***İnsanın kendinden konuşması zararlıdır. Bu büyüklerden anlatmak ibadettir, sevabdır.
(Hüseyin Hilmi Işık “kuddise sirruh” hazretleri)
***İnsanın kendinden konuşması zararlıdır. Bu büyüklerden anlatmak ibadettir, sevabdır.
(Hüseyin Hilmi Işık “kuddise sirruh” hazretleri)
***Dini bir mesele konuşurken mutlaka nakli esas alın. Aklınızdan konuşmayın.Kendinden konuşan, doğru söylese de yanlıştır, yanlış söylese de yanlıştır.
(Dimitrofçalı Ali Efendi "rahmetullahi aleyh" hazretleri)
Edeb, büyüklerin emrine “Peki” demektir.Söz dinlemeyenin edebli olmasından bahsedilemez.
(Muhammed Seyfullah hazretleri "rahmetullahi aleyh" , Seyyid Abdülhakim-i Arvasi “kuddise sirruh” hazretleri)
Parayı sevme evladım . Paran cebinde olsun, kalbinde değil. Kalbde para sevgisinin olup olmamasının işareti nedir biliyor musun? Parayı kazanınca sevinmemek, kaybedince de üzülmemektir.
(Hidayetullah Erbili hazretleri "rahmetullahi aleyh")
Mürşid-i kâmil bir zat demek Veresetül Enbiya (peygamber varisi) büyük bir zat demektir. Dolayısı ile bir mürşid-i kamilin talebesinin her biri gökteki yıldızlar gibidir. Kimle görüşülürse o kurtulur. Ona kavuşan vehhabi olmaz, rafizi olmaz. Ehl-i sünnet olur,günahkarsa Allah affeder.
(Hüseyin Bin said hazretleri)
“Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm.Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı.Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü gördüm.Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı.Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş,yere bakarken,arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı.Göz ucuyla kendisine baktım.Kısaya yakın orta boylu, sakallı,aydınlık alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu:"Hayz zamanında bir kadının,camiye girmesi uygun değilken,iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm.Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap verdim. Maksadım,onun huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular.Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir buyurdular.
Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum.Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım.Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama; "Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevabı verdi:
"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.”
Bu rüyadan sonra, on sene müddetle,Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.”
Seyyid Abdülhakim Arvasi kuddise sirruhu,öğrendiği fıkıh,tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusundalar.Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, kuddise sirruhu rüyasında Allahü teâlânın Resulünü görürler.Peygamber efendimizden salallahu aleyhi ve sellem hazret-i şeyhe bir buyruk; "Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım"!!!
Seyyid Abdülhakim Arvasi,1878 (H.1295) yılında nihayet Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuşur.Hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu.
İstiharede bir rüya:
Seyyid Tâhâ-i Hakkari kuddise sirruhu,camide talebesi Seyyid Fehim'e şu emri vermekte: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkamakta, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakmakta…
Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
Bir aksamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.
(Necip Fazıl Kısakürek "rahmetullahi aleyh")
Merhum Sezai Karakoç, Bağlum Kabristanında medfun Seyyid Abdülhakim Arvasi’yi (kuddise sirruhu)merhum Necip Fazıl ile ziyaretine dair izlenimlerini şöyle aktarır:
“Üstadla Abdülhakim Arvasînin Bağlumdaki mezarını ziyarete gittik o zaman Bağlum’a bir dağ yolu vardı.Köy o zamanlar çok fakirdi.Bir taksi ile mezarı ziyaretimizde birçok çocuk toplandı üstat onlara para dağıttı.Üstadın oldukça duygulu olduğu gözlemlenebiliyordu tahliye sonrası.Avukatın yazıhanesinde namazını kılıyordu.Abdülhakim Arvasînin mezarını ziyaretimizde de kurumuş bir otu alıp koklayıp cüzdanının içine attı.Hatıralarını yaşıyordu sanki.”
