ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN ZAMANA VE MEKANA TASARRUFU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN ZAMANA VE MEKANA TASARRUFU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN ZAMANA VE MEKANA TASARRUFU

 Sultan Abdülkadir-i Geylâni zamanında, ilim ehlinden ilim ehlinden ulu bir kişi vardı. Bu kişi şeyhin, sultanlığını inkâr eder, bazan şeyhi zemmettiği bile olurdu. Bir cuma günü, şeyhin mescidine gelip oturur, maksadı, Hazret-i şeyh ile sohbet etmek ve aklı sıra ona sataşmaktı., Biraz sonra Şeyh hazretleri de mescide gelirler, birçok azizler de o mecliste hazır bulunur. Hoş beşten sonra, Hazreti şeyhe dönerek şöyle bir sual sordu: 

— Yâ Şeyh! Mürşit olan kişiler, zamanı kendilerine tâbi ederek döndürürler ve yıllarca yapılması mümkün olmayacak işleri yaptırırlarmış, doğru mu?  

Şeyh Abdülkadir-i Geylânî kaddesallahu sırrahu cevap verip, buyurdu:  

— Allahu teâlâ, dervişlere o kadar kuvvet verir ki, 10-15 yılda olacak bir işi, gayet kısa zamanda yaparlar.  

Münkir olan zat itiraz etti.  

— Ben, zamanı döndürüp kendinize tâbi edebileceğinize ve 10- 15 yılda olacak işi bir günde veya bir saatte yapabileceğinize inanmıyorum. Bu, ancak Allahu teâlâya mahsus ve münhasırdır.  

Hazret-i Şeyh, tebessüm etti ve:  

— Allahu teâlânın tasarruf verdiği öyle kulları vardır ki, ne isterlerse yaparlar, hiçbir şey onlara mâni olamaz.  

Konuşmanın burasında Cuma namazı vaktinin yaklaştığı anlaşıldı, şeyhe seccade çıkardılar. Şeyh kalktı, işaret etti ve seccadeyi o kişinin eline verdiler:  

— Bunu lütfen siz götürünüz, dediler.  

Münkir dânişmend, seccadeyi alıp omzuna attı ve mescide gitmek üzere hep birlikte yola çıktılar. Yolda, bir şadırvana rastladılar. Dânişmend, abdest tazelemek istedi, omzundaki seccadeyi bir ağaca astı ve şadırvanda abdest almaya başladı. Fakat, ellerini suya vurur vurmaz kendisini bir pazar yerinde ve bir çilingir dükkânının önünde buldu. Bir müddet, çilingirin çalışmasını seyretti, yaptığı işleri çok hoş ve ustaca buldu, imrendi ve dükkâna girerek:  

— Bu sanatı bana da öğretir misin? dedi. Çilingir:  

— Görüyorum ki, sen bir dânişmend kişisin. Bu sanatı öğrenip ne yapacaksın?  

— Sanat öğrenmek ve işlemek hoşuma gitti. Helâlinden, elimin emeği ile kazanır, ilmimle amel eder otururum, cevabını verince, dört yandan dükkân komşuları geldiler ve danişmendi, çilingire çırak yaptılar. Dört yıl hizmet etti. Fakat, bu işi o kadar sevmişti ki, ayrılamadı ve dört yıl daha çilingirin yanında çalıştı. Artık, çilingirliği de öğrenmişti. Fakat, ustası ölünce onun dul karısı ile evlenmek zorunda kaldı ve zamanla iki oğlan çocukları oldu. Birisini, mektebe verdiler, diğeri henüz küçüktü. 

Bir sabah, yine dükkânına geldi, işine başlamak üzere ateş yaktı, bir demiri ocağa sokacağı sırada, bir anda kendini abdest aldığı şadırvanda bulur. Kendisi şadırvanda abdest alıyor ve şeyhin seccadesi de astığı gibi ağacın üstünde durduğunu görünce hayret içinde kalır. Bir mâna veremez,  alelacele abdest alıp, seccadeyi kaptığı gibi şeyhin ve yârânının peşlerinden koşar ve onlar mescidin kapısından içeri girerlerken yetişir. Şeyhten önce mescide girip, seccadeyi şeyhin önüne serdi ve geriye çekilmek istedi. Fakat, Hazret-i şeyh kendisini bırakmadı ve yanına aldı. Şeyh ile birlikte iki rekât tahiyye't-ül-mescit kıldılar. 

Şeyh, dönüp sordu:  

—Nasıl, hâlâ inkârda mısın?  

