanmak)* da var, *(Kaybetmek)* de. 


Velhâsıl âhiretde kendisini Cehennemden kurtaran kişi, *(Başarılı)* dır. Kendisini *(Yanmak)* dan kurtaramıyana hiç başarılı denir mi? 


Kardeşim görüyorsunuz, benim ömrüm *(Kitap)* okumakla geçdi. Çok kitap okudum, hâlâ da okuyorum. Ama ben, yeni bir *(Şey)* öğrenmek için okumuyorum ki. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinden herşeyi öğrendim zâten. Ben, Efendi’den duyduklarımın, mûteber kitaplardan, *(Mehaz)* ını, *(Kaynağı)* nı, *(Vesîka)* sını, *(Senedi)* ni arayıp bulmak için okuyorum. 


Benim ömrüm, aramakla geçdi. Ve böylece bir netîceye vardım efendim. Bir şey öğrendim. O da şu: *(Rastgele çok kitap okuyan, sapıtır, yoldan çıkar.)* 


Ancak, bir *(Mürşid-i kâmil)* görmüşse, ondan, hakkı bâtıldan ayırmayı öğrenmişse, onun kitap okuması, zarar vermez. Çünkü bir *(Mürşidi)* var. 


Abdülhakim Arvasi Efendi hazretlerinin şu kerâmeti varmış, bu kerâmeti varmış, benimle hiç *(Alâka)* sı yok kardeşim. Neden? Çünkü ben *(Yanlış)* yolda idim, ben *(Küfr)* de idim.


Beni *(Küfr)* den kurtardılar, *(Müslümân)* olmama sebep oldular, bundan daha büyük *(Kerâmet)* olur mu? Yâni ben *(Ateş)* de idim, beni yanmakdan kurtardılar.

Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır

 Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî Hazretleri (kuddise sirruh) bir gün şöyle buyurmuş: Günümüzde İslâmın iki şi'ârı kalmışdır: 

1- Erkeğin namâzı,

 2- Kadının örtüsü

Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha" annemizin Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında okuduğu mersiye

Subbet aleyye, mesâibü lev ennehâ.

Subbet alel eyyâmi sırne leyâlehâ.


(Üzerime yağan musibetler bellidir herkesce, Eğer gündüzlere yağsalardı, hepsi olurdu gece.)


Aişe-i Sıddîka "radıyallahü anha", Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" vefâtlarında buyurmuşlardır.

[Mektûbât Tercemesi: 1/195]

Sûr üfürüldükten sonra neler olur ?

 Allahü teâlâ murâd buyurduğu vakit sûr üfürüldükten sonra, kıyâmet günü dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeye başlar. Denizlerin ba’zısı ba’zısına taşar. Güneşin nûru tamamen kaybolarak simsiyah olur. Dağlar toz hâline gelir. Âlemin ba’zısı ba’zısına dâhil olur.

 Yıldızlar, dizili inci gibi parçalanırlar. Gökler gül yağı gibi erir. Ve değirmen döner gibi şiddetli bir şekilde hareket ederler. Hak teâlâ, göklerin parça parça olmasını emreder. Yedi kat yerde ve yedi kat gökte, diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmiş olur.Cenâb-ı Hakkı tevhid eden bütün melekler ölür. Yerde taş taş üstünde ve göklerde hiç canlı kalmaz.Zîrâ cenâb-ı Hak, hûrî ve gılmânın dahi Cennetlerinde rûhlarını kabz buyurmuştur. 

Bundan sonra Cenâb-ı Hak, Cehennem çukurlarından olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. İşte bu ateş, içine atılan yün parçasını yaktığı gibi, ondört denizi kurutur, yeryüzünü kapkara eder ve gökleri sarı zeytinyağı yâhud erimiş bakır gibi bir hâle koyar. Sonra ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakit, Allahü teâlâ öyle bir dehşet ile men eder ki, ateş tamamen söner. Ateşten hiç eser kalmaz.

Bundan sonra Allahü teâlâ hazretleri, Arş-ı a’lânın hazînelerinden birini açar. Onda hayat denizi vardır. Bu deniz, yer üzerine şiddet ile yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devam eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arşın kadar yukarı yükselir. O zaman, toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zîrâ hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “İnsan, kuyruk sokumu kemiğinden yaratılmıştır. Sonra yine ondan yaratılacaktır.” 

