YEDİNCİ VAZÎFE: TESLÎM-3 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YEDİNCİ VAZÎFE: TESLÎM-3 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YEDİNCİ VAZÎFE: TESLÎM-3

Süâl: Yukar›da geçen iki mes’eleden üçüncü mes’ele lâz›m gelmez mi, diye za’m ederlerse,

Cevâb: Bu k›yâs ve tefrîdir. Biz dahâ önceden k›yâs ve tefrîa, ya’nî k›smlara ay›rmağa yol olmad›ğ›n›, hattâ tefrîk yapmadan, vârid olduğu üzere kalmas›n›n lâz›m geldiğini beyân etmişdik.

Süâl: Kur’ân-› kerîmin arabîsi kadîmdir. Çünki hadîs-i şerîfde,

(Kur’ân-› kerîm kadîmdir) buyurulmuş ve Yûsüf sûresi, ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Biz onu arabî bir Kur’ân olarak indirdik) buyurulmuşdur. O hâlde arabî lisan› da kadîm olmaz m›, denilirse:

Cevâb: Kur’ân-› kerîmin arabî olmas› hakd›r, doğrudur. Zîrâ Kur’ân-›

kerîmde, arabî olduğu bildirilmekdedir. Kur’ân-› kerîmin kadîm olduğu da hakd›r. Bunu Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” beyân etmişdir. Kur’ân-›

kerîmin arabîsinin kadîm olmas› da üçüncü bir mes’eledir. Kur’ân-› kerîmin

arabîsinin kadîm olmas› hakk›nda bir şey vârid olmam›şd›r. Kadîmliği hakk›nda söz lâz›m gelmez. Bu sebeble avâm ve haşeviyye f›rkas› bu husûsda

tasarruf etmekden al›konulur ve k›yâsdan ve onun îcâblar› olan sözlerden

men’ olunur. Hattâ onlara tazyîki dahâ da artd›r›r›z.

Kur’ân-› kerîm kelâmullahd›r ve mahlûk değildir demek, Kur’ân-› kerîmin kadîm olduğunu kasd etmedikce, Kur’ân-› kerîm kadîmdir demesine ruhsat verilmez. Çünki “mahlûk değildir” ile “kadîm” sözleri aras›nda fark vard›r. Zîrâ, “Filân›n kelâm› mahlûk değildir” demek, “vaz’ olunmuş değildir” demekdir. Ba’zan mahlûk, halk edilmiş (muhtelak) ma’nâs›na gelir. Gayr-i mahlûk sözü bu ma’nâya gelirse de, kadîm ma’nâs›na

gelmez. O hâlde aralar›nda fark vard›r.

Biz Kur’ân-› kerîmin kadîm olduğuna inan›r›z. Sâdece bu lafz ile değil. Çünki bu lafz tahrîf, tebdîl, tağyîr, tasrîf olunmamal›, hattâ Allahü teâlân›n murâd› olduğu ma’nâ üzere hakd›r şeklinde i’tikâd edilmesi lâz›md›r. Kur’ân-› kerîmi, kasdî olarak hiç bir nass nakl etmeden mahlûkdur

diyen kimse bid’at işlemiş ve kendiliğinden bir şeyler ilâve yapm›ş, Selef-i sâlihînin yolundan ayr›lm›ş olur.

ÜÇÜNCÜ FASL:

Süâl: Bilinen mes’elelerden biri olan “Îmân kadîmdir” sözü hakk›nda ne dersiniz?

