ADL-İ İLÂHÎ

Zamanımızın fâdıllarından bir zat şöyle buyurmuştu:
“Hak teâlâ, acabâ muvakkat, hattâ çok kısa sayılan bir ömrde işlenen küfre, niçin sonsuz azâb edeceğini bildirdi?Muvakkat suça, sonsuz azâb etmek, Allahü teâlânın adli ile bağdaşır mı?
Düşünürdüm. Şimdi yakînen anlıyorum ki, İslam düşmanlarının işledikleri cürüm, yalnız kendilerinde kalmıyor, milyonlarca, milyarlarca müslimânın küfrüne, günâha girmesine sebeb oluyorlar. İşte bu yüzden adl-i ilâhînin tecellisi, onların bu sonsuz Cehennem azâbına çarpmalarıdır.”

VUSLAT / FİRÂK

Vuslat; ikinin bir olması,
firâk; birin iki olmasıdır.

İZ

Zamanımızın fâdıllarından bir danesi buyurdu ki;

“Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir sâat kalsa, orada hayrlı bir iz bırakır”

Ya bir yere tohum eken ve onu bir ömür boyu besleyen?..

GİDİN!

GİDİN!
Buyurdular ki;
-Gidin! Efendinin kabrinin toprağına, o vilâyet güneşini sinesinde saklayan mes'ûd ve mubârek topraklara yüzünüzü, gözünüzü sürün!

İRŞÂD

İrşâd-ı hakîkî odur ki;
bir mürşid-i kâmilin, yukarıdan aldıklarını aşağıya, aşağıdakileri de yukarıya ulaştırmasıdır.
Ya’ni Resûl-i Ekrem “sallallahu teala aleyhi ve sellem“ Efendimize olan ittiba’ ve muhabbetleri ile ve sünnet-i seniyyeyi yaşamadaki hassasiyet ve dikkatleri hasebiyle Allahu tealanın onlara ihsan buyurduğu ilm ve ahvâli, kulluğun hakîkatine kavuşmaya talibli olanlara vasıta olmaklığıdır.

RA’FET

Zamanımızın fâdıllarından bir dânesi buyurmuşlardı ki;
“Ra'fetin rahmetden ince bir farkı vardır. Ra'fetde en çirkin, afv edilmez sanılan günâhlara da merhâmet vardır.”

DERT VE BELÂ

İmâm-ı Rabbânî “kaddesallahu teala sirreh” hazretleri 2. cild, 99. mektûbda buyurdular ki;
“Derd ve belâ görünüşde musîbetdir. Aslında ise, kulu Allahü teâlâya yaklaşdıran vesîlelerdir.”

HIZÎR ALEYHİSSELÂM İLE NAMAZ

HIZÎR ALEYHİSSELÂM İLE NAMAZ

"Kanûnî Sultân Süleymân, Süleymâniye câmi’ini yapdırıp, ilk cum'ayı kıldıkdan sonra, cemâ’atle müsâfeha ediyordu.
Birinin elini tutdu ve baş parmağında kemik olmadığını hissetdi. Hızır aleyhisselâm olduğunu anladı. Çünki Hızır aleyhisselâm bununla tanınır.
Elini bırakmadı ve her Cum'a nemâzını bu câmi’de kılması için ondan söz vermesini, aksi hâlde, bütün cemâ’ate duyuracağını söyledi ve uzun konuşmadan sonra, her Ramezân-ı şerîf ayının son Cum'a nemâzını, Süleymâniyye Câmi'inde kılacağına söz aldı."

Süleymaniye Câmi’i şerîfinde Hızîr Aleyhisselâm ile birlikte namaz kılmak isteyenlerin Ramazân-ı şerîfi şimdiden sabırsızlıkla beklediklerini görebiliyorum.

ÜMMÎ

Zamanımızın fâdıllarından bir dânesi buyurdu ki;
“Ümmî demek, birşey bilmeyen ma'nâsında değil, az bir teşebbüsle, Allahü teâlânın, ona çok ilm vermesi demekdir. Siz ve biz ümmîyiz.”

ZAMAN ve TUFAN

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki: 
Adem aleyhiselâmla Nûh aleyhisselâm arasındaki zaman,Nûh aleyhisselâmdan bu güne kadar olan zamandan daha geniştir.O zamanlara âid ma'lûmât az olduğundan insanlar bunu bilmiyorlar.Nûh aleyhisselâmın gemisi buharlı idi.Kur'ân-ı kerimde: "Ocağı yandığı zaman" diye geçiyor.Medeniyet o zamana göre zirveye ulaşmış,fen ve teknik gelişmiş idi.Kavminin inadcı kâfirleri yüzünden Cenâb-ı hak tufan belâsı ile cezalandırmıştı.Sonra dünya yeniden kuruldu.
Kaynak: Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyâtı, Sahife no: 306
Süleyman Kuku

HAKÎM

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki: "Hakîm,'hikmet sâhibi ve en yüce' demektir.Eşyânın en iyisi ve en üstününü ancak Allahu teâlâ bilir.Bunun için ilmin en iyisi ve en üstünü,ancak O'nun (teâlâ ve tekaddes) ilmidir.Bu yüzden Hak sübhânehü ve teâlâyı bilen,ancak Hak teâlâdır.Onun ilmi ezeli ve ebedidir.Zevâli tasavvur olunmaz.Gizlilik ve şübhe kabûl etmez.Vâkı'a mutâbık olan ilim,ancak O'nun ilmidir.Böyle bir ilim ile muttasıf,ancak Hak teâlâdır.İlim de ancak budur.Her şeyi bilip de Hak teâlâyı bilmeyene Hakîm denilemez.Ama Hak teâlâyı bilip de, hiçbir şeyi bilmeyene Hakîm denilir.İlmin şerefi ma'lûmun şerefi kadardır. Allahu teâlâdan celîl [büyük,şerefli] kimse yoktur.Hakîm ancak Allahu teâlâyı bilendir,isterse dünyaya âid bildikleri az olsun."
Kaynak: Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî'nin Külliyâtı, Sahife no: 306-307
Süleyman Kuku