Manzur-u Nazar-ı Piran-ı Kiram

‘Böyle lakaplanmamın sebebi kendisine iktida edilen Şeyh Hazretlerinin [Allame, Şeyh Seyyid Fehim-i Arvasi] pek yüce kalemleriyle lutf ederek yazdıkları mektublarının üst kısmına derc ettikleri taltif ve tayyib cümlesinden olup, bu cümleleri, dua telakki edilerek tefeül yollu kullanılmaktaydı.


Sonraları, Gavs-i A’zam [Seyyid Abdülkadir-i Geylani] hazretlerinin aşığı ve yüce Kadiriyye yolunun erbabından ve ehlinden Bağdad Telgraf Başmüdiri Şakir Efendi, selamet yurdu mübarek Bağdad’dan gönderdiği bir mektubunda “Gavs-i A’zam hazretlerinin mübarek ve münevver kabri şerifinin şerefli huzurlarında oturmuş iken size bir mühür hediyye etmekle ve o mührün bir yüzünde şu ibareyi yazmakla,aynen kendileriymiş gibi mübarek ruhlarından emr olundum gibi ruhani bir ilka olarak telakki ettim.”diye beyan edilmiştir ki oradan gelen şu suretle yazılmış,kazınmış mührü şimdi de kullanıyorum.’


Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu

Hac ve Ticaret

 Ticâret yapmak ve hac etmek için giden bir kimsenin, hac niyeti ziyâde (fazla) ise, sevâb kazanır. Ticâret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevâbı kazanamaz. 

(Alâüddîn-i Haskefî hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

*Kulun haccının kabûl olduğunun alâmeti, hacda Peygamber efendimizin (aleyhisselam) ahlâkı ile ahlâklanarak, dönmesi, günâha hiç yaklaşmaması, kendini hiç kimseden üstün görmemesi, ölünceye kadar dünyâya meyletmemesidir. Haccının kabûl olmadığının alâmeti de, hacdan döndüğünde evvelki hâli üzere bulunmasıdır. 

(Ali Havvâs hazretleri “rahmetullahi aleyh”)

"Bu Sene Göndermiyorum"!!!!

HACI ŞÜKRÜ EFENDİ (Muhammed Şükrü Kılıç) (1905–1985) 

1905 yılında Adıyaman’ın güney batısında Akpınar nahiyesine bağlı Şiraz köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Muhammed Şükrü Kılınç’dır.

Babası Hasan Efendi, annesi Fatma Hanım’dır.1915 senesinde henüz On-on iki yaşlarında iken Urfa’daki medreselerden (Rıdvaniye) Camii bünyesindeki “Rıdvaniye Medresesi”ne yerleştirdi.1925 yılında medreselerin kapatılması ile tahsilini bırakmak zorunda kaldı. Sonra kendi memleketi Adıyaman’a bağlı olan “Turuş köyü”nde imamlığa başladı. Burada uzun müddet imamlık yaptı. Bu yüzden Turuşlu Hacı Şükrü Efendi diye meşhur oldu. 1930’lu yıllarda, Kantara köyündeki Nakşibendî Şeyhi Hoca Osman Bircigi Efendi’nin(1868–1939) yanına giderek ona intisab etti. 10 seneye yakın bir zaman, 1939 yılında şeyhi Hoca Osman Efendi’nin vefatına kadar, onun mensubu olarak bulundu. 


1941 yılında Hacca gidişini şöyle anlatır: 

“Bir ara bende Hacca gitme arzusu hâsıl oldu.O zaman Hacca gitmek çok zordu.1940 yılında İstanbul’a Seyyid Abdulhakim Arvasî Efendinin ziyaretine gittim.Hatta param da yoktu,biraz arpam vardı, onu sattım da öyle gittim.O zaman trenle giderdik.Seyyid Abdulhakim Arvasî hazretlerinin Eyyub’teki tekkesine gittim.Mübarek elini öptüm, oturdum. Ona intisab ettim.Ben daha bir şey söylememiştim. Birkaç dakika sonra bana dedi ki:  


“Hacca mı gitmek istiyorsun? Ben de “İnşallah, dedim.Bana dedi ki:”Bu sene göndermiyorum,inşallah gelecek sene gidersin.”


Bu konuşmadan sonra yanda bulunan küçük bir odaya girdim, zikirle meşğul oldum.Bu arada kendimden geçmiştim.Bir ara hizmetlisi beni çağırdı, Efendi hazretleri seni istiyor,dedi.Fakat hizmetlinin yanıma gelmesinden evvel öyle ağır bir hâl bana gelmişti ki, o hâl ile çok bağırmış,ağlamıştım. Kendimden haberim yoktu.Kalktım, Efendi hazretlerinin yanına gittim. Bana bir çay ikram edildi. O esnada efendi hazretleri bana öyle bir teveccüh etti ki bunu dil ile anlatmak mümkün değil.Onun teveccühü bereketiyle çok şeyler hâsıl oldu. Ondan gördüğüm fayda çok mahremdir,anlatamam. 