Cevâb: Eğer işin dizgini elimizde olsayd›, süâl soran›, bu fâidesi olmayan za’îf sözden men’ ederdik ve “bu bid’atdir” derdik. Bulunduğumuz yerde onlar güçlü ise deriz ki: Îmândan maksad›n›z nedir? Eğer

maksad›n, halk›n bilgisi ve s›fatlar› hakk›nda ise, halk›n bütün s›fatlar› mahlûkdur. Eğer maksad›n Kur’ân-› kerîmden bir şey veyâ Allahü teâlân›n s›-

fatlar›ndan ise, bil ki, Allahü teâlân›n bütün s›fatlar› kadîmdir. Eğer maksad›n ne halk›n s›fat› ne de Hâl›k›n s›fat› ise, o zemân bu anlaş›l›r ve tasavvur edilir şeklde değildir. Zât›, kendisi anlaş›lam›yan, tasavvur edilemiyen bir şeyin kadîm ve hâdis olmas›na nas›l hükm verilir? Asl olan süâl soran› zecr edip, cevâb vermemekdir. Selef-i sâlihîn mezhebinin en saf

maksad› da budur. Zarûret olmadan bu yoldan ayr›lmamak lâz›md›r.

Zor durumda olan›n tutacağ› yol, zikr etdiğimizdir.

Eğer, karş›m›zdaki zekî, hakîkatleri anlayabilecek biri ise, mes’elenin örtüsünü kald›r›p, Kur’ân-› kerîm hakk›ndaki müşkillerinden kurtar›-

r›z ve şöyle deriz:

Bil ki, varl›kda her şeyin dört mertebesi vard›r:

1– Zâhirdeki varl›ğ›,

2– Zihndeki varl›ğ›,

3– Lisandaki varl›ğ›,

4– Kâğ›da yaz›lm›ş varl›ğ›.

Ateşi misâl alal›m. Ateşin ocakda bir varl›ğ› vard›r. Bir de zihnde ve

hayâlde varl›ğ› vard›r. Ya’nî ateşin kendisini ve hakîkatini bilmekdeki varl›ğ› vard›r. Bir de lisandaki varl›ğ› vard›r ki, ateş lafz› ateşe delâlet eden bir

kelimedir. Bir de kâğ›d üzerine yaz›lm›ş şeklden ibâret bir varl›ğ› vard›r.

Yakma, ateşe mahsûs bir s›fat olduğu gibi, kadîmlik Kur’ân-› kerîmin ve Allahü teâlân›n kelâm›n›n s›fat›d›r. Yak›c› ateş, ocakda oland›r. Zihndeki, lisandaki ve kâğ›d üzerindeki değildir. Yak›c›l›k kâğ›dda ve dilde olsayd›, onlar› yakard›.

Eğer bize, “ateş yak›c›d›r” denirse, “evet” deriz.

Eğer bize, “ateş kelimesi yak›c›d›r” denirse, “hây›r” deriz.

Eğer bize, “ateşin harfleri yak›c›d›r” denirse, “hây›r” deriz.

Eğer bize, “ateş kelimesinin kâğ›d üzerinde yaz›l› harfleri yak›c›d›r”

denirse, buna da “hây›r” deriz.

Eğer bize, ateş kelimesiyle söylenen ve yaz›lan “yak›c›d›r” denirse,

“evet” deriz. Çünki bu kelime ile söylenen ve yaz›landan maksad ocakdakidir. Ocakdaki de yak›c›d›r.

Allahü teâlân›n kelâm› k›dem, ya’nî kadîmlik ile vasfland›r›ld›ğ› gibi, ateş de yakmak ile vasfland›r›lmakdad›r.

Kur’ân-› kerîm diye ismlendirdiğimiz şeyin varl›ğ› dört mertebe

üzeredir:

1– Allahü teâlân›n zât› ile kâim olan asl varl›ğ›d›r. Ocakdaki ateşin varl›ğ› gibidir. Nitekim Nahl sûresi, altm›ş›nc› âyet-i kerîmesinde meâlen, (En

yüce s›fatlar Allaha âiddir) buyurulmuşdur. Âcizlere anlatmak için bu gibi misâlleri vermek lâz›md›r. K›dem, kadîmlik bu varl›ğ›n husûsî bir vasf›d›r.

