LÂ TAHZEN! - ÜZÜLME!

Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.

“Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.

Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz!..

Gönlünde zerre-i miskal Şems olmayan;

Yanmaz, yanamaz!..

Ayağın kırıldı diye üzülme!

Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.

Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!

Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!

İstediğin bir şey; olursa bir hayır,

Olmazsa bin Hayır Ara!..

Geçmiş ve gelecek insana göredir.

Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır.

Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir.

Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir.

Neden çok üzülürsün ki?

Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:

– Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:

Aç da kendini oku ey can!

Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta!..

Ama sen bunun farkında bile değilsin.

Derdin ne olursa olsun korkma!

Yeter ki umudun Allah olsun!..

Herkes bir şeye güvenirken;

Senin güvencen de Allah olsun.

Hiçbir günah, Allah’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;

Sen yine de günah işlememeye bak!

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi!..

Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,

Dilersen hiç konuşma!..

O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.

Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.

Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

Lâ tahzen! (Üzülme!)

Bir şey olmuyorsa:

Ya daha iyisi olacağı için,

Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.

Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler!..

Onların rızkına kefil olan Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!

Yeter ki sen istemeyi bil!..

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.

Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.

Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.

Her nereden gam kervanı gelse de.

Aşk derdinde olan kişi;

Baş derdinde değildir.

Yapılma, yıkılmadadır;

Topluluk, dağınıklıkta;

Düzeltme, kırılmada;

Murat, muratsızlıktadır;

Varlık, yoklukta gizlidir!..

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.

Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,

Bir asır kadar uzak olması.

Ve bilir misin?

Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..

“Ben” deyip susması!..

“Sen” deyip ağlamaklı olması!..

Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.

Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.

Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.

İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.

Acıya sabredersin adı “metanet” olur.

İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.

Dileğe sabredersin adı “dua” olur.

Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.

Özleme sabredersin adı “hasret” olur.

Sevgiye sabredersin adı “Aşk” olur!..

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.

Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır!..

Allah’tan bir şey istersen:

Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil!..

Ne Zaman dersen bilemem ama,

Açılmaz diye umutsuz olma,

Yeterki O Kapıda Durmayı Bil!..


Mevlâna Celâleddin-i Rûmî

(Kuddise sirruh)

Varlığını göz önünde bulundurmaya, tarikat ehli şirk demişlerdir

 Varlığını göz önünde bulundurmaya, tarikat ehli şirk demişlerdir. Nerede kaldı ki,bir kimse kendini iyi sıfatlarla sıfatlanmış bilsin de,kendine herhangi bir mevcutdan daha iyi desin. Bu başlı başına uluhiyyet iddiasına kalkışmaktır ve ebedi lanete sebep olur. (Bundan Allah’a sığınırız) Nitekim, İblis: ”Ben ondan (Adem aleyhisselam) iyiyim.”dedi ve bu sözü rahmetten ebedi kovulmasına sebep oldu.


O halde müritlerin çokluğuna ve teveccühün tesirine aldanmamalıdır. O tesir başka yerden olabilir. Öyle bilmelidir ve muhakkak başka yerdedir. Dünya malını hiç kimseden, bilhassa talebe ve müridden hiç kabul etmeyiniz. Az olsun çok olsun bu böyledir. 


Muhammed aleyhisselam’ın şeriatinde,ne kendinizin ne de müritlerinizin söz veya işinde,zahirde veya batında kıl ucu kadar gevşekliğe ve eksikliğe cevap cevaz vermeyiniz. Çünkü yüz binlerce keşif ve keramet, bu sünnet-i seniyyeye uymak nimet ve devleti yanında bir arpa kadar kalmaktadır. Hatta deriz ki eğer keşif ve kerametler şeriate bağlılığı arttırmıyorsa zarar içinde zarar,bela içinde beladır.


Mevlana Halid-i Bağdadi kuddise sirruhu

Bize tefsîr kitaplarına göre amel etmek emredilmedi

 Bize tefsîr kitaplarına göre amel etmek emredilmedi. Fıkıh kitaplarına tâbi olmamız emredildi. 