Diğer bir hadîs-i şerîfte; “Kişinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan çıkmıştır. Yine ondan iade olunur” buyuruldu. Canlılar ve bütün a’zâları, mezarlarında yeşil ot gibi biter, hep o kemikten ortaya çıkarlar. Ba’zısı ba’zısına girmiş ağ örgüsü gibi dolanmış olur ki, birinin başı diğerinin omuzunda, Öbürünün eli, diğerinin sırtında olarak, insanın çokluğundan böyle karmakarışık olurlar. 

Hak teâlâ, “Hakîkaten biz biliriz ki, arz onlardan birini noksan etmez. Zira bizim indimizde, mahfûz kitab vardır” buyurur.Allahü teâlâ Arş-ı âlânın altında bir latîf rüzgâr emreder. Bu rüzgâr, yeryüzünü baştan başa kaplar. Ve yeryüzü toz gibi ince kum hâline girer.Bundan sonra Allahü teâlâ İsrâfil aleyhisselamı diriltir. 

(Muhammed bin Selâme el-Mısrî (el-Kudâî) hazretleri “rahmetullahi aleyh” ; Dekâik-ül-ahbâr ve hadâik-ül-i’tibar” kitabında)

Bu kitaplar sanki bir mıknatıstır

Mübarek Hocamız, mıknatısı bir yere koyduğunuz vakit saman çöpünü çekmez, buyurdular. Mıknatıs, metal parçalarını, cevheri çeker. Onun için Mübarekler buyurdular ki, bu kitapları bol bol dağıtın, her tarafa verin. Zannetmeyin ki bu kitapları her alan kurtulacak. Bazıları yırtacaklar, bazıları da okuyacaklardır. Bu kitaplar sanki bir mıknatıstır. Cevheri olanlar buna yapışır. Biz kimlerin kurtulacağını bilemeyiz. Bu mıknatıs, kurtulacak olanları seçer. Nitekim Şâh-ı Nakşibend “kuddise sirruh” hazretleri de, (Biz seçildik) buyurmuşlardır. Tabiî öyle, çünkü seçme hakkı onlarındır. Onun için bu büyükler, kalbinde cevheri olanı kendilerine çekerler.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizin Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ

 Ebû Bekr-i Sıddîk, Önceleri Tüccar idi. Sefer ve Ticaret Yapardı. Ekseri Şam’a Giderdi. Seferde iken, Çok Tesirinde Kaldığı Bir Rüyâ Gördü. Gökten Dolunay İnip, Kâbe-i Muazzama’ya Gelmiş ve Sonra Parça Parça Olmuş, Parçalar Mekke’deki Her Evin Üzerine Düşmüş, Sonra da Tekrar Bir Araya Gelip Göğe Yükselmişti Fakât Kendi Evine Düşen Ay Parçası Evinde Kalmış ve Tekrar Göğe Yükselmemişti. Ebû Bekr-i Sıddîk, İki Eliyle Onu Kucaklamış ve Sinesine Basmış, Evin Kapısını Kapayarak da Ay Parçasının Çıkmasına Mani’ Olmuştu.


Sabah Heyecanla Uyanan Ebû Bekr-i Sıddîk, Hemen Oradaki Bir Yahudi Âlimine Gidip, Rüyâsını Anlattı. O da Dedi ki:


▬ “Bu Rüyâ Karışık Rüyâlardan Biridir. Bunun Tâbiri Yapılamaz!”


Ne Var ki Bu Söz, Onu Tatmin Etmemişti. Devamlı Bu Rüyânın Tâbirini Düşünüyordu.


Bir Zaman Sonra Ticaret Maksadıyla Gittiği Yerde, Rahip Bahîra’ya Rüyâsını Anlattı. Rüyâ Bahîra’nın Çok Dikkatini Çekti. Bunun İçin Ebû Bekr-i Sıddîka Sordu:


▬ “Sen Nerelisin?”


▬ “Kureyş’tenim.”


▬ “Tamam, Şimdi Rüyânı Tâbir Edeyim. Mekke’de, Bu Kavimden, Beklenen Âhir Zaman Peygamberi Gelecektir. Yakınlarda Zuhur Edecektir. Onun Hidâyet Nûru Her Yere Yayılacak. Sen, O Hayatta iken Onun Veziri, Vefâtından Sonra da Halîfesi Olacaksın!”


Ebû Bekr-i Sıddîk Ne Yapacağını Şaşırmış Hâldeyken, Rahip Bahîra Sözlerine Şöyle Devam Etti:


▬ “Şimdi Hemen Memleketine Dön! Ona Ulaş! Ona Vahy Gelmeye Başladığında, Git Herkesten Önce Ona Îmân Et!”