2– Lisan›m›zla söylemeden önce, öğrenme esnâs›nda zihnimizde

olan ilmî varl›ğ›d›r.

3– Seslerimizle meydâna gelen lisan›m›zdaki varl›ğ›d›r.

4– Kâğ›dlar üzerine yaz›lan varl›ğ›d›r.

Süâl: Kur’ân-› kerîmi nutk etmeden önce, onun ilminden zihnlerimizde olan nedir, diye sorulursa:

Cevâb: ‹lmimiz s›fat›m›zd›r. O da mahlûkdur, ya’nî sonradan yarat›lm›şd›r. ‹lmimizle bilinen şey, ya’nî Kur’ân-› kerîm kadîmdir. Nitekim ateşi bilmemiz ateşin sûretini hayâlimizde canland›rd›ğ›m›z yak›c› değildir.

Fekat ilmimizle ma’lûm olan şey yak›c›d›r.

Süâl: Kur’ân-› kerîm okurken sesimizden, dilimizin hareketinden ve

nutkumuzdan sorulursa,

Cevâb: Bunlar lisan›m›z›n s›fat›d›r. Lisan›m›z hâdisdir. Lisan›n s›fat›

yarat›ld›kdan sonra olur. Her hâdisden sonra meydâna gelenler elbette

hâdisdir. Lâkin bu hâdis olan seslerimizle nutkumuz, zikr etdiğimiz, k›râet ve tilâvet etdiklerimiz kadîmdir. Nitekim ateşin harflerini lisan›m›zla zikr

ederiz. Bu harflerle zikr edilen şey yak›c›d›r. Seslerimiz ve seslerimizin parçalar›, ya’nî heceler yak›c› değildir.

Süâl: Ateş sözünün harfleri ateşin kendisinden ibâret değil midir,

denirse:

Cevâb: Eğer söylediğin gibi olursa, “ateş”in harfleri yak›c› olur.

Kur’ân-› kerîmin harfleri eğer okunan›n kendisi ise, o zemân kadîm olur.

Bunun gibi, “ateş”in kâğ›d üzerine yaz›lm›ş şekli de yak›c› olur. Çünki yaz›lan “ateş”in kendisi olur. Ateşin sûreti olan şekller yak›c› değildir.

Çünki kâğ›d›n üzerinde yakmadan ve yak›lmadan durmakdad›r. ‹şte

varl›kdaki bu dört dereceyi avâm ay›ramamakdad›r. Avâm bunlar› tafsîlat› ile anlayamaz. Hele bunlar› teker teker hiç ay›ramazlar. Bunun için

mes’elenin içine dalm›yoruz. Yoksa, işlerin hakîkatini ve tafsîlat›n›n künhünü bilmediğimizden değildir.

Elbette “ateş” ocakda olduğu zemân yak›c›, sönücü ve parlay›c› olarak vasf olunur. Lisanda da, fârisî, türkce ve arabî olarak veyâ az harfli, çok

harfli diye vasf olunur. Hâlbuki “ateş”in ocakdaki varl›ğ›, tükçe, fârisî ve arabî diye k›smlara ayr›lamaz. Lisanda olan “ateş” de sönme ve parlama şeklinde vasf olunamaz. Kâğ›da yaz›ld›ğ›nda k›rm›z›, yeşil ve siyâh diye vasfland›r›ld›ğ› gibi, muhakkak, sülüs, rik’a veyâ nesh kalemle yaz›lm›şd›r denir. Lisandaki “ateş” kelimesinin bunlarla vasfland›r›lmas›na imkân yokdur.

“Ateş” ismi, ocakda olana, kalbde [zihnde], lisanda ve kâğ›dda olanlara verilen müşterek bir ismdir. Ocakda olana verilen ism hakîkidir. Zihnde olan›, hakîkî değil ilmîdir. Ama ateşin hakîkîsini anlatan sûret ma’nâs›-

na gelir. Nitekim aynadaki görüntülerine, hakîkî olmad›klar› hâlde insan ve

ateş denir. Fekat insan ve hakîkî ateşi hât›rlatan sûret ma’nâs›na gelir.