(Hâdimî hazretleri)

Sigaranın haram olmadığına dair bir VESİKA

Hac farizasını eda etmek için yola çıkan Seyyid Fehim Arvasi kuddise sirruhu güzergahında bulunan Câmi-ül-Ezher Medresesine uğrayıp bir odaya girdiler.Odada  etrâfında çok sayıda kitaplar ve önünde bir kağıt olduğu halde bir zatın oturduğunu gördüler.Âlim, kitaplara bakıyor fakat önündeki kağıda bir şey yazamıyordu. Zat, başını kaldırıp; "Sizin okumanız var mıdır?" diye sordu. Seyyid Fehim hazretleri ilimle bir miktar meşgul olduğunu bildirdi.Zat; "Siz bu kağıttaki yazının manasını bilir misiniz?"dedi. "Evet" cevabını alınca, hayret etti ve; "Hayret! Câmiü'l-Ezher Medresesi (Üniversitesi) bütün şubeleri (fakülteleri) ile bir haftadan beri bu meselenin halli için tatil edildi.Reisü'l-ulema başta olmak üzere bütün âlimler gece-gündüz çalışmaktadır. Bu yazının mana ve mefhumunu anlamaktan aciz kaldı" dedi. Seyyid Fehim hazretleri; "Basit bir meseledir" buyurunca, zat daha çok hayret etti.


Seyyid Fehim hazretleri anlaşılamayan meseleyi izah etmeye başladı. Hayretler vâdisinde dolaşan zat, saygıyla kalkıp elini öptükten sonra, hemen kağıt kalem alıp Fehim-i Arvasi hazretlerinin izahını yazdı.Adresini alarak tekrar ellerini öptü ve ayrıldı.Seyyid Fehim hazretleri de Hacı Ömer Efendiyle birlikte kiraladıkları eve döndü.


Bir müddet sonra Câmiu'l-Ezher Medresesi Reisü'l-ulemâsının (rektörü) gönderdiği dört âlim çıkageldi. Reisü'l-ulemâ tarafından Câmiu'l-Ezhere davet edildiğini ifade ettiler.Seyyid Fehim hazretleri daveti kabul buyurup, gitti.Büyük bir salonda Reisü'l-ulemâ başta olmak üzere beş yüze yakın âlim büyük bir saygı ile kendisini karşıladılar.Seyyid Fehim hazretleriyle Reisü'l-ulemâ yan yana oturdular. Reisü'l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerine; "Efendi hazretleri! Tam istenen şekilde açıkladığınız mesele, Câmiü'l-Ezherce müşkil ve manası anlaşılamayan bir mesele hâline gelmişti.Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla bu müşkilâttan bizleri kurtardınız. Câmiü'l-Ezher size sonsuz şükrân borçludur" dedi.Birçok müşkil meselelerin halledildiği sualli cevaplı sohbet, saatlerce devam etti. Bu sırada Seyyid Fehim hazretleri, yanındaki Hacı Ömer Efendiden tütün çubuğunu doldurmasını ve yakmasını istedi. Hacı Ömer Efendinin hazırladığı çubuktan birkaç nefes çekip yerine koydu. Reisü'l-ulemâ, Seyyid Fehim hazretlerinden müsaade isteyip; "Birkaç nefes de ben çekebilir miyim?" dedi. Seyyid Fehim hazretleri müsaade ettikten sonra birkaç nefes de Reisü'l-ulemâ çekti. Fakat bu sırada salondaki âlimler arasında fısıltılar başladı. İki âlim gelerek Reisü'l-ulemâ'ya; "Efendim tütün içmenin kesin haram olduğuna dair dört fetva vermiştiniz. Şimdi içiyorsunuz, hikmeti nedir?" diye sordular. Reisü'l-ulemâ cevaben; "Yemin ederim ki bizim ilmimiz bu zatın ilmi yanında denizde bir damla gibidir. Verâ ve takvamız da bu zatın verâ ve takvâsı yanında yok gibidir.Demek ki yanılmışım. Haram değilmiş. Haram ve günah olsaydı, bu zat ağzına koyar mıydı? Siz serbestsiniz. Benden haram olduğunu duyan herkese haram olmadığını duyurunuz" dedi.


Vefat ettiği günün ikindi namazını oturarak kılan Seyyid Fehim hazretlerinin mübarek vücutları secdeden mübarek başını kaldıramayacak derecede zayıflamıştı. Oğlu Seyyid Muhammed Emin Efendinin yardımıyla başını secdeden kaldırabiliyordu.O sırada renk renk, çeşit çeşit kuşlar geldiler, havada sıra sıra durarak herkesin hissettiği şekilde hüzünlerini izhâr ettiler. O esnada gaybdan bir ses; 

Yâ eyyetühennefsü'l-mutmeinneh." âyet-i kerimesini sonuna kadar okudu.Secdeden başını kaldırıp "Er-Refiku'l-a'lâ" dedikten ve sesli bir kelime-i tevhidden sonra 1895 senesi Şevval ayının on beşinci salı günü ruhlarını teslim ettiler.

Rükû tesbihinde dikkat edilmesi gereken nokta

Rükû tesbihinde dikkat edilmesi gereken nokta 

Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez

 Mecelle’nin Dürer-ül-hükkam şerhinde (Zamanın değişmesi ile, örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez) deniyor.