Tekrar İstanbul’dan Adıyaman’a evime geldim.Ertesi sene  ben ve bir arkadaşım Hacca gitmek için Şam-ı şerife gittik.O zaman hacca ancak böyle gidiliyordu.Şam’da epey bir müddet kaldık. Seyyidinâ Mevlânâ Halid-i Bağdadî’ye (Kuddise sirruhu.) ziyarete sık sık giderdik.Zaman öyle bir uzamıştı ki artık hacca gitmekten ümidimizi kesmiştik.


Seyyid Abdulhakim Arvasî hazretleri bana gelecek sene gideceksin demişti.Bu gibi velilerin sözü doğru olur, diye kendi kendime söyleniyordum.Yine Mevlânâ Halid hazretlerinin türbesine ziyaretine gitmiştik.O esnada uykuya daldım. Baktım ki Hoca Osman Bircigi (kuddise sirruhu) ile Seyyid Abdulhakim Arvasî (kuddise sirruhu ) bana: 

-Gemi kalkıyor, hemen yetişin, sizi bekliyorlar, dediler. Gözümü açtım, -Sübhanallah! dedim. Arkadaşım da uyandı. O da aynı rüyayı görmüştü. Yalnız o Seyyid Abdulhakim Arvasî’yi tanımıyordu. Dedi ki: Hoca Efendi ile tanımadığım başka bir zat daha vardı. Ben de, O, Seyyid Abdulhakim Arvasî hazretleridir. dedim. Sabah oldu bizim hac işlerimizle ilgilenen zat hemen geldi ve:  

-Gemide iki kişi eksik, eğer gidecekseniz, hemen sizi gönderelim! dedi. Elhamdülillah o sene haccımızı bitirdik ve geri döndük.!  


Hacı Şükrü Efendi’nin oğlu Abdulvahhab Efendi anlatıyor: Seyyid Hasan’ın oğlu Seyyid Kasım Arvasî, Van Müftüsü idi. Kendisi Hacı Şükrü Efendi’yi çok severdi. Urfa yakınındaki Yenice Köyü’nde Hacı Şükrü Efendi’nin bir yer alarak, cami yaptırmasını ve Hacı Şükrü Efendi’nin türbesini de orada yaptırdığını duyunca, bu harekete çok sevinmişti. 

-O arsayı Hacı Şükrü Efendi parasıyla mı satın aldı? Diye sormuş, bu sorusuna: -Evet.Cevabını alınca da: —Ben ölürsem, beni Hacı şükrü Efendi’nin yanına gömün. demişti. Fakat Seyyid Kasım Arvasî İstanbul’da vefat etti ve Beylerbeyi Köprülü mezarlığına defnedildi.  

[Kaynak Şanlıurfa Evliya ve Alimleri, Mahmut Karakaş,Şanlıurfa Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları]

Yahyâ bin Ya’mer hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" en mühim hizmeti

 Yahyâ bin Ya’mer hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" en mühim hizmeti Kur’ân-ı kerîmin doğru okunması için noktalama ve harekelenmesinde oldu. Bu harekeler sayesinde, bugün Arapça bilmeyenler Kur’ân-ı kerîmi rahat okuyabilmektedirler. Eğer noktalama ve harekeleme olmasaydı, herkes Kur’ân-ı kerîmin her âyetini, her harfini, bir hocadan okuyup ezberleyerek öğrenecekti. Ya da herkesin hiç hatasız okuyabilecek şekilde Arapça ve nahiv bilgisine (dilbilgisine) sahip olması gerekecekti.

Ahiret nasıl görülür?

 *Hüseyin Hilmi bin Saîd hazretleri buyuruyor ki:*


*Âhiret*’te zaman yok. *Ezel* ve *Ebed*, orada bir *An*’dır. Mebde ve müntehâ, yâni *Baş* ve *Son*, milyarlarla sene, orada bir *An*’dır. 


Biz zamanlı yaratıldık, zamanlı doğduk, zamanlı büyüdük. *Zaman*’sızlık ne demek, *Aklı*’mız ermez. Aklımız ermiyor bizim bu işe. 


Ama *Kalp* gözü *Açık* olanlar, *Kıyâmet*’i de görüyor, *Cennet*’i de görüyor, *Cehennem*’de yananları da görüyor. 


Şimdiki *İslâm Düşman*’ları geberip Cehenneme gidiyorlar ya, onların *Cehennem*’de yandıklarını, *Kalp* gözü açık olanlar *Görür* efendim. Nasıl görür? 