Lisandaki “ateş” kelimesi ateş ile ismlendirilir. Bu da zihnde mevcûd olan ateşe delâlet eden üçüncü ma’nâd›r. Ya’nî, hakîkatde olan birinci, zihnde olan ikinci ma’nâd›r. Lisanda olan, ›st›lâhlara göre değişir.

Hakîkî ve zihnde olan ateş kelimelerinde değişiklik olmaz. Kâğ›d üzerinde olana, dördüncü ma’nâ olarak ateş denir. Bu da, lisanda olana, ›st›-

lâh ile delâlet eden şekllerdir.

Kur’ân-› kerîm ve ateşin, hattâ her şeyin ismi, bu dört işde ya’nî,

ma’nâ, varl›k ortakl›ğ› anlaş›ld›. Haberlerde, (Kur’ân mü’minin kalbindedir), (Kur’ân mushafdad›r), (Kur’ân okuyucunun lisan›ndad›r),

(Kur’ân zât-i ilâhînin s›fat›d›r) şeklinde gelmiş olan sözlerin hepsi doğrudur. Hepsinin ma’nâs› bulunduklar› mertebelere göre anlat›lm›şd›r.

Zekî kimselerce bunlarda bir tenâkuz yokdur. Bu zekî kimseler, murâd olunan hakîkati ihâta etmekle hepsini tasdîk etmişlerdir. Bunlar öyle aç›k ve

ince işlerdir ki, zekî ve anlay›şl› kimselere göre bundan dahâ aç›k bir şey

yokdur. Ahmak ve anlay›ş› k›t olanlara göre, bundan dahâ ince ve kapal›

bir şey yokdur. Bunlar› bu gibi ilmlere dalmakdan men’ etmek lâz›md›r.

Bunlara, “Kur’ân-› kerîm mahlûk değildir de ve sus. Bunun üzerine ziyâde ve noksanl›k yapma. Bu konuyu araşd›rma ve inceleme” demelidir.

Zekî kimseleri, bu müşkillerin s›k›nt›lar›ndan derhâl kurtar›p, râhatland›rmak lâz›m gelir. Ayr›ca bunlara, “avâm ile bu mevzu’lar› konuşmamalar›, avâma tâkatlar›n›n üstünde olan bir mükellefiyyet yüklememeleri” tavsiye olunur. Müteşâbihât›n zâhirî ma’nâlar›nda müşkil yerlerin, şübheli ve tereddüdlü sözlerin hepsi avâm›n, ilm ve idrâki az, zekâ ve kâbiliyyeti k›t olanlar›n›n yan›nda örtülüdür. Ama basîret erbâb› için aç›k hakîkatlerdir. Selefin büyüklerinin bu hakîkatleri bilmekden âciz olduklar›-

n› zan etmek doğru değildir. Gerçi onlar müteşâbih ve istiâreli sözleri, kitâblara yazmam›şlard›r. Ama onlar› bildiler, avâm›n da bunlar› anlamakdan âciz olduklar›n› anlay›p, kendileri sükût edip, avâm› da sükût etdirmişlerdir. Hak olan, doğru olan da budur. Selefin büyüklerinden maksad›m, makâm ve şöhret bak›m›ndan değil, ma’nâlara dalmak ve s›rlara muttali’ olmak bak›m›ndand›r. Selefin büyükleri, avâma göre değişir. Avâm,

halk›n aras›nda ilmi ile şöhret yapm›ş kimselerin büyük olduğuna inan›rlar. Bu da delâlete düşme sebeblerinden bir başkas›d›r.