Ebû Bekr-i Sıddîk, Bu Tâbiri Kimseye Anlatmadı. Peygamber Efendimiz, Peygamberliğini Tebliğe Başlayınca Sordu:


▬ “Peygamberlerin, Peygamber Olduklarına Dâir Delilleri Vardır. Senin Delilin Nedir?”


Peygamber Efendimiz Buyurdu ki:


▬ “Peygamberliğime Delil O Rüyâdır ki, Bir Yahudi Âliminden Tâbirini İstedin. O Âlim, “Karışık Bir Rüyâdır, İtibâr Edilmez!” Dedi. Sonra Rahip Bahîra, Doğru Tâbir Etti. Yâ Ebâ Bekr, Seni Allah’a ve Rasülune Îmân Etmeye Dâvet Ederim!”


Bunun Üzerine Kelime-i Şehâdet Getirerek Müslüman Oldu.


Hazreti Ebû Bekr, Peygamber Efendimizin Huzurunda Müslüman Olur Olmaz, “Yâ Rasulullah, Müsaade Ederseniz, Arkadaşlarımı da Huzurunuza Getireyim, Onların da Müslüman Olmalarını, Ebedî Saâdete Kavuşmalarını İstiyorum?” Diyerek Arkadaşlarına Koştu.


Arkadaşlarım Dediği, Hazreti Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh Gibi, İleride Eshâb-ı Kirâmın İleri Gelenlerinden ve İsmen Cennetle Müjdelenenlerden Olacak Kimselerdi.


Îmâm-ı Begavî ‘Meâlimü’t Tenzil’ Adlı Tefsîrinde, Lokman Sûresinin, “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Meâlindeki On Beşinci Âyet-i Kerîmenin Tefsîrinde, Âtâ’dan, O da İbni Abbâs Hazretlerinden Nâkletmiştir. Buyurdu ki:


Âyet-i Kerîmedeki Kimseden Murâd, Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Müslüman Olduğu Vakit Hemen Arkadaşları Olan, Osman, Talha, Zübeyr, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Abdurrahman bin Avf ve Ubeyde bin Cerrâh’ın Yanına Vardı. Onlara Durumu Anlatıp, Îmân Etmelerini Söyledi. “Sen Bu Şekilde Tasdik Edip, Îmân Ettin mi?” Diye Sordular. “Evet, O Doğru Sözlüdür, Siz de Îmân Edin!” Dedi. Sonra Hepsini Alıp, Rasülullah’ın Huzuruna Götürdü. Müslüman Oldular. Bunların Müslüman Olmaları Hazreti Ebû Bekr’in İrşâdı ile Oldu. Allahû Teâlâ Onun Methinde Buyurdu; “Bana Yönelenlerin Yoluna Uy!” Yani, Ebû Bekr’in Yoluna Tâbi Ol, Demektir.


[Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn]

İnsan kendi tevbesinin kabul edilip edilmediğini anlayabilir

 İnsan, kendi tevbesinin, şâyân-ı kabul olup olmadığını ve günahının mağfiret buyurulup buyurulmadığını bilir. Evet dikkat eder, bakar, eğer tevbe ettiği şeyi, günah ve ma'siyeti bir daha işlemiyorsa şüphe etmesin ki tevbesi kabul olmuştur. Şâyet ma'siyeti tekrar işliyorsa tevbesi kabul olmamıştır..


Osman Bedruddîn Erzurumî (kuddise sırruh)

Fıtrat çok mühimdir

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


Çok şanslıyız kardeşim, çok bahtiyârız. Bu *(Îmân)*, bir mücevherdir. Cenâb-ı Hak, bu *(Mücevheri)* çöplüğe koymaz. 


Arkadaşlarımızın kalpleri müsâit olmasa, Allahü teâlâ o *(Mücevheri)*, o *(Pırlanta)* yı onların kalbine verir mi? Yalnız bunun için, Cenâb-ı Hakka ne kadar *(Şükr)* etsek azdır. 


*(Fıtrat)* çok mühim kardeşim, bâzılarının fıtratı, mutlak *(Küfr)* dür, Allah korusun. Hiç ıslâhı mümkün değil. Bâzılarının da fıtratı *(Küfr)* dür, ama aslı kaybolmamışdır.


Sâdece üstü *(Örtülmüş)* dür, o kadar. Yâni ümit var, her an için, o örtü kalkıp, *(Îmân)* edebilir. Ama birincisinde hiç *(Ümit)* yok, tamâmen kapalı. 