*Kalp*’lerinden bir *Pencere* açılır, o pencereden *Âhiret*’i görürler. Allahü teâlâ, niçin *Âhiret’e îmân*’ı emretmiş? Hâlbuki âhireti *Saklamış*. Görülmüyor, bilinmiyor. 


Bilinmiyen, görülmiyen, anlaşılmıyan bir şeye *İnan*'mak, *Îmân* etmek çok *Zor*’dur. Oradan bâzı *Şey*’leri bize gösterseydi ya. 


İşte *Onu* da gösteriyor Allahü teâlâ. Onun *Yolu*’nu da bize gösteriyor. *Âhiret*’i görmek mümkün mü? Elbette *Mümkün*. Nasıl mümkün? Bunun *Yol*’u nedir? 


Bunun yolu, *Kalp Gözü*’nün açılmasıdır. Kalp gözü *Açılır*’sa, kalp penceresinden görülür âhiret. Kalp gözü açık olanlar *Âhiret*’i görürler. Abdülhakim Arvasi Efendi hazretleri anlatdılar. 


Bir gün, Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri, bir *Kabristân*’ın önünden geçiyormuş. Bir *Kabir*’de, bir kadının *Fecî* şekilde *Yandığı*’nı görüyor. 


Nasıl görüyor? *Kalp Göz*’ü ile görüyor efendim. Kadın yanıyor, *Feryâd*’ını, insandan gayri her *Mahlûk* işitirmiş. Duruyor Mübârek. 


Ellerini kaldırıp; *Yâ Rabbî, nezdimde okunmuş yetmiş bin kelime-i tevhîd var. Onu, bu kadının rûhuna hediye ediyorum*, diyor. 


Ve yanındakilere dönüp; *Eğer îmânı varsa, azabdan kurtulur*, buyuruyor. Ânında *Te’sîr*’i görülüyor efendim, kadının kabri, o anda *Cennet Bahçe*’si oluyor.

EŞREFOĞLU HAZRETLERİ'NİN TASAVVUF YOLCULUĞU

Eşrefoğlu Abdullah Hazretleri tasavvuf yolu arayışında önce Bursa'da Emir Sultan Hazretlerine bağlanmak ister. Fakat Emir Sultan, ihtiyarladığından bahsederek onu Ankara'ya, Hacı Bayram Veli Hazretlerine gönderir. Bunun üzerine Ankara’ya gelen Eşrefoğlu, Hacı Bayram Veli’ye intisap eder. Onun yanında on bir yıl kalır ve Hacı bayram Veli’nin kızı Hayrünisa Hanım ile evlenerek Hacı bayram Veli’ye damat olur. On bir yıl Hacı Bayram Veli'nin dergâhında kaldıktan sonra, Hacı bayram Veli onu Bayramiye Tarikatını temsil etmek üzere İznik’e yollar. Fakat orada fazla kalamayıp tekrar Hacı Bayram’a başvurur ve: “Seyrü sulukumuzun tamamı bu kadar mıdır? Yoksa dahası var mıdır?” diye sorar. Bunun üzerine Hacı Bayram Veli Hazretleri kendisini Hama'ya Abdülkadir Geylâni hazretlerinin beşinci kuşaktan torunu Seyyid Hüseyin Hamavî Hazretleri'nin yanına ailesiyle birlikte gönderir. Hüseyin Hamavî Hazretleri bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Sıkı bir riyazet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyade teveccühlerde bulundu. Bu kırk günlük imtihanı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da ve İznik’te Kâdirî yolunu yaymak üzere vazifelendirilir. 

Son nefes korkusu

Hiçbir şey devamlı değildir. Her şey bir gün biter. Bu dünya bir han, bir otel gibidir. Otele gidip, oradan ayrılırken, hiç kimse oradaki eşyaları mesela karyolayı, yatağı götüremez. Götürmeye kalksa da izin vermezler. Ölürken de, hiçbir malını kabre götüremez. Onun için büyük zatlar, (İnsan ölürken bir hiç olduğunu anlar) buyuruyor. Yani dünyalık olarak her ne varsa, o feci hastalık sırasında zaten hiçbir şeyi düşünemez.


Öyle bir köprü, öyle bir imtihan ki, hiç kimse bundan emin olamaz. Büyüklerimizin en çok korktuğu, bu son andır. Mesela çok büyük bir âlim olan Ahmed ibni Hanbel hazretleri, tam sekerat halindeyken, birden can havliyle üç defa (Olmaz, olmaz, olmaz) diye bağırıp, tekrar yatağa düşer. Oğlu yanına yaklaşıp, (Hayırdır baba, ne oldu? Olmaz diye bağırmanızın sebebi neydi?) diye sorunca, (Mel’un şeytan, “Müslümanlığı bırak, Hristiyan ol, Cennete gideceksin” dedi. Ben de olmaz dedim. O mel’un da defoldu gitti) der ve kelime-i şehadet getirip vefat eder.