DÖRDÜNCÜ FASL:

Süâl: Avâm, araşd›rma ve incelemeden men’ edilirse, delîli bilmez. Delîli bilmeyen delâlet olunan› tan›mada câhil kal›r. Hâlbuki Allahü

teâlâ bütün kullar›na:

1– Kendisini tan›malar›n›, Ona îmân edip, varl›ğ›n› tasdîk etmeği,

2– Başkas›na benzetme ve sonradan yarat›lma alâmetlerinden

münezzeh k›lmağ›,

3– Vahdâniyyetini, bir olduğunu bilmeği,

4– ‹lm, kudret, istediğini yapmak gibi s›fatlar›n› bilmeği emr buyurmuşdur.

O hâlde delîlleri bilmek zarûrî değil, matlûbdur, ya’nî istenilir. Her

ilm matlûbdur. ‹lm ancak delîllerin ağ› ile delîlleri incelemekle, matlûba delâlet etdiği vechi anlamakla ve netîcenin nas›l olacağ›n› düşünmekle ele

geçirilir. Bu da ancak, delîllerin şartlar›n›, mukaddimelerin nas›l tertîb edildiğini ve netîcelerin nas›l elde edildiğini bilmekle temâm olur. Bu da yavaş yavaş insan› aklî ilmlerde dikkatli incelemeğe, kelâm ilmini öğrenmeğe ve araşd›rmağ› temâmlamağa götürür.

Avâm üzerine vâcib olan, Resûlullah›n “sallallahü aleyhi ve sellem” getirdiklerini tasdîk etmekdir. Bu tasdîki zarûrî değildir. Çünki Peygamber diğer insanlar gibi bir insand›r. Onu yalanc› Peygamberlik iddiâs›nda bulunanlardan ay›racak delîl lâz›md›r. O da ancak mu’cizeyi çok dikkatli incelemekle, mu’cizenin hakîkatini ve şartlar›n› bilmek ve diğer Peygamberlerin Peygamberlik delîllerini incelemekle mümkindir. Bu da kelâm ilminin özüdür.

Cevâb: Halk üzerine vâcib olan,yukar›da say›lan şeylere îmân etmekdir. Îmân da onda hiç tereddüd olmayacak ve sâhibinin hatâya düşme ihtimâlini akla getirmeyecek şeklde kat’î olarak tasdîk etmekden

ibâretdir. Bu kat’î tasdîk, alt› mertebede hâs›l olur.

1. Tasdîkin en yüksek mertebesidir:

Derece derece, kelime kelime usûlü ve mukaddimeleri yaz›l› olan en

sağlam ve şartlar›na uygun delîller ile, şübhe ve tereddüde ve hiç bir ihtimâle yer b›rakmayacak şeklde elde edilir. Bu da istenilenin en sonudur.

Tasdîkde bu mertebeye erişmiş her asrda ancak bir iki kişiye rastlan›r.

Ba’zan de hiç bulunmaz. Eğer kurtuluş bu derece ma’rifetle s›n›rland›r›lsayd›, kurtulma imkân› azal›r ve kurtulanlar az olurdu.

2. Vehme götüren, takdîrî delîlleri ile hâs›l olan tasdîk:

Büyük âlimler aras›nda meşhûr, inkâr› çirkin, insanlar›n onlar hakk›nda münâkaşa etmekden nefret etdikleri bir tak›m husûslara dayal› vehmî, takdîri delîllerle hâs›l olur. Bu cins delîller, ba’z› kimselerde, ba’z›

husûslarda, hilâf›na imkân verdirmeyen kat’î bir tasdîk hâs›l eder.