Dânişmend, safiyetle cevap verdi:  

— Sultanım! Abdest almak üzere sizden ayrıldım. Elimi suya sokar sokmaz, kendimi bir pazarda ve bir çilingir dükkânının önünde buldum. Bu çilingire bakarken, sanatına özendim ve çırak olarak yanma girerek tam dört yıl hizmet ettim. Dört yıl sonra, ustam öldü ve ben onun dul kalan karısıyla evlendim. Dükkânı satın alarak oturdum, yıllarca aynı dükkânda çalıştım. O kadından iki çocuğum oldu. Birisini mektebe verdim. Bir sabah yine çalışmak üzere dükkânıma geldim, demiri ocağa koydum ve körüğe el atar atmaz, kendimi yine sizden ayrılıp abdest almağa gittiğim şadırvanda buldum. Abdest aldım, ağaca astığım seccadenizi de omzuma vurarak peşinizden yetiştim ki, sizler de henüz mescidin kapısına varmıştınız. Bilmiyorum ki, bu ne haldir? Hayal midir, rüya mıdır? Lâkin, doğrusunu söyleyeyim, gönlüm o hatunda ve çocuklarımda kaldı.  

Hazret-i şeyh tekrar sordu:  

— Bu hal olalı kaç yıl oldu bilir misin?  

— Bana kalsa, on yıldan fazladır.  

— öğrendiğin çilingirliği şimdi de işleyebilir misin?  

— İşte ellerim şahittir, işlesem elbet işlerim.  

— İyi bil ki, bu iş ne hayaldir ne rüyadır. Gerçekten olmuştur. Namazı kılalım, mescitten çıkalım, adam gönderip karını ve çocuklarını getirtelim.  

Hep birlikte cuma namazını kıldılar. Mescitten çıktıktan sonra, o şehre mektup yazdılar ve danişmendin karısı ile çocuklarını getirdiler. Münkir dânişmend, iradet getirdi ve şeyhin elini tuttu, tövbe etti ve ölünceye kadar şeyhin hizmetinden ayrılmadı.  İşte, mürşid-i kâmilin zamanı döndürmesi böyle olur ama iş bu kadar da değildir. Onlar, mekânı da döndürürler. (Tayyederler)  

Nitekim, Şeyh Abdülkadir-i Geylâni kuddise sırruh, bir gün mescitte halka vâaz ediyordu. Cemaat gayet kalabalıktı. O kadar ki, dışarı çıkmaya imkân kalmamıştı. Dervişlerden birisine, minber dibinde otururken, abdest tazelemek icap etti. Derhal, Hazret-i şeyhin mübarek yüzüne baktı. Dervişin hali, şeyhe malûm olmuştu. Minberden bir an kaybolur gibi oldu, halk oturup kalktığını zannetti. İşte o bir an içinde şeyh, dervişin elinden tuttu ve mescit duvarından dışarı attı. Derviş, kendisini ıssız ve tenha bir sahrada buldu. Kaba bir ağaç vardı ve bir pınar akıyordu. Hacetini gördü, pınardan abdestini aldı, iki rekât namaz kıldı ve tekrar mescide gitmek istedi. Biraz aşağı doğru yürüdü. Nereye gideceğini bilemedi. Gördüğü ve bildiği bir yer değildi. Biraz durakladı ve etrafına bakındı, karşıdan birisinin gelmekte olduğunu görerek ona yaklaştı, yol sordu ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:  

— Adam nerelisin der. 

— Derviş Bağdatlıyım. Abdülkâdir Geylâni hazretlerinin dervişlerindenim der. 

— Ne diyorsun? Burası at gidişi ile Bağdat'a iki yıllık mesafededir.  

— Peki, ben şimdi ne yapacağım?  

— Sen bir kenara çekil, otur. Seni buraya kim gönderdiyse, yine aldırır, hiç merak etme. 

Derviş, bir kenara çekip ve tevekkülle beklemeye başladı. Tam bu sırada, Hazreti Şeyh minberden yine elini uzatıp dervişi alarak mescitte oturduğu yere bıraktı, hali dervişten başka kimse bilmedi. Çoğu, o dervişi kendileri gibi saatlerden beri ders dinliyor sanıyordu. 

İşte, o sultanın mekânı da kendisine tâbi etmesi de böyle olur.  

Sultan şeyh Abdülkadir-i Geylâni hazretlerinin daha böyle birçok acayip ve garip hikâyeleri vardır. Hepsini yazmaya kalksak, kitap uzun olur. BEHCET-ÜL-ESRÂR ve TUHFE'T-ÜL-EBRAR adlı kitaplarda yazılan menkıbelerini okuyabilirler. Sultan Abdülkadir-i Geylâni'nin menkıbelerini dinlediniz. Şimdi de bazı beyitlerini sunalım ki, hem bu kitap onun mübarek sözleri ile şereflensin ve hem de okuyanların ve dinleyenlerin gönülleri nurlansın. Zira, Şeyh Abdülkadir'in sözleri ırk-ı nübüvvetten ve netice-i-velâyettendir.  

Müzekk-in Nüfus’dan Beyitler:

Tut zimamı yedi kez, meykede'mi eyle tavaf;  

Her sene eyle ziyaret beni, kıl kalbini saf.  

Sırrımın sırrıdır esrar-ı hakayık cümle,  

Kâbe-i rahatım uşşak una sâ'y-ü metâf.  