Amr ibni As hazretleri, Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve dört dâhiden biriydi. Vefat ederken hüngür hüngür ağlar. Oğlu, (Babacığım ölümden mi korkuyorsun?) der. (Hayır, ben başka bir şeye ağlıyorum. Önceleri Resulullah’a düşmandım, eğer o zaman ölseydim ebedî Cehennemlik olacaktım. Müslüman oldum, canımı ona fedaya hazır bekledim. O hayattayken ölseydim, hiç endişem olmazdı. Ondan sonraki hâlimi bilemediğim için ağlıyorum) der. Sonra kelime-i şehadet getirip vefat etti.


Nerede duracağı bilinmez

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de, ölümüne yakın ağlamaya başlar. Talebeleri, neden ağladığını sorunca, (Sonumdan korkuyorum. İnsanın ameli, ince bir iplikle tavana asılmış gibidir. Her zaman öyle gider ve gelir. Amelim yok demiyorum, ama sabit değil, nerede duracağı bilinmez. Allah korusun, sol tarafta durursa ne olur benim hâlim? Onu düşünüp ağlıyorum) dedi. Sonunda kelime-i şehadet getirip vefat etti. İşte her mümin de, bu büyük zatlar gibi son nefesinden korkup, Allah’ın rahmetinden de ümidini kesmemeli...

Gazetenin ‘Türkiye’ kelimesinde bir nûr görüyorum

Enver Ören “rahmetullahi aleyh” Ağabeyimiz Buyurdu ki:

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah! 

1532- Mıknatısı gezdirmekten başka çaremiz yok. Mıknatısı, yani Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’yi, gazetemize abone olan her eve vereceğiz. Mıknatıs ne yapar? İçinde cevher olan metali çeker. Gazetemize, İlmihâlimize, nasibi olan sahip olur. 

Bir gün mübârek Hocam “kuddise sirruh” buyurdular ki, “Gazetenin ‘Türkiye’ kelimesinde bir nûr görüyorum. Bunu çok yaymak ve dağıtmak lâzım. İnşâallah çok kurtulan olur” buyurdular. Bunu bizim bir dağıtıcı işitmiş. Kasımpaşa taraflarında dağıtım yapıyor. Yine bir sabah abonelere gazete dağıtmaya gittiği zaman, abone olan bir evin kapısını çalıyor. Her zamanki gibi hayırlı sabahlar diyerek gazeteyi uzatıyor. Diyorlar ki, “Artık gazete getirme.” Neden? “Senin abonen ölmek üzere, yukarıda son nefesini vermek üzere.” “Ben bir abonemi göreyim” diyerek hastanın yanına çıkıyor. Hakikaten bakmış ki, adam gidiyor. Şimdi ne yapsın? Mübârek Hocamız da buyurmuşlar ya, “Türkiye kelimesinde bir nûr var” diye. Almış gazeteyi tam adamın gözüne doğru kaldırmış, bak bana diyerek gazetenin baş sayfasındaki Türkiye’yi göstermeğe. Adam da ölmek üzere fakat karşısında gazeteyi görünce Türkiye kelimesine gözlerini dikiyor. Bu sefer Allah hatırına geliyor. Allah hatırına gelince gülümsüyor, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü” diyerek kelime-i şehâdet getirip vefat ediyor. Abi bu kadar olur, işte irşad. Ölürken Allah aklına gelmiş, inşâallah îmânla vefat etmiştir. Tabii, ‘Türkiye’ kelimesinde nûr var. İçinde evlîyaların mübârek sözleri, yazıları var. Her fırsatta Gazetemize abone bulacağız, kitaplarımızı dağıtacağız, insanların hidayetlerine sebep olmaya çalışacağız. Nasibi varsa, cevheri varsa içinde kurtulur. Allahü teâlâ hepimize son nefeste îmân selâmeti versin. Âmîn.

Tam ehil olmadan fetvâ vermek

 Tam ehil olmadan fetvâ veren kimse, Allahü teâlânın nezdinde mes’ûl olur. Böyle bir kimse, Cehennemin tâ kenârındadır.

(Zührî hazretleri "rahmetullahi aleyh")

En çabuk kabûl olan duâ

 En çabuk kabûl olan duâ,İyi bir kimsenin, iyi olan kimselere duâsıdır.

(Seleme bin Dînâr hazretleri "rahmetullahi aleyh")

Ağzından çıkan her söz yazılır

 Ağzından çıkan her söz yazılır. Âhırette ona göre ceza veya mükâfat görür.Resûl-i ekremden başka herkes, bu âlemde söylediği bütün sözlerinden kıyâmet günü sigaya (hesaba) çekilecek.

(Mücâhid bin Cebr hazretleri "rahmetullahi aleyh")