3. Hitâbet delîlleri ile hâs›l olan tasdîk:

Cem’iyyetde cereyân eden muhâvere, münâzara ve ilmî konuşmalarda ileri sürülen delîller ve isbâtlardan hâs›l olur. Bu da aç›k fikrli ve anlay›şl› insanlar›n çoğunda tasdîki ifâde eder. ‹çi teassub ile dolu olan, delîllerin îcâb etdirdiği şeylerin aksine tam inanm›ş olanlar, delîl ve isbâtlar›

lây›k› ile ta’kîb edemiyenler, aksi tezi savunanlar›n sözlerine kap›larak şübhe ve tereddüde düşenler, mücâdelecilerin sözlerinin te’sîri ile hayretde

kalanlar, bu konuşmalardan istifâde edemezler. Kur’ân-› kerîmin ekserî

delîlleri bu cinsdendir, ya’nî hitâbî delîllerdir.

Tasdîkini gerekdiren aç›k delîllerden biri, bir yerin iki idârecisi olursa,

düzen bozulur sözüdür. Nitekim Enbiyâ sûresi, yirmiikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Eğer yerde ve gökde Allahdan başka ilâhlar bulunsayd›, yer

ve gök [bunlar›n nizâm›] kesinlikle bozulup gitmişdi) buyurulmuşdur.

Şimdi, kafas› mücâdelecilerin tart›şmalar› ile kar›şmam›ş, f›trat› aynen kalm›ş her kalb sâhibi, bu delîl ile hemen Allahü teâlân›n birliğini kat’î

şeklde tasdîk eder. Fekat bir mücâdelecinin ona, “âlemi, iki ilâh›n uyuşarak, aralar›nda ihtilâf olmadan idâre etmeleri mümkindir” diyerek, karş›s›ndakine bu kadar›n› işitdirmesi, onun tasdîkini buland›r›r. Sonra bu

mes’elenin çözülmesi ve zihninden ç›kar›p atmas› zorlaş›r. Şek ve şübhe onu kaplar, bunu üzerinden atmak zor olur.

Çok aç›k bilinmekdedir ki, yaratmağa kâdir olan, iâdeye, ya’nî öldükden sonra diriltmeğe dahâ da kâdirdir. Nitekim Yasîn sûresi, yetmişdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (De ki, onlar› ilk def’a yaratm›ş

olan diriltir) buyurulmuşdur. Bunu işiten her zekî veyâ gabî olan avâm,

hemen tasdîke koşar ve der ki: Evet, diriltmek, yaratmakdan dahâ zor değildir, hattâ dahâ kolayd›r. [Böylece Allahü teâlân›n, öldürdükden sonra

dirilteceğini tasdîk etmiş olur.] Fekat onun, cevâb vermekde zorluk çekeceği bir süâl karş›s›nda zihni kar›ş›p tasdîki sars›labilir.

Tasdîki ifâde eden, her şeyi içine alan tam ve kat’î delîl, art›k süâle

mahal kalmay›ncaya kadar bu mevzu’ ile alâkal› bütün süâl ve cevâblar›n temâmland›ğ› zemândaki delîldir. Tasdîk bundan önce hâs›l olur.

4. ‹şitmekle hâs›l olan tasdîk:

Halk›n çok medh etmesi sebebi ile doğruluğuna inand›ğ›, hüsn-i i’tikâd edilen kimseden işitmekle hâs›l olan tasdîkdir. Çünki herkes, doğruluğuna inand›ğ› babas›na, üstâd›na veyâ fazîleti ile şöhret bulmuş bir zâta tam inan›r, i’timâd eder. Bunlardan birinin, bir kimsenin ölmesi, bir gâib kimsenin gelmesi gibi, verdiği habere hiç araşd›rmadan inan›p tasdîk

eder. Kalbinde tasdîkden başka hiç bir şeye yer yokdur. Bu tasdîkde dayanağ›, haberi verene hüsn-i i’tikâd›d›r. Doğruluk, vera’ ve takvâ ile tecribe edilmiş birisi, Ebû Bekr “rad›yallahü anh” gibidir. Ebû Bekr “rad›yallahü anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve selle” şöyle buyurdu dediğinde, ona niceleri kat’î şeklde inan›r, dediğini mutlaka kabûl eder. Bunda,