Nakli esas almayan tefsirler bâtıldır

 İslam âlimlerinin büyüklerinden ibni Hacer-i Mekki hazretleri bir fetvasında buyuruyor ki:

İslam âlimlerinin tefsirlerinden almayıp da, kendi anladığını ve kendi görüşlerini tefsir olarak yazan ehliyetsiz kimselerin tefsirlerini milletin önüne sürenlere mahkemeler mani olmalıdır! Böyle nakli esas almayan tefsirler bâtıldır, bozuktur. Bu tefsirleri milletin önüne süren din adamları sapıktır. Başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır.

 (Fetava-yı hadisiyye)

Bilmiyorlar ki din noksan değildir

 İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değildir. Kâmildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Bugün sizin için dininizi ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]

Dini noksan sanıp, tamamlamaya [asra göre, çağdaş tefsir yazmaya] çalışmak bu âyet-i kerimeye inanmamak olur. (1/260)

Kendi görüşüne göre Kur’an-ı kerime mana vermek

 Bir kimse, kendi görüşüne göre Kur’an-ı kerime mana verse, verdiği mana doğru olsa da, meşru yoldan çıkarmadığı için, hata etmiş olur. Verdiği mana yanlış ise kâfir olur. (Berika)

SEYYİD ABDÜLHAKÎM-İ ARVÂSÎ HAZRETLERİ’NİN VEFATI

SEYYİD ABDÜLHAKÎM-İ ARVÂSÎ HAZRETLERİ’NİN VEFATI. 27_11_1943

Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri; zâhir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir büyük bir İslâm âlimi idi. Hicrî 1281 (m.1865)’de Başkale’de doğdu. 27 Kasım 1943’de Ankara’da vefât etti.

Kabri Ankara yakınlarındaki Bağlum’dadır. Seyyid oldukları Irak’taki şer’î mahkeme defterlerinde yazılıdır. Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, o zamanın ilim ve irfan merkezi olan Irak’ın muhtelif yerlerinde yüksek âlimlerden sarf, nahiv, lûgat, mantık, münâzara, beyan, riyâziye, hendese, meâni, bedî, kelâm, tefsir, hadîs, fıkıh, tasavvuf gibi dersleri okuyup 1883 senesinde icâzet alarak memleketine döndü. Daha sonra Arvas’a giderek yüksek tahsilini zamanın en büyük âlimi Seyyid Fehim-i Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin huzurunda tamamladı. Başkale’de kendi parası ile bir medrese kurarak 29 yıl ders okuttu.

1914’de Ruslar Doğu’yu işgal edince İstanbul’a geldi. 1919’da Medresetül Mütehassısîn’e, yani İlahiyat Fakültesi’ne Müderris (Ordinaryüs Profesör) olarak tayin edildi. İstanbul’da çeşitli câmilerde senelerce ilim neşretti. Pek çok kerâmetleri görüldü.

Siyâsete hiç karışmadı. Fitne çıkaranlardan, bölücülük yapanlardan nefret ederdi. Sahte tarikatçılar ve câhil tekke şeyhleri ile hiç görüşmez; gençleri, İslâm bilgilerini öğrenmeye, herkese iyilik etmeye, memlekete, millete faydalı olmaya teşvik ederdi.

Üniversite mensupları fen ve devlet adamları, çözülmez sandıkları güç bilgileri sormağa gelir, yanında bir saat kadar oturunca bâzen sormadan cevabını alarak geri dönerlerdi. Bâzen de dünyalık ve hatta düşmanlık için gelenler de bulunurdu. Keskin görüşleriyle gelenlerin niyetlerini hemen anlardı.

Çok mütevazı ve alçak gönüllü idi. Ben dediği işitilmemiştir. “Bizler hesaba dâhil değiliz. O büyüklerin yüksekliklerini anlayamayız. Ancak bereketlenmek için yazılarını okuruz.” buyururdu. Hâlbuki kendisi, bu bilgilerin mütehassısı idi. Hocası Seyyid Fehim-i Arvâsî hazretleridir.

Yemesi, içmesi, yatması, konuşması, susması, gülmesi ağlaması hep dînimize uygun idi. Her hâli istikâmet üzere idi. “İstikâmet kerâmetten üstündür.” sözünü sık sık söylerdi. “İstikâmet, dînin emir ve yasaklarına uymaktır.” buyururdu.

Büyüklerin yazılarında mânevî têsir vardır

***Büyüklerin yazılarında mânevî têsir vardır. Kalplere têsir eder. Münâfıkların uydurma yazılarında têsir olmaz.

(Hüseyin Hilmi Işık “kuddise sirruh” hazretleri)