*(Îmân)* etme ihtimâli *(Hiç)* yok, mümkün değil. Onun üstü tam örtülmüş. Böyleleri, Peygamberi dahî görse, yine îmân etmez, ancak *(Küfr)* ü artar. İkincisi ise *(Örtü)* kalkar, *(Müslümân)* olur. 


İşte birincisine misâl, *(Ebû Cehil)*, ikincisine misâl de *(Hazret-i Ömer)*. Hazreti Ömer'in fıtratı müsâitdi, ama üzeri *(Küfr)* ile örtülmüşdü. Fıtratı *(Temiz)* idi.


*(Huy)* bakımından, *(Ahlâk)* bakımından müsâit idi. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm ona *(Duâ)* etdi, duâsı kabûl oldu. Zâten fıtratı *(Temiz)* di ve îmân edip, *(Hazret-i Ömer)* oldu. 


Peygamber Efendimize yahûdîler, *(Zehirli et)* yedirdiler. Hazret-i Ömer'i câmiye giderken, Hazret-i Osmân'ı Kur'ân-ı kerîm okurken, Hazret-i Alî’yi namaz kıldırırken *(Şehîd)* etdiler. 


Hazret-i Hasan'a, *(Elmas)* parçaları içirdiler, midesi bağırsakları parçalandı ve *(Şehîd) oldu*. Hazret-i Hüseyin'in başını kestiler, *(Şehîd)* oldu. 


Bunların hiç biri *(İmdât!)* demedi, yardım istemedi. İsteselerdi, *(İmdât yâ resûlallah!)* deselerdi, Efendimiz aleyhisselâm elbette yetişir ve *(Yardım)* ederdi. 


Ama onlar istemediler. Niçin istemediler? İki sebepden. Birincisi, *(Şehit)* lik sevâbı almak istiyorlardı. Şehitlere vaad edilen *(Ni’met)* lere kavuşmak için *(Yardım)* istemediler. 


İkincisi de, *(Levh-il mahfûz)* u okuyorlardı. Yani şehîd olacaklarını *(Görüyor)* ve *(Okuyor)* lardı, niçin istesinler?

Kendin için ağla

 Azîz kardeşim! Dînin, senin etin ve kanın yerindedir. Kendin için ağla. Kendine merhamet et. Sen kendine acımazsan, başkası hiç acımaz. Senden dünyâ sevgisini giderip, âhırete hazırlık için teşvik eden kimselerle oturup, kalk. Dünyâ işine dalıp, âhıreti unutanlarla düşüp kalkma. Çünkü onlar senin dînini, i'tikâdını ve kalbini bozarlar, ölümü çok hatırla. Geçmiş günahlarından dolayı çok istiğfar et. (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini iste.) Kalan ömrün için, Allahü teâlâdan seni muhafaza etmesini iste.


Süfyân-ı Sevrî hazretleri "rahmetullahi aleyh" (Tebe-i tâbiînin büyüklerindendir.)

Bazı unutulmuş sünnetler

 Yatağa abdestli girmek, Biri ölünce veya kötü bir haber duyunca, (İnna lillah ve inna ileyhi raciun) demek, Faydalı işe başlarken, Besmele çekmek, misvak kullanmak, Yemeğe tuz ile başlamak, tuz ile bitirmek, Kesilen tırnaklarla saçları ve çekilen dişleri defnetmek [gömmek],Yemeklerden önce ve sonra elleri yıkamak. Yemekten önce yıkanan elleri kurulamamak, hepsi unutulmuş sünnetlerdendir..(d.islam)

*BİR TOKAT VE BİR İSLÂM AHLÂKI KİTABI*

Efendim ben Türkiye gazetesi Ankara temsilciliğinden emekli Mürsel Özönal. Rahmetli Enver Ören ağabeyimizin "müslümanın emekliliği mezarda başlar" sözü mûcibince durmayıp, kitap ve abone hizmetlerine elimden geldiği kadar iştirâk etmeye çalışıyorum. 

Ankara'da Sami Yaşar ağabeyimizin riyâsetinde hemen hemen her hafta bir ile, ya da çevre ilçelere giderek Hakikat Kitapevi'nin her biri birbirinden güzel ve mühim kitapları ile Anadolu halkının saf temiz insanlarını buluşturuyoruz. Tabii bu arada çok güzel, ibretli hadiselere de şahit oluyoruz. 