hüsn-i i’tikâd›ndan başka dayanağ› yokdur. Bunun gibi s›dk, takvâ ve vera’ ile meşhûr olan zât, bir âmîye, ya’nî avâmdan birisine, “Bil ki, âlemin

yarat›c›s› birdir. O âlim ve kâdirdir. Muhammed aleyhisselâm› Peygamber olarak göndermişdir” dediğinde, hemen o âmî, hiç şübhe etmeden

inan›r. Çocuklar›n, babalar›na ve hocalar›na i’tikâdlar› da böyledir. Onlardan i’tikâd edilecek şeyleri işitdiklerinde, hiç bir huccet ve delîle lüzûm

kalmadan tasdîk edip, bu inançlar›n› devâm etdirirler.

5. ‹htimâl ve karînelere dayanan tasdîk:

‹nsan bir şeyi, karîne ve işâreti ile birlikde duyduğunda, o haberin

doğruluğuna kalbin inanmas›ndan hâs›l olan tasdîkdir. Bu haber muhakk›k, araşd›r›c› âlimlerce kat’î bir kanâ’at hâs›l etmez. Ama avâm›n kalbinde sağlam bir i’tikâd b›rak›r. Meselâ avâmdan biri vâlînin hastal›ğ›n› tevâtür ile ya’nî bir çok kimseden duydukdan birkaç gün sonra vâlînin konağ›ndan bağ›rma ve ağlaşmalar duysa, o s›rada vâlînin hizmetcilerinden

biri, vâlînin öldüğünü haber verse, avâmdan olan buna hemen kat’î sûretde inan›r ve tedbîrini ona göre al›r. Hizmetcinin yanl›ş işitmiş olacağ›-

n› veyâ feryâd ve figân›n hastan›n bay›lmas›ndan veyâ hastal›ğ›n›n şiddetinden veyâ başka sebeblerden olabileceğini aslâ hât›r›na getirmez. Vâlînin öldüğüne kalbinde sağlam bir inanç hâs›l olur.

Nice a’râbî, kaba tabî’atl› bedevîler, Resûlullah›n “sallallahü aleyhi ve sellem” güler yüzüne, tatl› sözüne, latîf şemâiline ve güzel ahlâk›-

na bak›p, derhâl îmân etmişlerdir. Hiç şübhe kar›şd›rmadan kesin olarak

tasdîk etmişlerdir. Peygamberliğini isbât eden bir mu’cize ve mu’cizeye

delâlet eden bir delîl istememişlerdir.

6. Arzû ve tabî’atine uyan haberlere dayanan tasdîk:

Bir kimse tabî’atine ve ahlâk›na uyan bir söz duyduğunda, hemen

onu tasdîk etmesidir. Bu tasdîki, sâdece haberin tabî’atine muvâf›k geldiği içindir. Sözü söyleyene hüsn-i i’tikâd› olduğundan veyâ haberin

doğruluğuna şâhid olacak bir karîne ve işâret bulunduğundan değildir.

S›rf tabî’atine, arzûsuna uygun olmas›ndand›r. Meselâ, düşman› olduğu

birisinin ölmesini, öldürülmesini ve işinden ç›kar›lmas›n› şiddetle arzû eden

bir kimse, bunlardan birisine âid bir haber duyduğunda, çok az da olsa

hiç bir tepki göstermeden hemen tasdîk eder ve git gide bu, o kimsede

kat’î bir inanç hâlini al›r. Eğer böyle bir haber, bir dostu hakk›nda olsa veyâ arzû ve isteğine muhâlif olsayd›, duraklar, inanmak istemez, temâmiyle red ve inkâr ederdi. Bu tasdîk, tasdîklerin en za’îfi, en aşağ› derecesidir. Çünki öncekiler bir delîle dayanmakda, za’îf de olsa, bir karîneye veyâ haber veren hakk›nda hüsn-i i’tikâda, iyi inanca veyâ buna benzer delîllere istinâd etmekdedirler. Bunlar sâdece avâm›n, haklar›nda delîl

mu’âmelesi yapd›klar›, delîl zan etdikleri emâreler, belirti ve işâretlerdir.