Timimin, şû'lümün asarıdır ders-i ulûm,  

Benem ol seyh-i kurrâ, hükmüme ramdır etraf.  

Taht-ı hükmümde durur kutb-u cihan, gavs-ü zaman;  

Hiç kes eyleyemez âlemde emrime hilaf.  

Evliya cümle bana (Kutb-u cihan sensin) der,  

Cilvegâh olsa nola bana behişt-ü â’raf.  

Benem ol gavs-ü zaman, emrime ferman-berdir;  

Kutb-u aktâb-ı cihan, cümle en'am-ü eşrâf.  

Sâ'yeder kâbe tavafına hemise aktâb,  

Harem-i izzetimi daim eder kâbe tavaf.  

Nazarım arş-ı muallâya erer bir demde,  

Hadimim cümle melek, kavlimi sanma hilâl.  

Camie esrar-ı Hudâ keşfime mekşûf oldu.  

Kıldı Sultan-ı ezel bana hezâran eltâf.  

Kıldım estâr-ı sera, perde-i hicabı çim mahv;  

Oldu anka-i dile, arş-ı Hudâ gulle-i kal.  

Hulle-i fakiri eynime merdûş ettim,  

Gam-ı endûh-u belâdan beni Hak etti mu’af.  

Evliya zümresinin şimdi benem şehbazı,  

Husrev-u m ilk e t- i aşkım, beni bilmez arrâf  

Zeyn-i izzetle müzeyyen olalı âlemde,  

Dest-i hak, esb-i izze beni etti irtidâf.  

Destime alsam eğer kav s- i kaza-i kaderi,  

Hiç kes bana mukabil olmaz rûz-i mesâf.  

Zira destimde benim kebûter gibidir,  

Kümbet-i çarh-ı felek, arz u semâ-ü ahkaf.  

Bir kademde irerim meşrik-u magribe ben,  

Hali ekvana olur kalb-i m ün irim keşşaf.  

Berrü bahr içre müridim figan etse bir kez,  

Ederim düşmanınım nakd i vücudun itlaf.  

Ererim pir-i kaza gibi vücud-u hasme,  

İntikamım kılıncın men 'edemez bend-ü hilâf.  

Abdülkadir ki, hatm-i Resul ceddimdir,  

Destime beste durur silsile- i Abd-i Menâf.  

Eşrefoğlu Abdullah Rumî Hazretleri (ks)


Abdülkadir Geylâni ile velilerini itmam eden Mâlik-i Kadiri tesbih ve takdis ederiz. Ondan sonra zahir bir veli işitmedik. O, nice kerametleri ve üstünlükleri nefsinde toplamıştı. Onun, yıldızlar gibi parlak arkadaşları vardı. 

O, şöyle derdi: 

“Müridim İyi olmadığı zaman, ben iyiyimdir. Rabbimin izzeti hakkı için, ben şarkta bulunduğum halde, elim devamlı olarak garptaki müridimin başı üstündedir. Eğer, onun bir ayıbını sezersem, doğudan elimi uzatır ve onu örterim. Rabbimin izzeti için, kıyamet gününde benim bütün müritlerim geçinceye kadar cehennemin kapısında duracağım. Zira, Allah u teâlâ müridlerim den hiç birisini ateşe koymayacağına dair bana söz verdi. Her kim, bana intisap ederse, onu kabul eder ve ona yönelirim. Kabirde hiçbir müridimi korkutmamaları için Münker ve Nekir meleklerini yakaladım.” 

Şimdi aziz:  

Bilmiş ol ki, şeyh olacak kimselerin, işte böyle olması gerektir. Eğer, bu zamanda şeyh Abdülkadir-i Geylâni gibisi nerede bulunur, diyecek olursan, evet şimdi onun gibi sultan gerçekten zor bulunur. Ne var ki, onun nesli kesilmedi ve onun tavrı, tariki, irşadı ve tasarrufu bu âlemde devam ediyor. Hulefâsı Rum'da, İran'da, Şam'da, Arapta, Hint'te ve Çin'de, onun desturu ve icazeti ile tarikatini yürütüyorlar. Sultan Abdülkadir-i Geylâni'nin ruhuyla, talipleri buluşturuyorlar. Hayatında olduğu gibi irşât vazifelerine devam ediyorlar. Zira, hulefâsının her biri, birer mürşid-i kâmil olup, irşâtları gün doğusundan, gün batısına kadar erişiyor. Yeter ki, bir mürit sıdk ile onlara yönelsin, onların tasarrufu derhal yetişir. Hatta, denizlerin dibinde dahi olsa, onlar bulurlar. Uzaklık ve yakınlık, halka göredir. Mürşid-i kâmil olanlara, uzak veya yakın, doğu veya batı, bir el ayası gibidir. Her nerede olursa olsun, onlar müritlerine yetişir ve tasarruf ederler. Almak veya bırakmak ellerinden gelir.  

(MÜZEKK-İN NÜFUS)

(Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hazretleri)