Yine bir hafta sonu Yozgat ilimize kitap satışına gitmiştik. O gün çok güzel, bereketli satışlar oldu elhamdülillah. Elimizde kitaplardan bir Tam ilmihal bir de Mektubat-ı şerif kalmıştı. Yanımda Sami İpek abi var. Yozgatlı olduğu için bize mihmandarlık ediyordu. Sami İpek abi dedi ki "abi şurada bir tanıdık var, eskiden bizim büroda gazete dağıtıcısı idi, şimdi bizden ayrıldı bir sigorta şirketinde çalışıyor, ismi Taner. Gel ona gidelim, iyi çocuktur,  bir hal hatır soralım, bu kitapları da ona veririz belki" dedi. Ben de peki dedim ve gittik Taner abinin yanına. 


Taner abi sağ olsun bizi çok sıcak karşıladı. Her halinden müessesemizin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş biri olduğu anlaşılıyordu. Bize çay ikram etti ve bu kitaplarınızı da ben alayım sizi boş çevirmeyeyim dedi. Bizler çay içerken Taner abi, dağıtıcılık yaparken başından geçen ve unutamadığı ibretli bir hadiseyi anlattı:

"Ben aslında satış işini pek beceremem, sadece abonelere gazete dağıtıyorum ama bir gün büro müdürümüz Sami İpek abi bana "Taner, al şu ev aletlerini, yanına da biraz kitaplarımızdan al, git lise caddesine, falanca mevkide duvarın üzerine koy, hiç olmazsa gelen geçen sordunmu anlatırsın. Satılan malların kârının yarısı büroya, yarısı sana!" dedi. 

Ben de peki abi dedim ve gittim o mevkîye, malları dizdim sıra sıra duvarın üzerine, gelene geçene bakıyorum. Sesim de çıkmıyor, utanıyorum sesimi çıkarmaya. Bir ara yanımdan iki kadın geçti öyle ki, giyim kuşamları çok kötü idi. Dekolte dedikleri cinsten, adeta üzerlerinde elbise yok gibi. Ben gayrı ihtiyârî "yâhu şunlara bak, ne müslümana benziyor ne de hıristiyana, nasıl bir giyinmedir bu, Allah hidayet versin" dedim içimden. Tam o sırada kadının birisi döndü arkaya "ne diyosun lan sen? bize mi söyledin bu lafı?" dedi. Ben dondum kaldım! Meğer içimden söylediğimi zannettiğim sözü, sesli söylemişim ve duymuş kadın! "Abla yok beni yanlış anladınız, siz değildiniz vs." dedimse de, o sırada suratıma çok şiddetli bir tokat yedim! Tabi, ben tokatı yiyince çok ürkek ve mahcup durmuşum! Bunu gören kadın bu defa zannederim acımış olacak ki: sesini biraz yumuşatarak,"ne satıyorsun sen burada" diye sordu. O sırada duvarın üzerinde duran İslam Ahlakı kitabına gözü ilişti. Aldı eline biraz göz gezdirdi ve üzerinde yazan ücreti elime sıkıştırdı ve gitti. 

Aradan yaklaşık on gün geçti ben yine aynı mevkîde satış için beklerken, bir tesettürlü kadın geldi yanıma. Bana dikkatlice bakıp, "tanıdın mı beni?" diye sordu. Ben baktım," tanıyamadım abla" dedim.

Bunun üzerine dedi ki: "hani geçen hafta burada sana tokat atan bir kadın vardı ya? işte o kadın benim" dedi. Sevinç ve hayretimden ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ağzımdan "mâşâAllah" çıkmış. Neyse bu hadiseden yaklaşık altı ay sonra yine aynı yerde satış için beklerken, bu hanımefendi yine geldi yanıma. Bu defa hemen tanıdım. Baktım yanında bir erkek de var. Ona beni göstererek dedi ki; "hayatım bu adam var ya, benim kurtuluşuma sebep oldu." bana dönüp tekrar dedi ki:" abi o gün var ya, biz arkadaşımla sarhoştuk. İçkili bir mekandan geliyorduk. Senden aldığım o kitap benim hayatımı değiştirdi. Günlerce ağlayıp tövbe ettim. Beni kendime getirdi. Her şeyimi sana ve o kitaba borçluyum. Allah senden razı olsun" dedi.


Ya efendim, gördüğümüz gibi Taner kardeşimizin verdiği bir kitap nasıl bir hidayete sebep olmuş. Kim bilir bizlerin de dağıttığımız kitaplardan kaç kişi istifade etti veya ediyor? Kim bilir kimler hidayete erdi. İnşaAllah ahrette karşılığını alacağız. Rabbim bize bu imkanı sağlayan büyüklerimizden razı olsun.

                                                                                                                                                                                               *Mürsel Özönal*