Tasdîkin mertebeleri böylece anlaş›ld›kdan sonra bilinmelidir ki, avâm›n îmân› bu say›lan sebeblere dayanmakdad›r. Onlar hakk›nda bu sebeblerin en yüksek derecelisi, Kur’ân-› kerîmin delîlleri ve kalbi tasdîk etmeğe götüren benzeri delîllerdir. Bir âmînin [avâmdan birinin] Kur’ân-› kerîmin delîllerinden ileriye geçirilmemesi ve içindeki, kalbleri teskîn eden, avâm›

tasdîk ve itmi’nâna çeken aç›k ma’nâl› âyet-i kerîmelerden uzaklaşd›r›lmamas› lâz›md›r. Bunlar›n ötesindekiler, avâm›n anlayamayacağ› delîllerdir.

‹nsanlar›n çoğu çocuk iken îmân etmekdedirler. Bunlar›n tasdîklerinin sebebi, babalar›n› ve hocalar›n› taklîd etmekdir. Bunlara iyi zanda bulunduklar›, onlar› dahâ çok medh-ü senâ etdikleri ve başkalar›n›n da onlar› övdükleri içindir. Bunlara muhâlif olanlar› şiddetle red ederler. Onlara kendileri gibi inanm›yanlar›n çeşidli belâ ve musîbetlere uğrad›klar›n› bildiren hikâyeler nakl ederler. Meselâ filan yehûdî kabrinde köpek şekline

çevrilmiş ve falan râfizî domuz şekline girmiş gibi sözler nakl ederler.

Bu gibi hikâyeler, rü’yâlar ve hâller, çocuklar›n rûhlar›nda, bunlardan nefret, z›dd›na da meyl hâs›l eder. Hattâ kalblerinden bütün şübheleri söküp ç›kar›r.

Çocuklukda öğrenilen, taş üstüne kaz›lan yaz› gibidir. Çocuk bu

inançla büyür. Rûhunda kuvvet bulur. Bülûğa erişdiği zemân bu kat’î inanç

onda devâm eder ve içinde hiç bir şübhe kar›şmam›ş sağlam bir tasdîke var›r.

H›ristiyan, yehûdî, mecûsî ve müslimân çocuklar›n›n hepsi, hak

olsun, bât›l olsun, kat’î olarak babalar›n›n inanç ve i’tikâdlar› üzere yetişirler. Onlar› parça parça etseler de aslâ i’tikâdlar›ndan dönmezler. Hakîkî olsun, şeklî olsun, inançlar›n›n aleyhine hiç bir delîli kabûl etmezler.

‹slâmiyyeti bilmeyen müşrik köle ve câriyeler müslimânlar›n esâretine düşdüklerinde, müslimânlarla bir müddet berâber kal›nca, müslimânlar›n islâmiyyete s›k› bağl›l›klar›n› gördüklerinde, onlarla berâber islâmiyyete meyl edip, onlar›n i’tikâd› gibi inan›p ve onlar›n ahlâk› ile ahlâklan›rlar. Bunlar›n hepsi sâdece taklîd ve tâbi’ olduklar› kimselere benzemenin netîcesidir. Zîrâ teşbîh, insan tabî’atinin yarat›l›ş›nda vard›r. Bilhâssa çocuklarda ve gençlerde dahâ fazlad›r.

Böylece anlaşılmakdad›r ki, kesin tasdîk araşd›rmağa ve delîller aramağa bağlı değildir.


Eser: İlcâm-ül avâm an ilm-il kelâm

Müellif: İmâm-ı Gazâlî

Terceme: Hüseyn Hilmi Işık