Sezai Karakoç -Hatıralarım
İslam’da cezanın keyfiyeti nedir? İlk hapishane ne zaman inşa edildi? Cezanın infazı bir şekle tabi midir?
Ankara eski savcılarından Baha Arıkan Beyin İslam Ceza Hukuku ile alakalı tevcih ettiği bır kısım suale karşılık Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri tarafından verilen cevapları istifadenize sunuyoruz:
Sual 1: İslamiyette daha doğrusu İslam felsefesinde ceza fikri ne suretle doğmuş,ne suretle telakki edilmiştir.?
Cevap:”İslamiyette daha doğrusu İslam felsefesinde”ibaresi yerine ulûm ve mearife-i İslamiye tabiri vardır.Felsefe mevhumatı mütehayyileden ibarettir.İslamda bu yoktur.Ceza fikri değil, ceza emri Cenab-ı Hak tarafından inzal buyrulan kütüb-ü semaviyyede musarrahtır.Bu ceza,fikri beşerinin, bir insanın, bir mahlukun nazariyyelerinden doğma bir şey değildir.Bir hükm-i ilahidir.
Sual 2:Müctehid imamlar arasında ceza verme hakkı üzerinde münakaşalar cereyan etmişmidir?
Cevab:Ceza vermek hususunda müctehidler meyanında münakaşa yoktur.Zira ceza Allah’ın emrine müstenittir.Evamir-i ilahiye münakaşa kabul etmez,imamların ihtilafına münakaşa denilmez.
Sual 3:Borçlunun hapsi ile suçlunun hapsi arasında İslam hukuku bir fark gözetmiş midir? Nelerdir?
Cevap:Borçlunun hapsi borçtan dolayı değil,vadesi geldiği,ödeme gücü olduğu halde alacaklıya ödememek suretiyle alacaklıya yaptığı zulum sebebiyledir.
Zulüm da suçtur.Demek oluyor ki borçlunun hapsi ile mücrimin hapsi ayrı ayrı şeyler değildir.İkisi de aynı şeydir.Hapsin miktar ve keyfiyeti muazzire aiddir.Ta’zir ise müslümanların amirinin ve yetkili kılınan kişinin vazifesidir.
Sual 4:İslam Hukukunda ilk hapishane ne zaman başlamıştır?
Cevap:Hapishane değil ilk hapis Adem Aleyhisselam zamanında başlamıştır.Hapsetmek;durmak,
ihtilattan,istifadeden men etmek demektir. Ne zaman ki Allahu Teala dur diye emretti,buna tabi olduklarından kendilerini hapsettiler.Bu itaat ve inkıyattan dolayı o zamanlar duvar çevirmeye
oda yapmaya,hücre ve binaya lüzum yoktu.Peygamber aleyhissalatu vesselam zamanında Kaab bin Zübeyr bir cürümde bulundular ve bu sebeple efendimiz O’nu ihtilattan men ettiler.İlk hapishane Ebu Bekir Sıddık radıyallâhu anh zamanında başlamıştır. Resulullah mücrimi bir yerde bekletir kimseyi görüştürmezdi.O zamandan beri hapis umuru diniyeden oldu.Zaman içinde itaat ve inliyadı ilahi azaldı. Binnetice teşdidat ta çoğaldı.
Hapishaneler de ol vakitler yapıldı.
Sual 5: Verilen cezaların infazı bir takım merasime tabi midir?
Cevap: Bunların hiçbiri merasime tabi değildir.Ancak kısas gibi hudûd-ı şer’iyenin icrasına bir takım insanların bulunması ibret ve hakimin adil olduğuna ve hükmün doğru olduğuna delalet etmek için lazımdır.
İnsan akşama girerken bu duayı okuduğu zaman o gece ölürse cennet ehlinden olur.Bu duayı sabaha girerken okuduğu zaman da o günde ölürse, o da cennet ehlindendir.”
(Buhari, Deavat: 15, 7/150; Ebu Davud No: 5070; İbni Mace No: 3872)