Yüzbaşı idim. Sabah kahvaltılarını saat dokuzda işyerinde yapardım. Bir hizmetkâr hanım vardı, o hazırlardı. Bir gün saat tam dokuzda bir telefon geldi. Hizmetkâr hanım beni çağırdı. Telefonda Abdülhakîm Efendi hazretlerinin sesi… “Sâat tam on ikide Aksaray’da şuraya gel!” buyurdular. Ben Efendi hazretlerinin sesini işitince iştah falan kalmadı. Artık hesâb etdim, oraya şu kadar zemânda giderim, dedim. On dakîka evvel çıkdım. Vaktinde vardım. Bir de bakdım ki, Abdülhakîm Efendi hazretleri orada. Sen kimi geçiyorsun, dedim kendi kendime. Ellerini omuzuma koyarak, “Bugün masraflar benden.” buyurdular. Hiç böyle söylemek âdetleri değildi. Bir kebâbcıya girdik. Efendi hazretleri sâhibini tanıyordu. Efendi hazretleri bir buçuk acılı, bir buçuk da acısız kebâb söylediler. Benim acılı yemediğimi biliyorlardı. Kebâblar geldi. Garson hangisinin acılı hangisinin acısız olduğunu söylemeden Efendi hazretleri birisini alıp kendi önüne koydu, diğerini de benim önüme koydu. Ben tabî’i kahvaltı da yapmadığım için yemeğin üçde ikisini yemişim. Bakdım Efendi hazretleri dahâ üçde birini ancak yemiş. O sırada Abdülhakîm Efendi hazretleri benim önümdeki tabağı aldı, kendi önündeki tabağı benim önüme koydu. Eyvâh, ben şimdi nasıl yiyeceğim, dedim. Bir lokma aldım, ağzımın içinde gezdireyim de acısı ağzımın içinde kalsın bari, dedim. Bir bakdım ki, acıdan eser yok. Yemeğin sonuna kadar hiç acıya tesâdüf etmedim.
(Hüseyin Hilmi Işık Efendi 'rahmetullahi aleyh")
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder